Karşısında tuhaf bir tebessümle duran Margaret’a baktı ve,
“Affedersiniz ama—” diyecek oldu.
“Adım Margaret… Margaret Ashford,” dedi genç kadın, sesinde hafif bir cilve vardı. “Sizin evleneceğiniz eş adayıyım.”
Bothwell, sözünün yarıda kesilmesine şaşırarak başını öne eğdi. Nezaketle,
“Memnun oldum, Bayan Ashford,” diyebildi.
Genç kadın ondan biraz uzakta duruyordu; fakat bakışları hayranlıkla Bothwell’in üzerindeydi. Etrafı süzdükten sonra gözlerini yeniden ona çevirdi.
“Demek görev yaptığınız üniversite burası,” dedi. Cevap beklemeden, kısık bir sesle ekledi: “Çok güzel.”
Bothwell, genç kızı tuhaf bir dikkatle izliyordu. Kırmamaya özen göstererek konuştu:
“Affedersiniz fakat burada benimle görünmeniz pek de uygun olmaz. Bilhassa—”
“Tam da sizinle görünmem doğru olur,” diye araya girdi Margaret.
Bir kez daha sözü kesilmişti. Karşısındaki genç kadının dik başlı ve fazlasıyla şımarık olduğu açıktı. Margaret, Bothwell’i tepeden tırnağa inceliyor; düzgün aksanı ve kadifemsi sesi yüreğini hızlandırıyordu.
Güneş ışığına çalan sarı gözleriyle ona tutkuyla baktı.
“Ailem biraz daha sabretmemi söyledi fakat…” Bir an durdu, sesi beklenmedik şekilde titredi. “Ben duramadım.”
Bothwell dudaklarını hafifçe ıslattı ve başını başka yöne çevirdi. Daha önce kendisini bu denli şaşırtan böylesi tuhaf bir genç kadınla karşılaşmamıştı. Üstelik söyledikleri ve tavırları, istemeden de olsa gülünç geliyordu.
Gün batımının turuncu tonlarını andıran saçlara yeniden baktı.
“Keşke büyüklerinizi dinleseydiniz,” dedi.
Margaret, yavaş ve cilveli adımlarla biraz daha yaklaştı. Hafifçe tepeden bakarak,
“Boyunuz uzun… Size bakarken boynum ağrıdı,” dedi ve elini ensesine götürdü.
“Lütfen,” dedi Bothwell kibar bir sesle. “Benim yüzümden bir yerinizin ağrımasını istemem.”
Margaret’ın göz bebekleri büyümüştü; adeta sarhoş gibiydi.
“Çok naziksiniz… Ama bana bir şey olursa siz zaten iyileştirirsiniz, öyle değil mi?” diye sordu, ellerini önünde birleştirerek.
“Elbette,” dedi Bothwell. “Elimden geleni yaparım.” Konuşurken etrafı yeniden süzdü.
Margaret’tan hafif, edalı bir gülüş yükseldi. Gözleri, Bothwell’in yüzünde dolaşıyor; sanki her ayrıntıyı hafızasına kazımak ister gibiydi.
“Acaba sizinle ne zaman uzun bir sohbet edebiliriz?” diye sordu.
“Ailelerimiz ne zaman uygun görürse,” diye hemen cevapladı Bothwell.
Başını sık sık çevirerek çevreyi kolluyordu; bir hanımefendiyle bu hâlde görülmek istemezdi. Uzaktan birkaç öğrenci seçiliyordu, fakat net değillerdi.
Margaret turuncu saçlarını geriye attı. Gözleri Bothwell’in ellerine kaydı.
“Elleriniz çok bakımlı… Kollarınız da görünüşünüz kadar güçlü.”
Bothwell başını saygıyla eğdi.
“Güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim. Fakat şimdi gitmem iyi olacak; kendimi yorgun hissediyorum.”
Margaret’ın yüzünü endişe kapladı.
“Hasta mısınız?”
Bothwell başını hayır anlamında salladı, çantasını sıkıca kavradı.
“Sizi tanımak güzeldi, Bayan Ashford,” dedi ve at arabasına bindi.
