Bitmek bilmeyen yolculuk nihayet son bulmuştu.
Kapı açıldı; Bothwell, arkasında Sebastian’la birlikte içeri girdi. Salonda yalnızca Lavinia vardı. Kanepede oturmuş, gergef işlerken başını kaldırdı. Oğlunun yüzünü gördüğü an elleri durdu. Bothwell’in yüzü solgundu, rengi adeta çekilmişti.
Telaşla kucağındakini kenara bıraktı ve ayağa kalkarak ona doğru bir adım attı. Elini oğlunun yüzüne götürdü, sesi titriyordu.
"Oğlum… iyi misin?"
Bothwell, karşısında durgun bir hâlde duruyor, hiçbir şeye karşılık vermiyordu. Sessizlik salonun içine çöktü.
Birkaç saniye sonra aceleci adım sesleri duyuldu. Edmund salona yardımcıyla beraber girdi. Sert ve kararlı yürüyüşü, ortamın gerginliğini daha da artırıyordu. Oğlu ve eşi arasındaki mesafeyi kapattığında, bakışlarını Bothwell’den ayırmadan konuştu:
"Siz ikiniz… hemen çıkın."
Lavinia’nın endişeli bakışları kocasına döndü. Yardımcıları bir şey söylemeden salondan çıktılar. Kapı kapanana kadar Edmund kıpırdamadı.
Sessizlik çöktüğünde Lavinia korkuyla elini göğsüne götürdü.
"Ne oldu? Kötü bir şey mi oldu?"
Cevap gelmedi.
Kısa bir süre sonra tokadın sesi salonu doldurdu. Bothwell’in başı yana savruldu. Bu anı bekliyordu sanki… Ya da hak etmiş miydi? Bilmiyordu. Babası onu öldüresiye dövse bile sesini çıkarmayacağını biliyordu.
Yüzü kızarmıştı. Ellerini önünde mahcupça birleştirdi, başı yana çevrili duruyordu. Annesinin boğuk bir hıçkırığını duydu. Babasının kendini zor tuttuğunu hissediyordu; çünkü Edmund’un elleri her zaman güçlüydü, ama bu sefer öfkesi daha da ağırdı.
Edmund’un bakışlarında, söze dökülmeyen bir kınama vardı.
Salonda volta atmaya başlayarak. "Bu tokatı sen de ben de biliyoruz ki hak ettin."
Tek elini cebine soktu, hâlâ öfkeliydi.
"Seni defalarca uyardım ama sen beni dinlemedin inatla bana karşı geldin."
Durdu. Kendini sertçe işaret etti.
"Ba-na."
Lavinia elini uzatacak oldu. "Edmund"
"Araya girme, Lavinia!" diye gürledi.
Bothwell başını hızla annesine çevirdi. İlk defa bu kadar çok korkmuştu. Babasının öfkesi annesine zarar verecek diye içi sıkıştı.
Edmund konuşmaya devam etti, gözlerini eşinden ayırmadan:
"Bugün, sevgili oğlumun saçma sapan inançları yüzünden büyük bir tehlike yaşadık. İtibarımı ve gücümü hiçe sayan bir zavallıya acıdı, onu kurtarmaya kalktı ve bu onun sonu olabilirdi."
Lavinia oğluyla göz göze geldi. Yaptığı şey yüzünden onunla gurur duyuyordu… ama ya bugün onu kaybetseydi?
Anne ve oğul bakıştılar. Bothwell’in kalbinin her zaman merhametle attığını biliyordu. Babasının baskısıyla duygusuz yetiştirilmeye çalışılmıştı belki ama vicdanını derinlerinde korumuştu.
Edmund’un sesi hâlâ arkasından geliyordu, azarlayıcı ve sert. Annesinin yüzünde beliren o tanıdık gülümsemeyi görmüştü oğlu. Karanlık bir tünelin ucundaki ışık gibiydi; masum, güven veren, umut dolu.
Annesinin gülüşü "her şey yoluna girecek " der gibiydi.
Bothwell de annesine gülümsedi. Dudaklarını bastırdı, başını hafifçe salladı.
Gözlerini annesinden ayırmadan içinden geçirdi:
Tek umudum bu.
Baba, karşısında duran oğluna ezik ve nefret dolu bir bakış attı, ardından tek nefeste emretti:
"Defol!"
Lavinia elleriyle yüzünün yarısını kapatmış, oğluna üzgünce bakıyordu. Hiçbir söz söylemedi; Bothwell sadece başını eğdi ve sessizce salonu terk etti.
Kapıyı kapatır kapatmaz, köşede bekleyen Hawthorne ve Sebastian duruşlarını düzelttiler. Bothwell onları görmezden gelerek merdivenin trabzanına elini dayadı ve odasına çıktı. Kapıyı kapattı; bir süre yalnızca belini kapıya yaslayıp gözlerini kapattı.
Zihninde silah sesi yankılanıyordu. Douglas’ın cansız bedeni gözlerinin önünden gitmiyordu. Gözlerini hızla açtı ve kendi kendine fısıldadı:
"Hepsi benim yüzümden…"
Bu sözü birkaç kez tekrarladı, ardından başını ardındaki kapıya vurdu:
"Hepsi benim yüzümden..."
Üstündeki hafif kirlenmiş ve kan lekeli giysiden kurtulmak istedi. Öfke patlamasının etkisiyle hızla gömleğinin düğmelerini çözdü; elleri hâlâ titriyordu. Babasının karşısında bir kez daha ezilmiş, bir buz parçası gibi donmuştu. Her zaman sert bir varlığın gölgesinde kalacak, her daim ona karşı kusursuz ve mükemmel bir oğul olmak zorunda kalacaktı.
