İçeriğe geç

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 10 · 20 dk okuma

ÖLÜMLE EĞİTİLENLER

Bölüm 10

BÖLÜM X - Kanun ve Kan

Sabah kahvaltısı durgundu. Bothwell pek şaşkındı; lokmasını yutarken,

“Babacığım, sizi muayene etmemi ister misiniz?” diye sordu, bakışlarını tekrar tabağına indirirken.

Edmund kahkaha attı.

“Eğer sen gerekli görüyorsan, yapabilirsin" dedi.

Lavinia gülümseyerek sordu,

“Sana böyle düşündüren nedir oğlum."

Bothwell dudağının kenarını astı.

“Hiç babam… çok sakin görünüyor da…” dedi.

Babası başını dik tuttu.

“Merak etme, bana hiçbir şey olmaz. Ben kolay kolay yıkılmam,” dedi, sesindeki gücü hissettirerek.

Sonra gözlerini oğluna çevirdi:

“Haydi kalk masadan. Bu öğün sana yeter. Benim gibi güçlü olamazsın yoksa. Doktorsun; fazla yemenin zararlı olduğunu biliyorsun,” dedi ve el işaretiyle kalkmasını emretti.

Bothwell içinden, onun hiçbir şeyi yok… Her zaman ki Edmund Blackwood… diye geçirdi. Yediği zaten sadece iki parça bir şeydi. Mendille ağzını silerken ayağa kalktı.

Kısa bir selamlamadan sonra babasının yüzündeki öfkeli nefreti gördü ve içi bir kez daha paramparça oldu. Onu asla tamir edemezdi; ki babası bunun için bir adım bile atmıyordu.

Edmund elini çenesinin altına götürdü, oğlunun hâlâ yerinde olduğunu gördü ve sert bir sesle,

“Durup bana bakacağına öğrencilerine yetiş,” dedi.

Bir kez daha, eliyle kış kış yapar gibi emretti.

Bothwell boğazının yanışını hissediyor, yutkunmakta zorlanıyordu. Elleri istemsizce yumruğunu sıkıyordu. İçinden mırıldandı:

“Biraz… biraz beni sevdiğini söyleseydin… hatta yalan söyleseydin, ben çocuk gibi inanırdım…”

Boğazı yanarak, güçlükle kelimeleri çıkararak fısıldadı:

“Emredersiniz…”

°°°

Adımlarının koridorda çıkardığı sese eşlik ederek dalgın dalgın yürüyordu.

Charles nefes nefese koşarak yanına geldi, başını eğip nefesini düzene sokarken:

“Bekle,” dedi, “sizin taktiğiniz sayesinde Isabel beni affetti.”

Bothwell hafifçe gülümsedi, elini arkadaşının omzuna dokundurup indirdi.

“Sizin adınıza çok sevindim,” dedi.

O sırada Keturah yanlarından geçerken Bothwell’e kaçamak bir bakış attı. O güzel gülüşü karşısında, erimeyecek buz bile kalmazdı. Bothwell ona hafifçe baktı, sonra başını eğdi.

Charles fark edip sordu:

“Beğendiniz mi bari?”

Bothwell anlamamış gibi, “Neden bahsediyorsunuz?” diye sordu.

Charles koridorda uzaktan gözüken Keturah'ı işaret etti:

“Şu size bakan kız,” dedi.

Bothwell, uzaklaşan Keturah'a bakarken, kenardan yürüyen William’ı gördü ve tebessüm etti.

“Ben sadece William'ı görüyorum,” deyip tek elini cebine koydu.

Arkadaşının meraklı gözlerini fark edince hafifçe gülümsedi:

“Bütün kadınlar hep bana bakar biliyorsunuz. Neden böyle şaşırdınız ki?”

William onlara doğru yaklaşırken, “Neyi tartışıyorsunuz?” diyerek sohbete katıldı.

Bothwell dudaklarını birbirine bastırıp, “Bilmiyorum,” der gibi cevap verdi.

Charles gözden kaybolan Keturah'ı işaret etti:

“Az önce çok güzel bir kız kendisine hayranlıkla bakıp geçti,” dedi.

William iki elini yana açarak cevap verdi:

“Bunu zaten biliyoruz. Arkadaşımız çok dikkat çekici; herkes ona bakıyor. Bahsettiğin kız da onlardan biri.”

Bothwell arkadaşı ile beraber kısa bir kahkaha attı, ama yüzündeki şaşkın ifadeyi saklamaya çalıştı; elini saçına götürdü ve kaşıdı.

Topuklarının üstünde kalkıp aceleci bir hareketle, “Dersim başlıyor, şimdilik görüşürüz,” diyerek onları ardında bıraktı.

Charles ve William sessizce kendi aralarında konuşmaya devam ettiler.

Köşede konuşulanları duyan Sebastian hafifçe başını duvarın kenarından çıkarıp uzakta giden Bothwell’e baktı:

“Mrs. Keturah … demek buralarda… az önce önümden geçen esmer kız oydu. Bu bilgiyi efendime açıklamam lazım,” dedi ve üzgün bir şekilde ekledi:

“Üzgünüm genç efendim, ama benim ilk görevim babanıza itaat etmek… Sadakatime asla ihanet etmem,” diyerek oradan ayrıldı.

°°°

Bothwell, küçük taş tahtasını eline aldı ve öğrencilerine gösterdi.