Margaret kendini toparladı, elini hafifçe salladı.
“Tekrar görüşmek üzere, Bay Blackwood…”
Araba uzaklaşırken, ardından efsunlanmış gibi bakarak fısıldadı:
“Çok yakışıklı…”
Eve varmıştı. At arabasından inerken kapıyı Sebastian’ın açtığını gördü. Sorgulayıcı bir bakışla,
“Bu yüzden mi gelmedin?” dedi. Sesindeki hafif öfkeyi Sebastian hemen hissetmişti.
“Anlayamadım efendim,” diyerek Bothwell’e baktı.
Çantasını Sebastian’a uzatırken, “Boş ver,” dedi ve içeri yöneldi.
Ev her zamanki gibi hareketliydi. Girişte annesiyle karşılaştı. Gülümseyerek elini öptü. Lavinia, oğluna dikkatle baktı, yüzünü avuçlarının arasına aldı.
“Bugün daha iyi görünüyorsun,” dedi. “Yüzüne sanki renk gelmiş.”
Bothwell, etraftaki koşuşturmacayı süzerken,
“Sanırım bugün misafirlerimiz var?” diye sordu.
Lavinia başını salladı. Tam o sırada Octavia yanlarına yaklaşarak,
“Efendim, yemek hakkında danışmam gereken birkaç husus var,” dedi.
Lavinia oğlunu bırakıp mutfağa yöneldi. Bothwell ellerini cebine soktu, başı hafif eğik bir hâlde merdivenleri çıktı.
°°°
Edmund, purosunu yakmıştı. Charles’a dönüp gülümseyerek konuştu:
“Babanızla birlikte iş yürütmek hepimizin geleceği için umut vadediyor.”
Charles, yanaşan gemileri izlerken,
“Son derece haklısınız,” dedi. “Biz de böyle düşünüyoruz. Bay Isaac da sizinle çalışmaktan memnun.”
“İşler hız kazandı,” dedi Edmund. “Artık mallarımızın güvenilir bir kaynaktan geldiğinden eminiz.”
Charles cebinden elini çıkararak,
“Babam söyledi,” dedi. “Yakında oğlunuzu evlendirecekmişsiniz.”
Edmund başıyla onayladı.
“Şanslı aile kim?” diye sordu Charles merakla.
Edmund bastonunu Hawthorne’dan isterken,
“Bu gece evimde bir yemek daveti var,” dedi. “Yeterince kaynaşma fırsatı bulursunuz.”
Arkasını dönerken, sesi hafifçe yükseldi:
“Ashford soyundan… Margaret Ashford.”
Charles kelimeleri tam seçememişti. Duyduğu ismi tekrar etti:
“Margaret Ashford mu?” Ardından ekledi: “O kız tam bir sevgi yumağıdır.”
İsim Bothwell sayesinde Charles’a yabancı gelmemişti. Isabel ile barışmalarında onun payı olmuştu; üstelik Margaret, Isabel’in de yakın arkadaşıydı.
Hawthorne, efendisinin ardından sessizce yürüdü. Arabaya yaklaştıklarında,
“Efendim, bu gece için her şey hazır,” dedi.
Edmund arabaya binerken dudaklarından neredeyse fısıltı döküldü:
“Güzel… Bu gece Keturah'tan ebediyen kurtulacağım.”
Bastonunu sıkıca kavradı.
“İtibarımız onu dünyamızdan sürgüne yollayacak.”
Yüzündeki güçlü gülümseme, yaklaşan felaketin sessiz habercisiydi.
Bothwell, tek elinde kitabını tutmuş, diğer elini cebine sokmuş hâlde salonu ağır adımlarla arşınlıyor; satırları dikkatle okuyordu. Viola, boyunun kısalığından onu fark edemedi. Tam çarpışacakken Bothwell kitabını geri çekti; kendisi de bir adım geriye savruldu.
Viola’nın elinde, koyu yeşil zemin üzerine ince çizgilerle işlenmiş motifleri olan bir vazo vardı. Sarsılan vazo devrilmek üzereyken Bothwell refleksle uzanıp tuttu.