Ellerine titreyerek baktı; hayat kurtaran bu eller, bugün bir insanın ölmesine engel olamamıştı. Kendine kızarak yatağına gitti ve yorgun bedeniyle rahatça uzandı. Yorgun gözlerini tavana dikti; ışık almayan odasında yalnızca loş bir aydınlık vardı. Tek koluyla yüzünü kapadı ve sessizce iç geçirdi:
"Ah… Keturah, sen benim bu kirli dünyamda fazla temizsin. Bu korkunç soyadı gerçekten taşıyabilecek misin?"
Bir an durdu, kolunu indirirken kendine sordu:
"Yada ben ister miyim seni böyle bir uçuruma sürüklemeyi?"
Boğazı düğümlenmiş gibi hissetti; eliyle gömleğinin açılmış kısmından göğsünü okşadı. Bedeni ağır bir taşın altında kalmış gibiydi. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.
Sonra sessizce fısıldadı:
"Bugün bir ders öğrendim. Babamın karşısında duracaksam, onun diliyle konuşmayı öğrenmeliyim."
°°°
Gözlerini yavaşça açtı. Altın rengi ışık, odanın her köşesini dolduruyordu. Artık biliyordu: karşısında dururken öfkeye kapılmak veya panik yapmak yerine, soğukkanlı ve kararlı olmak yeterliydi. Yatağında hafifçe doğruldu, omuzlarını gerdi ve sessiz bir güvenle nefesini topladı. Gözleri hâlâ yorgundu, ama içinde yeni bir farkındalık vardı; artık kararını biliyor ve adımlarını kontrollü atabilecekti.
Sakince odadan çıktı. Evin içindeki telaşı yapılan hazırlıkların çıkardığı gürültüsünden anlayabiliyordu. Merdivenlerden aşağıya sakince indi ve Viola ile karşılaştı. Kız, elindeki kızarmış ekmek sepetini düşürmemeye çalışarak, göz kontağı kurmadan:
"Günaydın efendim…" dedi.
Bothwell, acemi davranışı karşısında hafifçe gülümsedi. Gözleri hizmetçinin parmağına değdi ve sordu:
"Yaranı iyi muhafaza ediyor musun?"
Viola, parmağına göz kaydırıp başını salladı:
"Evet efendim, iyileşti neredeyse. Sadece küçük bir iz kaldı."
Bothwell içinden geçirdi: Küçük bir iz… Sonra devam etti:
"Merak etme, o izden geriye hiçbir şey kalmayacak."
Basamaklardan bir basamak daha aşağı indi; çünkü önceden durduğu iki basamak yukarıda olduğu için, sanki hizmetçisine yukarıdan bakıyormuş gibi bir profil çizdiğini fark etti ve kendini biraz kötü hissetti. Bu nedenle, kendiliğinden bir basamak daha aşağı inerek duruşunu eşitledi.
Viola başını bir kez daha eğdi ve genç efendisinin biraz daha uzağına geçerek saygı mesafesini korudu.
Bothwell etrafı süzdü ve sessizce mırıldandı:
"Bu kargaşa yaratan telaş da nedir?"
"Efendim… içeride misafirleriniz var," dedi Viola.
Bothwell kısa boylu kıza hafifçe başını eğdi ve kısık bir sesle sordu:
"Benim mi?"
Viola başını onaylar şekilde salladı. Bothwell başını kaldırdı, vücudunu dikleştirdi. Kalbi hafifçe hızlandı, bedenine istemsiz bir gerginlik yayıldı. İçinden geçirdi: Kimmiş bu misafirler? Yoksa babam bana ikinci kozunu oynayıp Keturah'ı mı eve çağırdı? Yoksa başka bir şey mi?
Elini ağzına götürüp hafifçe öksürdü ve kaşlarını kaldırarak sordu:
"Kimmiş şu misafirler?"
"Mr. William ve Mr. Charles," dedi Viola.
Tanıdığı isimleri duyunca Bothwell, rahat bir nefes aldı.
Tam o anda mutfaktan Rosalin'in sesi geldi:
"Viola, yine nerede bu kız?"
Koridora doğru yaklaşan Rosalin, genç efendisini karşısında görür görmez başını eğdi:
"Efendim, beni bağışlayınız," dedi.
Viola başını hâlâ eğik tutarken kıkırdadı.
Bothwell başını dikleştirip, "kış kış” yaparcasına onlara emretti. Hizmetçiler kısa bir selamlamadan sonra salona girdiler.
Gevşemiş vücudunu serbest bırakarak içeriden gelen sohbet ve kahkaha seslerine şaşkınlıkla kulak verdi. Babam gülüyor… diye düşündü. Hiçbir şey olmamış gibi nasıl yapabiliyor?
Güçlü görünmek için derin bir nefes aldı. Tam üzerini düzeltirken, sabahlığın bu ortam için uygun olmadığını fark etti. Şaşkınlıkla merdivenleri hızla, ikişer ikişer tırmanıp odasına geri gitti.
Salondaki şen şakrak sesler, odanın havasını baştan aşağı değiştirmişti. Edmund kahvesini ağır ağır yudumluyor, sanki dün yaşananlar hiç olmamış gibi rahat görünüyordu. Lavinia ise oğlunun boş sandalyesine dalmıştı; birazdan gelir umuduyla bakışlarını oradan ayıramıyordu.
Salon kapısı açıldığında, Bothwell daha içeri adımını atmadan odanın havasının onu boğduğunu hissetti. Yüzüne ölçülü, neredeyse sahte denebilecek bir tebessüm yerleştirdi; ama asıl dikkat ettiği şey, ifadesinin güçlü ve sarsılmaz görünmesiydi. Ağır adımlarla kahvaltı masasına ilerledi.
"Günaydın," dedi.
Annesiyle göz göze geldi. Lavinia’nın bakışlarında hem rahatlama hem de endişe vardı. Bothwell kısa bir tebessümle karşılık verdi. Ardından babasına başıyla selam verdi. Edmund, soğuk bakışlarını oğluna çevirip eliyle oturması için işaret etti.
