İçeriğe geç

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 13 · 9 dk okuma

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 13

BÖLÜM XIII- Masum Kayıp

Koridorlar sanki bomboştu. Yaz mevsiminin ağır sıcaklığı taş duvarlara sinmişti. Keturah'ın yokluğu Bothwell’i derinden sarsıyor, her adımı yankı gibi geri dönüyordu.

Dersin ardından Bothwell, üniversite binasının alt katındaki küçük kahve odasına geçti. Oda geniş değildi; duvarları koyu ahşap kaplıydı ve köşedeki ocakta kahve cezvesi ağır ağır kaynıyordu. Birkaç talebe masaların etrafında toplanmış, alçak sesle siyaset ve ticaret meselelerini konuşuyordu. Charles ile William da pencere kenarındaki masada oturuyordu.

Bothwell içeri girdiğinde kısa bir selam verdi. Ceketini düzelterek ağır adımlarla masalarına yaklaştı ve boş sandalyeye oturdu. Yüzündeki yorgunluk gizlenemeyecek kadar belirgindi.

Charles, mutsuz yüzüne dikkatle baktı.

“Bayan Ashford pek cilvelidir,” dedi hafif alayla. “Siz ona nasıl ayak uyduracaksınız doğrusu merak ederim, azizim.”

Bothwell sustu. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Belki biliyordu… fakat söylemek istemedi.

William araya girerek havayı dağıtmak istercesine konuştu:

“Dün gece bizim evde Mr. Gordon ile Mr. Hawthorne vardı. Babama, Mr. Edmund’un iş mukavelelerine dair evrakı getirmişlerdi.”

Bothwell başını hafifçe kaldırdı.

“Epey vakit kaldılar,” diye devam etti William.

“Sonunda, birlikte çalışacaklarına dair belgeleri Mr. Hawthorne’a teslim ettiler.”

Bothwell başını önüne eğdi.

Demek bu yüzden dün evde yoktu…

İçine tuhaf bir rahatlama yayıldı. Zira o zaten karanlık bir dünyanın içindeydi; ışığı nadiren görüyordu. Sevdiği kadını o bataklığa sürüklemek istemiyordu.

Umursamaz bir tavır takınarak:

“Birlikte iş yapmalarına memnun oldum,” dedi.

Charles çenesini sıkarak ona eğildi.

“Azizim… nasıl bir gece geçirdiniz? Bizlere biraz anlatamaz mısınız?”

Bothwell’in itiraz edeceğini biliyordu ama yine de devam etti:

“Biliyorum, böyle meseleleri açmayı sevmezsiniz. Lakin merak içindeyiz.”

Bothwell kısa bir bakış attı. Yutkundu.

“Çok hevesli…” dedi yavaşça. “Ve üzülmesinden korkuyorum.”

Sözleri yarımdı. Belki zihnindeki düşünceler daha ağırdı.

“Neticede evleneceğim kişi,” diye sürdürdü. “Fakat bunu ona zorla kabul ettirmek istemem. Ya fazla bağlanırsa? Ya çok üzülürse?”

Derin bir nefes aldı.

“Bir kadının gözyaşına asla tahammül edemem. Hele ki Blackwood hanesine gelin olacaksa… Benim dünyamda mesut olamaz.”

William ile Charles karşılarında oturan dostlarının her şeyin muntazam gitmesini arzuladığını anladılar. Zira o, vazifesini her şeyin önünde tutacak şekilde yetiştirilmişti.

Tam o esnada zil çaldı.

Bothwell hafif bir tebessümle ayağa kalktı ve "vazife bekler" diyerek salondan ayrıldı.

