İçeriğe geç

Ölümcül Saklambaç

Bölüm 9 · 6 dk okuma

Ölümcül Saklambaç

Bölüm 9

Bozulan Denge

Kafamın içindeki sorularla baş başa kalmıştım. Şu an aklıma gelen tek ihtimal odalardaki isimlerin biz uyurken değiştirilmesiydi. Bunun dışında başka mantıklı bir açıklama olamazdı. Sus artık Arsel, bırak düşünmeyi! Sustum, düşünmedim. Bu sefer içimden geleni yaptım. Aşağıya indim. Kaya mutfakta kendisine kahve yapıyordu. "Bana da kahve yapsana ," dedim. O ise başıyla onayladı. Kaya'yı beklerken bende salona geçip tekli koltuğa oturdum. Yaklaşık beş dakika sonra Kaya kahveleri yapmış, salondaki küçük sehpanın üzerine koymuştu. "Sessizsin bugün." Başımı salladım. Sessizdim çünkü eğer konuşursam hiç susmayacaktım, sorularım art arda sıralanacaktı. Kupayı elime aldım ve yavaşça ağzıma götürdüm. Sütlüydü. "Sen nereden biliyorsun sütlü kahve içtiğimi?" Belki de Kaya burada sorgulamam, şüphelenmem gereken sonuncu kişiydi fakat ben yine düşünmeyi ve susmayı bırakamamıştım. "Bilmiyordum, sadece tahmin ettim."

3 Ay Önce

Genç adam kafenin en köşesinde oturmuştu. Gözleri ise 2 masa ötesinde, siparişini veren kızdaydı. Kız kahverengi saçlarını açık bırakmıştı. Açık bıraktığı saçları mavi gözlerini daha da öne çıkarıyordu. Adam, kızın dudaklarını okumaya başladı. "1 tane sütlü kahve alabilir miyim? Bir de damla çikolatalı kurabiye alacağım," demişti. Adam elindeki gazeteyi katladı ve bir elinde tutarak kasaya ilerledi. Kızın hemen arkasındaydı artık. Geriye doğru bir adım attı ve gazete elinden kayıp düştü. Adam gazeteyi alma zahmetine girmedi. Kız gözlemlediği kadarıyla meraklı biriydi. İllaki o gazeteye alıp bakacaktı. Adam şapkasını düzeltti ve kartıyla kendi hesabını ödedi. Kafeden çıktığında gözü yerdeki gazeteyi almış, pürdikkat okuyan kıza kaydı ve gülümsedi.

Günümüz

Kaya'yla ben kahvemizi bitirdiğimizde herkes salonda toplanmıştı. Sessizliğin bozulmasını umut ederek "Ee hani göle girecektik? Neyi bekliyoruz?" dedi Boran. İdil sevinçle yerinde doğruldu. "Hadi girelim hemen!" Kaya bana baktığında omuzlarımı silktim. Boran koltuktan kalkarken Elif'i de kolundan tuttu ve ilk onlar dışarıya çıktı. İdil de hemen onların arkasından çıkarken Kaya'yla ben baş başa kalmıştık. Kaya'nın benimle konuşacağını fark ettiğimde Kaya'nın yanına geçip oturdum.

"Ne bu halin bugün böyle?" Yönelttiği soruya şaşırmadım. Ben olsam bende merak ederdim.

"Yorulmaya başladım artık. Hem zihinsel hem de bedensel olarak. Ayrıca sorguluyorum, çok sorguluyorum. Günler geçtikçe ikimizin buradan beraber çıkamayacağını hatırlıyorum. Başka saymama gerek var mı?" Gözümden akan yaş yanağımdan süzülürken Kaya beni kendine doğru çekti ve kollarını bedenime sardı. Bana sarılmıştı. En son ne zaman birinin bana sarıldığını hatırlamıyordum. Birinin bana sarılması uzun zaman sonra sarılması az da olsa iyi gelmişti.

"Belki bir mucize olur ve beraber çıkarız? Nereden biliyorsun?" Başımı salladım.