Bothwell sandalyesini çekerken William ve Charles’la göz göze geldi. İkisine de kısa, mesafeli bir selam verdi. Henüz yerine oturmuştu ki Edmund konuştu:
"Sonra o hanımlara ne oldu?"
William elindeki çatalı bırakırken muzipçe gülümsedi.
"Yakışıklı arkadaşımız sayesinde," dedi ve Bothwell’e baktı.
Bothwell umursamaz bir tavırla kahvaltısına devam etti. Arkadaşının sözleri yüzünde sadece belli belirsiz bir tebessüm oluşturmuştu. Edmund bıyık altından güldü.
"Demek oğlum sayesinde kendinize varlıklı eş adayları buldunuz, öyle mi?"
Bu sözlerle birlikte Bothwell babasının bakışlarını üzerinde hissetti. Charles başını sallayarak söze katıldı:
"Bizim Mr. Bothwell ile olan yakınlığımızı öğrendikleri anda ilgilerini üzerimize çekmeyi başardık."
Edmund çayını yudum yudum içti, ardından kısa bir kahkaha savurdu. Bothwell’in boğazındaki lokma, bir taş gibi ağırlaşmıştı. Başını kaldırıp babasına baktı. Yüzünde ne kaygı vardı ne pişmanlık; hiçbir şey olmamış gibiydi. Edmund ellerini çenesinin altına yerleştirdi.
"Peki bizim oğlumuzun sır gibi dünyasına girmeyi başaran bir eş adayı var mı?"
Yüzündeki memnuniyeti gizlemiyordu. William ve Charles birbirlerine baktılar.
"Hayır," dedi William. "Bizimle bu konuları pek paylaşmaz."
Edmund dudaklarını büzdü.
"Tam da Bothwell Blackwood’dan beklenecek bir davranış. Ölçülü, sınırını bilen… Latifeden hoşlanmaz."
Oğluna küçümseyici bir bakış attı.
"Bizimle ne zaman paylaşacağın bir haber olacak, oğlum?"
Bakışlar Bothwell’in üzerinde toplandı. İçinde bir gerilim yükseldi ama bunu bastırdı.
"Elbet o günler de gelecektir, babacığım," dedi sakin bir gülümsemeyle.
Lavinia söze girdi:
"Bütün kadınlar oğlumu beğenir. Kızları için onu en uygun eş adayı olarak görürler," dedi ve masadakilere baktı. "Sanırım sizlerden önce evlenecek."
Masada, Bothwell hariç herkes güldü. Edmund bundan açıkça haz alıyordu.
"Oğlum," diye seslendi.
Bothwell çatalını ağzına götürürken babasına baktı. Kalbinin atışını yine durduramadı. Edmund kaşlarını hafifçe kaldırdı:
"İyi misin? Biraz yorgun görünüyorsun."
Masadaki herkes cevabı bekliyordu. Lokması yine boğazında takılı kalmış gibiydi.
"Evet," dedi kısa bir duraksamayla. "İyiyim..."
Charles araya girdi:
"Efendim, kendisinin bir hekim olduğunu unutmayın."
Edmund çarpık bir gülümsemeyle oğluna baktı.
"Ah evet… İnsanların hayatını kurtaran bir hekim."
O an silah sesi zihninde patladı. Douglas Norton’un yerde yatan bedeni… Kan… Keturah … Nefesi kesildi. Öksürmeye başladı. Herkes ona bakıyordu. Baş hizmetçi Octavia yan masadan su uzattı. Bothwell eliyle gerek yok anlamında işaret etti.
"Vazifemi…" dedi, sesi kısa bir an takıldı. "Evet. Vazifemi yaptım. Üstelik buna bizzat siz şahit oldunuz."
Edmund’un yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Bothwell oturuşunu düzeltti.
"Hatırladınız mı?" dedi. "Öğretmenim Frederick ve meslektaşlarım, iyi bir hekim olduğumu sık sık söylerdi."
Lavinia eşine gurur dolu bir bakış attı.
"Bunu neden bizimle paylaşmadın, Edmund?"
William söze atıldı:
"Bir davet verir, kutlardık. Şehrin ileri gelenleri yine evinize akın ederdi."
Edmund bakışlarını oğlundan çekerek başını salladı.
"Haklısınız…" dedi sonra Bothwell’e dönüp ekledi: "Seninle gurur duyuyorum, oğlum. Yenilgiden çıkmış olsan bile güçlü durmaktan korkma."
Bir süre bakıştılar. Ardından Edmund konuyu değiştirdi. Sohbet ilerledi, sonra ayağa kalktı. Herkes onunla birlikte doğruldu; Lavinia hariç. Hawthorne efendisinin şapkasını uzattı.
Edmund çıkmadan önce Bothwell’e döndü.
"Ara sıra fabrikaya uğra. Seni orada görmek beni mutlu eder."
Bothwell çenesini hafifçe sıktı, başını eğerek selam verdi. Babası çoktan salondan çıkmıştı. Sandalyesine geri oturduğunda, uzun bir nefesi dışarı bıraktı.
Lavinia yanına gelip omzuna dokundu.
"Seninle gurur duyuyorum," diye fısıldadı.
Bothwell annesine gözleri parlayarak baktı. Lavinia salondan çıktığında Charles yanındaki sandalyeye yaklaştı.
"Gerçekten gönlünüzü çalan biri yok mu?"
Bothwell kaşlarını çattı. Kenarda sessizce izleyen Sebastian’ın bakışlarını fark etti. William ayağa kalktı.
"Sizi bilmem ama beni bekleyen biri var."
Charles omuz silkti.
"Babanız er ya da geç sizi evlilik için seçeceği bir hanımla yüzleştirecek."
"Bu bahsi kapatalım," dedi Bothwell sertçe. Sebastian’dan çantasını getirmesini istedi.
Arkadaşları kendi aralarında konuşurken, babasının boş sandalyesine baktı. İçinden sessiz bir ses yükseldi: Bugün babama karşı kazandım.