Ders bitmişti. Öğrenciler dağılırken Bothwell yerinden bir süre kıpırdamadı. Anlattığı kelimelerin yarısını kendisinin dahi duymadığını fark etmişti. Zihni başka yerdeydi. Kalbi başka bir yerde…

Keturah giderken her şeyi yanında götürmüştü. Umudu, dikkati, yaşama hevesi…

Sınıftan çıktığında taş koridorların serinliği yüzüne çarptı. Tam o sırada orta yaşlı, düzgün giyimli fakat son derece telaşlı bir adamın öğrencilere bir şeyler sorduğunu gördü. Adam her birine umutla yaklaşıyor, ardından yüzü biraz daha düşüyordu.

Etrafa göz gezdirdi. Sebastian ortalıkta yoktu. Bothwell ağır adımlarla yaklaştı.

“Affedersiniz efendim,” dedi yumuşak ve güven veren bir sesle. “Yardımcı olabileceğim bir mesele varsa memnuniyetle dinlerim.”

Etrfata kalabalıktan ayrılıp rahatça konuşmak için Bothwell onu kenara çekti.

“Sakince anlatınız.”

Adam titrek bir nefes aldı.

“Dünden beri kızım ortalarda yok. Eve dönmedi. Böyle yapmazdı… işten çıkıp eve gittiğimde onu göremeyince…”

Sesi kırıldı. “Çok korktum.”

Bothwell’in yüz ifadesi değişti.

“Öncelikle sakin olmalısınız,” dedi. “Bu hâlinizle size yardımcı olmam güç. Tanrı’dan kızınıza bir şey olmamasını dileyelim. Lakin onu burada aramanızı gerektiren sebep nedir?”

Adam yutkundu.

“Ben Zayton Church…” dedi. “Kızım… benim yaşama sebebimdir. Aksini düşünmek beni öldürür.”

Bothwell’in kulağında bir uğultu başladı. Adamın sesi sanki uzaklaştı.

Church…

Keturah'ın babası…

Ve kızının eve dönmediğini söylüyor…

Ayakta durmakta zorlandı. Gözlerinin feri söner gibi oldu. Başını toparladı.

Adam konuşmaya devam ediyordu:

“Buradan istifa edeceğini söylemişti… lakin asla ortadan kaybolmazdı.”

Bothwell elini yüzüne götürdü.

“En son bir yere gideceğinden bahsetmiş miydi?” diye sordu, gözlerinin içine bakarak.

Zayton düşündü.

“Belki…” dedi ve sustu.

Bothwell’in kalbi hızlandı.

“Belki annesinin yanına gitmiştir. Annesini çok severdi. Sık sık kabristana gider, onunla konuşurdu. Ursula Church… Büyük çınarın çaprazındadır mezarı. Belki… belki oradadır.”

Bothwell’in boğazı kurudu.

“Orası şehirden hayli uzakta değil mi?”

“Evet… At arabasıyla neredeyse bir saat. Ama bazen tek başına giderdi. Sessizliği severdi.”

Bothwell içinden umarım oradadır diye geçirdi.

Zayton gözlerini kıstı.

“Bayım… kızım için bana yardım edin lütfen.”

Elini uzattı. Bothwell bir an irkildi, ellerini vermedi ama başını eğdi.

“Üzgünüm efendim. Fakat kızınız için yardım edeceğim. Onu tanıyordum. Mütevazı ve başarılı bir öğretmendi.”

Dudakları titredi ama belli etmedi.

“Kabristana gider, bakarım."

Zayton, Bothwell yanından uzaklaşıp giderken arkasından seslendi:

“Bayım… Adınızı öğrenebilir miyim?”

Bothwell başını hafifçe çevirdi.

“Bothwell Blackwood. Burada öğretmenim. Öğrencilerime hayat kurtarmayı öğretiyorum… Umarım bugün de bunu başarabilirim.”

Okulun dışında Sebastian at arabasının yanında bekliyordu. Bothwell’i görünce başını eğdi.

“Buyurun efendim.”

Bothwell’in yüzü solgundu.

“Bir yere gitmem gerekiyor.”

Sebastian’ın yüzüne bakmadan kararlılıkla: "tek başıma" dedi.

“Nereye efendim? Sizi ben götüreyim.”

