Bothwell odasına girdiği anda, öfkesini dizginleyemeyerek masasında duran her şeyi bir hamlede yere savurdu. Düşen her eşya, içindeki fırtınayı susturmak istercesine dağılmıştı odaya. Az önce babasıyla sert bir yüzleşme yaşamış, ona açıkça bağırmıştı. Şüphelendiğini haykırmıştı. Çünkü sevdiği kadının ölümünün arkasında babasının olduğunu artık biliyordu.
Salondan çıkarken geride bıraktığı üç suçluyu düşündü. Onları adalete teslim etmemek için kendini zor tutuyordu. Masum Keturah'ın canına kast etmişlerdi. Babasına, ömrü boyunca unutamayacağı bir acı yaşatmışlardı. Hem de hiç hak etmediği bir şekilde… acı çeke çeke ölmüştü.
Sevdiği kadının o hâlini zihninde canlandırdıkça aklını yitirecek gibi oluyordu. Onu kaybettiği gün zaten güçsüzleşmiş, umudunu yitirmişti. Ama şimdi öğrendiği gerçek, son darbeyi en acımasız şekilde indirmişti.
Babası artık eskisinden çok daha tehlikeliydi.
Elini yüzüne kapatıp yatağın kenarına oturdu. Derin, titrek nefesler aldı.
“Yıkılma…” diye fısıldadı kendi kendine.
“Yıkılma ki baban kazanmak uğruna daha fazla masum insana zarar vermesin. Bekle… Bekle ki senin de sıran gelsin.”
Kendine temkinli olmayı tekrar tekrar hatırlattı.
°°°
Gündüzün erken inen ışıklarına yine geç uyanmıştı. Gece boyunca kabuslar görmüş, doğru düzgün uyuyamamıştı. Eskiden dakikti; erken yatar, erken kalkardı. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Her şey altüst olmuştu.
Babasıyla göz göze gelmek istemiyordu.
Sebastian odaya girip onu uyandırmadan önce hızla yataktan kalktı. Hazırlandı.
Aşağıya, yani kendi cehennemine inmeye hazırlanıyordu.
Babası çoktan çıkmıştı. Masada yalnızca annesi vardı. Lavinia, sadece dün geceki sözlü tartışmayı duymuştu; baba oğulun zaman zaman sert konuşmalarına alışkındı. Kapı açılınca Bothwell annesine yaklaştı, elini öptü.
“Günaydın anneciğim.”
Lavinia sevgi dolu gözlerle oğluna baktı.
“Otur lütfen, oğlum.”
Sandalyesini çekerken dün geceki yüzleşme zihninde yeniden canlandı. Bir an daldı.
Lavinia çayından bir yudum aldı.
“Bugün Bay Ashford fabrikamızı ziyaret edecek,” dedi sakin bir sesle. “Sonrasında belki seni de görmeye gelir.”
Bothwell hafifçe göz devirdi, belli belirsiz bir iç çekti. Mendilini sertçe dizine yerleştirdi.
“Gelsin anneciğim,” diyerek geçiştirdi.
Kahvaltısını yapıyor ama aslında yapmıyordu. Çatalı tabağa dokunuyor, sonra geri çekiliyordu. Öfkesi en küçük hareketine bile yansıyordu.
Lavinia bunu fark etti:
“Neyin var oğlum? Dün babanla da tartıştınız…”
Bothwell ağzındaki lokmayı yutmadan cevap verdi:
“Aynı şeyler işte. Güç, başarı, şöhret… Ama söz konusu vicdan ya da merhamet olunca kaba kuvvet ve itiraz.”
Lavinia oğlunun sözlerinde haklılık payı olduğunu biliyordu. Ama eşinden bu şekilde bahsedilmesini de doğru bulmuyordu.
Duruşunu toparladı:
“Lütfen karşımda oturuşunu düzelt ve tavırlarına dikkat et,” dedi yumuşak ama uyarıcı bir tonla. Göz göze geldiklerinde ekledi:
“Ayrıca duygularını bu kadar açık ifade etmen sana pek yakışmıyor. Kelimelerini daha dikkatli seçmelisin.”
Sonra hafif bir tebessümle, kısık seste:
“Üzülmeni istemiyorum oğlum. Her şeyi iyiliğin için hatırlatmak zorundayım.”