Viola nefes nefese başını eğdi.
“Teşekkür ederim efendim.”
Bothwell ifadesiz bir yüzle ona baktı.
“Bir dahaki sefere daha dikkatli olun.”
Gözleri salonun köşesinde, sehpanın üzerindeki başka bir vazoya kaydı. İçinde renkli çiçekler vardı.
"Neden, diye geçirdi içinden, birden fazla vazo vardı?"
Sanki evin havası değişmişti. Üstelik bu akşam kimin geleceğine dair en ufak bir fikri yoktu. Belki William ve Charles, aile büyükleriyle birlikte gelir diye düşündü.
Akşam çökmüş, hazırlıklar tamamlanmıştı.
Kapı hafifçe tıklandı. “Gelin,” demesinin ardından Sebastian içeri girdi. Bothwell koltuğunda oturmuş, anatomi kitabını okuyordu.
“Efendim,” dedi Sebastian selam verdikten sonra, “babanız aşağıda sizi bekliyor.”
Bothwell başını kaldırdı; yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.
“Pekâlâ,” dedi, fakat bakışlarında tuhaf bir anlam vardı.
Sebastian çıkmadan önce duraksadı, başını çevirerek ekledi:
“Efendim… babanız, aşağıya inerken daha özenli görünmenizi istedi.”
Bothwell ayağa kalktı. Gözlerini hafifçe kıstı.
Aşağıda kendisini bekleyenlerin Ashford ailesi olduğunu artık anlamıştı.
Aynanın karşısına geçti ve Sebastian’a odadan çıkmasını işaret etti. Kapı kapandığında göğsünde bir sıkışma hissetti. Gerginleşen omuzlarını bile doğrultamadı.
Çünkü zaman, onun için artık daralmaya başlamıştı.
Salonda, yemek öncesi aile bireyleri birer kadeh içki almıştı. Konuşmalarından, çoktan kaynaşmış oldukları belliydi. Margaret ise sabırsızdı; bakışları sürekli salonda dolaşıyor, yalnızca Bothwell’i arıyordu.
Bir süre sonra, babasının buyurduğu gibi özenle giyinmiş, saçlarını dikkatle taramış hâlde merdivenlerden inmeye başladı. Saçının bir perçemi yüzünün sol yanına düşüyordu. Adımlarının sesi, sohbeti böldü.
Edmund tek kaşını kaldırdı; oğlunun nasıl görüneceğini merak ediyordu. Margaret’ın yüzündeki heyecan ise uzaktan bile fark ediliyordu.
Bothwell kendinden emin adımlarla onlara doğru ilerledi. Dudaklarında, gerçeği saklayan yapay bir tebessüm vardı. Babasının gözlerine baktığında içindeki öfkeyi bastırmak zorunda kaldı. Zorlukla başını eğerek selam verdi, ardından konuklara döndü.
“Hoş geldiniz.”
İncelikle Xavier’in elini sıktı. Karşısındaki sarışın adam gözlüğünü düzeltti.
“Nihayet sizinle tanışma şerefine nail oldum.”
Bothwell babasının bakışlarını üzerinde hissederek başını salladı.
“Keza ben de.”
Edmund çenesini hafifçe kaldırdı. Oğlu, izin verdiği sınırlar içinde davranıyordu.
“İyi bir hekim olduğunuzu Bay Samuel’den epey duydum,” dedi. “Genç yaşta gösterdiğiniz başarıyı çokça methetti.”
Bothwell şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
“Bay Samuel mi? Kendisiyle nereden tanışıyorsunuz?”
Xavier ellerini dizlerine sürterek yerine oturdu.
“Eskiden beri tanırım,” dedi. “İnsanların işini kolay kolay beğenmez ama sizi anlatırken övgülerini sakınmadı.”
Bothwell dudaklarını birbirine bastırdı.
“Bu güzel sözlere layık olduysam, ne mutlu bana.”
Bakışlarını salonun köşesinde sohbet eden annesine ve Tindra’ya çevirdi. Kızının kime çektiği açıktı.