Ama hemen ardından başka bir düşünce geldi: Asla onun gibi olamam. Katı, ruhsuz… Hele içimde hâlâ şefkat varsa.
°°°
Uzun pencerelerin önünde duruyor, aşağıdaki işçileri izlerken purosunu ağır ağır içiyordu. Odanın içinde, Hawthorne ile dünkü hadiseyi tartışıyorlardı. Edmund çektiği dumanı dışarı verirken önemsizce sordu:
“Bir ailesi var mıydı?”
“Hayır, efendim,” diye yanıtladı Hawthorne. Ardından ekledi: “Sadece bir oğlu ve eşi vardı.”
Edmund göz ucuyla Hawthorne’a baktı.
“Onları buldun mu?”
“Evet.”
“Kahretsin…”
Hawthorne aldırmadan konuşmaya devam etti:
“Merak etmeyin. Eşi onu terk edip küçük bir kasabaya, akrabalarının yanına yerleşmiş.”
Edmund aşağıya bakarak mırıldandı:
“Merakım… itibarım içindir, Hawthorne. Oğlum bile olsa kimse beni sarsacak cesareti kendinde bulmamalı.”
Edmund dilini ağzının içinde gezdirdi. Bakışlarını pencereden ayırmadan, purosunu dudaklarına götürdü.
“Eğer oğlumun eline bir balta geçerse, kökümü bile toprakta bırakmaz,” dedi soğuk bir sakinlikle.
Hawthorne efendisini yatıştırmak istercesine konuştu:
“Efendim, siz güçlü bir ağaç gibisiniz. En zorlu fırtınalarda bile dallarınız yerinden kıpırdamaz; kıpırdatacak kimse de yoktur.”
Pencerenin başından ayrılıp sandalyesine oturdu.
“İşlerde bir aksama yok, öyle değil mi?”
Hawthorne hafifçe tebessüm etti.
“Her şey mükemmel gidiyor.”
Edmund sandalyesine iyice yaslandı, purosunu kül tablasında söndürdü.
“Haftasonu oğlumla bir av düzenle,” dedi. “Bir ağaç olarak… meyveler çürümeye başladı. Hafif bir budama gerekecek.”
Hawthorne başını saygıyla eğdi.
“Emredersiniz, efendim.”
Öğrenciler masanın etrafına toplanmıştı. Örtünün altındaki cansız bedeni inceliyor, not defterlerini sıkı sıkı tutarak anlatılanları kaçırmamaya çalışıyorlardı. Fısıltılar, kâğıt hışırtıları ve bastırılmış merak sınıfı dolduruyordu.
Bothwell donuk bedenini tahtaya döndürdü.
“Dersimiz bitmiştir.”
Öğrenciler yavaş yavaş sınıfı terk etti. Bothwell çantasını toparladıktan sonra masaya tekrar baktı. Beyaz örtünün altındaki silueti bir an Douglas Norton’a benzetti. Gözlerini hemen kapatıp açtı.
Bu düşünce zihnime nasıl girdi?
Başını duvara çevirdiğinde silah sesi kulaklarında yeniden yankılandı. Ellerini kulaklarına bastırdı, dişlerini sıktı.
“Onu kurtaracağım demiştim…”
Başını iki yana salladı.
“Kurtaramadım.”
Ellerini indirdi, başını yukarı kaldırdı.
“Tanrım…” dedi kısık bir sesle. “Kimseyi babamın gazabına maruz bırakma. Bana bile merhamet göstermeyen biri, mazlumlara nasıl acır?”
Kendi sözlerine acı bir gülüş kondurdu.
“Zaten onda merhametten bir zerre bile yok.”
°°°
Kütüphanede buluşmuşlardı. Ortalıkta kimse yoktu. Keturah, sevdiği adamın yüzüne baktı.
“Beni özlediğin için mi böyle kederlisin?” diye sordu naif bir sesle.
Bothwell hafifçe gülümsedi.
“Seni her zaman özlüyorum,” dedi. “Sadece… evde bazı sebeplerden dolayı biraz dalgınım.”
Keturah başını anlayışla salladı.
“Birkaç öğrencinden duydum. Hekimlerin de gönlünü kazanmışsın.”
Bothwell dudağını ısırdı.
“Zor olmadı,” dedi. “Ama bunu dile getirmeyi sevmem. Varlığım ya da soyadım değil, mesleğimle anılmak isterim.”
Keturah'ın gözleri hayranlıkla ona kilitlendi.
“İşte bu yönüne âşık oldum, Alçak gönüllülük ” dedi.
Bothwell’in içi bir anlığına hafifledi. Kalkarken eğildi.
“Seni seviyorum, Keturah,” dedi ve burnuna hafif bir öpücük kondurdu.
Kimseye görünmeden kütüphaneden çıktı.
Ardında gülümseyen bir kadın kaldı…
Henüz yaklaşan fırtınadan habersiz.
Koridorun sonuna doğru yürürken Bothwell, William ve Charles’a rastladı. İkisi yan yana durmuş, alçak sesle sohbet ediyorlardı. Kendisine seslendiklerinde başını kaldırdı; tam o anda, biraz ileride birkaç genç hanımla konuşan Keturah'ı gördü. Gülüşü ışık gibi yüzüne vurmuştu. Bothwell, istemsizce tebessüm etti.
William’ın bakışlarının o yöne kayacağını fark ettiği anda gözlerini hızla geri çekti.
“Bugün benim için epey yoğundu,” dedi sakin bir sesle. “Ya sizler?”
Charles, omzunu koridor duvarına yaslayarak derin bir nefes verdi.
“Yoğundu,” dedi. “Öğrenciler durmaksızın soru sordular. Hepsine tek tek cevap vermek zorunda kaldım.”
Bothwell onu baştan ayağa süzdü; duruşundaki gerginliği fark etmemesi mümkün değildi.