Bothwell çatalı ve bıçağı tabağa yavaşça bıraktı. Annesine baktı. Gülümsedi ama o gülümsemenin ardında kırık bir şey vardı.
“Zorundasın…” diye mırıldandı.
Bir an sustu.
“Bu kelimeyi ne zaman hayatımızdan çıkarmayı başarabiliriz, anneciğim?”
Lavinia iyi kalpli, dengeli bir kadındı. Bir anneydi. Ailesini bir arada tutmaya çalışan bir anne.
“Ailemiz hep böyle yaptı. Biz de yapabiliriz,” dedi yumuşak sesiyle. “İnan bana, her şeyi ölçülü yaparsak buna da gerek kalmaz.”
Bothwell başını hafifçe salladı.
“Ölçülü?” diye tekrar etti.
Gözleri masanın kenarında başı eğik, sessizce duran Octavia ile Sebastian’a kaydı. Sonra yeniden annesine döndü.
“Diyelim ki gerek kalmadı… Peki ya vicdan, anneciğim?”
Bakışları sertleşti.
“Ki zaten o kavramı çoktan hayatımızdan çıkarmış bulunuyoruz. Ve ben… aklımı kaybedeceğim diye endişeleniyorum.”
Sesi düştü.
“Ve de sabrımı…”
Lavinia konuşmayı sürdürmedi. Sessizce oğlunu izledi. Bir haftada neler yaşamıştı ki bu kadar değişmişti? Sanki medeniyetten uzaklaşıyor, kontrolü yavaş yavaş kaybediyordu.
Onu böyle görmek canını acıtıyordu.
Çünkü eğer söyledikleri bir gün gerçeğe dönüşürse, babası onu cezalandırırdı. Üzerine baskı kurar, susturur, belki de mesleğini bile elinden alırdı.
Ve o zaman bu ev gerçekten cehenneme dönerdi.
Bothwell düşemezdi. Düşerse yalnızca kendisi değil, babasının itibarı da sarsılırdı. Toplum konuşur, fısıltılar büyür, aile adı lekelenirdi.
Ve bu evde lekeden daha tehlikeli bir şey yoktu.
1802 yılının ağır sabahında fabrikanın içi kömür ve sıcak demir kokuyordu. Buhar makinelerinin ritmik homurtusu duvarları titretiyordu.
Mr. Edmund, işçilerin arasından ağır adımlarla ilerliyor, üretimi dikkatle gözlüyordu. Ceketi kusursuz, bakışları buyurgandı.
Hawthorne makinelerin gürültüsünü bastırmak için sesini yükseltti:
“Efendim, her şey yerli yerinde. Sevkiyatlardan oldukça iyi haberler geliyor. Üstelik Mr. Isaac Langford’un ürünleri kalitesini bir kez daha kanıtladı.”
Edmund purosunu dudaklarından çekti. Sert yüzü memnuniyetle gevşedi.
“Bu müjdelerle beni memnun ettiniz, Hawthorne. Aferin.”
Kısa bir gülümseme belirdi.
“Artık bizim kadar başarılı başka bir aile tanımıyorum. Rakibimiz asla var olamaz.”
Bu söz kibir değil, ilan gibiydi.
Ardından Hawthorne ile birlikte ofise çıkan merdivenlere yöneldiler. Aşağıdaki gürültü uzaklaşıyor gibiydi; oysa bir süre sonra insan sese alışır ve duymamaya başlardı.
Hawthorne tereddüt etti. Dün geceki gerginliği hatırlıyordu.
“Efendim… oğlunuz evlilik meselesinde sorun çıkarabilir.”
Edmund’un adımları sertleşti.
“Asla.”
Durmadı, konuşmaya devam etti:
“Biz ondan bir kişiyi alırken diğerini hayatta bıraktık.”
Elindeki puro hafifçe titredi ama sesi sarsılmadı.
Kapıya yaklaştıklarında Hawthorne öne geçip kapıyı saygıyla açtı. Edmund içeri girerken bir anlığına yukarıdan atölyeye göz gezdirdi. O bakışta sahiplenme değil, hükmetme vardı.
Alçak ama baskın bir sesle konuştu:
“Eğer kendini dizginleyemezse, bir sonraki hedefimizin Zayton Church olduğunu söyleyeceğim.”
