İçeriğe geç

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 14 · 29 dk okuma

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 14

BÖLÜM XIV - Gerçeğin Tadı

Annesinin yanına gömülmüştü. Babası mezarın başında ağlıyordu.

Bothwell ise uzaktan, gözyaşlarını sessizce akıtarak olanları izliyordu. Pek yakınları yoktu; yalnızca mezar bekçisi ve birkaç adam bulunuyordu. Gün yavaş yavaş yerini geceye bırakmış, mezarlığın üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü.

Bothwell elini göğsüne koyarak kısık bir sesle fısıldadı:

“Cennetinde beni bekle, sevgilim… Elbet bir gün ben de yanına geleceğim.”

Uzakta olup biteni yüzündeki şeytani bir gülümsemeyle izleyen babasından haberi yoktu. Edmund, oğlunun acısını yaşamasına bilerek izin vermişti. Böylece kendisinden asla şüphe duymayacaktı. Onu ilk kez serbest bırakmıştı; sebebi ise çok açıktı: acı.

Hawthorne dikkatle yanına yaklaştı.

“Efendim, sonraki adımımız nedir?” diye sordu.

Edmund purosundan bir nefes çekti, dumanı ağır ağır havaya üfledi.

“Sadece izlemek… Bırakalım da acısını sonuna kadar yaşasın. Sonrasında yine acı çekecek ve artık bana karşı koyamayacak.”

Oğlunu süzerek devam etti:

“Artık her şeye üzülecek, her şeye ağlayacak bir kalbi kalmadı. Elinde yalnızca kin, nefret ve intikam var.”

Kısa bir sessizliğin ardından kesin bir sesle emretti:

“Gidelim.”

At arabası ağır ağır hareket etti. Tekerleklerin taş yolda çıkardığı ses, gecenin karanlığında yavaşça kayboldu.

Onlar uzaklaşırken Bothwell başı öne eğik hâlde duruyor, sessizce ağlamaya devam ediyordu. Omuzları hafifçe titriyor, fakat tek bir hıçkırık dahi duyulmuyordu.

Gece tamamen çöktüğünde mezarlıkta yalnızca taze toprağın kokusu ve genç bir adamın içine gömdüğü tarifsiz acı kalmıştı.

°°°

Sabah uyanamamıştı; doğrusu uyanmak da istemiyordu. Odaya süzülen gün ışığı gözlerini rahatsız ediyordu, oysa her zaman sabahları severdi.

Ağlamaktan kızarmış yeşil gözleri aynaya yansısa bir yabancıyı andırırdı; neredeyse bir canavarı…

Artık nasıl yaşayacaktı? Hangi güçle hayata tutunacaktı? Keturah yoktu. Göğsünde kapanmayan kocaman bir boşluk vardı ve o boşluk sevdiği kadının yokluğuydu. Hiç kimse, hiçbir şey bunu dolduramazdı. Hele ki babasının zoruyla başka biriyle evlenmek mecburiyetini hatırladığında, içindeki sızı daha da derinleşiyordu.

Gözlerini kapadı. Keturah'ın solgun ama güzel yüzü zihninde belirdi.

Sıcak bir damla yanağından süzüldü. Titrek bir sesle fısıldadı:

“Ah, güzel kalpli sevgilim… Elimden kayıp giden sevincim… Etrafımdaki insanlara zarar gelmesinden bezdim, yoruldum. Bundan sonra ne için ayakta duracağım?”

Henüz bilmiyordu ama, asıl savaşı şimdi başlıyordu.

Yatakta hafifçe doğruldu. Bedeni öylesine yorgundu ki sanki büyük bir hengâmeden çıkmış gibiydi. Boğazı yanıyor, sesi kısılmıştı. Çaresizlikle ellerine baktı. Gözünde, silinmeyen bir kan izi vardı. Oraya kazınmış gibi… Ona hep hatırlatacaktı. Canının parçası ellerinde can vermişti.

Dünyanın rengi solmuş, çiçekleri çürümüş gibiydi.

Fakat içindeki o ses yine yükseldi:

“Kalk. Yerinden kalkmak zorundasın. Güç zaman kaybetmeyi sevmez. Güç her zaman dakiktir; geç kalanları affetmez.”

Kapı çalınmadan önce içeride yıkılmış bir adamın bulunduğunu biliyordu Sebastian. Yine de usulca kapıyı tıklattı.

“Gel,” diye derin ve yorgun bir ses duyuldu içeriden.

Sebastian emin adımlarla içeri girdi. Efendisinin çökmüş hâli açıkça ortadaydı. Bu zayıflık, yanlış gözler tarafından görülürse aleyhine kullanılabilirdi. Kendisi odadaki bir biblo kadar sessiz ve dikkatli duruyordu.

Duruşunu düzeltti.

“Kalkmanız gerekiyor, efendim.”

Kısa bir tereddüdün ardından ekledi:

“Babanız bu hâlinizi görürse, bunu kasıtlı yaptığınızı düşünecektir.”

Bothwell acıyla nefes aldı. Sanki kemikleri birbirine sürtünüyor, bedeni kendi ağırlığını taşımakta zorlanıyordu.

İçindeki kinli ses alayla konuştu:

“Tabii… Asıl mesele benim yatağımdan geç kalkmamdır.”

Yüzüne sert bir gülümseme yerleşti.

“Elbette. Sevgili babacığım mutlu olmalı, öyle değil mi?”

Sesi, bastırılmaya çalışılan öfkeyi ele veriyordu.

Sebastian o an anladı. Edmund’un başardığını gördü. Bothwell deliliğe varan bir öfkeyi zorla dizginliyordu. Gözlerinin içinde açık bir nefret vardı.

Ya hayatta kalabilmek için babasına benzeyecekti…

Ya da bu kirli dünyada temiz kalmaya çalışırken ezilecekti.

Merdivenlerden Sebastian eşliğinde indi. Kahvaltı masasına oturmak istemiyordu; iştahı kapanmıştı. Anne ve babasının sohbet ettiğini gördü. Babası, başardığı bir işten söz ediyor, annesine anlatırken öfkeli görünmüyordu.

Artık herkese şüpheyle bakıyordu; üstelik bunun için haklı sebepleri vardı. Babasının arkasında bekleyen Hawthorne’a öldürecekmiş gibi baktı.

Gerçekten o gün Mr. Isaac Langford’un evinde miydin? Yoksa cinayeti sonradan mı işledin?

Aklındaki deli sorular zihnini rahat bırakmıyordu.

Yanlarına vardığında Edmund başını çevirerek:

"Günaydın oğlum. Dün okulda epey yorulmuş olmalısın," dedi.

Sanki üzerindeki şüpheyi dağıtmaya çalışıyordu.

Bothwell ifadesiz bir sesle,

"Evet," dedi.

Bir an duraksadı. Nerede olduğunu hatırlayınca zorlukla devam etti:

"Evet… Birkaç meslektaşımla çalışmak zorunda kaldım."

Ardından annesine dönerek,

"Bağışlayın," dedi.

Salondaki herkes onun acemice yalan söylediğini anlamıştı; annesi hariç. Edmund, yalan söylemeye alışkın olmayan ve söylediği için kendine kızan oğluna gülümsedi. Ona zaman tanımıştı. Bataklığa biraz daha saplanmasını izleyecek, sonra uzatacağı eli tutmak zorunda bırakacaktı.

Sandalyesini işaret etti.

"O hâlde vakit kaybetmeden otur ve bir şeyler atıştır."

İzin verilmiş olmanın verdiği alışkanlıkla başını hafifçe eğdi ve masadaki yerine geçti.

Lavinia oğlunun çayını kendi doldurdu.