Kızıl saçlı kadına döndü. Başını saygıyla eğerek konuştu:
“Sizi görmekten memnuniyet duydum, Madam.”
Tindra, uzun boylu Bothwell’i hayranlıkla süzdü. Nahoş sayılabilecek sesiyle,
“Ben de pek memnun oldum,” dedi ve dişlerini fazlasıyla gösteren bir gülümseme takındı.
Lavinia’ya dönerek ekledi:
“Sevgili Lavinia, oğlunuz her defasında daha da yakışıklı oluyor.”
Kısa bir kahkaha attı.
Lavinia ona eşlik etti, ardından oğluna baktı.
Tindra, karşısında ayakta ve saygıyla duran Bothwell’i yeniden süzdü. Göz ucuyla salonu işaret ederek,
“Çiçekler salona çok yakışmış” dedi. “Evinizi oldukça canlı göstermiş. Malum… böylesine büyük ve gösterişli bir ev.”
Bothwell bu gecenin kendisi için mutlu geçmeyeceğini iliklerine kadar hissediyordu. Başını çevirdiğinde, köşede gözlerini kendisinden bir an bile ayırmayan Margaret’ı gördü.
Kendi içinde kısa bir cesaret konuşması yaparak birkaç adım yaklaştı.
“Hoş geldiniz, Bayan Ashford,” dedi ve başını hafifçe eğdi.
Margaret heyecanla ayağa fırladı. Oradakiler şaşkınlıkla izlerken, eteğinin kenarını tutarak titrek bir sesle,
“Gayet hoş buldum, Bay Blackwood,” dedi ve annesine baktı.
Edmund kadehini dudaklarına götürüp bir yudum aldı.
“Oldukça heyecanlı… ve istekli,” dedi. “Tam Blackwood soyuna yakışır bir eş adayı.”
Xavier memnuniyetle başını salladı.
“Bunu her defasında duymak beni onurlandırıyor. Kızımın burada çok mutlu olacağına inanıyorum. Bilhassa böylesine adı saygıyla anılan bir aile varsa…”
Edmund’un göğsü kabardı. Bu gece övgüler bitmeyecek gibiydi.
Sebastian kenardan Margaret’ı izliyordu. Bothwell için hiç uygun olmadığı barizdi ama para ve soy söz konusu olunca uyum, ikincil kalıyordu.
Bothwell ayakta duran Margaret’a şaşkınlıkla baktı.
“Lütfen… oturun,” dedi ve eliyle yerini işaret etti.
Margaret kıkırdayarak yerine otururken, Bothwell çoktan babasının yanındaki koltuğa geçmişti.
Sohbet işler ve anlaşmalar üzerineydi. Bothwell dalgın dalgın düşünürken arada başını sallıyor, varlığıyla katılıyordu.
Ama ruhu başka yerlerdeydi.
Hizmetçi başı Octavia ağır adımlarla salona girdi. Bu, servisin başlayacağı anlamına geliyordu.
Edmund kadehini sehpaya bıraktı, ayağa kalktı.
“Şimdi ziyafet vakti,” dedi. “Sizin için özel yemekler hazırlandı. Buyurun.”
Herkes sakinlikle masaya geçti. Bothwell otururken gözleri etrafı aradı; yalnızca Sebastian vardı. Hawthorne yoktu. İçini bir korku kapladı.
Umarım bir yerlerdedir, diye geçirdi içinden.
Kapı sessizce açıldı. Görsel bir şölen başlamıştı. Hizmetçiler özenle yemekleri sundu, ardından Edmund’un işaretiyle salonu terk ettiler —Sebastian hariç.
Tindra hayranlıkla masaya baktı.
“Her şey şahane görünüyor. Şehirde derler ki: ‘Bir kez Blackwood malikanesine giren, bir daha çıkmak istemez."
Salonda kahkahalar yükselirken, her zamanki gibi biri gülmedi.
Edmund tabağındaki eti keserken kendinden emin bir tebessümle konuştu:
“Haklılar. Evimde misafir ağırlamayı severim.”