Dudaklarında ince bir sırıtış belirdi.
“Bu tehdit onu durdurur mu dersiniz?” diye sordu Hawthorne, emin olamayarak.
Edmund kaşlarını çattı, yüzünü ona çevirdi.
“Elbette durdurur.”
Bir adım yaklaştı.
“Dünkü öfkesi hâlâ içinde merhamet taşımasındandı. Sevdiği kadının babası da onun yüzünden ölürse… işte o zaman bunun altında ezilir.”
Purosunu sert bir hareketle bastırarak söndürdü.
“Ve nihayet itaat etmeyi öğrenir.”
Tam o sırada kapı yeniden açıldı.
Gülümseyerek içeriye Mr. Xavier Ashford girdi. Edmund, dünürünü görür görmez sempatik bir tavır takındı. İki adam ölçülü bir şekilde el sıkıştı.
Edmund, oturması için koltuğu işaret etti.
“Nihayet bizi unuttunuz sandık, Mr. Ashford,” dedi hafif alaycı bir gülümsemeyle ve puro kutusunu uzattı.
Xavier nazikçe reddetti.
“Ah, böyle bir şey mümkün müdür, Mr. Edmund?” diye karşılık verdi. “Asıl biz sizin bizi unuttuğunuzu sandık.”
Edmund, Hawthorne’a el hareketiyle geri çekilmesini işaret etti. Puroyu yaktı, dumanı ağır ağır üfledi.
“Emin olun ki bir an olsun aklımızdan çıkmıyorsunuz. Evimizde sık sık sizden bahsedilir… bilhassa da çocuklarımızın geleceğinden.”
Xavier ofisi dikkatle süzdü. Koyu ahşap mobilyalar, düzenli dosyalar, ağır perdeler…
“Gazetedeki haberi gördüm,” dedi. “İnanın, sizin kadar memnun oldum. Fabrikanızın başarısı kısa zamanda dillerde dolaşacak.”
Egoyu ego beslerdi. Bu sözler Edmund’un yüzünde belirgin bir memnuniyet yarattı.
“Daha yakında çocuklarımızın evliliğinden de söz edecekler,” dedi sakin bir özgüvenle.
Xavier başını salladı.
“Çalışma düzeniniz oldukça planlı görünüyor.”
Edmund puroyu kül tablasına bıraktı.
“Sınırı belirlemek ve gereğinden fazla iyimser olmamak… işçilere kaytarmamaları gerektiğini öğretir. Yeterince katı bakarım.”
Kısa bir duraksama.
“Saflığa ve iyiliğe karşı da.”
Xavier gözlerini yerden kaldırıp karşısındaki hırslı adama baktı.
“Söyledikleriniz makul. İş dünyasında acımasız olmak insanı bir adım ileri taşır.”
Edmund başını ağır ağır salladı. Önündeki birkaç belgeyi düzeltir gibi yaparak asıl sorusunu sordu:
“Bugün oğlumu ziyarete gitmeyi düşünüyor musunuz?”
Xavier içten bir tebessümle,
“Muhakkak,” dedi.
Edmund’un zihninden kısa ve karanlık bir düşünce geçti:
Umarım kendine yakışır bir karşılama yapar…
Hawthorne sessizce konuşulanları dinliyordu.
Xavier bir elini masaya dayadı.
“Henüz vakti değil belki… fakat kızım için aile yadigârımız olan büyük çiftliği hediye etmeyi düşünüyoruz. İleride torunlarımız için sağlam bir yatırım olur. Doğa ve hayvanlarla büyümeleri… karakterlerini güçlendirir.”
Edmund puroyu yeniden yaktı. Yüzünde kayıtsız bir ifade vardı.
“İnce bir düşünce,” dedi. Hafifçe yutkundu.
“Lakin bizimle birlikte yaşamaları için evimiz ziyadesiyle büyüktür. Yine de… söz hediyelerden açılmışken…”
Önündeki belgeyi Xavier’in önüne doğru itti.
“Ben de gelinim için Londra’da bir şehir arsası armağan etmeyi düşünüyorum.”
Xavier belgeyi dikkatle inceledi.
“Bu oldukça mühim ve kıymetli bir armağan, Mr. Edmund.”
Edmund ellerini masanın üzerine koydu. Gözleri parlıyordu.