“Kardiyovasküler sistemin temel işleyişini anlamak istiyorsanız, buraya dikkat edin,” dedi.

Tahtaya grafit kalemiyle büyük harflerle yazdı: “ATRİUM – VENTRİKÜL – VALV.”

“Burası atriyum, yani kulakçık,” diye açıkladı. “Kan buradan ventriküle geçer. Ventrikül, yani karıncık, kanı vücudun tüm organlarına pompalar. Valvler, kanın tek yönlü akmasını sağlar; tıpkı kapakçık gibi.”

Bir öğrenci elini kaldırdı, merakla sordu:

“Efendim, eğer valvler düzgün çalışmazsa ne olur?”

Bothwell durup öğrencisine baktı, sonra yavaşça cevapladı:

“Çok iyi soru. Valvler düzgün çalışmazsa kan geri kaçar, organlar yeterince beslenemez ve vücut zayıflar. İşte bu yüzden her yapı hayati öneme sahiptir; neyin ne iş yaptığını bilmek, sadece öğrenmek değil, aynı zamanda yaşamı korumaktır.”

Öğrenci başını salladı, diğerleri de dikkatle not alıyordu. Bothwell, sessizce tahtaya döndü ve bir kez daha yazdıklarını gözden geçirdi.

Ders biterken deri çantasını eline alıp sınıftan ıslık çalarak çıktı. Okulun kapısından adımını attığı anda, at arabasının yanında bekleyen Sebastian’ı gördü. Gözlerini kısarak durdu.

“Ah, Sebastian… yine mi buradasınız?” diye sordu.

Sebastian başını eğdi, kapıyı efendisi için açtı. “Üzgünüm efendim. Görevim sizi korumak. Bu yüzden buradayım.”

Bothwell kalabalığa göz gezdirdi. Keturah'ı seçmeye çalıştı ama onu göremedi. İçinde belirsiz bir boşluk kıpırdandı.

Salonda Lavinia, çayını yudumlarken oğlunu dinliyordu. Bothwell, kucağına bıraktığı kitabı okuyordu. Kapıda beliren Sebastian, Edmund’un geldiğini haber verince Bothwell kitabı ona uzattı ve ayağa kalktı.

Lavinia eşini görünce tebessüm etti. “Hoşgeldin.”

Edmund ağır adımlarla salona girdi, koltuğa oturdu. Bothwell’in ayakta durduğunu sonradan fark edince kısa bir el hareketiyle oturmasını işaret etti.

O sırada sehpadaki boş fincanları toplamak için yaklaşan Viola’ya döndü Edmund. Elini sertçe salladı.

“Ölüm döşeğinde olsanız bile kendinizi burada tedavi ettirmeye kalkmayın. Hele ki evin sahibinin oğluna tedavi ettirmeyin bile.”

Viola irkildi, başını eğdi. “Bağışlayın efendim.”

Edmund’un sesi daha da sertleşti. “Defol git.”

Viola titreyerek salondan çıktı. Bothwell vücudunun gerildiğini hissetti. Edmund, koltuğa yaslanıp ona baktı.

“Sen,” dedi, “hizmetçilerle nasıl bu kadar içli dışlı olabiliyorsun?”

Bothwell sakin kalmaya çalıştı. “Ama ben—”

“Sus.”

Edmund yerinden hafifçe doğruldu. “Senin görevin hastaları iyileştirmek. Sen ise hizmetçilere hizmet ediyorsun.”

Oğluna doğru eğildi, sesi kısıldı ama zehirliydi. “Ne zaman sınırını bilip ona göre davranacaksın?”

Bir an durdu, ardından haykırdı: “Doktorsun da onlara mı doktorsun?”

Sözler Bothwell’in içine kadar işledi. Koltukta küçüldü.

Lavinia ayağa fırladı. “Edmund, o sadece—”

“Bizi yalnız bırak!” diye bağırdı Edmund.

Lavinia, oğlunun "git" diye yalvaran bakışlarını görünce eteğinin kenarını sıktı ve salondan çıktı. Hawthorne ile Sebastian arka tarafta sessizce bekliyordu.

Edmund, oğlunun arkasına geçti. Güçlü ellerini omuzlarına bastırdı.

“Hizmetçiler gözünün önünde can verse bile elini uzatmayacaksın,” dedi. “Anladın mı beni?”

Baskıyı arttırdı. “Onlar ölürse bizim için kayıp sayılmaz. Dışarıda binlercesi var.”

Bothwell acıyla gözlerini kapadı. “Bu hatayı tekrarlamayacağını söyle,” diye gürledi Edmund.

Bothwell sustu.

“Cevap ver!”

Edmund geri çekildi. “Sebastian, silahı çıkar.”

Bothwell başını çevirdi, gözleri yaşla doluydu.

Edmund’un emriyle Sebastian silahını cebinden çıkardı ve bekledi.

“Şimdi Sebastian’a kendini vur diye emretsem, sana izin vermediğim sürece onu kurtaramazsın! Ona dokunamazsın!” diye bağırdı Edmund.

Bothwell ayağa kalktı ve ”ölmesine izin...." diyemedi.

“Görevini hiçe saymamayı öğreteceğim sana!” diye gürledi Edmund. “Bu kutsal görevini niçin hizmetçilerin önemsiz bedenlerinde deniyorsun, ha?”