Bothwell başı eğik, yemeğini yavaşça yerken neredeyse fısıldadı:
“Gösterişi daha çok seviyor…”
Margaret çenesini eline dayamış, yalnızca onu izliyordu.
“Sizden birazdan benim için piyano çalmanızı istesem?” diye sordu kibarca.
Masadaki sohbetten dolayı sesleri yalnızca ikisine ulaşıyordu.
Bothwell suyundan bir yudum aldı.
“Elbette çalarım,” dedi ve bakışlarını kaçırdı.
Babası kazanmış gibi görünüyordu. Ama hiç olmazsa onu biraz kızdırabilirdi.
Margaret gülümsedi.
“Ben de resim yapmayı severim ama pek iyi değilim. Daha sonra bana öğretirsiniz, Bay Blackwood.”
Bothwell ona bakmadan,
“Elbette öğretirim,” dedi.
“Eviniz…” dedi Margaret, susmak bilmeyen sesiyle. “Odanız hangi tarafta?”
Bothwell soruyu yanıtsız bıraktı.
“Yemeğiniz soğumadan yiyin, Bayan Ashford,” diyerek sohbeti kesti.
Margaret saçının bir tutamını kulağının arkasına yerleştirdi.
Sohbet evliliklere, birleşmelere kayıyordu. Bothwell daha şimdiden Keturah'ı özlemişti; onun için endişeleniyordu. Masanın altında bacağı istemsizce titriyordu.
Babası… hiç olmadığı kadar huzurlu görünüyordu.
İstemediği bir evliliğe, baskıyla “evet” diyecekti. Çünkü kaderi buydu. Masadakiler artık hayatının bir parçasıydı. Sadece bir tören eksikti.
Gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Derin bir nefes verdi.
Yemek bitmişti.
Margaret nazikçe Edmund’a seslendi:
“Bay Edmund, müsaade ederseniz masadan ayrılabilir miyiz?”
Edmund telaşla baktı.
“Yoksa yemekleri beğenmediniz mi?”
“Hayır, hayır… her şey kusursuzdu,” dedi Margaret. “Sadece piyano çalmak… ya da dinlemek isterim.”
Tindra kızına kısa bir bakış attı.
“Kızım, sırası mı şimdi?” dedi, gülümseyerek.
Bothwell peçeteyle ağzını silerken babasına, onu çileden çıkaran o gülümsemeyi yöneltti.
Bu pek yakışık almazdı. Edmund’un izin vermesi beklenmezdi.
Ama Edmund, oğluyla kısa bir bakışma yaşadı.
Xavier kısık bir sesle fısıldadı:
“Kızım, böylesi yakınlıklar için biraz daha sabırlı olmalısın.”
Edmund, Margaret’ın övgüsünü duymak ve oğlunu istemediği bir yakınlığa zorlamak düşüncesiyle… tereddüt etti.
Sonra istemeye istemeye konuştu.
“Misafirlerimiz için çalacaksan, burada çalabilirsin.”
Sesi buyurgandı ama masadan kalkmadılar.
Sadece Bothwell ve Margaret yerlerinden ayrıldı.
Bothwell, başını kısaca eğerek masaya doğru,
“Afiyet olsun,” dedi.
Sesinde ne gönüllülük vardı ne de itiraz.
Salondaki piyanoya doğru yürüdüler; önde Margaret vardı.
Piyanonun bulunduğu köşeye yaklaştıklarında Sebastian ellerini arkasında birleştirerek kenarda durdu, başı hafifçe öne eğikti. Gözleri efendisindeydi.
Bothwell tabureye düzgün bir biçimde oturdu.
Margaret ise eteğinin kenarını tutmuş, birkaç adım geride, yerinde duramayan bir heyecanla bekliyordu. Gözleri parlıyordu; hayran olduğu adamın her hareketini neredeyse nefes almadan izliyordu.
Bothwell piyanonun kapağını dikkatlice açtı.
Parmakları, dokunmayı en çok sevdiği tuşların üzerinde kısa bir an durdu. Gözlerini kapattı.
İçinde huzursuzluk vardı.
Özlem vardı.
Ve bastırılmış bir yorgunluk.
