Ashford ailesinin evi şehrin sakin ama itibarlı bir sokağında yükseliyordu. Dış cephesi neredeyse tamamen beyazdı; güneş ışığını yumuşakça yansıtan bu renk, eve ilk bakışta ferah ve temiz bir hava veriyordu.
Pencerelerin kenarlarında pastel tonlarda boyanmış kepenkler vardı. Kapı açıldığında, içeriden taşan renkler evin yalnızca beyazlıktan ibaret olmadığını hemen belli ediyordu.
Salon, bir kız çocuğunun varlığını gizlemeye çalışmayan bir sıcaklıkla döşenmişti. Açık sarılar, soluk pembeler ve yumuşak yeşiller… Her köşede çiçekler vardı; kimi vazoda, kimi pencere önlerinde, kimi de ince desenli porselen saksılarda. Pencere kenarına yerleştirilmiş kanepe, dantel örtülerle süslenmişti ve güneş ışığı çiçeklerin yaprakları arasından salona usulca süzülüyordu.
Lavinia, içeri girer girmez çiçeklere yönelen bakışlarını saklayamadı. Gözleri parladı; dudaklarının kenarında kendiliğinden bir tebessüm belirdi. Tindra Ashford, bu bakışı fark edince memnuniyetle başını eğdi.
İki kadın, pencere kenarındaki kanepeye oturdular. Her şey düzenliydi; danteller özenle ütülenmiş, masa örtüsü kırışıksızdı. Ev, gösterişten uzak ama dikkatle serildiği belli olan bir yerdi.
Lavinia etrafına bir kez daha bakındıktan sonra, nezaketle konuştu.
“Evinizi gerçekten çok beğendim. Her şey çok ahenkli.”
Tindra, kızıl saçlarını eliyle geriye doğru savurdu. Bu hareket, alışkanlıkla yapılmış gibiydi.
“Bunu duyduğuma çok sevindim,” dedi. “Ah, sevgili Lavinia… çiçeklerle ilgilendiğinizi duydum. Size bir çiçek armağan etmek isterim.”
“Çok mutlu olurum,” dedi Lavinia, içtenlikle.
Tam o sırada düzgün giyimli, esmer saçlı bir hizmetçi salona girdi. Elinde, çiçek desenli bir tepsinin içinde, yine çiçek motifli rengârenk fincanlar vardı.
“Hoş geldiniz Bayan Blackwood,” dedi sıcakkanlı bir sesle. “Çayınız için biraz şeker ve biraz süt getirdim. Alır mıydınız?”
Lavinia teşekkür edecek gibi oldu ancak Tindra hizmetçiyle göz göze geldi.
“Gidebilirsin Nora,” dedi yumuşak ama kesin bir sesle. “Biz hallederiz.”
Sonra Lavinia’ya döndü. “Sevgili Lavinia, biraz da kurabiye ister misiniz?”
Tepsiyi eline alırken Lavinia hafifçe elini kaldırdı.
“Gerek yok,” dedi nazikçe. Ardından sordu: “Margaret nerede?”
Tindra çayını karıştırırken omuz silkti.
“Arkadaşlarıyla kısa bir gezintiye çıkmıştı birazdan gelir.”
Kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizliği mutfaktan gelen hafif bir melodi bozdu; yemek hazırlarken şarkı mırıldanan hizmetçi Brenda’nın sesi evin içine yayılıyordu.
Tindra fincanını tabağına bıraktı, bakışlarını Lavinia’ya çevirdi.
“Yakışıklı oğlunuz Bothwell… sıhhati nasıl?” diye sordu. Ardından duraksamadan ekledi:
“Davetlerde bütün kadınların gözü ondadır. Nereye gitsem herkesin dilinde tek bir isim olur: Bothwell Blackwood."
Lavinia’nın yüzünde gururla karışık bir memnuniyet belirdi. Omuzlarını hafifçe geriye aldı.
“Oğlum her yerde dikkat çeker,” dedi. “Nazik ruhludur.”
Sonra ayağını diğerinin üzerine attı, sesi biraz daha ciddileşti.
“Ama… biz oğlumuz için sizin kızınızı düşünüyoruz.”
Bu sözle birlikte Tindra’nın yüzünde saklanması mümkün olmayan bir gülümseme belirdi.
“Elbette,” dedi heyecanla. “Eğer siz de uygun görüyorsanız… Blackwood soyuna dahil olmak inanılmaz bir şey. Biz de son derece istekliyiz.”
Bir an durdu, sonra hevesle ekledi:
“En kısa zamanda sizi bir yemeğe davet edip ayrıntıları konuşmak isteriz.”
“Oh, vakitten bol ne var,” dedi Lavinia gülerek. “Çok mesut oluruz.”
Tam o sırada pencereden dışarı baktılar. At arabasından inen Margaret göründü. Tindra gülümseyerek sesini alçalttı.
“İşte,” dedi. “Blackwood’ların gelini de geldi.”
Margaret, elindeki şemsiyeyi ve küçük taşlı çantasını kendisini karşılayan Brenda’ya uzatırken sordu:
“Misafirimiz mi var Brenda?”
“Evet,” dedi Brenda başını sallayarak. “Lavinia Blackwood içeride. Deminden beri sohbet ediyorlar… sizin geleceğiniz hakkında.”