Bothwell, çaresizlikten titreyen sesiyle cevap verdi:

“Onlarda insan ve ben buna göz yumamam.”

Babası iğrenerek oğlunu süzdü, Sebastian’ın elindeki silahı alıp kuvvetle Bothwell’in önüne attı.

Silahın sesi salonda yankılandı, Bothwell irkilip biraz öteye kaçtı.

Hüzün dolu gözlerle babasına baktı:

“Neden bana karşı hep öfkelisiniz?”

Edmund umursamaz bir şekilde purosunu çıkarıp yaktı, gözlerini oğlundan ayırmadı. Bu bakışma kısa sürdü ama Bothwell’e uzun bir an gibi geldi ve bakışlar tehditkârdı.

Bothwell başını mahcupça eğdi:

“Peki… siz nasıl isterseniz,” dedi kısık bir sesle.

Edmund purosunu ağzının kenarında tutarak azarlamaya devam etti:

“Her gün seninle mi uğraşacağım?”

Bothwell başını kararlı bir şekilde kaldırdı:

“Canımı yakmak için her zaman bahane aramanıza gerek yok. Bir sözünüzle, bir bakışınızla beni zaten tuzla buz ediyorsunuz,” dedi ve dudaklarını birbirine bastı.

Babası kaşlarını çatarak:

“Hemen gözümün önünden kaybol!” dedi ve koltuğuna geri oturdu.

Hızlı bir baş eğmenin ardından, oğlunun adımları uzaklaşırken Edmund dişlerinin arasından fısıldadı: “Sefil varlık.”

Elini alnına götürüp sertçe sıvazladı.

“Demek Keturah, ha?” dedi; sesindeki nefret daha da koyulaşmıştı.

Sigara külünü kül tablasına boşaltırken konuşmaya devam etti:

“Ben, Blackwood’ların soyuna yakışır şekilde gücümü ve varlığımı koruyorum. Oğlum ise benden habersiz gönül işleriyle uğraşıyor. Ailemize yakışacak, varlıklı bir aileden eş adayı düşünürken…”

Hawthorne kenarda soğukkanlılığını koruyarak konuştu:

“Efendim, yarın her şeyi daha ayrıntılı şekilde öğrenip size bildireceğim.”

Edmund başını salladı.

“Bize yakışacak bir aile değildir. Adım gibi eminim,” dedi ve purosunu sertçe söndürdü.

Bothwell odasına girer girmez gömleğinin düğmelerini gevşetti. Sinirden vücudu titriyor, buna engel olamıyordu. Sert bir hareketle pencereyi açtı; derin derin nefes almaya çalıştı ama sanki boğuluyordu. Gözleri huzursuzca dolaştı.

“Neden bu kadar öfkelendi?” diye mırıldandı.

“Yoksa Keturah'ı mı öğrendi?”

Ama babasının öfkesinin sebebini kendi ağzıyla söylediğini hatırladı. Odada bir ileri bir geri dolaştı; içi içini yiyordu. Kalbi hızla atarken yatağına uzandı. Loş ışık yüzünün kenarına vuruyordu.

“Bu nefretin karşısında daha ne kadar güçlü duracağım?” diye düşündü.

Bakışları resim yaptığı köşeye kaydı. Lekenin silinip temizlendiğini gördü. Babasının ayrımcılıkla dolu kini sinirine dokundu. Kalbi acıyla sızladı.

“Evimiz de çalışanlarda bizden biri… onlar da değer görmeyi hak ediyor,” dedi içinden. “Ben nasıl onları hiçe sayarım?”

Vicdanı buna izin vermiyordu. Gözlerinin önüne Keturah'ın gülüşü geldi.

“Ah, Keturah…” dedi ve sustu.

“Seni de mi hiçe saymam gerekiyor? Seni de mi kendime layık görmemeliyim?” diye ekledi.

İçindeki sessiz çığlığı bastırdı.

°°°

Edmund odasında, tomarla kâğıdı incelerken kapısı tıklatıldı.

“Gel,” dedi, gözünü ayırmadan.

Hawthorne içeri girip kısa bir selam verdi.

“Efendim, araştırmayı tamamladım. Aile hakkında bilgiler öğrendim.”

Edmund kâğıtları bıraktı ve Hawthorne’a dikkatle baktı.

“Zayton Church, devlet memuru bir kâtip. Eşi Ursula Church ev hanımıydı; yakın zamanda vefat etmiş. Kızları Keturah Church, edebiyat öğretmeni. Oğlunuzun ders verdiği okulda görev yapıyor. Londra’nın küçük, derme çatma bir semtinde yaşıyorlar. Geçimlerini zor sağlıyorlarmış."

Edmund’un yüzü gerildi. Öfkeyle masadaki kâğıtları savurdu.

“İkinci sınıf bir aile…”

Bir an durdu.

“Keturah Blackwood…” diye fısıldadı, ardından yüzünü buruşturdu. “Demek varlıklı bir aileye gelin gelmeyi böyle istiyor. Ne olduğu belirsiz bir sokak kızını evimin içine alacağım, öyle mi?”

Alaycı bir kahkaha attı.

“Church ailesiymiş… hah.... Zavallılar. Paradan haberleri bile yoktur, eminim.”

Hawthorne sakinliğini bozmadı.

“Ne yapmayı planlıyorsunuz, efendim?”