“Bu kulağa iyi geliyor,” dedi. “Ama siz pek memnun görünmüyorsunuz" dedi.
William hafifçe güldü, bakışlarını Charles’tan ayırmadan konuştu:
“Çünkü bugün Charles için pek iyi sayılmaz.”
Bothwell kaşlarını azıcık kaldırdı.
“Sebebi?”
Charles başını iki yana salladı; konuşurken sesi bile ağırdı.
“Isabel ile tartıştık,” dedi. “Söylemesi bile zor.”
William kahkahayı bastıramadı. Bothwell ise ikisini sessizce izliyordu. Charles, onun bu soğuk ve ölçülü hâlini fark edince bakışlarını Bothwell’e çevirdi.
“Sizin için pek bir şey ifade etmez tabii,” dedi. “Ne de olsa henüz hiçbir kadına âşık olmadınız.”
William’ın yüzü aniden ciddileşti. Bothwell’e baktı, ardından Charles’a dönerek kısık bir sesle uyardı:
“Söylediklerine dikkat et.”
Bothwell başını kaldırdı; bakışları yine istemeden uzaklara, Keturah'ın bulunduğu yere kaydı. İçinden sessizce cevap verdi:
Hayır…
Bir kadına âşık olmadım.
Aksine, sevdim.
Hizmetkârlar mutfakta yemek hazırlıklarına başlamıştı; salon bugün her zamankinden daha şaşaalı görünüyordu. Geniş mekân, parlatılmış mobilyalar ve özenle yerleştirilmiş gümüşler, yaklaşan davetin ağırlığını şimdiden hissettiriyordu.
Edmund, yüksek çerçeveli aynanın önünde durdu. Boynuna doladığı kravatın düğümünü parmaklarıyla biraz daha sıkılaştırırken arkasında, eldivenlerini tutan Hawthorne’a bakmadan konuştu.
“Bu gece,” dedi kendini süzerken, “bolca övgüyü üzerime toplamam gerek.”
“Zaten öyle olacak, efendim,” diye karşılık verdi Hawthorne; aynadaki yansımaya bakıyordu. “Oğlunuzu yetiştiren ve onu bu kutsal mesleğe yönlendiren sizsiniz.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Ayrıca…”
Edmund başını biraz daha dikleştirdi, bakışlarını aynadaki kendi yüzüne sabitledi.
“Ayrıca,” diye devam etti Hawthorne, “eğer oğlunuza baskı uygulamasaydınız, bugün bu kadar vakur bir genç olmazdı.”
Edmund, eldivenlerini ister gibi elini uzattı. Hawthorne onları dikkatle efendisinin avucuna bıraktı. Eldivenlerini bile aynaya bakarak takan Edmund, son kontrollerini yaparken dudaklarında kendinden memnun bir ifadeyle mırıldandı:
“Oh… Bu gece debdebeli olmalı. Bir şölen tadında.”
Lavinia, baş hizmetçiyle ayakta durmuş, hazırlıkların gidişatı hakkında konuşuyordu. Ardından odasına çekildi.
Bothwell aynanın karşısında duruyor, boynundaki iğneyi özenle düzeltiyordu. Babası kadar gösterişi sevmezdi ama yine de gergindi; omuzlarının üzerinde görünmez bir yük varmış gibi hissediyordu.
Sebastian, Bothwell’in birkaç adım gerisinde, ellerini arkasında birleştirmiş hâlde duruyor, genç efendisini sessizce izliyordu. Hafif bir tebessümle,
“Çok şık görünüyorsunuz,” dedi.
Bothwell başını ona çevirdi.
“İltifatın için teşekkür ederim,” dedi kısaca.
Tekrar aynaya döndü. Bir an duraksadı, ardından sesi daha ciddi bir tona büründü.
“Bugün bu sözleri,” dedi, “bizzat babamın ağzından duyacağım.”
“Yoksa bunun için bir planınız mı var?” diye sordu Sebastian, gözlerini hafifçe kısarak.
Bothwell’den kısa bir kahkaha yükseldi; uzun sürmedi.
“Ne haddime,” dedi. “Bugün o masada benim hakkımda konuşulanlar, babamı hem gururlandıracak hem de bana karşı daha da dolduracak.”
Kızıl saçlı yardımcısına doğru döndü.
“Ben ise,” dedi sakin ama kararlı bir sesle, “babamın karşısında bir zafer daha kazanmak istiyorum.”
Sebastian kenara çekilirken Bothwell’in bakışları duvarda asılı portrelere kaydı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Bugün,” dedi kendi kendine, “babamın karşısında yalnızca doktor olan oğlu durmayacak.”
Bir an durdu.
“Bugün sanatçı olan oğlu duracak.”
Edmund, Hawthorne ile birlikte merdivenlerden inmeye başladı. Aşağıya vardıklarında salonda hazırlanmış yemek masası dikkatini çekti. Masa, yere kadar uzanan beyaz keten bir örtüyle kaplıydı; örtü pürüzsüzdü, tek bir kırışık bile yoktu.
Ortada, gümüş şamdanlar sıralanmıştı. Mumlar henüz yakılmamıştı ama akşam için hazırdı. Her sandalyenin önünde porselen tabaklar, yanlarında özenle dizilmiş çatal, bıçak ve kaşıklar yer alıyordu. Metal yüzeyler loş ışıkta hafifçe parlıyordu.
Mutfaktan yükselen sıcak yemek kokuları, yaklaşan davetin ağırlığını hissettiriyordu.
Edmund birkaç basamak kala durdu, masaya kısaca baktı.
“Her şey yerinde mi?” dedi.
“En ince ayrıntısına kadar, efendim,” diye karşılık verdi Hawthorne.
Edmund başını ağır ağır salladı.
“Bu evde hiçbir şey tesadüf değildir,” dedi ve son basamaktan aşağı indi.