"Uykunu almamış gibi görünüyorsun oğlum," dedi merakla.

Dalgın görünmemek için omuzlarını dikleştirdi.

"Gayet iyiyim anneciğim, ilginiz için teşekkür ederim," dedi ve gözlerini tabağına indirdi.

Yalnızca önündekilerle oyalanıyordu.

Edmund havayı değiştirmek istercesine boğazını temizledi.

"Dostlarından duymuşsundur belki; bu aralar onlarla sık sık görüşeceğiz."

Bedeni masadaydı ama zihni Keturah'ı gömdüğü mezarlıktaydı.

"Bahsettiler babacığım. Sizi tebrik ederim," dedi.

"Bahse girerim ileride bizim için çok iyi bir katkı sağlayacak."

Edmund dikkatle baktı.

"Sen bu iş birliği hakkında ne düşünüyorsun oğlum?"

Ama oğluna ulaşamadı. Acısını görüyor, debelenişini izliyordu. Bu çaresizlik ona tuhaf bir seyir zevki veriyordu. Her ne kadar böyle olmasını istememiş olsa da bütün bunların sorumlusu olarak oğlunu görüyordu. Kendisinden habersiz, Blackwoodların malikânesinin yakınına dahi giremeyecek bir eş adayı seçmişti. Yolunu düşünmeden seçtiyse sonuçlarına da katlanmalıydı. Bu, unutamayacağı bir ders olacaktı.

Fırsat Edmund’un ayağına kadar gelmişti. Artık oğlunu cezalandırmak için bahaneye ihtiyacı olmayacaktı. Ömür boyu bu cinayetle onu tehdit edebilirdi. Babasının dünyasında zayıflığa ve sevgiye yer yoktu.

Eğer karşısında varlıklı bir aile varsa, ceketinin düğmesini ilikler ve kabul ederdi.

Ama Bothwell ne yapmıştı? Burnunun dikine gitmiş, babasının eline büyük bir koz vermişti. Yaptığı en büyük hata ise sevdiği kadını bu dünyadan ayırmak olmuştu.

Anne ve babası yeniden gündelik konulara dönmüşlerdi. Konuşmaların en dikkat çekici başlığı ise şuydu:

Düğünü ne zaman yapmalıydılar?

Limandaki mallar güvenli bir şekilde taşınıyordu. Charles babasının yanında durmuş, olan biteni öğrenmek istercesine dikkatle izliyordu.

Nal sesini duyunca ikisi de başlarını çevirdi. Hawthorne kapıyı açarak efendisinin arabadan inmesine yardım etti. Edmund, ortağı Gordon’u görünce uzaktan gülümsedi.

"İnsanın sırtını sağlam bir güven duvarına yaslayabilmesi ne güzel şey," dedi.

Etraftaki gürültü ve kalabalığın sesi biraz diner gibi olunca aralarındaki mesafe kapandı; tokalaştılar.

Charles başını hafifçe eğerek selam verdi.

"Mr. Edmund, babam sizinle iş yapmaya başladığından beri bunun her iki tarafın da yararına olacağını sezmiştim. Şehirde bu başarı yakında dedikodu malzemesi olur," dedi gülerek.

Edmund ve Gordon da kahkahaya katıldılar.

Edmund fabrikasına doğru bakarak, dik duruşu ve başarı hırsıyla parlayan gözleriyle konuştu:

"İnsanlar başarı yolunda yürümeye çalışırken ben koşuyordum. Kimse benimle boy ölçüşemez. Blackwoodların dünyasında başarısızlık asla kabul edilmez. Etrafımda sadık insanlar olduğu sürece sizinle birlikte daha nice başarılara imza atacağız."

Sözleriyle üstünlüğünü bir kez daha hissettirmişti.

Gordon oğlunun omzuna dokundu.

"Geleceğimizi kimlere emanet edeceğimizi çok iyi biliyoruz," dedi gülümseyerek.

Edmund işte o anda kısa bir duraksama yaşadı. Oğluna böyle bir emaneti gönül rahatlığıyla bırakamayacağını biliyordu. Bu yüzden onu sürekli eğitmesi, yönlendirmesi gerekiyordu. İçindeki kıskançlık dudaklarını gerse de sahte tebessümünü bozmadı.

"Elbette biliyoruz," dedi Charles’a bakarak.

"Fakat bu iş için yalnızca istemek yetmez; biraz da vicdansız olmak gerekir."

Gordon gururla oğluna baktı.

"Tanrı’ya şükür, oğlum da benim gibi çalışkan. Geleceğim emin ellerde."

Edmund’un içinden keşke oğullarımızı değiştirebilseydik diye geçti.

"Elbette," dedi kısık bir sesle.

"İşlerin başına geçtin ha Charles. Peki, görüştüğün hanımla hayatını birleştirmeyi de düşünüyor musun?"

Sinsice gülümsedi.

Charles hafifçe mahcup oldu ama başını olumlu anlamda salladı.

"Zamanımız var. En uygun vakitte babamı iki kez sevindirmeyi planlıyorum."

"Aferin oğlum," dedi Gordon, elini indirirken.

Sonra Edmund’a döndü:

"Bu arada sizi de tebrik ederim. Ashford ailesiyle yakında bir birleşme yaşanacak. Bu konuda yanınızda olduğumu bilmenizi isterim, Mr. Edmund. Üstelik Ashford ailesinin kızını oğlunuza düşünmeniz oldukça akıllıca. Varlıklı ve güçlü bağları olan bir aile. Geleneklerine son derece bağlıdırlar."

Edmund purosunu çıkarıp ağzına yerleştirirken Gordon sözlerine devam etti:

"Ayrıca miras konusunda şehirde en çok adı anılan ailelerden biridir Ashford'lar."

Ses tonundaki hesapçı hava gizlenemiyordu.

Edmund kahkaha attı.

"Bunu duyduğuma sevindim. Fakat Blackwood ailesinin yanında onların mirası biraz sönük kalır."

Charles ve babası kısa bir bakış paylaştı.

Edmund omuz silkti.

"Yine de kızları için görkemli bir düğün hediyesi verebilirler," dedi ve başını çevirip limandaki koşuşturmayı izlemeye başladı.

Okulda, koridorun bir köşesinde ayakta durmuş, dalgın dalgın düşünüyordu. Eskiden üzgün olduğunda okula gelmek ona iyi gelirdi; çünkü Keturah burada olurdu ve varlığı bile içini hafifletmeye yeterdi. Ama artık yoktu. Bunu kabullenmek çok ağırdı.

Gözleri istemsizce her yerde onu arıyordu; sanki bir köşeden çıkıp gelecekmiş gibi. Gerçek zihnine her çarptığında içinden hüzünlü bir “of” yükseliyordu.

Yanına sessizce yaklaşan Frederick’i fark edince hafif bir tebessümle başını eğerek selam verdi. Frederick’in yüzüne hüzün yerleşti.

"Mrs. Keturah'ın ölümünü duydum," dedi yavaşça. "Onu tanırdım. Çok mütevazı biriydi; kendi hâlinde, görevini düzgünce yerine getirirdi. Kaybı için derin üzüntü duyuyorum. Haberi aldığımda gerçekten çok şaşırdım."

Bothwell, ölümünü bir kez daha duymuş gibi yeniden sarsıldı. İçindeki yara tazelenmişti. Kendini toparlamaya çalışarak yutkundu.

"Evet… Ben de epey üzüldüm," dedi güçlükle.

"Bir doktor olarak insanların ölümü beni derinden sarsar. Çoğu zaman kendimi suçlu hissederim. Elimden gelseydi ölümün çaresini bulurdum ama…"

Cümlesi yarım kaldı.