Edmund yavaşça düşündü. Karda yürüyüp izini belli etmeyecekti.

“Şimdilik hiçbir şey. Uzaktan izlemeye devam edin. Her şeyi ağır ağır çözeceğiz. Oğluma fark ettirmeden Keturah'ı ondan uzaklaştıracağız.”

Elini çenesinin altına yerleştirdi.

“Bırak eğlensin. Gününü gün etsin. Onu öyle bir hizaya sokacağım ki bir dediğimi iki etmeyecek.”

Bu düşünceyle zevk içinde gülümsedi. Edmund için şöhret ve başarı, oğlundan bile ağır basıyordu. Çünkü neyin canını daha çok yakacağını çok iyi biliyordu.

Oğlunun hayata tutunduğu tek umudu…

Gözünü kırpmadan öldürecekti.

Sebastian, efendisinin emriyle Keturah'ı uzaktan izliyordu. Bunu fark edilmeden, büyük bir dikkatle yapmalıydı.

Bothwell dersten çıkmış, koridorda ağır adımlarla yürüyordu ki bir anda bağırışlar yükseldi. Seslerin geldiği yöne doğru koştu. Kısa sürede kalabalık toplanmıştı. İnsanların arasından Keturah'ı gördü. O saf güzellik… Her defasında onu nasıl da etkisi altına alıyordu.

Bir erkek öğrenci kolunu tutuyor, acıyla kıvranıyordu. William ve Charles Bothwell’e bakıyordu, müdahale etmesini bekler gibiydiler. Ama Bothwell bir anda ne sesleri duyabildi ne de çevresini görebildi.

Panik boğazını sıktı. Elleri titredi, nefesi düzensizleşti. Babasının sözleri kulağında yankılandı; bir parazit gibi zihnine yerleşti. Müdahale etmeye korktu. Gözleri istemsizce etrafta dolaştı, sanki izin almak ister gibi babasını aradı.

Elini uzatmaya cesaret edemedi. Kurtarmak istiyordu ama korkuyordu. Yaklaşmak istiyor, ama görünmez bir ip ayaklarına dolanmış gibi geri çekiliyordu.

“—Açılın!”

Frederick’in sesi kalabalığı yarınca ancak kendine gelebildi. Frederick ustaca diz çöktü, sakin bir sesle:

“Merak etmeyin, ciddi bir şey yok,” diyerek öğrenciyi kontrol etmeye başladı.

Bothwell, kalabalığın içine karıştı ve kimse fark etmeden oradan uzaklaştı.

Yakasını tutup hızlı adımlarla kendini dışarı attı. Nefes alışverişinin şiddeti, sanki kalbi göğsüne vuruyordu. Ellerine baktı.

“Bak baba…” diye fısıldadı. “Bana ne yaptın? Oğluna ne yaptın?”

Omuzlarının gerildiğini hissetti. Bu his, babasının ağırlığıydı.

Uzaktan William ve Charles ona doğru koştular. Endişeli bakışlarla ne olduğunu sordular. Bothwell kendini güçlükle toparladı.

“Hiç,” dedi. “Sadece… doktor olduğum için bir an orada öğrenciyi o halde görmek beni kederlendirmiş olmalı.”

Nefesi yavaş yavaş düzene giriyordu.

“Evet… sanırım,” diyerek sözünü parça parça tamamladı.

William onu sakinleştirmek için elini omzuna atacakken Bothwell korkuyla geri çekildi. William’ın şaşkın bakışlarını görünce hemen ekledi:

“Şu an zaten vücudum kasıldı. Dokunmazsanız benim için daha iyi olur.”

Bu yalanın altında ezildiğini hissetti. Hayatı boyunca hakikatten yana olacağına, yalanı ağzına almayacağına dair kendine söz vermişti. Ama babasının gözetimi altında bunun imkânsız olduğunu biliyordu.

William soluk yüzüne bakıp dostça gülümsedi.

“Endişelenmeyin. Siz azminizle her şeyin üstesinden gelirsiniz.”

Charles ortamı yumuşatmak istercesine güldü:

“Hem çok yakışıklısınız, çabucak atlatırsınız.”

Bothwell derin bir nefes aldı. Krizi geride bırakmıştı. Bitkin bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Gece olmasını hiç istememişti. Zaten gündüz kahvaltıya inmemişti; böyle zamanlarda babası çağırmadan sofraya oturamazdı. Haftasonu yaklaşırken evde dinlenmeyi planlıyordu. Çoğu zaman ev sessiz olurdu; annesi dışarıda, babası ise fabrikadan geç dönerdi.

Tuvalin başına geçti ve yarım kalan resmi tamamladı.

“Bu bir hediye,” dedi sessizce.

Öğretmeni Frederick istemişti ve büyük bir zevkle yapmıştı. Gün içinde okulda yaşananlar aklına geldikçe kendine kızıyordu ama yine eli kolu bağlıydı. Bunun sebebi hep aynıydı: babası.

Kapı tıklatıldı. Tabureden kalktı.

“Gel,” dedi sakin bir sesle.

Sebastian içeri girdi.

“Bu akşam yemeğine katılabilirsiniz, efendim,” dedi.

Bothwell başını salladı. Sebastian ellerini arkasında birleştirmişti. Merakla sordu:

“Bugün arabaya binerken oldukça durgundunuz. Okulda da bir takım hadiseler olmuş. Umarım zararınıza bir hadise yaşanmadı.”