Sözlerinin sonunda cilveli bir gülücük ekledi.
Margaret heyecanla üstünü başını düzeltti.
“Nasıl görünüyorum?” diye sordu; sesi hafifçe titriyordu.
Brenda onu tepeden tırnağa süzdü.
“Olağanüstü derecede sevimli,” dedi ve elini cesaret verircesine sıktı.
Margaret salonun kapısında durdu. Annesi onu fark edince elini uzattı.
“Margaret, gel buraya kuzum.”
Margaret en tatlı gülümsemesiyle içeri girdi.
Lavinia genç kızı dikkatle süzdü. Orta boyluydu. Annesi gibi kızıl saçlara sahipti; yüzü çillerle kaplıydı. Hafif kilolu bedenine sevimli bir yuvarlaklık eşlik ediyordu. Gözleri güneş sarısıydı. Boynunda, küçük ve yuvarlak bir doğum lekesi vardı.
“Merhaba,” dedi Margaret, Lavinia’ya yaklaşarak.
“Oh, merhaba Margaret,” dedi Lavinia. “Biz de senden bahsediyorduk.”
Margaret köşedeki koltuğa oturdu. Elleri dizlerinde birleşmişti.
“Gerçekten… gerçekten oğlunuzla mı evleneceğim?” diye sordu acemice.
“Öyle düşünüyoruz,” dedi Lavinia yumuşak bir sesle. “Umarım bir aksilik olmaz, ailelerimiz tanışır ve kaynaşır.”
Margaret’in heyecanı göğsünün hızlı inip kalkmasından belliydi.
“Oğlunuzdan doktor olarak da çok bahsediliyor,” dedi. Beyaz, kemikli elleriyle avuçlarını silerken utangaçça sordu:
“Onu ne zaman görebilirim?”
Lavinia ve Tindra birbirlerine baktılar… ve birlikte kahkaha attılar.
°°°
Baba ile oğul eve dönmüşlerdi. Güneş, ağır ağır yerini geceye bırakıyordu. Yol boyunca tek bir kelime dahi konuşulmamıştı; Edmund’un varlığı bile başlı başına bir baskıydı. Bothwell bedenindeki darbelerin sızısını hissediyordu, fakat duruşu öylesine soğukkanlı ve metindi ki, onu gören biri acı çektiğini asla tahmin edemezdi. O bir doktordu; morlukların ne vakit koyulaşacağını, kızarıklıkların kaç güne solacağını gayet iyi biliyordu. Av esnasında ona gerçekten huzur veren tek şey, at sürmenin verdiği kısa süreli özgürlük hissi olmuştu.
Eve yaklaştıklarında, çiçeklerle meşgul olan bahçıvan onları görür görmez şapkasını başından çıkarıp eğildi.
“Hoş geldiniz efendim… hoş geldiniz,” dedi saygıyla.
Edmund, Hawthorne’un yardımıyla attan inerken sert bir ifadeyle Sebastian’a seslendi:
“Avı içeriye götürün.”
Bothwell, inmeden önce Maximus’un başını okşadı.
“Bugün bana eşlik ettiğin için sana minnettarım,” dedi alçak sesle. “Ne kadar da güzelsin, kızım.”
Atın alnına kısa bir öpücük kondurdu ve babasının öfkeli bakışları altında yere indi.
Tam o sırada, avluda yeni bir nal sesi yankılandı. Lavinia ile Octavia’nın içinde bulunduğu araba durdu. Edmund, eşini görür görmez kollarını iki yana açtı.
“Güzeller güzeli eşim,” dedi yapmacık bir neşeyle, “bana güzel müjdeler getirdin mi bakalım?”
Lavinia ona yaklaştı; kısa, ölçülü bir sarılmanın ardından geri çekildi. Bothwell, düşüncelerinden sıyrılıp annesine belli belirsiz bir tebessüm etti. Bahçıvan ile Hawthorne, onları avluda yalnız bırakarak uzaklaştılar.
Edmund bu kez bilerek oğluna döndü, bakışlarını üstüne dikti.
“Söyle bakalım,” dedi, “eş adayımızı nasıl buldun?”
Bothwell’in kalbi hızlandı; boğazı kurudu.
Lavinia söze girerek yumuşak bir kahkaha attı.
“Çok sevimli bir genç hanım,” dedi. “Oğlumuzla görüşmeyi arzuluyor.” Ardından sesi fısıltıya döndü. “Oldukça da heyecanlıydı.”
Edmund kahkaha savurdu.
Lavinia, başı eğik duran oğluna baktı.
“Sen de çok beğeneceksin,” dedi emin bir ifadeyle.
Bothwell başını kaldırdı, annesine kırgın ama nazik bir tebessüm sundu.
“Her genç hanım güzeldir, anneciğim,” dedi ölçülü bir sesle.
Edmund, bunu bilinçli bir hareketle yaptı; güçlü elini oğlunun omzuna koydu. Bothwell gözlerini kapatıp dudaklarını sıktı, acısını belli etmemek için kendini zorladı. Edmund bunu fark etti.
“En kısa zamanda bir akşam yemeği tertiplemeliyiz,” dedi soğukkanlılıkla.