"Umarım, Kaya, umarım." Ayağa kalktığımda Kaya'nın kolları da beni bırakmış oldu. Kapıdan çıktığımda çimenlik bir alanda maskeli görevlilerin toplandığını gördüm. Bir bakıma çember oluşturmuşlardı. Koşarak onların bulunduğu yere gittim. Yerde Elif baygın şekilde yatıyordu. Ağzından köpükler çıkıyordu ve onu yan bir şekilde yatırmışlardı. Boran, Elif'in kafasını tutuyor, sanırım ambulansın gelmesini bekliyordu. Uzaktan bir siren sesi duyduğumda başımı o yöne çevirdim. Ambulans geliyordu. İdil'i Boran'ın yanında gördüm ve seslendim. "Neler oluyor?" İdil bana çok kısık bir sesle cevap verdi. "Epilepsi nöbeti." Boran, Elif ambulansa girerken onu bırakmamıştı. Bağırıyordu. "Bende onunla gideceğim!" Maskeliler bir süre bekledi. Birinden emir almış olmalılar ki Boran'ın ambulansın içerisine girmesine izin verdiler. Elif'i ambulansa bindirince maskelilerden oluşan o kalabalık bir çırpıda dağıldı.

İdil, ben ve Kaya kalmıştık. 3 kişiydik. 2 tur kalmıştı. Sona yaklaşıyorduk. Sonumuza yaklaşıyorduk. Yaşadığım şokla geriye doğru bir adım atacakken birine çarptım. Arkamı döndüğümde onlardan birini gördüm. Maskelilerden birini. Silahını bana doğrultmuştu. Çığlık attım, sanki biri gelip beni kurtarmaya cesaret edebilirmiş gibi. Arkamdan çekildi. Önüme geçti. Geri geri yürümeye başladım. Ben gittikçe o yaklaşıyordu. Yere düştüm. Aldırmadım. Kendimi ellerimle ve ayaklarımla geri geri sürüklemeye devam ettim. Yine bir şeye çarptım. Bir ağaca. Ellerimi yüzüme bastırdım. Öleceksin, dedi içimdeki ses bana. Başımı iki yana sallamaya başladım. Biri bana seslendi fakat duyamıyordum. Neden duyamıyordum? Ellerim boğazıma gitti, nefes alamıyordum. Neden nefes alamıyordum? Göremiyordum. Neden göremiyordum? Dudaklarımdan sadece bir mırıltı döküldü. "Öldürme beni."

…

Gözlerimi açtım. Salondaki koltukta yatıyordum. Vücudumda anlamlandıramadığım bir yorgunluk hissi vardı. Uzattığım ayaklarımı yere indirdim ve doğruldum. Hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Uzun süredir uyuyor olmalıydım. Acaba bana silah doğrultan adama ne olmuştu? Başımı mutfak tarafına çevirdiğimde İdil ve Kaya'yı beraber mutfakta yemek hazırlarken gördüm. Çok yakın duruyorlardı. Durmamaları gerekirdi. Koltuktan kalktığım gibi başım dönmeye başladı. Koltuğa tutunmak zorunda kaldım. Baş dönmem geçince tekrar Kaya'nın yanına doğru ilerlemeye başladım. Yaklaştıkça konuşmalarını daha iyi duyabiliyordum.

"Durumu istediğimiz gibi ilerliyor. Şu ana kadar başarılıyız," diyordu İdil fısıldayarak. Ne hakkında konuşuyorlardı?

"Farkındayım. Seçimlerim her zaman güzeldir İdil," dedi Kaya karşılık olarak. Adımlarımı onları biraz daha dinleyebilmek adına yavaşlattım.

"Biliyorum, biliyorum. Hiçbir zaman beni yanıltmadın r-" İdil beni görmesiyle konuşmayı bıraktı. Kaya da başını benim tarafıma doğru çevirdi.

"Yardım edeyim size," dedim zor çıkan sesimle. İdil başını salladı.

"Ne diyordum ben?" dedi İdil. Bir süre bekledi. "Doğru ya rokaları çok güzel seçmişsin Kaya." Kaya ise hemen yanında olmama rağmen benim bile zor duyduğum bir sesle "Teşekkürler," dedi. Bir gariplik vardı fakat ne olduğunu çözememiştim. Düşünmek istemiyordum hiçbir şeyi. "Bana ne oldu?" diye sordum kafamı dağıtmak için. Kaya hemen cevap verdi. "Panikatak krizi."

"Benim panikatağım yok ki?"

"Var Arsel. Hem de ileri derece. Halüsinasyonlar bile görüyorsun."

"Ne halüsinasyonu?"