Frederick öğrencisini baştan aşağı süzdü ve kısık bir sesle,

"Yas tutuyor gibisiniz" dedi.

Bothwell bir an duraksadı. Evet, yas tutuyordu. Farkında olmadan siyah giymişti; zaten dünyası kararmıştı, hiçbir renk gözüne görünmüyordu. Başını eğip kıyafetlerine baktı, ardından boğuk bir sesle konuştu:

"Ölümü insanlara yakıştıramıyorum. Bir insan olarak derin bir üzüntü içindeyim."

Frederick elini nazikçe öğrencisinin omzuna koydu.

"Vicdanınızın sesini her zaman dinlersiniz. Kalbinizin altından yapılmış olduğuna neredeyse inanacağım," dedi hafif bir gülümsemeyle.

"Hem doktor olarak hem de insan olarak farklı olduğunuzu defalarca kanıtladınız. Sizinle gurur duyuyorum. Lütfen kendinizi bu kadar yıpratmayın."

Elini omzundan çekti ve ağır adımlarla yanından uzaklaştı.

Bothwell ise koridorun ortasında, kalabalığın içinde yapayalnız kalmıştı.

Edmund uzaktan, devlet dairesindeki işinden çıkan Zayton Church’u küçümseyici bakışlarla izliyordu. Hawthorne efendisine bakarken purosunu yakmış ve at arabasından inmişti bile.

“Şimdi işler bizim için daha basit ve eğlenceli olacak, Hawthorne,” dedi Edmund.

Sırf zengin olmadığı için Zayton onun gözünde bir işe yaramazdı. “Şuna bak,” diye mırıldandı.

“Bu dünyada iyimser insanlara tahammül edemiyorum. Zayıf ve duygulu olmak, insanın güçlü olmasını engelleyen en büyük silahtır.”

Hawthorne, uzakta kaybolan Zayton’un gidişine bakarken sordu: “Efendim, bir sonraki hamleyi ne zaman yapacağız? Bu, oğlunuz için fazlasıyla yıkıcı olacaktır. Toparlanması için ona zaman tanıyacak mısınız?”

Edmund hayalini kurarken bile sevinmişti. “Bunun için bile benden izin isteyecek,” dedi Hawthorne’a bakarak. “Bir gün onun için kâfi olur. Ondan sonra içinde hep korku hissedecek ve kanayan yarasını daha da derinleştireceğim. Bunu ebediyen unutamayacak.”

Ve ardından kahkaha savurdu.

Beş gün peş peşe, Bothwell yas içinde geçti. Mutluluğu artık bulamıyor, hiçbir şey onu sevindiremiyordu. Sadece gerektiğinde konuşuyor ve yaşamak zorunda olduğunu biliyordu. Çünkü Blackwood ailesinin varisi olarak, babasının üzerine yüklediği sorumlulukları taşımak zorundaydı—diğer bir deyişle, zorunluluk.

Günlerini sessizce kitap okuyarak geçiriyor, uzun uzun sessizliği dinliyordu.

Üniversitede öğrencileriyle ilgileniyor, fakat içten içe duygusunu kaybetmiş gibiydi. Bunun hiç olmasını istemiyordu, ama ya sevgiyi hisseden kalbi de artık istemiyor ise?

Babasının istediği kıvama yavaş yavaş geliyordu; ne söylese düşünemediği için kabul edecek haldeydi. Elinde kristal bir bardaktan su içiyor, evin önünde ağır adımlarla dolaşıyordu. Gözlerini kısarak yüzüne vuran öğleden sonra güneşinin içini ısıtmasına izin verdi. Her zaman Keturah ile güneş gören bir evde mutlu bir yuva kurmayı hayal etmişti; ama elinden kayıp giden hayalleri tutamamıştı. Fırsat buldukça sevdiğini ziyaret ediyor, onunla konuşuyor, içini rahatlatıyordu. Yukarıdan kendisini izlediğini biliyordu, çünkü iyilerin cennetine gittiğine inanıyordu.

Her şeyi anlatıyordu: evdeki günlük yaşamını, üniversitede geçirdiği zamanı, hatta şiirleri bile okuyor, sevdiği kadına sesleniyordu. Ölmeden önce de gözlerine bakarak okumuştu. Seviyor, ama artık uzak durması gerektiğini biliyordu. Şimdi Keturah toprağın altındaydı; uzaktan görmeye, sevmeye razıydı; ama o çok uzaklardaydı.

Annesinin narin ellerinin dokunuşuyla kendine geldi. “Oğlum” diyerek yanına yaklaştı Lavinia. Sahte bir tebessüm belirdi gözlerinde: “Anneciğim” dedi.

“İyi misin? Epeydir seni çok durgun görüyorum. Her şey yolunda mı?” Sevgi dolu sesiyle sordu. Bothwell başını salladı ve “İyiyim” diyerek yalanıyla yetindi. Ama bunu söylerken bile içinde bir şeyler kopuyordu; çünkü yalan, masumiyetini öldüren bir suçlu gibiydi.

Eldiveninin sadece bir tanesini çıkarıp oğlunun yüzüne dokundu: “Biliyorum ketumsun, ama eğer anlatmak istediğin bir şey varsa ben seni dinlerim,” dedi mavi gözleriyle gülümseyerek. Bothwell anlatamazdı; çözümü olmayan derdini paylaşmanın işe yaramayacağını biliyordu.

Üstelik sadece kendisine acı verecekti. Güçlü profilini her zaman korumak zorundaydı.

Kırık bir tebessümle annesine baktı:

“Alakanız için teşekkür ederim, anneciğim,” diyerek o da yüzüne yerleşen ele kibarca dokundu.

“Yoruluyorum sadece; altında başka bir mana aramayın lütfen.” Elini indirirken annesi de ona katıldı: “Endişelenmenize mahal verecek hiç bir şey yok. Merak etmeyin.”

Lavinia yanına yaklaşan Octavia’nın sesini duyunca at arabasına bindi ve oğluna el salladı. Bothwell, gülümsemesini ardında bırakarak giden at arabasını izledi. Annesi gider gitmez, gözlerinden süzülen yaşları eliyle sildi: “Bana yardım edemezsin, anne…” Sonra sesi titrek çıktı: “Bana kimse yardım edemez.”

Gün yavaş yavaş batıyordu. Dışarının yaz havası çiçeklerin kokusuyla doluydu ve Bothwell, nefesini derin alıp o hoş kokuları içine çekiyordu. Ama ne kadar etrafındaki güzellikleri solumaya çalışsa da, içi hâlâ eksikti; her şey ona yarım, tamamlanmamış bir dünya gibi geliyordu.

O akşam salonda yemeğini tek başına yemişti. Koca masa, etrafını saran sandalyelerle birlikte derin bir sessizliğe gömülmüştü. Gözleri bir an boş sandalyelere kaydı. Annesini seviyordu… fakat babası olmadan gerçekten mutlu olabilir miydi?

Küçüklüğünden beri aile bağlarının kutsallığını öğrenmiş, sadakatin Blackwood ailesi için vazgeçilmez bir erdem olduğunu belleğine kazımıştı. Bu yüzden tabağındaki son lokmayı da annesini kırmamak adına bitirmişti. Ardından sandalyesine yaslandı.

Sebastian her zamanki gibi dimdik duruyordu; kusursuz duruşunu bir an olsun bozmadan, ölçülü bir sesle,

“Bugün biraz daha iyi görünüyorsunuz, efendim,” dedi.

Bothwell su dolu bardağa baktı. Parmakları camın kenarında gezinirken yutkundu.