"Böylece oğlumuz, evleneceği hanımla vakit geçirme imkânı bulur.”
Bakışlarını Lavinia’dan çekip doğrudan oğluna çevirdi.
“Ne dersin, oğlum?” dedi; sesi alaycı, gözleri ise ürpertici derecede sertti.
Bothwell’in zihni bir anlığına ormana döndü. Silah sesi, geyiğin düşüşü, ensesinde hissettiği nefes… Korku bütün benliğini sardı. Konuşamadı; yalnızca başını yavaşça salladı.
Odasına girer girmez kapıyı sessizce kapattı. Kilidi çevirmedi; buna ihtiyacı yoktu. Oda yarı karanlıktı, perdelerin arasından sızan loş akşam ışığı aynanın önüne ince bir şerit gibi düşüyordu.
Ceketini çıkardı. Ardından yeleğini. Gömleğinin düğmelerini ağır ağır çözerken parmakları titremedi; acıya alışkın birinin mekanik sakinliği vardı üzerinde. Kumaş omuzlarından kayıp yere düştüğünde, aynadaki yansımasıyla göz göze geldi.
Sırtı…
Omuzlarının üzerinden kürek kemiklerine doğru uzanan kızarıklıklar henüz tazeydi. Deri yer yer kabarmış, bazı noktalar mora çalmaya başlamıştı. Çubuk ne bir kırbaçtı ne de ince bir değnek; babasının bastonu… sert, ağır ve kontrolsüz bir güçle inmişti. Darbelerin izi düz bir çizgi değil, bastonun kıvrımını andıran dağınık izler bırakmıştı.
Elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları tereddütle izlere dokunduğu an, istemsizce nefesi kesildi.
“Ah…”
İnleme dudaklarının arasından kısık bir fısıltı gibi döküldü. Dişlerini sıktı, elini çekmedi. Acıyı geri itmek yerine kabul etti; sanki acı hâlâ canlıysa, yaşadıkları da inkâr edilemezdi.
“Geçecek,” dedi aynadaki yansımasına, sesi güven vermekten çok bir telkin gibiydi.
“Her şey geçer…”
Ama gözleri buna inanmıyordu.
Başını hafifçe eğdi. Doktor aklı devreye girmişti bile: iltihap riski, derinin durumu, morluğun yayılma süresi… Komodinin çekmecesine baktı. Orada lavanta yağı, basit merhemler, temiz bezler vardı. Hepsini kendi eliyle koymuştu.
Bir an durdu.
Yalnız kalmak mı…
Yoksa biri tarafından görülmek mi?
Aynanın karşısında durdu. Omuzları geride, sırtı dikti ama bu duruş bir güç gösterisi değil, öğrenilmiş bir mecburiyetti. Komodinin çekmecesini açtı; cam kavanozun kapağını sessizce çevirdi. Merhemin keskin ama yatıştırıcı kokusu odaya yayıldı.
Temiz bir bezle biraz aldı. Elini kaldırmadan önce duraksadı. Aynadaki yansımasına baktı; gözleri kısa bir an için tereddütle karardı.
“Her zaman kendi başının çaresine bakacaksın,” diye fısıldadı kendine.
“Sana bunu öğrettiler.”
Bezi sırtına değdirdiği an, istemsizce nefesi kesildi. Dişlerini sıktı; çene kasları belirginleşti. Acı, derinin altından yukarı doğru tırmanırken refleksle elini geri çekmek istedi ama yapmadı. Bunun yerine mendilini alıp ağzına bastırdı.
Boğuk bir ses…
İnleme değil, bastırılmış bir nefes kırıntısı.
Merhemi yavaş yavaş yaydı. Her dokunuşta omuzları kasılıyor, sırtındaki çizgiler sanki yeniden canlanıyordu. Mendilin ardında dişleri daha da kenetlendi. Ses çıkarmayacaktı. Kimse duymamalıydı. Kimse bilmemeliydi.
“Güçlü ol,” dedi aynadaki adama.
“Soğukkanlı ol. Kontrollü ol.”
Babası bunu öğretmişti. Eğer bu izler onun bedenindeyse, iyileştirmeyi de kendi başına öğrenecekti. Yardım istemek yoktu. Zayıflık yoktu. Başkasının gözünde böyle görünmek… asla.
Merhemi sürdükçe yanma azaldı, ama hafızası susmadı. Bastonun ağırlığı, darbenin yönü, acının tam olarak nerede yoğunlaştığı… hepsini fark ediyordu. Bir doktor titizliğiyle, bir oğul suskunluğuyla.
Sonunda elini indirdi. Mendili ağzından çektiğinde dudaklarının solgunlaştığını fark etti. Derin bir nefes aldı, sonra bir tane daha. Yavaş. Ölçülü.
“Geçecek,” dedi yine.
Ama bu kez sesinde umut yoktu. Sadece alışkanlık vardı.
Gömleğini sırtına dikkatle geçirdi. Kumaş yaralara değdiğinde kaşları çatıldı ama yüzünde en ufak bir ifade belirmedi. Aynaya son bir kez baktı.
Kimse görmeyecekti.
Kimse bilmeyecekti.
Çünkü ona öğretilen buydu.