“Hayır,” dedi keskin bir tonla. “Yalnız gideceğim.”

Sebastian tereddüt etti.

“Bu pek uygun değildir efendim. Biliyorsunuz—”

“Sana emrediyorum.”

Sesindeki kararlılık Sebastian’ı susturdu. Her ne kadar ailesine bağlı bir gözetmen gibi davransa da, emir emirdi.

“Pekâlâ efendim" dedi. "Lütfen dikkatli olun.”

Bothwell çoktan arabaya binmiş ve uzaklaşmıştı.

Mutfakta ise hizmetkârların fısıltıları dinmemişti. Dün geceki ziyaret üzerine hararetli bir muhavere sürüyordu.

Viola, elindeki gümüş kaşıkları parlatırken:

“Genç Efendi için münasip görülen hanımın görünüşü pek de cezbedici değildi, öyle değil mi Rosalin?” diye sordu.

Rosalin elindeki patates dolu çuvalı dolabın kenarına bırakırken başını salladı.

“Evet… Ashford ailesi de tuhaf doğrusu. Bu kadar varlıklı ve itibarlı aileler varken, böylesine neşeli ve hafif ruhlu bir aileyi tercih etmelerini anlamak güç.”

“Bayan Ashford pek cilveli,” dedi Viola. “Genç Efendi ile birbirlerine uygun düşmezler kanaatindeyim.”

Bahçede ise Lavinia, hizmetçi başı Octavia ile ağır adımlarla yürüyordu.

Octavia ihtiyatla sordu:

“Şimdilik Genç Efendi’nin izdivacı kesinleşti değil mi hanımım?”

Lavinia yan gözle bakarak hafifçe gülümsedi.

“Evet, Octavia. Bayan Ashford son derece pozitif ve sevimli bir ruha sahip. Oğlumun hayatında birçok şeyi değiştireceğine inanıyorum.”

“Şüphesiz, hanımım.”

Bir müddet sessizlik oldu.

Lavinia ansızın durdu.

“Yalnız… istemediği bir evlilik yapacağı için mesut olmayacağını düşünmek beni endişelendiriyor.”

Sesindeki hüzün saklı değildi.

Octavia başını eğdi.

“Size karşı gelmez, hanımım. Ailesinin istikbali için bunu yapması icap eder. Üstelik Genç Efendi pek zekidir. Bunun bir vazife olduğunu bilir. Sizi de incitmez.”

Lavinia eteğinin kenarını tuttu.

“Doğru…” dedi kısık sesle. “Ah, benim güzel kalpli oğlum… Camdan bir kalbin var; kırıldıkça inceliyor.”

Gözlerini uzaklara dikti.

“Yürüdüğün yolda belki ışık yok. Lakin her karanlık yol, er ya da geç aydınlığa varır.”

Ve oğlunun saadeti için sessizce dua etti.

°°°

Londra’da şehir mezarlıkları genellikle kiliselerin avlularında bulunurdu. Yüksek taş duvarlarla çevrili, yosun tutmuş mezar taşlarıyla dolu, çarpık demir parmaklıkların ve eğilmiş haçların gölgelediği, servilerin ve yaşlı çınarların ağırlaştığı yerlerdi bunlar.

Toprak nemliydi; sis çoğu vakit yere çöker, taşların üzerindeki yazıları silik gösterirdi.

Mezarlık şehrin biraz dışında, St. Giles Kilisesi’nin arka avlusundaydı.

Bothwell’in tek dileği Keturah'ı sağ bulmaktı. Eğer başına gelen her ne varsa kendi yüzündense… kendini asla affetmeyeceğini biliyordu. Göğsüne giren sancı bütün bedenine yayılıyor, nefesini daraltıyordu. İkindi güneşi gökyüzünde ağır ağır eğiliyor, havaya bunaltıcı bir sıcaklık bırakıyordu.