Salonun kapısı açıldığında içeriye ilk olarak hizmetçi başı Octavia girdi. Duruşu sakin ve ölçülüydü; adımlarını ağır atıyor, misafirler için yolu açıyordu. Ardından Hawthorne ve Sebastian, misafirleri salona kadar eşlik etmek üzere yerlerini aldı.
İçeri girenler Frederick ve 3 tane meslektaşları, William’ın ve Charles’ın babaları. Salonun eşiğinden adım atar atmaz bakışları istemsizce etraflarında dolaştı. Masa düzeni, ortamın sade ama etkileyici ihtişamı ve evin sessiz hâkimiyeti, yüzlerindeki ifadeye yansımıştı. Kaşlar hafifçe kalktı, dudak kenarlarında belli belirsiz bir memnuniyet belirdi. Beğendiklerini gizlemeye gerek duymuyorlardı.
Edmund ve Bothwell, girişe yakın bir noktada bekliyordu. Misafirler tamamen salona girdiklerinde Edmund bir adım öne çıktı.
“Hoş geldiniz,” dedi tok ve kendinden emin bir sesle.
Bothwell de başını hafifçe eğerek selam verdi. Yüzündeki ifade ölçülüydü; sakin, kontrollü ve mesafeliydi. Misafirlerin bakışları kısa bir an onun üzerinde durdu.
Frederick, salonu bir kez daha süzdü ve başını memnuniyetle salladı.
“Eviniz,” dedi, “her zamanki gibi düzenli ve etkileyici.”
Edmund bu sözleri bekler gibiydi. Dudaklarında kısa bir gülümseme belirdi.
“Buyurun,” dedi masayı işaret ederek. “Lütfen yerlerinizi alın.”
Hawthorne ve Sebastian, misafirlerin sandalyelerine kadar eşlik etti. Kadın hizmetçiler sessizce servis için hazır beklerken, salon artık yalnızca bir yemek alanı değil; itibarın, gücün ve söylenmeyen sözlerin dolaştığı bir mekân hâline gelmişti.
Hizmetçiler, Octavia’nın işaretiyle servis yapmaya başladı. Çorbalar masaya bırakıldı, tabaklar usulca yerlerine yerleştirildi. Misafirler, kısa bir bekleyişin ardından yemeğe diledikleri gibi yöneldi; kimisi hemen kaşığını aldı, kimisi önce tabağına göz gezdirdi.
Edmund da gecikmeden yemeğe başladı.
Bothwell ise elini tabağına uzatmadı. Sırtı dik, bakışları sakindi. Kaşığı parmaklarının ucunda tutuyor ama hareket etmiyordu. Ancak babasının çatalı tabağa değdiği anda o da yemeğe başladı. Ne geç ne erken… Tam vaktinde.
Bu küçük gecikme masadaki çoğu kişinin dikkatini çekmedi. Fakat Frederick’in gözünden kaçmadı. Çorbasından bir kaşık alırken bakışlarını kısa bir an Bothwell’e kaydırdı. Genç adamın yüzünde ne tedirginlik ne de tereddüt vardı; yalnızca öğrenilmiş bir ölçü ve derin bir itaat hissi.
Frederick, hiçbir şey belli etmeden önüne döndü. Ama bu masada kimin gölgesinde durduğunu artık anlamıştı.
Salonun havası, söylenmemiş bir gerilimle biraz daha ağırlaştı.
Dr. Robert Pembroke çorbasından bir kaşık alıp ağzında kısa bir an gezdirdikten sonra memnuniyetle başını salladı.
“Hmm… her şey son derece lezzetli olmuş,” dedi.
Edmund, kendinden emin bir tavırla sözleri dinliyordu. Ellerini çenesinin altında birleştirmişti.
“Konuklarımın rahatını her şeyin üzerinde tutarım,” dedi. “Memnun kalmaları benim için mühimdir; bu konuda biraz… titiz sayılırım.”
Masada hafif bir kahkaha yayıldı. Bothwell gülmedi. Babasına kısa bir bakış attı.
Biraz mı? diye geçirdi içinden.
Dr. Samuel Carstairs, bakışlarını salonda gezdirdi. Duvarlardaki ihtişamlı portrelere takıldı.
“Gerçekten de,” dedi, “soylu bir aileden geldiğiniz her hâlinizden belli, Mr. Edmund. Blackwood adını duymayan yoktur.”
Edmund’un sesi sakin ama ağırdı.
“Bizim soyumuz gücü, şöhreti ve azmi temsil eder.”
Bothwell’in dudağının bir köşesi fark edilmeden yukarı kıvrıldı.
Ve kontrolü, diye ekledi içinden.
Sofrada konuşmalar giderek işlere kaymış, para ve nüfuz üzerine söylenen sözler masanın etrafında dolaşıp duruyordu. Bu sohbetten sıkılan tek kişi Bothwell’di. Bakışları tabağında oyalanıyor, konuşmalara dâhil olmamaya özen gösteriyordu.
Derken Frederick’in gözleri onu buldu.
“Peki,” dedi merakla, “öğrencilerle ve öğrenimle işler nasıl gidiyor?”
Bothwell boğazını hafifçe temizledi. Söz alırken sesini ölçülü tutmaya çalıştı.
“Her zamanki gibi… oldukça iyi gidiyor,” dedi.
Bu sırada babasının bakışlarının üzerinde olduğunu hissediyordu. Sözcüklerini dikkatle seçmişti; yine de o bakış, omuzlarında görünmez bir ağırlık gibi duruyordu.
Edmund, bakışlarını Gordon Yarrow’a çevirerek sakin ama kendinden emin bir sesle konuştu.
“İmalathanelerinizin disiplinini ve kalitesini uzun zamandır takip ediyorum, Mr. Yarrow. Blackwood'lar olarak bu düzenle ortak bir iş yürütmeyi teklif ediyorum.”
Gordon Yarrow, kısa bir an duraksadı; ardından yüzüne memnun bir ifade yerleşti.