“Torunlarımızın geleceğini bugünden düşünmek zorundayız. Blackwood ve Ashford isimleri tarihe kazınacak… ve kimse bu isimleri unutmayacak.”
O an odada konuşulan şey evlilik değil, hanedanlıktı.
Konuşmalar karşılıklı övgülerle sürüp gitmişti.
Merdivenlerden aşağı inerlerken ayakkabılarının tok sesleri, makinelerin gürültüsüne karışıyordu. Edmund tek elini Xavier’in omzuna koymuştu. Arada bir duruyor, kısa cümlelerle sohbeti sürdürüyorlardı.
Xavier atölyedeki işçilere dikkatle göz gezdirdi. Ardından yumuşak bir sesle konuştu:
“Oğlunuza karşı büyük bir sempati duyuyorum. Onu daha şimdiden sahiplendim diyebilirim.”
Ceketinin cebine uzandı. Altın işlemeli, zarif bir cep saati çıkardı. Metal yüzey loş ışıkta parladı.
Edmund’un dikkati tamamen saatteydi.
“Bu,” dedi Xavier, saati avucunda çevirerek, “babamdan kalma. Ona da kendi babasından geçmişti. Bizde babadan oğula devredilen bir emanet gibidir.”
Kısa bir duraksama.
“Malumunuz, güzeller güzeli bir kızım var. Lakin bir oğlum yok.” Tebessüm etti. “Bu nedenle ailemizin en kıymetli yadigârını Mr. Bothwell’e hediye etmeyi düşünüyorum.”
Edmund, saatin işçiliğini yakından inceledi. Değerini anlayabilecek kadar tecrübeliydi. Bakışlarında kısa bir hayranlık parladı.
“Oldukça zarif bir düşünce,” dedi ölçülü bir memnuniyetle.
“Oğlumu sevindireceğinden eminim.”
Elini Xavier’in omzundan indirdi.
“Oğlum maneviyata daha fazla önem verir; maddiyatla pek ilgilenmez. Onu daima kontrollü ve saygılı yetiştirdim. Gerektiğinde herkesin karşısında dimdik durabilecek kadar güçlüdür.”
Bu söz, bir baba övgüsünden çok bir iddia gibiydi.
Xavier saati yeniden cebine koydu ve rahat bir nefes aldı.
“İçimi rahatlattınız.”
Kapıya doğru ilerlerlerken elini uzattı.
“Şimdilik müsaadenizi isteyeyim, Mr. Edmund.”
Edmund tok bir sıkışmayla karşılık verdi.
“Oğlum gelişinizden memnun kalacaktır.”
Xavier’i kapıya kadar uğurladı.
At arabası avludan uzaklaşırken Edmund yerinde durdu. Yüzündeki memnuniyet yerini hafif bir gölgeye bıraktı.
Hawthorne’a bakmadan konuştu:
“Umalım da ziyaret… beklendiği gibi geçsin.”
Arabayı gözden kaybolana kadar izledi.
Bothwell üniversitenin uzun taş koridorlarında William ile yan yana yürüyordu. William bir şeyler anlatıyor, heyecanla konuşuyordu; fakat Bothwell söylenenleri neredeyse hiç işitmiyordu.
Gözlerinin önünde yine aynı hayal belirdi.
Sevdiği kadını görür gibi oluyordu… Göğsü neşterle yarılmış, beyaz elbisesi kana bulanmış hâlde. Koridorun taş duvarlarına yaslanmış, ona bakıyordu sanki.
Gözlerini art arda kırptı. Derin bir nefes aldı.
Sesler yavaş yavaş geri döndü. Öğrencilerin ayak sesleri, yankılanan konuşmalar, uzak bir kapının kapanışı…
William konuşmaya devam ediyordu:
“Charles da babasının yanında çalışmaya karar vermiş. Limandaki sevkiyatların idaresini üstlenecekmiş. Duyduğuma göre mallar artık yalnızca kıyı şehirlerine değil, kıtaya da gönderiliyormuş.”
Bothwell başını hafifçe çevirdi. Kelimeler artık daha netti.
William bir anda yürümeyi bıraktı. Bothwell de durmak zorunda kaldı.
Gözlerini kısarak baktı.
“Beni dinliyor musunuz?”