Merhemi son kez yaydı. Yanma yavaş yavaş dinerken sırtındaki izler aynada hâlâ oradaydı; kızıl, inatçı ve sessiz.
Kendi yansımasına baktı ve bu kez fısıldamadı.
Sesi kısık ama netti.
“Acısı da izi de geçer,” dedi.
Kısa bir duraksama oldu. Gözleri aynada kendininkinden kaçtı.
“Ama derinlerde bıraktığı iz… geçmeyecek gibi.”
Bu düşünceyi daha fazla tutmadı. Çünkü tutarsa çökecekti. Ve çökmeye hakkı yoktu.
Daha sonrasında koltuğa oturdu. Gömleğini yeniden giymişti; kumaş, sırtındaki izlere değdikçe hafif bir sızı bırakıyordu. Elini uzatıp kitabı aldı. Okumaya çalıştı.
Ruhunu, zihnini oyalamak istiyordu.
Ama kelimeler yerinde durmuyordu.
Bir satırı okuyor, bir sonrakine geçemeden duruyordu. Parmakları sayfanın kenarında sıkılı kaldı. Gözleri harflerin üzerinde gezinse de anlam içeri girmiyordu. Kitabı kapatıp dizlerinin üzerine bıraktı. Derin bir nefes aldı, ama ciğerleri dolmamış gibi hissetti.
Zihni, istemediği yerlere geri dönüyordu.
Ormana.
Silah sesine.
Babası’nın soğuk sesine.
Ve kendi titreyen ellerine.
Kitap, kaçış olmuyordu bu gece.
Keturah'ı düşündü.
Kalbi, istemediği bir yere doğru çekiliyordu. Sevdiği kadınla değil; ailesinin, kendi soylarına uygun gördüğü biriyle evlenecekti. Daha adını bile doğru dürüst bilmediği bir kadınla. Onu tanımıyordu. Nasıl gülerdi, neye üzülürdü, sessizliğe mi sığınırdı yoksa konuşarak mı rahatlardı… bilmiyordu.
Ya onu üzerse?
Ya ömrünü mutsuz bir evliliğin içinde, sevgisizliğe yaslanarak geçirirse?
Tek elini saçlarının arasından geçirdi. Derin bir of çekti. Göğsü sıkışıyordu ama ağlamak bir çare değildi. Zaten ağlamak, onun için yasaklanmış bir şeydi. Babasının en çok nefret ettiği zayıflık biçimiydi bu. Gözyaşı güçsüzlüktü. Kontrolsüzlüktü.
Oysa bazen kendini tutamıyordu.
Bazen, babasının karşısında bile gözleri doluyordu.
Bu da onun suçu sayılıyordu.
Her şeyi kalbine gömmüştü. Merhametini, korkularını, sevgisini… Şimdi sıra Keturah'taydı. Onu da gömmek zorundaydı. Adını anmadan, yüzünü düşünmeden, varlığını içinden söküp atarak.
Acısı geçebilirdi belki.
İzi de.
Ama derinlerde bıraktığı iz…
Sanki hiç geçmeyecek gibiydi.
°°°
Sınıf sessizdi. Yüksek tavanın altında yankılanan tek ses, Bothwell’in tahtaya vuran tebeşiriydi. Latince terimleri dikkatle yazıyor, arada durup açıklıyordu. Sesi her zamanki gibi sakindi; yüzünde hiçbir şey belli etmiyordu.
Tam arkasını döndüğü sırada sırtında ani, keskin bir sızı hissetti. Nefesi bir anlığına tutuldu. Elindeki tebeşir parmaklarının arasından kaydı ve taş zemine çarpıp kırıldı.
Ses sınıfta küçük bir dalgalanma yarattı.
Ön sıradaki öğrencilerden biri refleksle başını kaldırdı.
“Efendim… iyi misiniz?” diye sordu tereddütle.
Bothwell eğilip tebeşirin parçasını aldı. Doğrulurken yüzünü çok kısa bir an buruşturdu ama hemen kendini toparladı.
“Önemli değil,” dedi. “Devam edelim.”
Yeni bir tebeşir aldı. Tahtaya dönerken sırtındaki sızı hâlâ oradaydı; derin, sessiz, sabırlı bir acı gibi. Konuşurken omuzlarını mümkün olduğunca sabit tutuyordu.
Tam o sırada, kapının üst kısmındaki cam panelde bir hareket fark etti.
Koridordan biri geçiyordu.
Bakışları istemsizce oraya kaydı.
Keturah'tı
Adımlarını yavaşlatmıştı. Başını hafifçe çevirip içeri baktı. Göz göze gelmeleri yalnızca bir nefeslik sürdü. Ne bir tebessüm, ne bir selam… Sadece kısa, durgun bir bakış.
Sonra geçti gitti.
Bothwell bir an ne söylediğini unuttu. Sınıfa döndüğünde öğrencilerin dikkatle kendisini izlediğini fark etti. Boğazını temizledi, sesini toparladı ve kaldığı yerden devam etti.
Ama sırtındaki sızı artmıştı artık.
Elini tahtaya yasladığında parmakları hafifçe titredi. Bunu fark eden olmadı. Olmamalıydı da.