“Önemli bir şey olmadı,” dedi Bothwell. Ardından yüzüne bakarak ekledi:

“Yani beni kurtarmanızı gerektirecek bir vaka değildi.”

Sebastian başını sallayıp bakışlarını kaçırdı. Sonra köşedeki resme baktı.

“Bitirmişsiniz.”

“Evet,” dedi Bothwell. “Zamanım varken oyalanmak için yaptım ama… düşünceler sayesinde çabucak bitti.”

Sebastian ifadesizce resmi inceledi. Bothwell ekledi:

“Yarın, babam görmeden bunu okula götürmenizi istiyorum.”

Sebastian başını eğdi.

“Emredersiniz.”

Bothwell koltuğuna oturdu. Bir an duraksadı.

“Babamın…” dedi, sustu. Sebastian bekledi.

“Dün gece neden bu kadar ani çıkış yaptığını biliyor musunuz? Asıl sebep neydi?”

“Fabrikada bir aksilik olmuş. Birkaç mal heba olmuş. Bu yüzden sinirliymiş,” dedi Sebastian, Hawthorne’un söylediklerini aktararak.

Bothwell bir süre düşündü.

“Başka bir sebep yok mu?”

“Soğukkanlılıkla: “Yok, efendim" dedi Sebastian.

Bothwell biraz rahatladı.

Keturah'a zarar vermesin de… Bana her gün bağırmasına razıyım, diye geçirdi içinden.

Masada yalnızca çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Ortam soğuk ve sessizdi. Edmund etini keserken konuştu:

“Günün nasıl geçti? Doktorluk sürecin, öğrencilerin… Ne durumda?”

Baskı boynuna dolandı. Bir yılan gibi. Suyundan bir yudum aldı.

“Her şey olması gerektiği gibi,” dedi. “Başarılı gidiyor.”

Edmund lokmasını yutmadan konuştu:

“Hekimlerini her daim memnun et. Bir doktor olarak yapabileceklerini daha da ileri taşı. Kanıtla ve hayran sayını arttır.”

Lavinia oğluna sevgiyle bakıyordu. Bothwell dudaklarını birbirine bastırdı.

“Elbette, babacığım. Bir hekim olarak adımı duyuracağım.”

Edmund purosunu yakmıştı bile.

“Gelecek için planlarım var. Seni uygun gördüğüm varlıklı bir ailenin kızıyla evlendireceğim.”

Bothwell başını salladı.

“Siz neyi uygun görürseniz…”

İçindeki mutsuzluğu ustalıkla saklıyordu. Edmund bunu biliyordu.

“Aferin,” dedi. “Beni mutlu ettin.”

Lavinia’yla göz göze gelip sahte bir tebessümle ekledi:

“O zaman yarın baba–oğul ava çıkıyoruz.”

Lavinia umutla oğluna baktı. Bothwell dizini sıktı.

“Memnun olurum, babacığım,” dedi.

İstemiyordu.

Edmund ellerini memnuniyetle birbirine vurdu.

“Harika. Şimdi odana çık. Yarın için dinlenmen gerek.”

Bothwell Sebastian’a kısa bir bakış attı.

“İyi geceler, babacığım.”

Annesinin kendisine güç veren tebessümünü de alarak masadan ayrıldı.

Yüzündeki ter boynuna kadar akıyordu. Yine kabus görüyordu.

Hep kaos… hep ölüm.

Blackwood’ların entrika dolu dünyasında temiz kalmak neredeyse imkânsızdı. Babasının elinde bir silah vardı.

Birinci kurşun Douglas Norton’a.

İkinci kurşun Keturah'a.

Son kurşun ise kendisine…

Sayıklıyordu. Aynı şeyi.

“Yapmayın… lütfen, babacığım…”

Bir çığlıkla uyandı. Nefes nefeseydi. Tek eliyle ağzını kapattı. Gecenin ortasında, karanlığın tam kalbinde uyanmıştı yine.

“Bitsin artık bu işkence,” diye mırıldandı.

Yarının nasıl geçeceğini bilmiyordu. Babası ona ne yapacaktı? Onu ne bekliyordu?

Korkuyordu. Her şeyden, herkesten korkuyordu.

°°°

Sabahın ilk ışıkları odasına süzülürken gözlerini güçlükle açtı. Bugün büyük gündü. Babasını bekletmek istemiyordu; bu yüzden yataktan hızla kalkıp duş almaya karar verdi.

Lavinia, ekmeğinin üzerine reçel sürerken eşine bakmadan konuştu:

“Bugün Ashford ailesine gitmeyi düşünüyorum. Sen ne dersin?”

Edmund çayından bir yudum aldı. “Son derece muazzam bir fikir.”

Lavinia gülümsedi. “Oğlumuzla kızlarını evlendirmeye meyilliler. Oldukça düzgün bir aile. Onları kaçırmamak gerekir.”

“Kesinlikle,” dedi Edmund ve fincanını masaya bıraktı.

Bothwell giyinmişti. Saçları özenle arkaya taranmıştı. Kapısı tıklatıldı.

“Gel.”

Sebastian içeri girip başını eğdi. “Günaydın efendim.”

Bothwell başıyla selam verdi. Sebastian, efendisinin saçlarının hâlâ hafif nemli olduğunu fark etti.