Bothwell son anda kendini toparladı.
“Elbette.”
William kollarını göğsünde bağladı.
“Yarın akşam hekimler için bir davet verilecek.”
Bothwell’in sesi donuktu.
“Biliyorum.”
Kısa bir duraksama.
“Büyük bir zevkle katılacağım.”
William hafifçe kaş kaldırdı.
“Artık haberleri gazetelerden öğreniyoruz. Bu davet sizin için ehemmiyetli. Ardından gelen evlilik kararınız da öyle.”
Bothwell’in içi daraldı. Gerçekler her defasında yakasına yapışıyordu. Keşke bir engel çıksa… Keşke babasının bu kadar arzuladığı evlilik gerçekleşmese.
Dudaklarını bastırdı.
“Evet,” dedi kısaca. “Oldukça önemli.”
William, gözlerindeki isteksizliği fark etmişti.
“İstemiyor gibisiniz. O hâlde neden kabul etmiş gibi duruyorsunuz?”
Bothwell hafifçe gülümsedi; o gülümsemede yorgunluk vardı. Ellerini arkasında birleştirdi.
“Blackwood soyuna yakışır bir varis olmak zorunda olduğumu biliyorum.”
William kenardan geçen öğrencilere yol verirken başını yana eğdi.
“Bunun için evlenmek zorunda değilsiniz aslında ama…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Bothwell’in bir noktaya sabitlendiğini fark etmişti. O da başını çevirip baktı.
Uzaktan kendilerine doğru yaklaşan kişi Xavier Ashford’dı.
Bothwell omuzlarının istemsizce gerildiğini hissetti. Baskı artıyordu. Köşeye sıkışmış gibiydi. Ellerini cebinden çıkardı, hafif bir baş selamıyla karşılık verdi.
Xavier her zamanki sıcak tebessümüyle yaklaştı.
“Sizi görmek ne hoş, Mr. Bothwell.”
İki adam ölçülü bir şekilde el sıkıştı.
Xavier, William’ı fark edince nazikçe eğildi.
“Affınıza sığınırım, sizi görmezden geldiğimi sanmayınız.”
William önce Bothwell’e baktı, sonra şaşkın ama saygılı bir tavırla elini uzattı.
“Hiç mühim değil, efendim.”
Ardından arkadaşına anlamlı bir bakış attı.
“İzninizle… yapmam gereken bazı işler var.”
Hızlı adımlarla uzaklaştı.
Bothwell, William’ın gidişini kısa bir an izledikten sonra yeniden Xavier’e döndü.
“Nasılsınız efendim?”
Xavier, hafifçe aşağı kayan gözlüğünü düzeltti.
“İyiyim, teşekkür ederim. Sizi görmek arzusundaydım.”
Bothwell dimdik duruyordu. Ses tonu ölçülü ve saygılıydı.
“Ziyaretiniz beni memnun etti.”
Kısa bir tereddütten sonra ekledi:
“Arzu ederseniz bir kahve içebiliriz.”
Xavier’in yüzündeki tebessüm genişledi.
“Memnuniyetle.”
İkisi birlikte koridorun sonundaki salona doğru yürümeye başladılar.
Bothwell’in adımları düzenliydi.
Fakat zihninde hâlâ kanlı bir hayalet yürüyordu.
Kahvelerini yudumlayana dek aralarında kısa bir sessizlik hüküm sürdü. Fincanların porselen tabağa değen hafif sesi dışında çevredeki uğultu dahi sanki uzaklaşmıştı.
İlk sözü Xavier aldı.
“Görev yaptığınız üniversite oldukça gösterişli,” dedi ağırbaşlı bir hayranlıkla.
Sohbet bir müddet havadan sudan ilerledi. Bothwell, her gün görmeye alışkın olduğu binaya şöyle bir göz gezdirdi; dudaklarını birbirine bastırdı.
“Arzu ederseniz diğer bölümlerini de gezdirebilirim,” dedi ölçülü bir samimiyetle.
Xavier gözlüğünü nazikçe düzeltti.
“Değerli vaktinizi almak istemem. Nihayetinde talebeleriniz sizi bekler.”
Bothwell hafifçe kaşlarını çattı, fincanını dudaklarına götürdü.
“Lütfen böyle düşünmeyiniz. Sizinle birlikte gezmekten memnuniyet duyarım.”
