"Kendine geliyor efendim."
"Dışarı çıkın."
"Fakat profesör..."
"Herkes dışarı!"
Yibo odayı dolduran sesleri işitebilmesine rağmen neler olduğunu bir türlü anlayamıyor, sadece göğüs kafesini parçalayacakmış gibi her geçen saniye şiddetlenen ağrıyla baş etmeye çalışıyordu.
Gözlerini yavaşça açtı ancak tepede gözlerini yakacak kadar yoğun bir şekilde vuran ışık çok geçmeden göz kapaklarını yeniden indirmesine neden oldu. Hemen sonra, şükürler olsun ki, uyandığını fark edince lambanın ışığını biraz kısmışlardı.
"Nabzı hala yüksek."
Yabancı seslerin arasında sonunda tanıdığı bir sesi ayırt edebildiğinde bakışlarını sağ tarafa yönlendirdi. Sesin sahibi yumuşak ve bir o kadar da endişeli bakışları ile kendini seyrediyor, parmaklarını güçsüz adamın saçlarının arasında dolandırarak adeta ona güç vermeye çalışıyordu. "Komutan, beni duyabiliyor musunuz?"
Çatallaşmış sesi ile "Ne oldu bana?" diye sordu. Yine bomba mı patlamıştı? Ya da belki başka bir saldırı gerçekleşmişti ve...
Aniden yattığı yerden doğrulduğunda bütün vücudu acıyla sızladı. O sırada kollarından tutup dengesini korumasına yardımcı olan Zhan iç geçirmişti. "Yolculukla beraber aniden artan radyasyon ve kirliliğe bağışıklık sisteminiz noksan kaldığı için bilincinizi kaybettiğinizi düşünüyoruz fakat tahliller henüz sonuçlanmadı."
Sıktığı gözlerini sonunda serbest bırakabildiğinde sırtını arkasındaki duvara yasladı ve iyice doğruldu. Zhan hemen sırtını desteklemiş ve dirseğinin iç kısmına takılı olduğunu fark etmediği kabloyu düzeltmişti. Refleks olarak Zhan ellerini çeker çekmez kabloyu söküp çıkardı.
"Ne yapıyorsun?" diye bağırdı Zhan. "Vücudunun ilaca ihtiyacı var."
"Buraya nasıl geldim?" Yibo bedenindeki bütün gücün çekildiğini hissetse bile sesinin titremesine izin vermeden konuşmuştu. Gözleri Zhan'ın gözlerini delecek gibi bakıyordu. "Seni serseri, beni nereye getirdin böyle?"
Fakat onu cevaplayan dolu gözlerle kendisini seyreden Zhan değil, otuzlarında gibi görünen, doktor önlüklü bir adam oldu. "2020 yılındasınız efendim." Olgun ifadesi ve donuk bakışları Yibo'dan büyük olduğunu bariz bir şekilde belli eden adam hafifçe eğilerek onu selamladı. "Sizinle tanışmak benim için büyük bir şeref, Komutan. İsmim Liu Haikuan, Mucize Projesi'ni yürüten Profesör ve Zhan'ın patronuyum. Takımım ve kendi adıma meydana gelen durum için sizden özür dilemek istiyorum."
Haikuan dikkatle seçtiği kelimeleri yumuşak bir ton ile sıralarken gözlerinden ateş fışkırtan Yibo'yu bir nebze sakinleştirebilmeyi umuyordu ancak o, sakinleşmek bir yana dursun, her geçen saniye daha fazla sinirleniyor gibi görünüyordu.
"Hemen bana nerede olduğumu söyleyin!"
Ses tonu soğukkanlılıkta başka bir evreyi yaşayan Haikuan'ı bile ürkütecek kadar sertti. Vücudundaki ağrıya rağmen ayağa kalkmış ve odanın içinde oradan oraya dolaşmaya başlamıştı.
"Komutan Wang, size durumu açıklamama izin verin. Lütfen."
Ancak Yibo onun konuşmasına izin vermeden Haikuan ile aralarındaki mesafeyi kapatıp yumruk haline getirdiği elini bir anda, hiç beklenmedik bir şekilde yüzünün tam ortasına vurdu ve hemen sonra kimse ne olduğunu anlayamadan yönünü Zhan'a çevirip boğazına sarıldı.
"Tahmin etmeliydim! Senin düşman olduğunu fark etmeli ve seni o hücrede öldürmeliydim! Ancak ben..." tutuşu gittikçe sertleşiyor, Zhan'ın nefesini kesiyordu. "Kontrolü kaybettim..."
Uzun ve ince parmakları uzun zaman sonra bile izini bırakacak şekilde sıkıyordu Zhan'ın boğazını. Delirmiş gibiydi, daha önce hiç bu kadar korkmamıştı ve beynini saran bu duygu zihnini git gide ele geçirerek mantık çerçevesinde düşünmesine engel oluyordu.
Sinirle gözlerinden boşalan yaşlar kontrolünü daha fazla kaybetmesine sebep olurken kırılacak gibi açılan kapı sesinin ardından kollarından tutan bir çift el onu Zhan'ın üstünden almış ve bir kenara itmişti.
"Ellerini çocuğumun üstünden çek, Wang Yibo!"
Bedenini sertçe odanın diğer tarafına iten adam, Zhan'ı düştüğü yerden kaldırmış ve yeniden Komutan'a dönmüştü.
"Otur."