“Şu an ne yapmak istediğimi biliyor musun, Sebastian?” diye sordu.

“Bilmiyorum, efendim,” diye karşılık verdi Sebastian, ifadesi değişmeden.

Bothwell’in dudaklarında silik bir tebessüm belirdi.

“Ben de bilmiyorum,” diye fısıldadı.

Baygın gözleri salonun köşesine kaydı. Bir an duraksadıktan sonra, “Sadece piyano çalmak istiyorum,” dedi. Cümlesinin ardından mendiliyle ağzını silerken alışılmış zarafetini koruyamadı; mendili masanın üzerine dikkatsizce bıraktı.

Sebastian bu küçük görgü ihlalinden rahatsız olmuştu, fakat efendisinin hâline bakınca şaşkınlığı ağır bastı.

Bothwell ayağa kalkarken sandalyesini bilerek sertçe geriye itti. Sandalyenin yere düşerken çıkardığı ses yüksek tavanlı salonda yankılandı. Adımları dahi eskisi gibi ölçülü değildi; yürürken omuzları hafifçe düşmüş, dengesi bozulmuş gibiydi.

Salonun köşesindeki büyük siyah piyanonun kapağını açtı ve tabureye oturdu. Parmakları tuşlara dokunmadan önce bir süre öylece bekledi. Derin nefesler alıp verdi. İçindeki öfkenin diner gibi olmasını bekliyordu; çünkü dışarıdan nasıl göründüğünün farkındaydı.

Bu gece salonda oturan kişi, herkesin tanıdığı soğukkanlı Bothwell Blackwood değildi sanki… Daha çok Edmund Blackwood’tu; kırılgan, bastırılmış, öfkeli.

Gözlerini kapadı. Açmadan, kısık bir sesle,

“Affedersin,” dedi.

Sebastian’dan ses çıkmadı.

“Biliyorum, yaptığım hoş değildi, Sebastian.”

Cümlesinin devamını yüksek sesle söylemedi. İçinden geçenleri yalnızca kendisi duydu:

Hiç iyi değilim…

Gözlerini yavaşça araladı. İçindeki fırtına hâlâ dinmemişti.

Salon ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Yüksek tavanın altında yankılanan tek şey, az önce devrilen sandalyenin hatırasıydı. Sebastian yerinden kıpırdamıyor, efendisinin arkasında saygılı bir gölge gibi duruyordu.

Bothwell siyah piyanonun kapağını yavaşça kaldırdı. Cilalı yüzey loş ışığı yansıtıyordu. Tabureye oturduğunda sırtı her zamanki gibi dimdik değildi; omuzlarında görünmeyen bir ağırlık vardı.

Parmaklarını tuşların üzerine koydu.

Bir süre çalmadı.

Sadece bekledi.

Nefes aldı.

Verdi.

Ve ilk nota salona düştü.

Yumuşak. Durgun.

Sanki bir itiraf gibi.

Ardından ikinci nota… üçüncü…

Melodi ağır ağır ilerledi. La minörün karanlık gölgesi odanın köşelerine sindi. Müzik bağırmıyordu; konuşmuyordu bile. Sadece iç çekiyordu.

Bothwell’in yüzü ifadesizdi ama gözlerinin ardında anılar dolaşıyordu. Keturah'ın gülüşü… güneş alan bir ev hayali… babasının sert bakışı… sorumluluklar… susuşlar…

Parmakları hâlâ sakindi.

Fakat tuşlara dokunuşu artık daha derindi.

Bir an için melodi titredi.

Ritim hızlandı.

Düşünceler birbirine karıştı.

Toprağın altındaki sevdiği.

Üzerine çöken soyadı.

Blackwood olmanın bedeli.

Ve o anda…

Bir akor sert indi.

Salon irkildi.

Müzik artık yas tutmuyordu.

İsyan ediyordu.

Parmakları hızlandı. Tuşlara bastıkça ses yükseldi. Zarif başlayan melodi keskinleşti; notalar birbirini kovalamaya başladı. Bothwell artık çalmıyordu — bastırdığı her duyguyu tuşlara fırlatıyordu.

Yıllardır susan bir adamın içi açılmıştı.

Her sert akor babasına bir cevap gibiydi.

Her hızlı geçiş kaybettiği sevdiğine bir çığlık.

Piyano bağırıyordu.

Sebastian ilk kez efendisinin müziğinden korktu. Çünkü bu, terbiyeli bir beyefendinin icrası değildi. Bu, içi parçalanmış bir adamın dağılmasıydı.

Son akor öyle sert vuruldu ki titreşim salonun duvarlarında gezindi.

Ve ardından…

Ani bir sessizlik.

Bothwell’in elleri hâlâ tuşların üzerindeydi.

Nefesi düzensizdi.

Gözleri karanlığa sabitlenmişti.

Bu gece salonda oturan kişi Blackwood ailesinin kusursuz varisi değildi.

Sadece çok sabretmiş bir adamdı.

Ve nihayet sabrı tükenmişti.

Son akorun titreşimi hâlâ duvarlarda asılı duruyordu.

Bothwell’in elleri tuşların üzerinde kaldı. Parmakları artık hareket etmiyordu ama eklemleri beyazlaşmıştı; sanki hâlâ bastırıyormuş gibi. Nefesi düzensizdi. Göğsü inip kalkıyordu.

Ve sonra…

Gözleri doldu.

İlk damla ağır ağır süzüldü. Sessizce. Onun gibi ketum. Onun gibi inatçı.

Sırtı hâlâ Sebastian’a dönüktü. Omuzları titremiyordu; o hâlâ kendini tutmaya çalışıyordu. Ama sesi… sesi artık onu ele veriyordu.

Kısık, çatallı, boğazına düğümlenmiş bir tonla konuştu:

“Çık… dışarı.”

Bu bir rica değildi. Bir emir de değildi.

Bu, daha fazla güçlü kalamayacak bir adamın son savunmasıydı.

Sebastian tek kelime etmedi. Yıllardır hizmet ettiği genç efendinin bu hâlini ilk kez görüyordu. Ve ilk kez, hiçbir görgü kuralının işe yaramayacağını anladı. Başını hafifçe eğdi, ağır adımlarla salondan çıktı.

Kapı sessizce kapandı.

Bothwell’in dudakları aralandı. Neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle fısıldadı:

“Hiddetim sana değmemeliydi…”

Ama Sebastian artık duyamayacak kadar uzaklaşmıştı.

Artık yalnızdı.

Salon büyük, karanlık ve soğuktu. Az önce bağıran piyano şimdi susmuştu.

Bothwell’in omuzları çöktü. Direncinin son parçası da kapıyla birlikte kapanmış gibiydi.

Başını yavaşça öne eğdi.

Alnı piyanonun soğuk cilasına değdi.

Ve o an…

Artık Blackwood değildi.

Ne varis, ne oğul, ne beyefendi.

Sadece sevdiğini toprağa vermiş bir adamdı.

İçinden yükselen ses bu kez bastırılamadı. Göğsünden koparak çıktı. Titrek, kırık, ham bir ses.

İlk kez yüksek sesle ağladı.

O ağlayış öfke değildi artık.

Yasın ta kendisiydi.

Parmakları hâlâ tuşların üzerindeydi; gözyaşları fildişi tuşlara düştü. Sessiz salon, bir adamın sabrının nasıl dağıldığına tanıklık etti.

Bu gece umut öldü.

Ama merhamet hâlâ yaşıyordu.

°°°

Sabahın erken saatlerinde mutfağın camlarına solgun bir ışık vuruyordu. Sebastian, pencerenin kenarındaki sandalyede oturmuş, kahvesinden ağır ağır yudum alıyordu. Yüzü her zamanki gibi sakindi; fakat bakışları geceden kalma bir ağırlık taşıyordu.