Dersin geri kalanı boyunca kelimeler ağzından düzgün döküldü; açıklamalar yerindeydi. Yalnızca bazen, nefes alırken yüzündeki kaslar fark edilmeyecek kadar geriliyordu.
Zil çaldığında sınıf yavaş yavaş boşaldı.
Bothwell, arkasını dönüp kapıya baktı. Koridor artık sessizdi. Cam panelde yalnızca kendi silueti yansıyordu.
Tebeşiri yerine bıraktı.
“Bugünlük bu kadar,” dedi.
Ve kimse, o ders boyunca yalnızca bilgiyi değil, acıyı da ayakta tutmaya çalıştığını fark etmedi.
Koridor serindi. Yüksek tavan taş duvarlardan yankılanan ayak seslerini çoğaltıyor, büyük pencerelerden sızan solgun gün ışığı mekâna ağır bir sessizlik yayıyordu. Bothwell adımlarını ölçülü atıyordu; her hareketi kontrollü, her nefesi bilinçliydi. Ceketinin altındaki sırtı hâlâ sızlıyordu ama yüzünde en ufak bir ifade yoktu.
Tam köşeyi dönecekken, ileride bir siluet belirdi.
Keturah.
Elinde birkaç defter vardı, adımları hafifti. Onu görür görmez duraksadı; sanki tereddütle cesaret arasında bir yerde asılı kalmıştı. Ardından bakışları Bothwell’i buldu. Gözlerinde tanıdık bir yumuşaklık vardı—merak, endişe ve bastırılamayan bir sevinç.
“Bothwell—” diyecekti.
Ama o, sesini duymadan fark etmişti onu.
Bakışlarını anında kaçırdı. Omuzları hafifçe gerildi, adımlarını fark edilir biçimde hızlandırdı. Koridor bir anda daralmış gibi hissettirdi. Keturah arkasından birkaç adım attı, sesini alçalttı.
“Biraz konuşabilir miyiz?”
Bothwell cevap vermedi. Yalnızca başını biraz daha öne eğdi. Elini bastonuna daha sıkı yerleştirdi; bu, dışarıdan bakıldığında sıradan bir hareketti ama aslında bedenini dik tutmanın bir yoluydu. Sırtındaki yara, tam o anda kendini hatırlattı. Nefesini belli etmeden içine çekti.
Keturah onun hızlanan adımlarını fark etti. Yüzündeki ifade değişti; gülümsemesi silikleşti. Bir anlığına, ceketinin duruşunda bir gariplik sezdi—sanki Bothwell kendini korur gibi yürüyordu. Yaklaşmak istedi ama aralarındaki mesafe, birkaç adımda kapanacak türden değildi.
“İyi misiniz?” diye sordu, bu kez daha temkinli.
Bothwell durmadı. Sadece başını çok az yana çevirip, neredeyse duyulmayacak bir sesle konuştu:
“İyiyim.”
Bu tek kelime, kapalı bir kapı gibiydi.
Keturah olduğu yerde kaldı. Onun uzaklaşan sırtına baktı; dik, soğuk ve erişilmez. Bir şey söylemek istedi ama söylemedi. Koridorun taş zemininde Bothwell’in ayak sesleri yankılanırken, aralarındaki sessizlik daha da büyüdü.
Bothwell köşeyi döndüğünde durdu. Elini duvara dayadı, gözlerini kapadı. Bir anlığına başını eğdi—kimsenin görmediği kadar kısa, kimsenin bilmediği kadar gerçek bir an.
Sonra yeniden doğruldu.
Çünkü bazı şeylerden kaçmak gerekiyordu.
Ve en çok da, sevdiği şeylerden.
At arabası okulun biraz uzağında, gölgede kalacak biçimde durmuştu. Edmund, perdeden sızan ışıkla binanın girişini izliyor; bakışlarını sabırsızca etrafta gezdiriyordu. Keturah'ı görme umudu, içini kemiren bir merak gibi yerleşmişti içine.
Hawthorne dışarıda beklerken birkaç adım yaklaştı.
“Efendim, gitmemiz gerekiyor. Birazdan okul dağılacak,” dedi alçak sesle.
Edmund elini kaldırarak onu susturdu.
“Dur,” dedi sertçe. “Katip bir babanın kızı olan Keturah'ı görmeden buradan kıpırdamayacağız.”
Hawthorne başını eğdi, itiraz etmeden kenara çekildi.
Bir süre sonra, sessiz çevre yavaş yavaş canlandı. Kapılar açıldı, öğrenciler kümeler hâlinde avluya döküldü. Gürültü arttı. Ardından, kalabalığın içinden zarafetiyle hemen ayırt edilen bir siluet belirdi. Keturah, yanında bir arkadaşıyla birlikte merdivenlerden iniyordu.
Hawthorne fısıldadı:
“İşte orada.”
Edmund gözlerini kısarak baktı. Uzakta olmasına rağmen Keturah'ın duruşu, yüzündeki sakin ifade dikkat çekiyordu. Güzelliği inkâr edilemezdi; öyle gösterişli değil, ama bakıldığında geri çevrilemeyen bir sadelik taşıyordu.
“Evet,” dedi Edmund ağır ağır. “Oldukça dikkat çekici.”