“Yeterince kuru değil mi?” diye sordu.

Bothwell aynaya baktı. “Merak etme. Yaz sıcağında beni hasta edecek kadar ıslak değil.”

Birlikte aşağı indiler, salona geçtiler. Masa boştu.

Bothwell sandalyeye otururken sordu: “Herkes nereye gitti?”

Sebastian kısa bir duraksamadan sonra konuştu. “Anneniz…”

Sustu.

Bothwell başını kaldırdı. “Devam et.”

“Anneniz, sizin için uygun gördükleri eş adayının evine gitti.”

Bothwell hafifçe ofladı, gözlerini devirdi.

“Anlaşılan bu evde yakında bir kutlama yapılacak,” dedi dişlerinin arasından.

“Babanız avluda,” diye ekledi Sebastian. “Sürmeniz için getirilen atların yanında.”

Bothwell büyük pencerelere baktı. Babasının silueti belli belirsiz görünüyordu. Mendilini dizinin üzerine yerleştirdi.

Sebastian soğukkanlıydı. “Aileler, beklemenize anlayış gösterebilir. Hiç şüpheniz olmasın.”

Bothwell çatalını ağzına götürdü, sonra durdu.

“Benim derdim beklemek değil,” dedi. “Anlaşılmak.”

Lokmasını yuttu ama iştahı tamamen kaçmıştı.

“Ne yazık ki,” diye ekledi kısık bir sesle, “bu pek önemli değil.”

Av için hazırlanmışlardı.

Edmund koyu kahverengi binici ceketini giymiş, altına dizden bağlamalı kalın kumaş pantolonunu geçirmişti. Cilalı siyah binici çizmeleri sabah ışığını sertçe yansıtıyordu. Omzunda, ceviz ağacından kundaklı, çift namlulu bir çakmaklı av tüfeği vardı; metal aksamı kusursuzdu, gereğinden ağır ve tehditkârdı. Bu, yalnızca av için değil, güç göstergesi için de taşınan bir silahtı.

Bothwell daha sade ama kusursuz bir zarafet içindeydi. Koyu yeşil binici ceketi, açık renk yeleği ve boynuna bağladığı sade fuları ile avdan çok doğaya ait gibiydi. Eldivenlerini takarken yüzünde alışıldık o sakin ifade vardı ama omuzları hafifçe gergindi. O da bir tüfek taşıyordu; babasınınkine kıyasla daha hafif, daha dengeli—bir kuş tüfeği. Kullanmayı biliyordu ama kullanmak istemediği her hâlinden belliydi.

Avluda atlar hazır bekliyordu.

Edmund’un atı güçlü, kaslı ve koyu renkti. Ama Bothwell’in gözleri başka bir yere takılmıştı.

Uzun bacaklı, parlak tüylü, koyu kestane renginde bir at… Yelesi sabah rüzgârında hafifçe dalgalanıyordu. Gözleri canlıydı; ürkek değil, zeki. Boynu zarif bir yay gibi kavisliydi.

Bothwell hiç düşünmeden yanına yaklaştı.

Elini uzattı, atın başını okşadı. Avucunun altında sıcaklığı hissetti. At başını hafifçe eğdi, sanki bu dokunuşu kabul eder gibi.

“Sen ne kadar güzelsin…” dedi Bothwell alçak sesle.

Gülümsedi.

“Maksimus… evet, sana bu isim yakışır.”

At burnundan yumuşak bir soluk verdi.

O an Edmund durdu.

Elini kendi atının dizginlerinden çekmeden, oğluna baktı. Bakışı sertti. Sinir doluydu. Bothwell’in bu kadar rahat, bu kadar yumuşak olmasına tahammül edemiyordu. Av günüydü. Disiplin günüydü. Güç gösterisi günüydü.

Ama Bothwell bunu fark etmedi.

Maksimus'un alnını okşarken onunla konuşmaya devam etti.

“Güzel bir gün değil mi?” dedi fısıltıyla. “Merak etme… seni zorlamayacağım.”

Seyis yaklaşarak atın üzengisini tuttu. Bothwell alışıldık, bilmiş bir hareketle elini seyisin omzuna koydu. Ayağını üzengiye yerleştirirken tereddüt etmedi; vücuduyla dengeli bir hamle yaptı ve tek hareketle atın sırtına yerleşti. Oturuşu düzgündü, dizginleri ne çok sıkı nede çok geniş tutmuştu … İçinde bir şeyleri daha da sertleştirdi. Maksimus'un başını okşamak için uzanan Bothwell’e bakarken, kendi elini istemsizce yumruk yaptı.

“Hazır mısın?” diye sordu sert bir tonla.

Bothwell başını çevirdi, gülümsedi.

“Hazırım.”

Londra’nın kuzeydoğusunda, Epping Ormanı’na doğru yola çıktılar.

Geniş, kadim ağaçların arasından geçen patikalar sabah sisiyle örtülüydü. Meşeler ve kayın ağaçları gökyüzünü yarıyor, yerde nemli yapraklar sessizce eziliyordu. Bu orman, soyluların sıkça avlandığı bir yerdi.

Bugünkü av sülün ve geyik içindi. Edmund için bu bir gelenekti; Bothwell içinse yalnızca kaçınılmaz bir görev.