Tezgâhın başında kahvaltı hazırlığı vardı. Viola yumurtaları haşlamakla meşguldü. Dayanamayıp alçak bir sesle konuştu:

“Dün geceki halini görmedik ama genç efendinin hıçkırıklarını duyduk… Onu böylesine hüzünlendiren neydi acaba?”

Rosalin elindeki bıçağı biraz sertçe tahtaya bıraktı.

“Viola, önündekilere bak. Kahvaltı hazır olmazsa yumurta yerine seni haşlarım,” dedi tersçe ve domates doğramaya devam etti.

Bir an sustu Viola Ama merakı yine galip geldi.

“Genç efendiyi ilk defa ağlarken duydum. Kesinlikle Bayan Ashford ile evleneceği için böylesine üzgündü.”

Rosalin başını iki yana salladı.

“Çocukluğunu görmüş biriyim. Hep özeldi, öyle yetiştirildi. Ama kalbini kimse değiştiremez. O her zaman naifti. Üzülüp ağlaması gayet normal değil mi?”

Viola şaşkınlıkla baktı.

“Naiflik bu evde uzun sürmez,” diye mırıldandı.

“Acemilik etme,” dedi Rosalin, sesi bu kez daha sertti. “Mr. Edmund oğlunu o hâlde görseydi bir hafta sofraya oturtmazdı… belki daha ağırını yapardı.”

Viola tavayı ocağa koyarken fısıldadı:

“Genç efendinin kalbinin çoktan bir sahibi vardı… ve ona kavuşamayacağı için üzgün. Uzun zamandır gülümserken bile görmedik. Çaldığı melodi ne neşeye ne umuda benziyordu. Sanki vedalaşan birinin son sözleri gibiydi.”

Rosalin başını sinirle salladı.

“İçgüdülerime güvenirim. Bayan Ashford ile kararlaştırılan evlilik asla olmayacak.”

Tam o sırada sandalye hafifçe geriye itildi.

Sebastian ayağa kalkmıştı.

İki hizmetçi birden sustu.

Sebastian’ın sesi sakindi ama keskin bir çizgi taşıyordu:

“Burada yapmanız gereken tek şey kesmek ve pişirmek.”

Viola ile Rosalin başlarını mahcupça eğdi.

“Sizler ise Blackwood varisinin ruh hâlini konuşuyorsunuz. Kimsiniz ki bunu özgürce dile getirebiliyorsunuz?”

Rosalin telaşla, “Haklısınız, biz…” diyecek oldu.

Sebastian sözünü kesti.

“Genç efendi acısını yaşarken sizden izin mi istemeliydi?”

Bu kez sesi daha soğuktu.

“Bir daha — mutfakta dahi olsa — bu konunun açılmasını istemiyorum. Hizmetkârbaşı Octavia ile konuşurum. Efendimizin kulağına giderse hiç iyi olmaz. Ve eğer giderse…”

Bakışları bir an sertleşti.

“…sizden bilirim.”

Söyleyecek başka söz bırakmadan mutfaktan çıktı.

Ardında ağır bir sessizlik kaldı.

Viola ile Rosalin birbirlerine baktılar. Korku içlerine sinmişti. Ama elleri yeniden çalışmaya başladı.

O evde artık herkes daha dikkatli olacaktı.

Çünkü dün gece yalnızca bir adam ağlamamıştı.

Evin dengesi değişmişti.

Sabah masası her zamanki gibi düzenliydi. Gümüş çatal bıçaklar yerli yerinde, porselen fincanlardan hafif bir buhar yükseliyordu.

Edmund masanın başında oturuyor, gazeteye göz gezdiriyordu. Sayfayı ağır ağır çevirdi. Bakışları bir köşede kısa süre durdu.

“Blackwood ismi yükseliyor,” dedi gazeteyi indirmeden. “Liman ticaretindeki payımızdan söz etmişler.”

Sessizlik.

Bothwell karşısında dik oturuyordu. Tabağındaki yemeğe dokunmuş ama gerçekten yememişti.

Edmund devam etti:

“Yükseliş dikkat çeker.”

Kısa bir duraksama.

“Düşüşler ise her zaman daha fazla konuşulur.”

Bothwell’in çatalı tabağa hafifçe değdi. Sesi çıkmadı. Başını kaldırmadı.

Edmund başka bir sayfaya geçti.

“Üniversitedeki derslerin aksamadığını varsayıyorum.”

Bu kez Bothwell konuştu. Sesi yorgundu ama soğuktu.

“Görevimi bilirim.”

Gazetenin yaprağı kapandı.

“Bilmek yeterli değildir,” dedi Edmund sakince. “Gereğini yapmak gerekir.”

Kısa bir sessizlik daha.

“Gecikmeni istemem.”

Emir gibi değildi. Ama emirdi.

Bothwell sandalyesini geri çekti. Ayağa kalktı. Yüzü ifadesizdi.

“İzninizle.”

Edmund cevap vermedi. Gazeteyi yeniden açtı.

Bothwell kapıya yöneldi. Sırtı dimdikti.

Ama omuzlarındaki görünmez ağırlık hâlâ oradaydı.

Öğrenciler yerlerini alırken Bothwell, hepsine tek tek baktı ve soğuk, ciddi bir ifadeyle:

"Başlıyoruz," dedi.

Ardından Frederick, yanında birkaç eğitmenle sınıfa girdi. Bothwell onlara kısa ama içten bir selam verdi ve dersine odaklanması gerektiğini bilerek kürsüsüne yöneldi. Köşede, gururla onu izleyen hocası Frederick vardı.

Nefesini derinle alıp vererek başladı:

"İnsan bedeni karmaşık görünebilir, ama onu çözmeyi başardığınızda her şey size basit gelmeye başlar."

Öğrenciler dikkatle dinliyor, notlarını alıyordu. Bothwell, elini kürsünün kenarına koyarak ekledi:

"Birazdan sedyemizin üzerinde bir kadavranın içini açıp organlarını inceleyeceğiz."

Meslektaşlarına kısa bir bakış attı; hepsi onu pür dikkat dinliyordu.

Tam o sırada kapı açıldı. Hawthorne eşliğinde çok tanıdık bir yüz girdi: Edmund Blackwood.

Öğrenciler sessizliğini korurken Frederick hemen ayağa kalktı ve Edmund’u karşılamak için ilerledi. Bothwell, babasıyla göz göze gelince içini bir korku sardı. Güçlü durmak için tek eliyle kürsünün kenarına tutundu.

Edmund, kendinden emin adımlarla sınıfa girdi; ayak sesleri sınıfın sessizliğini doldurdu. Öğrencilerin çoğu fısıldaşmaya başlamıştı bile.

Bazıları kısık sesle fısıldadı:

"Gazetede Blackwood’larla ilgili başlığı okudunuz mu? Mr. Edmund çok azimli ve başarılı bir iş adamıdır. Şehirdeki en varlıklı ailelerden biri, serveti dudak uçuklatan derecede."

Frederick tebessümle elini uzattı:

"Mr. Edmund, bizi her defasında ziyarete gelmeniz ve oğlunuzla bu kadar yakından ilgilenmeniz takdire şayan."

Edmund, hafifçe elini sıktı ve tek kaşını kaldırdı:

"Doktorlara sonsuz sevgim ve saygım vardır. Onlar bizim koruyucu meleklerimizdir. Ben de sizlere değerli zamanımdan ayırmaktan her zaman onur duydum," dedi ve oğluna imalı bir bakış attı.