Hawthorne ellerini arkasında birleştirerek konuşmaya devam etti:
“Okulda seviliyor efendim. Görevini başarıyla yerine getirdiğini söylüyorlar. Hademe de aile terbiyesi aldığını özellikle vurguladı. Bugüne dek yanında hiç bir erkekle görülmemiş.”
Edmund purosunu ağzından çekip aldı. Dudaklarının kenarında sinirli bir çizgi belirdi.
“Nedeni çok açık değil mi?” diyerek Hawthorne’a yan gözle baktı. “Çünkü benim oğlumu seviyor.”
Kısa bir sessizlik oldu. Edmund yeniden ileriye baktı.
“Evlilik meselesini hızlandırmam gerekiyor,” dedi düşünceli bir tonla. “Belki de…”
Sustu. Gözleri daraldı. Dudaklarında yavaş yavaş şeytani bir tebessüm belirdi.
“Belki de… enteresan bir şekilde ortadan kaybolursa?”
Hawthorne, bu sessizlikte her şeyin söylendiğini anlamıştı. Efendisinin Keturah hakkında plan yapmaya çoktan başladığını biliyordu. Başını hafifçe eğdi—beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu.
Günler yavaş geçti. Bothwell, Keturah'tan uzak durmayı sürdürdü; onun her adımında, her gülüşünde içi sıkıldı ama gözü hiçbir zaman onu aramadı, sadece sessizce kendi işine odaklandı. Derslerindeki başarı devam etti, laboratuvar çalışmalarını aksatmadı, evde günlük işleri rutin bir düzen içinde sürdü—her şey dışarıdan bakıldığında sorunsuz ve sakin görünüyordu. Fakat içi, sessiz bir fırtına gibiydi; Keturah'ın hayali her köşede, her pencerede onunlaydı.
Evde, babası Edmund Keturah'ı izleme ve durumu kesinleştirme planlarını Hawthorne ile görüştü; her detay dikkatle ele alındı. Bothwell, bu sessiz günlerde hiçbir şeye müdahale edemedi, sadece babasının planlarının gölgesinde sıkışıp kaldı.
Sırtındaki yara ve morluklar, günler geçtikçe hafifledi. Aynaya bakarken, geçmişteki acıyı hatırlasa da şimdi sadece hafif bir iz kalmıştı—bedeni iyileşmişti, ama kalbine kazınan iz hâlâ oradaydı. Sessizce kendi kendine fısıldadı:
“Acısı da izi de geçer… ama derinlerde bıraktığı iz asla silinmeyecek.”
Böylece geçici bir huzursuzlukla geçen günlerin ardından, Bothwell ayrılık konuşmasını yapmak için kararlılıkla hazırlandı. Keturah'a yaklaşacağı anı düşünürken dudaklarını birbirine bastırdı; gözleri kararlı, fakat içi hâlâ buruktu.
Zihninde sadece bir tek şey vardı: medeni bir şekilde, üzgün ve saygılı olarak sevdiği kızdan ayrılmak.
Ders sona erer ermez, Bothwell gözlerden uzak bir köşeye yöneldi. Sebastian’ın dikkati başka yerdeydi; kimse fark etmeden bahçe kapısından sessizce at arabasına bindi. Keturah da tam o sırada, hafif bir şaşkınlık ve merakla onu fark etti. Arabanın yavaş ilerlediği yol boyunca, sadece dere kenarının sessizliği ve kuşların cıvıltısı vardı; kimseler duymuyordu, kimseler görmüyordu.
Bothwell at arabasını durdurdu. Gözleri karanlık ve sessiz, yüreği ise fırtınayla çarpıyordu. Keturah, sevdiği adamı anında tanımıştı; gözlerindeki hüzün ve sessizlik her şeyi anlatıyordu. Titreyen elleriyle yavaşça Bothwell’in yüzüne dokundu.
“Son zamanlarda benden kaçıp duruyorsun… İyi misin? Bana anlatamadığın ne var?” diye fısıldadı Keturah, sesi hem yumuşak hem de merakla doluydu.
Narin, güvenilir ve sevgi dolu bu dokunuş, Bothwell’in içinde derin bir cızıltı yarattı; yüreği sızladı ama kendini tutmak zorundaydı. Keturah'ın elini, gözlerini kırpmadan, sessizce ve zorla yüzünden indirdi.
Sessizlik, suyun hafif şırıltısıyla birleşmişti. Bothwell sadece derin bir nefes aldı, gözleri ufka takılı, kalbi ise Keturah'a karşı duyduğu çaresizlik ve sevgiyle doluydu.
Gözleri yere takılı, elleri dizlerine sıkıca bastırılmıştı; nefesi hızlı ama sessizdi. Elleri titredi, parmaklarını bir an sıkıp sonra gevşetti; göz kırpışları hızlı, nefesi kesik kesikti.
İkisi de sessizdi; suyun hafif şırıltısı ve rüzgarın yapraklarla dansı dışında hiçbir ses yoktu. Bothwell’in gözleri ufka bakıyordu, yüzündeki sert ifade ve hafif kederli kaş çatışı her şeyi anlatıyordu. Keturah'ın hafifçe arkasına yaslanışı, gözlerinde bir umut ve merak bırakıyordu.
Gözlerini kaçırdı; nefesi hızlı ve düzensizdi.