"Öldürme beni diye sayıklıyor ve birinden kaçıyormuş gibi davranıyordun. Sana seslensek de duymadın." Hepsi halüsinasyon muydu? Olamazdı. Tekrardan deliriyorsun Arsel. Başımı öne eğdim ve sadece patatesleri doğramaya odaklandım. Yaklaşık yarım saat boyunca hiç konuşmadan yemek hazırladık. Patates kızartması, hazır satılan pizzalar ve salata bugünkü akşam yemeğimizdi. İdil salatayı sadece vitamin alalım diye yaptığını söylemişti. Zaten salata ve pizza çok alakasız duruyordu. İlk geldiğimizde 6 kişi olarak oturduğumuz masaya şu an 3 kişi oturuyorduk. Sadece yemek yedik. Sustuk. Kimsenin böyle bir durumda konuşmayı kaldırabileceğini düşünmüyordum. Yemekten sonra üçümüz salonda oturmuştuk. Konuşmayı ilk başlatan İdil olmuştu.

"Kim ebe olursa olsun lütfen beni elesin." Kaşlarımı çattım. Kendini ne sanıyordu? Sanki sadece kendisi buradan ölmeden çıkmak istiyormuş gibi davranıyordu.

"Kusura bakma İdil, burada canını düşünen tek sen değilsin." Kaya benimle aynı düşünüyor olacaktı ki böyle bir söylemde bulunmuştu. Haklıydı, hem de çok. İdil, Kaya'nın çıkışından sonra tekrardan sustu. Koltuktan kalktım.

"Size iyi geceler. Ben uyuyacağım." Odama doğru ilerlerken birden önümü göremedim. Elektrik gitmişti. Her defa çaldığında korkunçlaştığını düşündüğüm alarm sesi, hemen ardından sonra ise çark sesi kulağıma ulaştı.

"EBE SEÇİLDİ."

"İDİL ÇİÇEK."

"ÖLÜMCÜL SAKLAMBAÇ OYUNCULARI, SAKLANMAK İÇİN 5 DAKİKANIZ VARDIR. SÜRENİZ BAŞLADI." Kaya'yla kısa bir süre bakıştık.

"Saklanın fakat bir şeyi değiştirmeyecek. Kimseyi sobelemeyeceğim ve kendim eleneceğim," dedi. Sağ olarak kurtulma şansımız iyice düşmüştü. Merdivenlere yöneldim. Kaya da hemen arkamdan geliyordu. Üst kata çıktığımızda banyonun kapısı açtı ve içeriye girdik. Ardından hemen kapıyı kapattı. Tamamen karanlıktı. Sadece banyo kapısının altından sızan ay ışığı ile görebiliyordum. Kaya kapıya yaslanıp yere çökmüştü. Ben de ona uyup hemen yanına çöktüm.

"İkimiz kalacağız," dedi Kaya fısıldayarak.

"En kötü ihtimal gerçek oluyor sanırım. Kaçamaz mıyız ki buradan?"

"Maalesef. Her yerde maskeli adamlar var."

"Deneriz en azından."

"Arsel, umutlanma boşuna. İkimizden biri ölecek." Başımı iki yana salladım. "Hayır," diye mırıldandım. "Olmaz, ölemeyiz," dedim. Bir süre konuşmadı. Sanırım doğru sözleri bulmaya çalışıyordu.

"Tamam sarayında hapsolmuş prensini bekleyen umutlu prenses. O zaman daha bunları konuşmak için erken." Kaya sözünü bitirir bitirmez az önce tamamen karanlık olan banyodaki küçük pencere havai fişeklerle aydınlandı.

"Neler oluyor?" Oturduğumuz yerden aceleyle kalktık. Kapıdan fırlarcasına çıktık. Kaya koşarak aşağıya inerken hemen peşindeydim. Merdivenlerden indikçe süslenmiş salon görüş açıma giriyordu. Balonlar, pastalar, hediye paketleri vardı. Biz aşağıya inince ise bir konfeti patladı. Camların üzerinde yazan yazıları şimdi daha net seçebiliyordum.

İki kişi kalmanız şerefine benden size küçük bir armağan.

-Rai

Selamlar! Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bu bölüm eğer bir aksilik çıkmazsa yarı finalden önceki bölümdü. Yarı final deme nedenimi şu an sorgulamayın. Bir sonraki bölümde ya da bölümlerde nedenini anlayacaksınız. Bölüm atma süremin uzamasının sebebi Ölümcül Saklambacın daha detaylı ve daha geniş bir evrene sahip versiyonunu yazmam. Onu belki tamamen bitince burada yayımlarım. Bölümümüzde zaten sona yaklaştığımızı hissetmişsinizdir. Ama unutmayın, bazı sonlar sahte olabilir :))

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.