Hawthorne köşede soğukkanlı duruyor, gözlerini gerektiğinde kaldırıp etrafı kontrol ediyordu. Frederick, köşedeki buz kesmiş Bothwell’i fark edip yaklaşarak:

"Mr. Bothwell, babanıza bugün bir kez daha Londra’nın en iyi hekimi olduğunuzu kanıtlayacaksınız," dedi.

Bothwell derin bir nefes aldı, sırtını dikleştirdi ve endişe ile karışık bir tebessümle babasına doğru yürüdü. Göz göze gelir gelmez başını hafifçe eğdi.

Edmund, oğlunun omzuna kısaca dokundu. Kudretli elleri yüzünde anlık bir acı mimik bıraktı, ama Bothwell hemen toparladı ve sahte bir güç gösterisi yapar gibi durdu.

"Her gün mesleğinin üzerine daha fazla başarı hırsı katmasını ve işini en iyi şekilde büyütmesini isterim. Daha da önemlisi, adını bütün Londra’ya duyurması benim en büyük isteğimdir," dedi Edmund, alaycı ve baskılı bir ses tonuyla.

Frederick başını salladı, öğrencisine gurur dolu gözlerle baktı:

"Bundan hiç kuşkunuz olmasın Mr. Edmund. Çok yakında hekimler arası bir davet olacak; o zaman oğlunuzun ne kadar başarılı olduğunu göreceksiniz," dedi.

Edmund, oğlunun gözlerine baktı. Bothwell o gözlerde: "Başararak beni onurlandırmak zorundasın," diyen sessiz bir mesajı gördü.

Frederick neşeyle ekledi:

"Üstelik gazete manşetlerinde sadece işinizle gündeme gelmeyeceksiniz. Oğlunuzun doktorluk başarısıyla insanlar iyileşmek için evinize kadar gelecek."

Bothwell sadece başını eğdi ve sessizce dinledi. Edmund, gözlerinde para, şöhret ve insanların övgülerini hayal etti. Samimi görünmek için gülmeyi de ihmal etmedi. Bothwell ise köşedeki Hawthorne’a soğuk bir bakış attı; kaşları istemeden çatılmıştı ama hatırladığı uyarıyı aklından çıkarmadı: merhamet ve saygı…

Edmund elini oğlunun omzundan aşağı indirip başını çevirdi:

"Ders ve öğretim için bu kez ben size yardımcı olmak istedim," dedi. Hawthorne kenara geçti. İki hademe zorlanarak taşıdıkları cesetle sınıfa girdi. Soğuk ambiyans daha da derinleşti; sessizlik içinde sedyeye özenle bırakılan kadavra, öğrencilerin dikkatini topladı.

Edmund, Frederick’e sessizce yaklaşıp fısıldadı:

"Kadavra için küçük bir katkıda bulunmak istedim. Biliyorum zor bir iş, ama gerekli bir şey," dedi ve sinsice tebessüm etti.

Frederick hafif şaşkın ama ustaca toparlayarak:

"Desteğiniz için minnettarız Mr. Edmund. Dilerseniz bize katılabilirsiniz; öğrencilerimiz engin bilgilerinize tanıklık etmiş olur," dedi.

Edmund ellerini iki yana açtı ve heyecanla:

"Elbette isterim," dedi. Bothwell ile göz göze geldi. Bothwell ise korku ve merak arasında kalmıştı; babasının bu kadar tepki göstermesi ona şaşkınlık vermişti.

Frederick tekrar köşeye geçip otururken Edmund bilerek sedyenin yakınında durdu. Bothwell boğazını temizledi ve kendisinden bilgi almak isteyen öğrencilerini bekletmeden, “Evet,” diyerek başladı.

Sedyeye yaklaştı, örtülü beyaz bezi hafifçe kaldırdı. Yüzü normaldi ama bezi kaldırdığı an ifadesi dondu. Öğrenciler ve meslektaşları uzakta oldukları için cesedin yüzünü seçemiyorlardı.

Gözleri gerçeğe takıldığında içi kan çanağına döndü. Nasıl yani? diye düşündü. Babası her şeyi biliyormuş demek ki. Başını zorlukla kaldırıp karşıda duran babasına baktı; o inanılmaz korkunç ve şeytani gülümsemesini görüyordu. Gözlerini babasından kaçırdı ve sevdiği kadının yüzüne baktı. Bu ceset Keturah'ındı. Elinde olsa herkesin içinde salya sümük ağlayacaktı.

Sinirle başını hafifçe çevirdi ve Hawthorne’a düşmanıymış gibi baktı. Ama karşıdaki adam gayet soğukkanlıydı, sadece başını eğmişti. Boğazı kenetlendi, dudakları sinirden titriyordu. Vücut sıcaklığı arttı, öfkesinin bedenini sarmasına engel olamıyordu. Nefesi hızlanmış, gözleri yaşarmaya başlamıştı. Gözü dönmüştü; karşısında babası olmasına rağmen ona zarar vermemek için dişlerini sıkıyordu.

Bir an sendelemiş gibi dizleri titredi, durmakta zorlanıyordu; ama sedyeye sıkıca tutundu eliyle, babasının önünde yıkılmayacaktı. O zafer dolu gülüş, o kontrollü bakış… mutluluğun katili utanmadan önünde duruyordu. Diğer eliyle hâlâ örtüyü tutuyor ve sanki babasını boğazlıyormuş gibi hiddetle sıkıyordu. Sessizce ağlıyordu; gözyaşları kalbine akıyordu. İçinden Bu kadar ileri gidemezsin, baba, diyordu. Ama gerçekler zaten önünde duruyordu.

Sanki sınıfta zaman durmuştu ve kimse yoktu. En acısı, hiçbir şey olmamış gibi cesedin içini açacak olmasıydı. Keturah'a dokunmaya kıyamazken şimdi neşter ile onu parçalayacaktı. Bir zamanlar kendisini severek atan kalbi görecek.... öğrencilerine anlatacaktı, sevdiği kadının organlarını…

Titreyen çenesiyle sevdiği kadının beyaz yüzünü izledi; acısı bir kez daha kanıyordu.

Edmund duygusuzca gülmeye devam ederken yavaşça oğlunun arkasına geçti ve kulağına fısıldadı:

“Hatırlıyorsan, sana içinde sana yakışmayan bir şeyin olduğunu söylemiştim.”

Bothwell gözlerini kapadı… hazırlıklıydı.

Edmund devam etti:

“Ve ben onu söküp alacağımı söylemiştim sana.”

Dün gibi hatırlıyordu; hiç unutamayacaktı. Yutkundu…

Bu kez sesi nefret doluydu:

“Ben sözümü tuttum,” dedi tehditkâr bir şekilde, sedyede yatana iğrenerek bakıp, “Şimdi sıra sende…”

Yutkundu ve derin bir nefes aldı.

“Bugün, insan bedeninin karmaşıklığını göreceğiz,” diyerek sessizliğe bürünmüş sınıfa baktı. “Kadavra üzerinde organları ve işlevlerini inceleyeceğiz. Her bir detay, tıp pratiğinde hayati öneme sahiptir.”

Öğrencilerin gözleri açıldı, kalemler hazır bekliyordu. Bothwell, sedyenin yanına doğru ilerledi, örtüyü yavaşça kaldırdı ve sesini titretmeden devam etti:

“Önce kalbin yapısını göreceğiz, ardından akciğerleri, karın boşluğunun organlarını ve kas sistemini inceleyeceğiz. Lütfen dikkatle gözlemleyin; her bilgi, ileride bir hayat kurtarmanıza yardımcı olacak.”