“Blackwood ailesiyle iş yapmak bir ayrıcalıktır,” dedi.
“Bu tekliften onur duyarım.”
Edmund başını hafifçe eğdi.
“Buna pişman olmayacaksınız,” derken kadehini dudaklarına götürdü.
Masadaki sessizlikte, Mr. Jonathan söze girdi.
“Mr. Bothwell’in bu mesleği seçmesinde en büyük etki kimden geldi, merak ediyorum?” dedi.
Edmund, bakışlarını oğluna çevirerek söze girdi.
“Çocukken bahçede oynarken düşmüştü,” dedi sakin ama buyurgan bir tonla.
“Dizi kanamış, ağlıyordu. Ona şunu söyledim: Düşüp dizini kanatan değil, kanadığı hâlde ağlamayan biri ol.”
Bothwell o anı hatırlıyordu. Çocukluğu boyunca, babası en ufak bir rahatsızlıkta bile odasına birden fazla hekim çağırırdı. Hafif bir baş ağrısı, kısa bir halsizlik… Edmund hemen doktor görmek isterdi. Bothwell ise kapının kenarında durur, merakla olan biteni izlerdi. Ciddi yüzler, alçak sesle konuşmalar, odada dolaşan o ağır hava… Belki de hekimliğe olan ilgisi, ilk kez orada filizlenmişti.
Mr. Jonathan, Edmund’u dikkatle dinledi; yüzünde ilginç der gibi temkinli bir ifade vardı.
Bothwell içinden, işte tam sırası diye geçirdi.
Tek elini masanın üzerine koydu, duruşu sakindi ama sesi kontrollüydü.
“Babam,” dedi, “her daim hekim gözetiminde olurdu. En ufak bir kesikte bile endişeye kapılır, hemen bir doktor görmek isterdi.”
Masadakiler bu cümlenin ardındaki ince gerilimi fark etmemişti belki ama Edmund ile Bothwell arasındaki hava belirgin biçimde sertleşmişti.
Edmund, oğlunu öfkeyle dinlerken masanın altında dizlerinin titrediğini fark etti; istemsizce hareketini bastırmaya çalıştı.
Bothwell başını biraz kaldırdı, sesi buz gibiydi.
“Sanırım babam,” dedi, “ölümden korkuyor.”
Masada ağır bir sessizlik çöktü.
Kimse konuşmadı.
Edmund da.
Edmund dikkatleri dağıtmak istercesine kısa bir kahkaha savurdu. Masadakilerin birkaçı, onun tonunu bozmamak için sessizce eşlik etti. Elindeki kadehi farkında olmadan biraz fazla sıkmıştı.
“Oğlumun hayal dünyası epey zengindir,” dedi ve bakışlarını Bothwell’e çevirdi.
Dudakları ince bir çizgi hâlini aldı; bir anlığına yüzündeki rahat ifade silindi.
“Bir zamanlar,” diye devam etti, “emrim altında çalışan bir işçim vardı. Vebaya tutuldu. Ölürken onu kurtaramadım.”
Sözlerini söylerken sesi sakindi ama kelimelerin ağırlığı masanın üzerine çökmüştü. Bothwell’in dalıp gittiğini fark edince ekledi:
“O gün, eğer bir oğlum olursa, onu hekim olması için elimden gelen her şeyle destekleyeceğime dair kendime söz verdim.”
Frederick, yanındaki hekimlere kısa bir bakış attıktan sonra başını Edmund’a çevirdi.
“Dostunuzun ölümüyle böylesine derinden etkilenmiş olmanız gerçekten üzücü,” dedi ölçülü bir sesle. “Ve oğlunuzu böylesine başarılı bir hekim olarak yetiştirdiğiniz için size müteşekkiriz.”
Ardından bakışlarını Bothwell’e yöneltti.
“Bilhassa, Mr. Bothwell’in bu mesleği yalnızca bir görev olarak değil, isteyerek benimsemiş olması ayrı bir gurur kaynağı.”
Söylenenleri duymuyordu. Sesler sanki masanın öte ucundan, çok uzaktan geliyordu. Bothwell’in zihni, yardım isteyen Douglas Norton’un sesine takılıp kalmıştı; o çırpınış, o çaresizlik… Masanın başında oturuyor olsa da, düşünceleri çoktan başka bir ana sürüklenmişti.
Bir an için içinden geçirdi: Babamı yendim…
Ama düşünce daha tamamlanmadan dağıldı. Hayır, dedi kendine, beni yerle bir etti.
Adı gibi emindi; masadaki herkesin önünde onu küçük düşürmek için gerçeği eğip bükmüştü. Sözü edilen kişi Douglas Norton’dan başkası değildi. Babası, bilerek ya da bilmeyerek, onun ölümünü kendi iradesiyle seçilmiş bir kader gibi sunmuştu. Oysa Bothwell gerçeği biliyordu.
Bu, bir hatıranın anlatımı değil; ustaca örtülmüş bir yalandı.
Ve en çok da bunun, kendisini kötü hissettirmek için yapılmış olduğunu bilmek canını yakıyordu.
Bothwell başını eğmişti. Masanın altında elleri, elinde olmadan birbirine sürtünüyordu. Sanki hâlâ Douglas Norton’un kanı avuçlarına sinmişti; gözleri, tertemiz kalan ellerini seçemiyordu. Bu eller… diye geçirdi içinden. Bir katilin elleri mi, yoksa hayat kurtaran bir hekimin mi?
Boğazı yanıyordu. Ağlayamazdı. Babasının önünde, hele ki şimdi, asla. Burnu sızladığında kendini zorla toparladı. Başını güçlükle kaldırdı.
“Evet…” dedi, sesi neredeyse fısıltıya yakın. Ardından sözcüklerini dikkatle seçerek devam etti:
“Evet, babamın işçilerine karşı ne kadar merhametli olduğunu sizlere bildirmek isterim.”
Masadaki bakışları üzerinde hissediyordu ama durmadı.