Karşısında, kendisine öz babasından dahi daha sıcak bakan bu adama hafifçe gülümsedi.
Xavier aldığı cevap karşısında duygulandı. Bu genç adamın vakarını, nezaketini ve yumuşak mizacını bir kez daha tarttı zihninde. İçinden, kızının böylesi bir beyefendiyle evlenmesini ne denli arzuladığını geçirdi. Günlerdir kilisede ettiği dualar aklına geldi.
Fincanını masaya bıraktı. Ardından ceketinin iç cebine uzanıp bir cep saati çıkardı.
Bothwell’in bakışları saate kayınca Xavier yavaşça konuştu:
“Bunu size takdim etmek isterim.”
Bothwell doğruldu. Bir saate baktı, bir Xavier’e.
“Belki sıradan bir hediye gibi görünebilir,” diye devam etti Xavier, “lâkin ailemiz için manası pek büyüktür.”
Bothwell başını olumsuzca salladı.
“Katiyen öyle düşünmem, efendim. Bu saatin bir aile yadigârı olduğu pek aşikâr.”
Xavier bir an dalıp gitti. Sesi yumuşadı.
“Ben sizin yaşınızdayken babam bunu bana verdi. Ve günün birinde bir oğlum olursa ona vermemi tembih etti.”
Bothwell’in gözleri hafifçe nemlendi.
“Sizi gördüğümde,” dedi Xavier yutkunarak, “sanki uzun yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim.”
Saati, Bothwell’in elini usulca tutarak avucuna bıraktı. Dokunuşu bir dosttan ziyade bir babanın sıcaklığına benziyordu.
“Bunu kabul ederseniz beni ziyadesiyle mesut edersiniz.”
Bothwell ilk defa bir dokunuştan ürkmedi. Xavier’i ilk gördüğü andan beri içindeki o sıcaklığı hissetmişti. Yanlış zamanın doğru insanıydı belki… Üstelik karşısında, duyguyu ve merhameti incelik sayan bir baba oturuyordu. Deniz mavisi gözleri dolmuştu Xavier’in.
Bothwell boğazını temizledi.
“Anlattığınız mazinin ağırlığı yüreğime dokundu. Böylesine ince düşünülmüş bir hediyeyi kabul ederek sizi sevindirmek isterim.”
Xavier gözlüğünün altına sızan yaşları dökülmeden sildi.
Bothwell saate baktı; duygulanmanın verdiği o hafif burun sızısıyla konuştu:
“Hissettiğiniz samimiyet doğrudan kalbime geçti. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.”
Xavier kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Kızımla dünya evine girerek…” dedi, sonra sustu.
Bothwell’in bakışları dondu. Kısa bir duraksama yaşandı.
Xavier iki elini masaya koyup biraz daha yaklaştı; sesi alçaldı.
“Bunun ağır bir talep olduğunun farkındayım. Belki bencilce gelebilir. Lâkin kızımı sizin gibi merhametli ve vakur bir beyefendiye emanet etmek isterim. Belki gönlünüzde tasavvur ettiğiniz eş değildir… fakat kalbi pek saf ve inceliktir.”
Bothwell’in en zayıf noktası buydu: duygusal yük. Karşısındaki adamın kalbi yumuşacıktı. Kızı da muhakkak öyleydi. Fakat mesele, Bothwell’in kendisiydi. Sevmeyi denemeyi dahi düşünmüyordu. Hele bir kadını üzmek… bunu aklının ucundan geçirmezdi.
Yüzündeki hafif tebessümle gamzeleri belirginleşti.
“Siz tanıdığım en temiz kalpli insanlardan birisiniz. Aileniz de öyle. Babamın münasip gördüğü bu evliliği kabul edeceğim.”
Yutkundu. Cümleler boğazında düğümlendi.
“Ailemin istikbali için kaidelere riayet etmek mecburiyetindeyim.”
Cep saatini avucunda biraz daha sıkı kavradı.
“Beni evladınız gibi görüp böylesine manidar bir yadigârı takdim ettiğiniz için son derece müteessirim.”
İkili arasında sakin ve hoş bir sohbet geçmişti. Xavier, dün akşamki davet için Bothwell’e iyi şans dilemeyi de unutmamış; başaracağına gönülden inandığını söylemişti. Üniversitenin bölümlerini birlikte gezmişlerdi. Uzaktan bakan biri için adeta baba ile oğul gibi görünüyorlardı.