Sesi salonda yükseldi:

“Coronaria arteria (koroner arter) ve venae cordis (kalbin damarları), kılcal damarlar ve ventriküller… işte bu yapılar kalbin işleyişini sağlar. Burada gördüğünüz her damar, her boşluk bir yaşamın ritmini taşır.”

Bothwell derin bir nefes aldı, neşteri elinde sıkıca tuttu. Öğrenciler ve meslektaşları sedyenin etrafında biraz uzak kalarak pür dikkatle duruyordu; kimse, hocanın içten yaşadığı acıyı veya titreyen ellerini göremiyordu.

“Şimdi,” dedi, sesi ölçülü ve soğukkanlı, “ventrikülleri inceleyeceğiz. Ventriküller, kanı kalpten arterlere ileten boşluklardır. Üstteki atriyumlar, kanı ventriküllere taşır. Koroner arterler kalbin beslenmesini sağlar; bu damarların sağlığı, kalbin ritmi ve fonksiyonuyla doğrudan ilgilidir. Görüyorsunuz, kalbin yapısı basit görünebilir, fakat işlevi son derece karmaşıktır.”

Öğrenciler notlarını alıyor, her kelimeyi dikkatle takip ediyorlardı. Bothwell kısa bir süre durdu, gözleri kadavranın üzerinde dolaştı, nefesini topladı ve derin bir tonla devam etti:

“Bu damarlar, arteria coronaria ve venae cordis, kanın tüm ventriküllere ve atriyumlara ulaşmasını sağlar. Her kalp, kendi ritmi ve dayanıklılığıyla çalışır. İnsan kalbi taş gibi sert değildir; hassas ve kırılgandır. Bu yüzden dikkatli ve özenli davranmak zorundayız.”

Frederick ve meslektaşlar uzak köşelerde uzun bar taburesine benzeyen sandalyelerde oturuyor, gözlerini Bothwell’in hareketlerinden ayırmıyorlardı. Kadavranın yüzü ve cinsiyeti seçilemiyordu; öğrenciler sadece dersin teorik kısmını gözlemliyorlardı. Sınıfta sessizlik hakimdi, sadece kalbin ritmi ve öğretmenin açıklamaları duyuluyordu.

Bothwell, her kesikte Keturah'ı hatırlıyor, içten içe acısını bastırıyordu. Ellerini sabit tutarak neşteri hafifçe yönlendirdi, kalbin yapısını gözlemledi ve öğrencilerin dikkatini derse çekti. Babasının sinsi bakışlarını hissediyordu ama kontrolünü kaybetmemeye kararlıydı; dersini tamamlaması gerekiyordu.

Bothwell nefesini toparladı, gözleri kadavranın göğüs kafesine kaydı.

“Şimdi akciğerleri inceleyeceğiz,” dedi, sesi ölçülü ve netti. “Pulmoner loblar ve bronşlar, kan oksijenini sağlayan kritik yapılardır. Sol ve sağ akciğerin loblarını, bronşiyal ağaçları ve alveollerin temel işlevini gözlemleyin. Bu yapılar, kalp ile birlikte çalışarak yaşamın devamını sağlar.”

Bothwell kalbi iyice inceleyip gözlemlediğinde, damar duvarlarında hasar, dokularda değişim ve küçük kanamalar fark etti. İçinde tuhaf bir ürperti yayıldı; zehirden şüphelendi.

Tam o sırada, babasının sinsi bakışı ve küçümseyici gülüşü üzerine odaklandı.

Edmund Blackwood, sessizliği bozarak, alaycı bir tonla sordu:

“Doktor oğlum, zehir içen bir insanın kalp ve damarlarında ne gibi hasarlar oluşur, söyle bakalım.”

Bothwell başını hafifçe kaldırdı, gözleri babasının gözlerine kilitlendi. İçindeki öfkeyi ve kırgınlığı bastırarak, tek nefeste, keskin ve kontrollü bir sesle yanıtladı:

“Damarlar zayıflar, duvarlar tahriş olur, kanamalar meydana gelir ve kalp ritmi düzensizleşir… hücreler ölür, dokular sertleşir ve organlar işlevlerini kaybeder.”

Söylediği her kelime, içindeki kırgınlığı ve öfkeyi saklasa da babasına net bir mesaj veriyordu: gerçeği anlamıştı. Edmund’un sinsi gülüşü ve küçümseyici bakışı karşısında, Bothwell soğukkanlılığını koruyordu; ama içten içe hem hüzün hem de öfke bedenini sarmıştı.

Herkes çıktığında kapı ağır bir sesle kapandı ve sınıfın içindeki uğultu bir anda söndü. Az önce alkışların yükseldiği o soğuk oda şimdi yalnızca taş duvarların taşıdığı sessizlikle doluydu.

Babası çıkarken bile küçümseyici bir tebessümle alkış tutmuştu.

“Mükemmeldin oğlum.”

Yanına eğilmiş, kimsenin duymayacağı bir tonda eklemişti:

“Akşam evde konuşuruz.”

O cümle hâlâ kulaklarında çınlıyordu.

Kapının kapanmasıyla Bothwell içinde tuttuğu nefesi bir anda dışarı bıraktı. Sedyeye yaslandı. Parmakları titriyordu; omuzları kontrolsüzce sarsılıyor, göğsü daralıyor, dizleri onu taşımakta zorlanıyordu. Az önce kürsüde dimdik duran adam gitmişti. Yerine nefesi kırık, gözleri dolu bir adam kalmıştı.

Yaşlar sessizce süzüldü. Boğazından çıkan kesik kesik sesler, boş sınıfta yankılanıp geri döndü.

Arkasını döndüğünde gerçeğin en çıplak hâliyle yüzleşti.

Sevdiği kadının bedeni önündeydi. Açılmış göğüs kafesi, düzenli yerleştirilmiş organlar, soğuk ve bilimsel bir titizlik… Ama o an ne bilgi vardı ne disiplin. Sadece kayıp vardı.

Kalbine baktı.

Hasarı gördü.

Şüphesi yeniden yükseldi. Zehir...

Bunu düşünmek bile istemiyordu.

Yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Eğildi. Soğuk alnına dudaklarını değdirdi. Parmakları titreyerek saçlarını okşadı; bir zamanlar canlı ve sıcak olan o ten şimdi taş gibiydi.

Gözlerini kapadı. Sesi boğuktu, neredeyse duyulmayacak kadar kısık:

“Bunu unutmayacağım.”

Ne bir yemin vardı o sözde,

ne de bir tehdit.

Sadece içten içe büyümeye başlayan bir yara.

Akşam yemeği için salon hazırlandığında hava ağırdı. Uzun masanın üzerindeki şamdanlar titrek bir ışık yayıyor, alevlerin dalgalanışı duvarlara gölgeler düşürüyordu.

Masanın başında Edmund oturuyordu. Sağında Lavinia, biraz ilerisinde Bothwell.

Onların arkasında ise üç sessiz figür ayakta bekliyordu.

Edmund’un hemen gerisinde Hawthorne, elleri arkada kenetlenmiş, dimdik.

Bothwell’in arkasında Sebastian, mesafeli ama tetikte.

Lavinia’nın yanında Octavia, başı hafifçe eğik.

Hiçbiri sandalyeye dokunmadı.

Hiçbiri oturmadı.

Şamdanların ışığı duvara vurdukça ayakta duranların gölgeleri büyüyor, uzuyor, birbirine karışıyordu. Sanki masada üç kişi değil altı gölge oturuyordu.

Çatal bıçak sesleri dışında salonda bir şey duyulmuyordu.

Edmund peçetesini yavaşça dizine yerleştirdi.