“Keturah… seni… seviyorum… ama… ailem…”
Sözleri boğazında düğümlendi, kelimeler eksik kaldı. Omuzları düşmüş, sessizliği konuşuyordu adeta. Keturah, gözlerinde sevgi ve üzüntüyle onu izledi.
“Seni seviyorum… ve birbirimizi ayıran ailelerimiz olması ne acı…” dedi Keturah, gözlerinden birkaç damla yaş süzülürken. Bothwell başını sessizce salladı, “Biliyorum,” dedi.
Keturah, sevdiği adamın yeşil gözlerine son kez baktı; dudakları titreyerek fısıldadı: “Ayrılıyoruz o halde?”
Bothwell gözlerini sorunun ağırlığıyla kapadı; sessizlik her şeyi anlatıyordu. Keturah başını çevirdi, elinin tersiyle gözyaşlarını sildi: “Üzülme… Senin hiçbir suçun yok. Sadece mecbursun; ailen ve görevlerin için… Blackwood’ların geleceği için senin de güçlü olman gerek.” Sesi boğuk çıkmıştı.
Bothwell, Keturah'ın ağlamasına dayanamadı; kalbi binlerce parçaya bölünmüş gibiydi, sebep yine babasının otoritesiydi. Keturah içinde bir şeylerin öldüğünü hissetti.
"Elveda" diyerek, hızla at arabasının yanına yöneldi ve bindi. Keturah'ın yokluğu yüzüne tokat gibi çarptı; Bothwell sağ elini sızlayan kalbine götürdü, dizini yere bıraktı, başını eğdi ve sessizce gözyaşlarının akmasına izin verdi.
Keturah arabada oturmuş, içi çıkana kadar ağlamıştı. Sınıf farkının bir gün yüzüne vuracağını biliyor, buna hazırlanmaya çalışıyordu. Ama sevdiği adamın ağırlığı ve hoşgörüsü onu tamamen ele geçirmişti. Elini göğsüne koydu; bir daha kalbinin kimse için böyle çarpamayacağını biliyordu.
Bothwell, nehir kenarındaki sessizlikte durdu. Keturah'ın yokluğu tokat gibi çarpmıştı yüzüne. Sağ elini sızlayan kalbine götürdü, yavaşça bir dizini yere bıraktı ve başını eğerek sessizce gözyaşlarının akmasına izin verdi.
“Neden?” diye fısıldadı kendi kendine.
"Neden her şey babamın kontrolünde? Neden sevdiğim kadını onun istediği gibi bırakmak zorundayım? Duygumu, ruhumu, kalbimi orada bırakıyorum… Ve şimdi hayat… şimdi ben nasıl devam edeceğim?”
Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. “Keturah… benim umudum, benim güzel sevgilim… Elveda bile diyemedim.”
Yavaşça yerden destek alarak ayağa kalktı. Omuzları gerilmiş, yüzü sertti. “Sevginin benim dünyamda yeri yok,” dedi kendine. “Babam istediği sürece sevebilirim… ama uzaktan, zarar vermeden… sadece böyle…”
Nehir kenarındaki sessizlik, Bothwell’in kalbinin ağırlığını tüm çıplaklığıyla yansıtıyordu. Gözleri, Keturah'ın yokluğunda biraz daha sert, biraz daha kararlı parladı. Blackwood soyunun gelenekleri ağırdı ve o, bir varis olarak bu yükü taşımak zorundaydı.
Olanları uzaktan izleyen Sebastian, iki aşığın bitişine tanık olmuştu. Bothwell için gün durgun ve mutsuz geçmişti; okula gidip eve gelmiş, Keturah'ı görmemişti bile. Evde de durum değişmemişti; yalnızca anne ve babası evlilik planlarını konuşuyordu.
Bothwell odasına kapanıyor, kitap okuyor, pencereden dışarıyı seyrediyor, ara sıra resim çiziyordu. Dört gün boyunca neredeyse uyuyamamıştı. Öğretmeni Frederick ile arada sohbet ediyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Sadece öğretmeni, resmini beğendiğini söylediğinde yüzünde küçük bir tebessüm oluşuyordu.
William ve Charles ile okulun dışında oturup sohbet etmişti, fakat kafası hâlâ yerinde değildi. Gece olunca yatağına geçmeden aynanın önüne geçti, yaralarına göz gezdirdi; sanki biri kırmızı renkli bir fırçayla sırtına uzun şeritler çizmiş gibiydi. Zamanla izler yavaş yavaş kayboluyordu. Doktor olarak kendisinin de hep söylediği bir şey vardı: “Zaman her şeyin ilacıdır.” Ama ya acılarının ilacı yoksa…
Günün ilk ışıklarıyla birlikte Edmund evden her zamankinden erken ayrılmıştı. Fabrikaya zamanında varması gerekiyordu; bugün önemli bir iş görüşmesi vardı. Gordon Yarrow ve Isaac Langford ile bir iş birliği konuşulacaktı. Sonrasında, işler yolunda giderse küçük bir kutlama bile yapılabilirdi.
Evde yalnızca Lavinia kalmıştı. Octavia ile birlikte bahçede çiçeklerle ilgilenmiş, ardından Tindra’nın hediye ettiği çiçek fidelerini toprağa büyük bir özenle yerleştirmişti.