At arabasından indiğinde ayaklarının altındaki çakıllar hüzünle gıcırdadı. Bothwell kapıyı ittiğinde demir menteşeler gıcırdadı.

Etrafına baktı.

Mezar taşları ruhuna ağır geldi.

Önce yavaş adımlarla yürüdü. Sonra bütün kuvvetiyle haykırdı:

“Keturah! … Keturah!”

Cevap yalnızca rüzgâr ve birkaç ürkek kuş sesi oldu.

Taşların arasından yürürken dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Bir adım daha atsa düşecekti sanki. Yine de içinde sönmemiş bir kıvılcımla bir kez daha seslendi:

“Keturah…”

Zayton Church, eşinin — Ursula Church’un — mezarının koca çınar ağacının çaprazında olduğunu söylemişti.

Bothwell her taşın üzerindeki ismi istemsizce okuyordu. Ölülerin arasında yaşayan birini aramak… insanın aklına ağır geliyordu. Çaresizlik gözlerini karartmıştı. Hıçkırığa karışmış sesi bir kez daha yükseldi:

“Umut ışığım… neredesin?”

Derin bir sessizlik.

Sanki bir boşlukta yürüyordu; nereye gittiğini bilmiyordu. Sevdiğini mezar taşları arasında aramak… hem de onu canlı bulmayı umarak… Bu nasıl bir kaderdi?

Yalpaladı.

Ama vazgeçmedi.

Kalbi göğsünü parçalayacak gibi çarpıyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu.

“Keturah… yalvarırım, duy beni…”

Sesi ona geri dönüyordu yalnızca.

Yeşil gözlerine dolan yaşlar artık saklanmıyordu. Başını döne döne etrafına bakındı. Güçlü olmak zorundaydı. Hayatı boyunca güçlü olmayı öğrenmişti. Şimdi de öyle olmalıydı.

Derken ileride büyük bir çınar ağacını gördü.

Kalbi bir anlığına umutla sıçradı.

“Keturah!”

Koşmaya başladı.

Ağacın gölgesinde, mezar taşının önünde sırtı dönük bir siluet vardı.

Yaklaştıkça dizlerinin titrediğini hissetti. Ağır adımlarla ilerledi. Bir an durdu. Mezar taşındaki yazıyı okudu:

-Ursula Church-

Sessizce arkasından eğildi. Elini uzattı.

“Keturah…” dedi, sesi her zamanki o güvenli tonunu arıyordu.

Genç kadın hareketsizdi.

Bothwell kaşlarını çattı. Elini omzuna dokundurur dokundurmaz Keturah bedenini tutamayarak kollarına düştü.

Şaşkınlıkla saçlarını yüzünden çekti.

Gerçek o an bütün acımasızlığıyla ortaya çıktı.

Dudağının kenarında kurumuş kan vardı.

Yüzü solgundu. Nefesi silikti.

“Keturah… iyi misin?” dedi titreyen bir sesle.

Yanağına hafifçe dokundu. Elini kanlı dudağına götürdü. Parmaklarına bulaşan kırmızıya dehşetle baktı.

Kalbi atıyordu… ama çok yavaş.

Kucağındaki genç kadın hafifçe kıpırdadı. Göz kapakları titredi. Son gücüyle gözlerini araladı.

Sevdiği adamın yüzünü görünce solgun dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm doğdu.

Bir şey fısıldadı.

Nabzını kontrol etti. Zayıftı.

“Keturah! Beni duyuyor musun?”

Başını kaldırdı.

“Yardım edin! Kimse yok mu?”

Sesinin ne kadar güçsüz çıktığını o an fark etti. Bu ıssızlıkta kim duyabilirdi ki? Kilise kapalıydı. Çevrede ev yoktu. Yol uzaktaydı.

Çan ipine koşmayı düşündü. Fakat Keturah'ı bırakmaya cesaret edemedi.

“Dayan,” dedi titreyerek. “Seni buradan götüreceğim.”

“Geç kaldın…” dedi Keturah nefesi kesik kesik.