Ruhunu kelimelerle anlatamayacağını biliyordu. O yüzden müziği seçmişti.
Masada sohbet sürse de Edmund’un kulağı tamamen buradaydı. Piyano sesine hiçbir zaman tahammül edememişti. Oğlunun sanatla uğraşmasını zayıflık sayardı. Çalmasına izin vermişti ama bu izin, öfkesini dizginlediği anlamına gelmiyordu.
Bothwell gözlerini kapalı tuttu.
Mozart’ın neşeli ve canlı bir sonatını çalmayı seçti. Hafif, enerjik, masaldan çıkmış gibi…
Salona sıcaklık yayacak, insanın içini kıpırdatacak bir melodi.
Parmakları önce tuşların ritmini yokladı, sonra müzik akmaya başladı.
Margaret farkında olmadan derin bir nefes aldı. Küçük bir kız çocuğu gibi, yerinde hafifçe sallanıyordu. Müziğin temposu onu içine çekmişti.
Edmund kadehini dudaklarına götürürken çıkan sesle dudakları kısa bir an nefretle büküldü. Ardından yüzüne sahte bir memnuniyet yerleştirip konuklarına döndü.
Tindra hayranlıkla ellerini göğsünde birleştirdi.
“Ah,” dedi kısık sesle, “bu müzik… insanın içini bir çocuk gibi kıpır kıpır ediyor.”
Lavinia salonun diğer ucundan, yalnızca oğlunun sırtını görebiliyordu. Bakışlarında sessiz bir gurur vardı.
“Her zaman doğru ritmi bulur,” dedi sakin bir ifadeyle.
Masadakiler başlarını piyanoya doğru çevirdi.
Edmund dik bir duruşla oğlunu izliyordu. Yüzündeki kızgınlık saklanmıyordu ama evlilik planının sorunsuz ilerlediğini düşündükçe içini bir memnuniyet kaplıyordu. Oğlunu hizaya sokmuş olmanın verdiği tatmin, öfkesini bastırıyordu.
Xavier duruşunu düzeltti.
“Bay Edmund, fabrikanızla ilgili yaptığınız anlaşmalar nasıl gidiyor? Oldukça sağlam isimlerle çalıştığınızı duydum, tebrik ederim.”
Edmund başını özgüvenle çevirdi.
“Oh evet,” dedi. “Ben yarını düşünen, planlı bir adamım. Her şeyin kusursuz olması için… ve soyumun geleceği için elimden geleni yaparım.”
Kadehini kaldırdı.
“İlk zaferim de oğlumu evlendirip torunlarımla soyumu güçlendirmek olacak.”
Kadehini Xavier’inkiyle tokuşturdu.
(Bu özel bir kutlama değildi; iki baba arasındaki sessiz bir anlaşmanın ifadesi olarak makuldü.)
Masada koyu bir sohbet başladı.
Piyanonun sesi salonun içine yayıldıkça ortam yumuşuyor, insanın içini mayhoş bir sıcaklık kaplıyordu.
Bothwell piyano çalarken sanki yalnızdı. Kendi dünyasının içindeydi. Fakat esasen böyle olmadığını biliyordu.
Gözlerinin önünden sadece sevdiği kadının gülümsemesi geçiyordu. Onu düşünüyordu. Özlemiyle yanıyordu. Başka bir şey yoktu zihninde.
Margaret’in kendisini saatlerdir izlediğinin farkında bile değildi. Ateş kızılı saçlarıyla oynuyor, heyecanı sarı gözlerinde parlıyordu.
Bir süre sonra müzik sakinleşti.
Bothwell son notaya bastığında sessizlik çöktü.
İlk alkış Margaret’ten geldi.
Sonra masadakiler de eşlik etti.
Margaret sesi titreyerek,
“Olağanüstüydü, Bay Blackwood,” dedi.
Bothwell yalnızca başıyla teşekkür etti.
Margaret tereddütle fısıldadı:
“Şimdi… ben de bir şeyler çalabilir miyim?”
Bothwell tabureden kalktı ve biraz geride durdu.