Bothwell henüz uyanmamıştı; bu yüzden kahvaltıya da geç kalmıştı. Hiç hâli yoktu, iştahıysa çoktan onu terk etmişti. Güçlü durmaya çalıştıkça içindeki kuvvet biraz daha azalıyor gibiydi. Yataktan doğrulurken gözlerini kısarak nefes aldı.
Bugün…
Keturah'ı görmek yok. Sevmek yok.
Benim için umut yok.
Tam o sırada kapı tıklatıldı.
“Gel,” dedi kısık bir sesle.
Yataktan çıkıp terliklerini giydi. İçeri giren Sebastian’ın elinde bir tepsi vardı; bunun annesinin gönderdiği kahvaltı olduğunu anlamak zor olmadı.
“Günaydın efendim,” dedi Sebastian saygıyla. “Bir şeyler yemeniz gerekiyor. Annenizin emriyle buradayım.”
Bothwell suratsızdı ama tepsiye bakarken yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
Sebastian tepsiyi masaya bırakırken ekledi:
“Ve… tabaktakiler bitmeden odadan ayrılmamam da söylendi.”
Zor da olsa annesinin isteğini yerine getirmiş, tabağını bitirmişti. Sebastian, efendisindeki değişimi fark ettiğini belli etmek istercesine konuştu:
“Bu günlerde pek huzurlu görünmüyorsunuz.”
Bothwell başını kaldırıp ona baktı. Sebastian tereddütle sordu:
“Sırtınız… nasıl oldu?”
Bothwell dilini sinirle ağzının içinde gezdirdi.
“Biliyorsun Sebastian,” dedi sertçe, “benim canım yanmaz. Ve ben güçsüz olamam.”
Bakışlarını ondan çekip pencereye çevirdi.
“Ben,” dedi kısık bir sesle, “ölmüş bir bedende yaşayan bir ruhum sadece…”
Bir an durdu, sonra konuyu kapatıp sordu:
“Babam evde mi?”
Sebastian başını salladı.
“Hayır efendim. Erkenden çıkmak zorundaydı. Bugün fabrikanın geleceği için büyük bir adım atılacak.”
“Hiç ilgimi çekmiyor bu parasal gelişmeler,” dedi Bothwell. Tek elini ağzına götürüp dudağının üzerine bıraktı; düşünür gibiydi.
“Anlıyorum efendim,” dedi Sebastian ciddi bir sesle. “Ama bu, Blackwood’lar için son derece mühim.”
Bothwell başını alaycı bir ifadeyle salladı.
“Tıpkı benim evliliğim gibi…”
Sözleri boğazında düğümlendi. Babası ellerini bağlamıştı; kaçacak yolu yoktu, makas da onun elinde değildi. Bir yolda yürüyordu—gözleri açıktı ama sanki zifiri bir karanlığın içindeydi.
Sebastian, genç efendisinin her hareketini, yüzündeki her ifadeyi dikkatle izliyordu. Bothwell, kafese kapatılmış bir kuş gibiydi; çırpınıyor ama uçmayı bilmiyordu.
Blackwood ismi bir uçurumdu. Tutunamazdı. Çünkü tutunursa, çığlıkları bile tutsak kalacaktı.
Yeşil gözleri yalnızca adımlarını izliyordu. Ne başını kaldırmaya hâli vardı ne de konuşmaya. Keturah'ı yine görmemişti. Aklına kötü ihtimaller üşüşüyordu ama öğrendiği kadarıyla okuldan ayrılmış, istifa etmişti. Bunun onun için iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordu; bildiği tek şey, babasının ona zarar vermemiş olmasını dilemekti.
Koridorlar kalabalıktı, sesler birbirine karışıyordu ama o kendini tarifsiz bir yalnızlığın içinde buluyordu. Bir zamanlar bu duvarlar arasında ona iyi gelen biri vardı… şimdi ise yoktu. Bunu her düşündüğünde kalbine ince ince iğneler batıyor gibiydi.
Ders bitmişti dışarı çıktı. Sebastian’ı her zamanki yerinde göremedi. Etrafına kısaca bakındı. Tam o sırada başka bir at arabasının avluya yaklaştığını fark etti. Kim olduğunu anlamaya çalışırken gözlerini kısarak baktı.
Arabadan turuncu saçlı, özenli giyimli genç bir kadın indi. Eteklerini hafifçe toparladı, başını kaldırdı. Bothwell’i görür görmez duraksadı; yüzünde kontrollü ama saklanamayan bir heyecan belirdi. Elleri bir an için birbirine kenetlendi.
“Bay Blackwood…” dedi, sesi ölçülü ama canlıydı.
“Sizi tanımak için çok sabırsızdım.”
Bothwell, bir an ne diyeceğini bilemedi. Bakışları istemsizce etrafta gezindi; sanki bu anı erteleyebilecek bir çıkış arıyordu.
Ama yoktu.
İşte, yüzleşmekten kaçtığı Margaret Ashford karşısındaydı.
İçi şimdiden sıkışmıştı. Çünkü yolun sonunda bir ışık olmadığını biliyordu…
Ve bunun farkında olmak, karanlıktan bile ağırdı...