Atlar ağır ama ahenkli adımlarla ilerlerken, Maksimus'un kaslarının hareketi Bothwell’in dizlerinin altında hissediliyordu. Atın gücü sakin ama hazırdı. Bothwell istemsizce boynunu okşadı.

“İyi gidiyorsun,” dedi ona sessizce.

Edmund bu fısıltıyı duydu.

Ve içinden, oğlunun bu dünyaya neden bu kadar ait olamadığını bir kez daha sorguladı.

Atların nal sesleri nemli toprağa gömülürken ormanın içi ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Yalnızca dalların arasından sızan rüzgâr ve kuşların ürkek kanat çırpışları duyuluyordu. Edmund, atının üzerinde dimdik oturuyor, dizginleri hâkim bir kararlılıkla tutuyordu. Başını hafifçe yana çevirip oğluna baktı.

“Bugün,” dedi merakla ama altında sınayan bir ton vardı,

“Bir geyik avlayabilecek misin?”

Bothwell irkildi.

Dizginleri istemsizce biraz daha sıkı kavradı. Maksimus bunu hissetti; adımları kısacık bir an tereddüt etti. Bothwell derin bir nefes aldı, sesini olabildiğince sabit tutmaya çalıştı.

"Elimden geleni yapacağım,” dedi.

Ama içinden geçenler bambaşkaydı.

Bir hayvana zarar vermek… en son isteyeceği şeydi. Can almak, onu doktor yapan bütün değerlerin tam karşısındaydı. Parmakları hafifçe titredi.

Edmund bunu kaçırmadı.

Kaşlarını yavaşça kaldırıp indirdi. Bu küçük hareket, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.

"Evliliğini hızlandırmayı düşünüyorum,” dedi sanki hava durumundan söz ediyormuş gibi.

“Daha sonrasında da… birden fazla torun istiyorum.”

Bothwell’in sırtı gerildi.

“Torun,” diye devam etti Edmund, kelimenin tadını çıkararak,

“Soy demektir. Soyun devamı ise güç demektir. Güç de Blackwood’ların şöhreti.”

Konuşurken kenardan kenardan oğluna bakıyordu; doğrudan değil, avını süzen bir avcı gibi. Bothwell elindeki kayışı farkında olmadan sıktı. Parmak eklemleri beyazladı.

“Geleceğimi bu kadar detaylı düşünmeniz…” dedi, sesi kısık ve tedirgindi,

“Beni sevindiriyor elbette fakat… çok acele etmiyor musunuz?”

Edmund gülümsedi.

Ama bu, sıcak bir gülümseme değildi.

“Katiyen,” dedi net bir tonla, acele etmiyorum.”

Atını hafifçe mahmuzladı, Bothwell’le yan yana geldi.

“Büyüdün,” dedi. “Doktor oldun. Şimdi sırada evlilik var. Sorumluluk alacaksın.”

Bu sırada Hawthorne ve Sebastian, varacakları noktaya önceden ulaşmışlardı. Atlarından inmiş, çevreyi kolaçan ediyorlardı. Orman açıklığına yaklaşılmıştı.

Edmund durdu.

Atının dizginlerini çekti. Başını çevirip oğluna baktı. Bakışı alaycıydı. Ölçüp biçiyordu.

“Ve sonunda…” dedi yavaşça, baba da olacaksın.”

Sözlerini bitirince sustu. Yalnızca oğlunu izledi.

Bothwell’in boğazı kurudu. Yutkundu. Göğsünde bir ağırlık hissetti.

Baba olmak…

Ne kadar kolay söylenen bir kelimeydi.

Ama iyi bir baba olabilir miydi?

İstemiyordu.

İstemiyordu çünkü korkuyordu.

Edmund oğlunun sessizliğini fark etti. Kaşlarını hafifçe çattı.

"Yoksa,” dedi sorgulayıcı bakışlarla,

“Baba olmak istemiyor musun?”

Bothwell irkildi. Hemen başını kaldırdı.

“Bilakis,” dedi.

“Elbette isterim.”

Ama sesi… bir fısıltıdan farksızdı.

Ve Edmund bunu duydu.

Hawthorne’un sesi alçak ama netti:

"Burası güvenli, efendim."

Baba ile oğul atlarından dikkatlice indiler. Sabah serinliği ormanın içine sinmişti; nemli toprak, meşe kabukları ve nehirden yükselen yosun kokusu havada asılıydı. Sebastian birkaç adım öne çıktı, sessizce dinledi. Bir meşe dalını eliyle kenara ittiğinde, aşağıda kıvrılan nehri gördü. Suyun kenarına 3 geyik inmişti. Sakince su içiyorlardı.

Sebastian geri çekildi, hızlı ama sessiz adımlarla Edmund’un yanına ulaştı.

"Efendim… şu tarafta."

Bothwell’in içinden geçen tek dilek, avdan elleri boş dönmekti. Ama bu ormanda dileklerin bir kıymeti yoktu.

Edmund silahını kaldırırken oğlunun yüzündeki huzursuzluğu fark etti. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Başlayalım mı?" dedi, neredeyse hevesle.

Önden ilerledi.

Hawthorne, arkada kalan Bothwell’e buz gibi bir bakış attı.

"Buyurun, efendim."

Bothwell başını göğe kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Göğsündeki sıkışma geçmedi. Bıkkın bir teslimiyetle babasının peşinden yürüdü.