“Hayır,” dedi Bothwell sertçe. “Hayır, buradayım. Seni götüreceğim.”

Elini nabzına bastırdı. Zayıf… ama vardı.

“Beni dinle,” dedi Keturah, her kelimeyi sanki ciğerlerinden sökerek. “Korkma… Ben korkmuyorum.”

“Sus,” dedi Bothwell. “Konuşma. Gücünü sakla.”

Keturah başını hafifçe salladı.

“Ben… seni… çok sevdim.”

Bothwell’in sesi çatladı.

“Ben de seni seviyorum. Ama şimdi susacaksın. Anlıyor musun? Susacaksın.”

Keturah'ın nefesi bir an hızlandı. Göğsü zorlanarak inip kalkıyordu.

Bothwell panikle etrafına baktı.

“Yardım edin!” diye haykırdı.

Keturah'ın parmakları Bothwell’in ceketine tutundu. Gücü neredeyse kalmamıştı.

“Bothwell…” dedi, sesi duyulmayacak kadar zayıf.

“Buradayım,” dedi hemen. “Bak bana. Gözlerini kapatma.”

Keturah konuşmaya çalıştı ama kelimeler net çıkmadı. Dudakları titredi. Nefesi yarım kaldı.

“Ben… istemedim…”

Bothwell eğildi. “Neyi istemedin? Konuşma. Sadece bak bana.”

Keturah'ın gözleri doldu. Sanki bir şey anlatmak ister gibiydi ama cümle kuracak gücü yoktu.

“Sen… suçlu değilsin…”

Bothwell’in kalbi sıkıştı.

“Şimdi bunları düşünmeyeceksin,” dedi ama sesi kararlı değildi. “Sadece nefes al.”

Keturah'ın göğsü bir kez hızlıca yükseldi. Sonra düzensizleşti.

Bir an için bakışları netleşti.

O an gerçekten oradaydı.

Elini Bothwell’in yüzüne götürmek istedi ama yarı yolda kaldı.

Dudakları kıpırdadı.

“Seni seviyorum…”

Kelime tamamlanamadı.

Nefesi takıldı.

Bothwell panikle nabzını yokladı.

“Keturah. Hayır. Hayır, bana bak.”

Göğsü bir kez daha hafifçe kalktı.

Sonra indi.

Ve bir daha yükselmedi.

Keturah'ın başı göğsüne düştüğü an dünya sustu.

Bothwell birkaç saniye kıpırdamadı. Sanki zaman donmuştu. Ellerini hâlâ onun omuzlarında tutuyor, gözleri yüzünde bir hareket arıyordu. En küçük bir nefes. En ufak bir kıpırtı.

“Keturah…” diye fısıldadı.

Cevap yoktu.

Nabzını kontrol etti. Parmakları titriyordu. Bekledi. Bir atış… sadece bir atış.

Hiçbir şey.

Göğsüne bastırdı onu, sanki sıcaklığı geri dönecekmiş gibi.

“Hayır…” dedi bu kez daha yüksek sesle.

“Hayır, hayır…”

Sessizlik yaz akşamının ağır havasına karıştı. Uzakta tek bir insan sesi yoktu. Kabristan, okuldan ve şehirden uzakta, ıssızdı.

Bothwell başını geriye attı.

Ve o an içinden kopan çığlık göğe yükseldi.

Bu bir kelime değildi.

Bir isim değildi.

Bu, parçalanan bir adamın sesiydi.

“Keturah!”

Sesi boşluğa çarptı, mezar taşlarına çarpıp geri döndü. Ama kimse duymadı. Kimse gelmedi.

Dizlerinin üzerine çöktü. Onu kollarında tutarken omuzları titriyordu. Güçlü görünmeye çalışan adam gitmişti. Yerine çaresiz, yıkılmış biri kalmıştı.

Yaz akşamı sıcaktı.

Ama Bothwell için dünya artık çok soğuktu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.