“Bugün oldukça başarılı bir dersti,” dedi sakince. “Soğukkanlılık… bir hekim için en önemli meziyettir.”

Bothwell’in bakışları tabağındaydı. Çorbanın yüzeyinde titreşen yansımasına baktı ama kaşığı ağzına götürmedi.

Hawthorne’un dudaklarında belli belirsiz bir kıvrım oluştu.

“Her beden aynı direnci göstermez,” dedi yumuşak bir sesle. “Bazıları en küçük etkiye bile yenik düşer.”

Sebastian’ın çenesi hafifçe gerildi ama konuşmadı.

Lavinia başını kaldırdı, sonra tekrar indirdi. Octavia’nın parmakları önlüğünün kenarında kenetlendi.

Edmund devam etti:

“Zayıflık… çoğu zaman doğuştandır. Karakter meselesidir.”

O an Bothwell’in kaşığı porselene sertçe çarptı. İnce bir ses, boşlukta yankılandı.

Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri sakindi ama içinde bir şey kırılıyordu.

“Bazen,” dedi ölçülü bir tonla, “zayıflık bedende değil… vicdandadır.”

Şamdan alevi bir an titredi.

Duvarlardaki gölgeler sanki kıpırdadı.

Edmund’un bakışları oğluna kilitlendi. Uzun, soğuk bir sessizlik oldu.

Sonra sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.

“Lavinia.”

Sesi yumuşaktı ama tartışmaya kapalıydı.

“Bizi yalnız bırakın.”

Bir anlık duraksama.

Ardından:

“Hawthorne. Sebastian.”

Üç gölge aynı anda geri çekildi.

Şamdan ışığında duvara vurmuş o uzun siluetler yavaşça kısaldı, kapıya doğru süzüldü.

Topuk sesleri taş zeminde yankılandı.

Kapı ağır ağır kapandı.

Klik.

Salon bir anda daha büyük ve daha boş göründü.

Şimdi masada yalnızca iki adam vardı.

Baba ve oğul.

Şamdan alevi aralarında titriyordu.

Edmund sandalyede dimdik oturuyor, oğluna soğuk gözlerle bakıyordu.

“İtibarımı hiçe sayıp gönlünü böylesine basit bir kıza nasıl kaptırırsın?” diye sordu.

Bothwell başını eğdi. Çenesini sıktı.

“Sizin için mühim olmayabilir,” dedi sertçe, “ama benim için öyle. Ve ben… kimi seveceğime karar verecek yaştayım.”

Edmund’un eli bir anda masaya indi. Sert ses odada yankılandı.

Bothwell hafifçe irkildi ama yerinden kıpırdamadı.

“Buna yalnızca ben karar veririm,” dedi Edmund, parmağını oğluna doğrultarak.

“Sen ise… benim dediklerimi yerine getirirsin.”

Bothwell yutkundu. Sesi titredi ama geri adım atmadı.

“Yaptığınız gösteri midemi bulandırdı. Sizin daha ne kadar ileri gideceğinizi kanıtlamış oldunuz. Ama masumlara acımadan kıymayı nasıl başarıyorsunuz?"

Edmund’un gözleri karardı.

“Bu zaten sana verilmiş bir cezaydı,” dedi küçümseyerek.

“Seni defalarca uyardım. Nasıl olur da bana karşı gelmeye cüret edersin?”

Bothwell başını kaldırdı. Gözleri nemliydi ama bakışı keskinleşmişti.

“Siz… hayatımda gördüğüm en vicdansız adamsınız,” dedi.

“Ve bilmenizi isterim ki, uygun gördüğünüz evliliği asla kabul etmeyeceğim.”

Edmund, masadaki kadehi elinin tersiyle itti.

Cam yere çarpıp paramparça oldu.

Kırıkların sesi salonda uzun süre yankılandı.

“Sen kimsin de benim kararıma karşı gelirsin?” diye kükredi.

Bothwell’in omuzları gerildi. İçindeki korku büyüyordu ama geri çekilmedi.

Bugün olanlardan sonra… artık geri dönüş yoktu.

“Sevdiğim kadının cesedine bile saygı göstermediniz,” dedi dişlerini sıkarak.

“Onu sınıfın ortasına attınız… Üstelik—”

Sözünü tamamlayamadı.

Edmund iki elini masaya dayayıp öne eğildi. Sesi alçaldı, tehlikeli bir fısıltıya dönüştü.

“Neler yapabileceğimi hâlâ anlamadın mı?” dedi.

“Bir sonraki hamlemde… yere yığılır ve bir daha kalkamazsın.”

Dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi.

“Ve o kız…” dedi küçümseyerek, “onu bu eve sokacağıma… seni kendi ellerimle öldürmeyi tercih ederim.”

Bir an durdu.

Sonra gözlerini oğluna dikti.

“Zaten öyle de yaptım.”

Bu söz havada asılı kaldı.

Bothwell sandalyesini sertçe geri itti ve ayağa fırladı.

“Niçin bana eziyet ediyorsunuz?” diye haykırdı.

Bir adım attı. Nefesi düzensizdi.

Babasıyla göz göze geldi.

O mavi gözlerde en ufak bir pişmanlık aradı… ama yalnızca soğukluk buldu.

Bir anda Edmund ileri atıldı.

Elini oğlunun boğazına geçirdi.

“Bana bak,” dedi alçak bir sesle.

Bothwell nefessiz kaldı. Parmaklar boğazını sıkıyordu. Gözleri yaşardı.

Ama yine de bakışlarını kaçırmadı.

“Benim kurduğum bu düzeni yıkmana izin vermem,” dedi Edmund.

“Gerekirse… seni öldürürüm.”

Nefesi oğlunun yüzüne çarpıyordu.

Sonra onu bir kenara savurdu.

Bothwell sendeleyerek duvara çarptı, güçlükle ayakta kaldı. Nefesini toparlamaya çalışırken babasının sesi bir kez daha yükseldi:

“Defol git gözümün önünden!”

Söz havada asılı kaldı.

Bothwell birkaç saniye yerinden kıpırdamadı. Gözleri babasının gözlerindeydi. Ne bağırdı, ne karşılık verdi.

Sonra yavaşça… başını eğdi.

Bu bir özür değildi.

Bir boyun eğiş de değildi.

Sadece son bir saygı kırıntısıydı.

Ardından döndü ve salondan çıktı.

Kapı kapandığında, içerideki sessizlik daha ağırdı.

Devrilmiş sandalye yerdeydi. Şarap lekesi masa örtüsünde kan gibi yayılmıştı. Şamdanın alevi hâlâ titriyordu.

Edmund birkaç saniye olduğu yerde durdu.

Nefesi sertti ama gözleri berraktı.

Yavaşça devrilen kadehi kaldırdı. Masayı inceledi. Parmaklarıyla şarap lekesine dokundu:

“Duygusal,” dedi sonunda. Sesi öfkesizdi artık. “Her zamanki zaafı.”

Hawthorne bir adım yaklaştı.

“Kontrolünü kaybetti.”

Edmund başını hafifçe yana eğdi.

“Hayır,” dedi sakin bir kesinlikle. “Kaybetmedi. Bu daha başlangıç.”

Bir an durdu.

“Oğlum ilk kez bağırdı. Bu iyi.”

Hawthorne’un bakışları dikkat kesildi.

Edmund şamdana uzandı, alevi düzeltti.

“Öfke… yönlendirilebilir.”

Sesi alçaldı.

“Onu kırmayacağım.”

Sonra gözleri sertleşti.

“Onu şekillendireceğim.”

Salonda artık korku yoktu.

Sadece hesap vardı.

Ve bu, Edmund’u daha tehlikeli yapıyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.