Ağacın kenarından geyikleri izleyen Edmund tetikteydi. Bothwell birkaç adım geride durdu. Masum, her şeyden habersiz su içen hayvanlara baktı.

Onlar bir aile, diye geçirdi içinden.

Küçük geyik, annesinin yanına sokuluyor; sonra babasına doğru birkaç adım atıyor, yeniden suya eğiliyordu. Bothwell’in gözleri doldu. Kendini o yavruda gördü. Babasının tetiği çekme ihtimali, göğsüne ağır bir taş gibi çöktü.

Edmund gözünü hedeften ayırmadan seslendi:

"Bothwell."

Cevap gelmedi.

"Bothwell."

İrkilerek kendine geldi.

Edmund silahı Hawthorne’a uzattı, sonra oğlunun arkasına geçti. Ayak sesleri Bothwell’in kulaklarında yankılandı. Babasının soğuk nefesini ensesinde hissetti. Ürperdi.

Edmund fısıldadı:

"Bu avı bir sınav gibi düşün. Düşmanlarını alt etmek istiyorsan önce dik durmayı öğreneceksin."

Oğlunun ellerini kavradı. Güçlü parmaklarıyla silahı tutmasına yardım etti. Bothwell’in titreyen elleri, babasının sert kavrayışı altında eziliyordu.

"Şimdi doğrult," dedi.

Bir adım geri çekildi.

"Hazır olduğunda çek tetiği."

Bothwell’in başı dönüyordu. Bu güzellik, bu sessizlik… ve ondan istenen vahşet. Babasının sesi bir karabasan gibi zihnine çökmüştü.

Ellerinin titrediğini Edmund da görüyordu.

"Ben bunu yapamam," dedi Bothwell.

Sesi kırıldı.

"Onlara kıyamam."

Edmund’un kaşları çatıldı.

"Sen veteriner değilsin, dedi soğukça.

"Doktorsun. Ellerinin titremesi mesleğini de etkilemeyecek mi?"

"Asla," dedi Bothwell.

"Bir hayatı kurtarmak bana güç verir. Ama bu… sustu. Geyiklere baktı.

"Bu katliam."

Edmund sabrını yitirdi. Silahı yeniden oğlunun ellerine bastırdı.

"Haydi," diye tısladı.

"Zayıflık seni güçlü yapmaz. Gerekirse önce kalbini öldüreceksin."

Nefesi göğsüne sıkıştı Bothwell’in. Boğuluyordu.

Sebastian uzaktan seslendi:

"Efendim… küçük olan kaldı."

Edmund bir an bile tereddüt etmedi. Oğlunun elinde tuttuğu silahın tetiğini kendi çekti.

Silah sesi ormanı yardı.

Bothwell’in yeşil gözleri, yere yığılan geyiği gördü. Kurşun, kendi silahından çıkmıştı. Dizleri çözüldü.

Nasıl bu kadar zalim olabiliyorsun?… diye geçirdi içinden."

Edmund geri çekildi.

"Sebastian, hayvanı getirin."

Purosunu umursamadan yaktı.

Bothwell yere çömeldi. Silahı yere bıraktı. Sanki fazlalıkmış gibi. Bir eliyle yüzünü kapattı. Nefes almaya çalışıyordu.

Edmund onu izledi. İçindeki kızgın ses söyleniyordu:

"O geyik," dedi sakince,

"Senin sevdiğin kızdı."

Söz, kurşundan ağırdı.

"Onun için de böyle çaresiz kalacaksın."

Hawthorne’a döndü elini uzatarak:

"Bugün başarısız oldun," dedi oğluna.

"Yine beni hüsrana uğrattın."

Hawthorne, Edmund’un eline uzun, koyu renkli cilalı bir baston uzattı. Erkeklerin yürürken taşıdığı türden; sert, ağır ve ceza için fazlasıyla elverişli.

Edmund bastona baktı.

"Bunların hepsi senin iyiliğin için," dedi.

"Günün birinde anlayacaksın."

Bothwell korkmadı. Korku çoktan tükenmişti. Görünmez bir kafesin içindeydi; anahtarı babasının elindeydi.

Başını eğdi kabullenmişti.

Edmund karşısına geçti. Bastonu iki eliyle kavradı. Sonra yine arkasına geçti:

"Kendini kanıtlamak zorundasın," dedi.

"Yoksa en başa dönersin."

Ve baston, oğlunun omzuna indi.

Sessiz bir inilti.

Bir darbe daha.

Bothwell dişlerini sıktı. Çıt çıkarmadı.

Her vuruşta Edmund içinden konuştu:

"Hayır bu," dedi Edmund,

"Bir geyik yüzünden değil..."

Son darbe daha sertti.

"Soyuma leke getirecek bir zaaf yüzünden."

Baston indi. Son kez.

Edmund geri çekildi.

"Bir daha önümde titreyen bir hayvan görürsem," dedi,

"Blackwood soyuna ihanet etmiş olursun. Ve bedeli çok ağır olur."

Atına yöneldi.

Bothwell başını kaldırmadan fısıldadı:

"Keşke… sizde bana bir esir gibi değil de...bir baba gibi davransaydınız."

Orman artık yeşil değildi.

Her şey kararmıştı.

Ve kısık bir ses, kendi kendine itiraf etti:

"Ben bir doktorum… ama siz bir baba asla değilsiniz..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.