Avluya çıktıklarında Xavier elini cebine koydu.
“Onu odasında bulduğumuzda her yeri çiçeklerle doldurmuştu,” dedi, hafif bir tebessümle.
Bothwell gülümsedi ve adımlarını yavaşlattı.
Kapının önünde iki at arabası bekliyordu. Sebastian, Xavier’i görünce hafifçe eğilip kapıyı açtı.
Xavier, Bothwell’in omzuna nazikçe dokundu. O dokunuşta sertlik yoktu. Zorlayıcı değildi. Buyurgan değildi. Sanki bir babanın şefkatiydi.
Bothwell o an fark etti:
İnsanlar birbirine zarar vermeden de temas edebilirdi.
Xavier sıcak bir gülümsemeyle,
“Dilerseniz bir gün öğretmeninizle de tanışmak isterim,” dedi.
“Elbette,” diye karşılık verdi Bothwell. “O da sizinle tanışmaktan memnuniyet duyar.”
Xavier elini usulca çekti. Arabaya binmeden önce son kez konuştu:
“Araya uzun bir özlem girmesine izin vermeyelim. Babanıza da söylemiştim… Evimde sizi ağırlamaktan onur duyarım.”
Bothwell başıyla teşekkür etti.
At arabası uzaklaşırken bakışlarını bir süre üzerinden çekemedi. Sonra Sebastian’a döndü.
“Yapmaktan en çok korktuğum şey… iyi insanları üzmektir,” dedi.
Sesi hafifçe sertleşmişti.
“Babamın neden bu aileyi seçtiğini şimdi anlıyorum. Reddetmeyeceğimi biliyordu.”
Elini kalbinin üzerine koydu.
“Zaafımı bana karşı kullanıyor.”
Sebastian sakin bir ifadeyle sordu:
“Mr. Xavier ile sohbetiniz iyi geçmiş gibi görünüyor?”
Bothwell gözden kaybolan arabaya baktı.
“İlk defa birinin yanında kendimi sıkmadan konuştum ve…”
Cümlesi havada asılı kaldı.
Elini cebine götürdü, cep saatini çıkardı. Avucunda tarttı.
“Değerli hissettim,” dedi alçak bir sesle.
Sebastian onu sessizce dinliyordu.
“Yarın sizin için ve mesleğiniz adına mühim bir gece olacak. Hazır mısınız?”
Bothwell saatin kapağını kapattı. Çıkan keskin ses avluda yankılandı. Başını kaldırdığında bakışları sertleşmişti.
“Tıpkı babam gibi konuşuyorsun,” dedi sertçe.
“Bunu bana tekrar tekrar hatırlatmana gerek yok.”
Bothwell içinden fısıldadı:
Keşke zihnim bir süreliğine susabilse… ve ben iyileşebilsem.
Sevdiği kadının ölümünde Sebastian’ın payı olabileceği ihtimali zihnini zaman zaman kemiriyordu. Bu düşünceyi her aklına getirdiğinde içini bir delilik korkusu kaplıyordu. Fakat adalet terazisine koyduğunda öfkesinin ağır bastığını görüyordu.
Eğer öfkesine teslim olursa, onlardan farkı kalmayacaktı.
Yine merhametine sığındı.
Sebastian’ı geride bırakıp yeni dersine girmek üzere binaya doğru yürüdü.
Ders bitiminde birkaç öğrenci yanına gelmiş, ertesi akşam davet için başarı dileklerinde bulunmuştu. Her birine tek tek teşekkür ettikten sonra sınıfta yalnız kaldı.
Kapı kapandığında içeride derin bir sessizlik hâkim oldu. Sıralar boş, tahta silinmiş, pencereden süzülen ışık toz zerrelerini görünür kılıyordu.
Bothwell bir süre boşluğu izledi. Ardından derin bir nefes alıp verdi.
Elini cebine götürdü. Cep saatini çıkardı. Avucunda tarttı. Kapağını açmadan önce bir an tereddüt etti.
“Az önce yine itaat ettim,” diye fısıldadı.
Sınıfın sessizliği bu itirafı duymuş gibiydi...