Margaret kıkırdayarak oturdu, eldivenlerini çıkarıp kucağına bıraktı. Tuşlara dokunduğu an yüzüne hevesli bir gülümseme yayıldı.
Kaygıyla Bothwell’e baktı.
“Başlıyorum,” dedi çatlayan bir sesle.
Sebastian hafif bir tebessümle başını çevirdi. Bothwell’le göz göze geldiler.
Bothwell boğazını temizledi ve eliyle sessizce, buyurun der gibi işaret etti.
Margaret rastgele bir tuşa bastı.
Ses düzensiz ve aksaktı.
Salondakiler başlarını çevirdi.
Bu nota Bothwell’in ellerinden çıkmamıştı, belliydi.
Bothwell dudaklarını birbirine bastırdı. Ayakta, sabit duruyordu.
Margaret heyecandan titreyen eliyle bir tuşu işaret etti.
“Acaba buna basarsam düzgün bir ses çıkar mı?”
“Evet,” dedi Bothwell. Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
“Ama çalarken hissetmek gerekir.”
Margaret başını salladı, bastı.
Düz bir ses.
Sonra bir tuş daha sordu.
Bir ses daha.
Bir soru daha.
Bothwell’in sabrı zorlanıyordu.
Okuyucu için o an netti:
Bu öfke kibirden değil, tekrardan, baskıdan, içindeki fırtınadan doğuyordu.
Sorular, müziği parçalıyor; müzik ise onun için tek sığınağıydı. Ama sabırlı olmak için dişlerini sıkması bile fayda etmemişti.
Sonunda sinirlenerek elini piyanonun üzerine koydu. Sesi alçaktı ama sertti.
“Ben sizin piyano öğretmeniniz değilim.”
Margaret’in eli havada asılı kaldı. Şaşkınlığı yüzüne vurdu.
Sebastian bu huzursuzluğu dikkatle izliyordu. Efendisinin neden patladığını biliyordu. Aklından çıkmayan Keturah yüzündendi.
Bothwell kendine geldi. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı sanki az önce sinirlenen kendisi değilmiş gibi:
“Bağışlayın, Bayan Ashford,” dedi ve kısa bir baş eğmesinden sonra salondan ayrıldı.
Margaret ayağa kalktı. Elini uzattı.
“Lütfen gitmeyin,” dedi ama sesi cılızdı. Sonra tekrar yerine oturdu.
Sebastian da efendisinin peşinden çıktı.
Merdivenleri ikişer ikişer çıktı Bothwell. Nefesini kontrol edemiyordu. Çok dolmuştu. Yapabilirdi… ama yapamamıştı.
Çünkü orada Margaret değil, başkası olmalıydı.
Odasına girdiğinde nihayet yalnız kaldı. Elleri titriyordu. Sinir krizi geçiriyordu adeta.
“Böyle biri değilim,” dedi kendi kendine.
"Kadınlara karşı her zaman nazik olmayı öğrendim.”
Bu gece başkaydı.
Bu gece, babasının gölgesindeydi.
Kapı tıklandı.
“Gel,” dedi boğuk bir sesle.
Sebastian içeri girdi.
“Efendim, iyi misiniz?”
“Değilim,” dedi Bothwell. “Az önce… bir kadına sesimi yükselttim. Ben böyle biri olmak istemiyorum.”
Bir oraya bir buraya yürüdü.
Sebastian sakince konuştu.
“Babanızın bilmesine gerek yok.”
Bothwell acı bir kahkaha attı.
“Bütün mesele bu değil ki,” dedi.
Pencerenin önünde durdu. Göğsüne bastıran ağırlık geçmiyordu.
Sebastian kapıya yönelirken soğukkanlı bir sesle,
“Aşağı inmeniz gerekiyor. Yokluğunuz fark edilirse iyi olmaz,” dedi.
Kapı kapanırken oda sessizliğe gömüldü.
Bothwell elini göğsüne götürdü.
Bu bir hapishaneydi.
Ve o, özgür olmak istiyordu.
Bu gece babasının gölgesinde kalacaktı.
Hiç olmadığı kadar karanlık ve sessiz.