“Onlarla her zaman yakından ilgilenir; bir dertleri olduğunda can kulağıyla dinler. Hem işini titizlikle yürütür hem de fabrikada çalışan onlarca kişiyi kendi ailesi gibi görür.”
Babası sinirle karışık bir tebessümle ona baktığında bunu fark etti; ama geri adım atmadı.
“Ziyafetten sonra,” diye ekledi sakince, “sizlere piyano çalmak isterim, efendim.”
Bu kez Edmund’un yüzünde beliren tebessüm tamamen sahteydi. Gururlanma sırası artık Bothwell’deydi. Masadakilerden onay aldıktan sonra bakışlarını tabağına indirdi ve uzun bir aradan sonra ilk kez, sakin bir iştahla yemeğine başladı.
Ziyafet sona ermişti. Konuklar, ellerindeki içkileri ağır ağır yudumlarken salonun uğultusu daha ölçülü bir hâl almıştı. Bothwell, babasına kısa ve mesafeli bir selam verdikten sonra piyanonun başına geçti. Otururken sırtını dikleştirdi; parmakları henüz tuşlara değmeden salonda bir sessizlik oluştu.
Edmund’un yüzünde, öfke ile nefretin birbirine karıştığı sert bir ifade belirdi. Oğlu, yine istemediği bir şeyi, üstelik herkesin gözleri önünde yapmıştı. Sen… diye geçirdi içinden. Bu inatçılığının bedelini ödeyeceksin, sevgili oğlum.
Buna rağmen, bakışlarını kendisine çeviren konuklara yüzüne ustaca yerleştirdiği maskeyle karşılık verdi. Dudaklarında gururu andıran ölçülü bir tebessüm vardı; sanki piyanonun başına geçen genç adamla iftihar ediyormuş gibiydi. Oysa bakışlarının derininde, bastırılmış bir öfke sessizce kıpırdanıyordu.
İlk notalar salonun içinde ağır ağır yayılırken Dr. Robert, kadehini yarıda bıraktı. Başını hafifçe piyanoya doğru çevirip Edmund’a baktı.
“Son yıllarda Viyana’da yükselen o sert ve tutkulu bestecinin eserlerinden biri…” dedi, sesinde belli belirsiz bir hayranlık vardı. “Beethoven.”
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Müziği her zaman çok sevmişimdir, Mr. Edmund. İnsanın içine işliyor.”
Edmund dudaklarını ince bir çizgi hâline getirip başını ağır bir hareketle salladı. Bakışları hâlâ oğlunun sırtındaydı.
“Evet,” dedi ölçülü bir sesle. “Oldukça… etkileyici.”
Piyanonun başında Bothwell, Beethoven’ın Pathétique Sonatı’nın ilk bölümünü çalıyordu. Parmakları tuşlara her bastığında, notalar yalnızca bir melodi değil; bastırılmış öfke, kırılganlık ve sessiz bir meydan okuma taşıyordu. Bu bir süsleme değildi. Bu, bilinçli seçilmiş bir sesti.
Mr. Samuel, gözlerini Bothwell’den ayırmadan konuştu.
“Oğlunuz her daim bu denli ölçülü ve muvaffak mıydı, Mr. Edmund?”
Edmund ayağını ayağının üzerine atarken, kısa bir duraksamayla,
“Evet. Zira benim gibi kararlı ve güçlü bir babaya sahip,” dedi.
Lavinia odasında, pencerenin yanındaki koltuğa oturmuş, gergefini sessizce işlerken salondan yükselen piyano sesini duydu. İğnesi parmaklarının arasında duraksadı. Gözlerini kapadı ve müziği can kulağıyla dinledi.
Bu, rastgele dokunulan tuşların sesi değildi; severek, isteyerek çalınan bir piyanonun tınısıydı. Bunu hemen anlamıştı. Çünkü oğlunun ruhunu en çok hafifleten, kalbini en özgür bırakan şey piyano çalmak ve resim yapmaktı.
Piyanonun dinginlik veren sesi evin her köşesine yayılmıştı. Edmund sinirle bacağını ötekinin üzerine atmış, ayağını sabırsızca sallıyordu.
Gözlerini kapattığında bastığı her tuşu ruhunun derinliklerinde hissediyordu; müziği olduğu kadar babasının öfkesini de. Arkasında, koltukta oturan babasının ne denli gergin olduğunu tahmin edemiyordu. Bu belirsizlik hem korkutuyor hem de kendisini şaşırtıyordu. Çünkü babasının vereceği cezanın sınırı yoktu.
Mr. Gordon, Bothwell’i hayranlıkla izliyordu. “İnsanın,” dedi, gözlerini ondan ayırmadan, “böyle bir oğlu olursa sırtı yere gelmez.”
Edmund başını ağır ağır salladı. “Haklısınız. Oğlumla ne kadar gurur duysam azdır.”
Dinleti sona erdiğinde salonda ölçülü bir alkış yükseldi. Edmund elindeki kadehi küçük sehpaya bırakırken alkışa o da katıldı. Ardından oğlunun yanına gidip tabureden kalkmasına izin vermedi. Elini Bothwell’in omzuna koydu, sertçe bastırarak onu yerinde tuttu. Bunu yaparken sesini yumuşattı, kimse fark etmesin diye:
“Ah… Görünüşü kadar piyano icrası da kusursuz.”
Konukların memnun bakışları altında omzundaki baskıyı biraz daha artırdı. Güç ve otoriteyle bilenmiş parmakların altında ezildikçe ezildi Bothwell. Canı yansa da sesini çıkarmadı.
“Bu daha başlangıç,” diye fısıldadı babası. “Madem bana savaş açtın, mağlubiyeti de kabulleneceksin.”
Sözlerini bir tebessümle bitirdi.
Bothwell başını kaldırıp ona baktığında, o korkunç bakışların içinde pes etmeyen bir Edmund vardı...