Edmund, Sebastian’ın ardından ağır adımlarla yürüyen Bothwell’e baktı.
Oğlunun yüzündeki kederi görüyordu; çünkü onu herkesten iyi tanıyordu.
Konuklar, salonun oturma köşesinde ağırlanmıştı. Rosalin, beyaz ve altın sarısı motiflerle süslü fincanlarda kahveleri servis etti. Fincanlar sehpaya bırakıldığında salonda yumuşak bir sessizlik hâkim oldu.
Bothwell koltukta hareketsizdi. Omuzları dikti ama ruhu çok uzaktaydı.
Margaret gözlerini ondan ayıramıyordu. Bir an tereddüt etti, sonra sesini alçaltarak konuştu:
"Bay Blackwood… Sanırım az önce sizi fazlasıyla bunalttım."
Cilveli ama mahcup bir ifadeyle eteğinin kenarını sıktı.
"Çok üzgünüm…"
Bothwell başını ona doğru çevirdi. Sesi sakin ama yorgundu.
"Üzgün olması gereken kişi siz değilsiniz, Bayan Ashford."
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
"Size karşı sesimi yükselttiğim için beni bağışlayınız."
Bu sözlerinde samimiydi; gözleri bunu ele veriyordu.
Margaret’in yüzü aydınlandı.
"Oh, Bay Blackwood… Ben çok heyecanlıyım. Size hayran olduğum için bazen tutarsız davranabiliyorum," dedi ve gözlerini kaçırdı.
Sonra yeniden ona baktı.
"Siz… beni dengede tutacak yegâne insansınız."
Gözleri parlıyordu.
Bothwell, saf bir hayranlıkla bakan bu genç kadına karşılık sadece başını sallamakla yetindi.
Xavier, purosundan bir nefes alarak konuştu:
"Bir ara okulunuza gelip sizi ziyaret etmek isterim, Mr. Bothwell."
"Elbette, bu ziyaretiniz beni memnun eder," dedi Bothwell.
Bu cümleyle babasının takdirini kazandığını hissetti.
Tindra gülümseyerek araya girdi:
"Sevgili Xavier, şimdiden onu bunaltmayalım lütfen."
Kahvesinden bir yudum aldı.
Edmund ayağa kalktı. Fincanını sehpaya bıraktı ve güçlü elini bir kez daha oğlunun omzuna koydu.
Bu dokunuşla Bothwell gözlerini sıkıca kapadı.
Şiddeti ve baskıyı iliklerine kadar hissetti.
Yani; kabul et ve nazik ol.
Edmund’un sesi yumuşak ama buyurgandı:
"Zaten sonunda evlenecekler. Oğlum da en az kızınız kadar bu işe olumlu bakıyor."
Bu sözler, oğluna verilmiş açık bir mesajdı.
Margaret duydukları karşısında sevinçle annesinin elini kavradı.
Bothwell içinden, bastıramadığı bir “of”la sızlandı.
Edmund başını oğluna doğru eğdi.
"Sadece fazla disiplinli. Bu yüzden ifadesiz görünüyor."
Kısa bir kahkaha attı.
"Lakin bu işe gönlü razı."
Salonda kahkahalar yükseldi. Herkes ona katıldı.
Edmund, kahkahası dinerken oğlunun yanaklarına dokundu.
"Şimdi yüzüne sıcak bir gülümseme yerleşecek."
Bothwell, bu rahatsız edici temasın bir an önce bitmesini istercesine babasının buyruğunu yerine getirdi.
Yüzüne yerleşen ifade, içini acıtan bir gülümsemeydi.
Margaret elini göğsüne koydu.
"Ah… kalbim yerinden çıkacak anneciğim, Gülümsemesi de ayrı bir etkileyici" diye fısıldadı.
Kadınlar kendi aralarında fısıldaşıp güldüler.
Ama daha dikkatli baksalardı,
Bothwell’in gözlerinin ardındaki boşluğu,
içinin sessizce kanadığını görürlerdi.
Ne var ki herkes görmek istediğini görürdü.
Ve onlar gerçeği görmek istemiyorlardı...