Oturdu Yibo, küçük bedenine rağmen oldukça güçlü olan adam karşısındaki koltuğa yerleşirken. Derin bir nefes aldı ve sakinleşmek üzere birkaç saniye bekledi. Kaçacak bir yer bulana kadar onları dinliyor gibi yapmak en mantıklısıydı.
"İsmim, Zhu Zanjin. Eşim Liu Haikuan ile..."
"Eşin mi?" diyerek lafını kesti Yibo. Gözlerindeki öfke şaşkınlığa bırakmıştı şimdi yerini. Ancak hemen sonra -bir kez daha- kontrolü bırakmamak için bakışlarını ondan kaçırdı.
"Yaşamakta olduğumuz dönemde eşcinsellik bir suç değil, efendim. İzin verin devam edeyim. Profesör Liu ve asistanlarımız ile dört yıldır bir proje üzerinde çalışıyoruz."
Durumu Yibo'nun anlayabileceği kadar açık ve basit bir şekilde anlatmak için her cümlesinin sonunda duraksıyor ve doğru kelimeleri arıyordu.
"Bu proje yıllardır hayali kurulan ancak bir türlü başarıya ulaşamayan zaman yolculuğu projesi. Biz, bunu başarıp fizik kurallarını baştan yazdık ve icat ettiğimiz makine ile zaman kavramını değiştirilebilir hale getirdik."
Yibo sonunda camdan çıkmakta karar kıldığında oturduğu yerden kalktı.
"Mucize ismini verdiğimiz makine, zamanlar arası yolculuğu mümkün kılıyor ve kişiyi bir zaman diliminden farklı bir zaman dilimine, belirli bir süre için yolluyor. Ancak Zhan, siz de fark etmişsinizdir ki, pek akıllı bir çocuk sayılmaz."
Cama doğru adımlarken göz ucuyla Zhan'a baktı ve sırıttı. "Evet." dedi. Haikuan camın önünde duruyordu. Tek bir kişiyi atlatmak zor olmazdı ama üç kişiyle birden başa çıkmak şu anki durumunda mümkün görünmüyordu. O yüzden çıkmak için hızlı olması gerekiyordu.
"Mucize çalıştırılmaya hazır olmadığı halde onu çalıştırdı ve zaman kapasitesi sisteminde bir hataya sebep oldu. Şanslıyız ki, çabucak bu hatayı düzeltmeyi başardık ve makineyi tekrar çalıştırdık. Ancak bu sefer de hala nedenini saptayamadığımız bir şekilde sizi de Zhan'ın beraberinde 2020 yılına getirdik. Bu da, ikincil bir problemin oluşumuna sebep oldu."
Pencereye birkaç adım kala son bir kez Zhan'a dönüp baktığında ne hissedeceğini bilemiyordu Yibo. Yine de onu bir daha görmeyecek olması içini biraz olsun rahatlatıyor, bütün bu belirsizliği bir kenara bırakabilmesini sağlıyordu.
Derin bir nefes aldı. Zanjin hala makine ile alakalı bir şeyler anlatmaya devam ederken ani bir hareketle Haikuan'a doğru atıldı ve onu kenara atıp aceleyle açtığı camdan ayaklarını sarkıttı. Giriş katta olduğunu görmesiyle birlikte yaşadığı rahatlama sonrasında daha fazla vakit kaybetmemiş ve kendini aşağı bırakıp çıplak ayaklarının çimenlik zemin ile temas etmesine izin vermişti.
Ormanlık bir alanın ortasındaydı ve kamptan ne kadar uzakta olduğunu bilmiyordu. Yine de başka bir asker kampına gidebilir ve onlardan yardım isteyebilirdi.
Orman yoluna çıkan taşlı patika boyunca hiç durmadan koştu. Patikayı dolduran taşlar ayaklarını keserken acıyla sıktı dişlerini ama durmadı, tam aksine arkasından gelen sesler yaklaştıkça hızlandırdı adımlarını. Sonunda ormanın çıkışını bulduğunda otobana geçen çıkışa girdi ancak yola adım attığı anda gördüğü şeyler olduğu yerde kalakalmasına sebep olmuştu.
Bu arabalar ve yolun etrafındaki büyük ilan tabelaları... Ne yapacağını bilemedi kendi etrafında dönerken. Etrafında geçip giden arabaların şoförleri ona çarpmamak için ani fren yapıp kornalarına asılırken bulunduğu yere diz çöktü ve kafasını kollarının arasına gömdü.
Anlamıyordu... Neler olduğunu bir türlü anlayamıyordu.
Orada ne kadar kaldığı bilinmez, sonunda arabasını yanında durdurup inen iri yarı bir adam onu yakasından tuttuğu gibi ayağa kaldırmış ve sarsıp küfretmeye başlamıştı. Yibo bir şey yapmadı. Düşünemiyor, olanları idrak edemiyordu.
O cevap vermedikçe daha da öfkelenen adam tutuşunu sertleştirip bedenini iyice sarsmaya başlayınca sanki kafasının içinde şimşekler çakmış da onu kendine getirmiş gibi bir anda gerindi ve kafasını adamın suratına geçirdi. Adamla birlikte yere serilen bedeni öfkeyle ve bilinmezliğin verdiği korkuyla tir tir titrerken altındaki adamı yumruklamaya başlamıştı.
Vurdu, vurdu ve vurdu. İnsanlar arabalarından inip korkuyla onları izlerken asla durmadı. Ancak sonra, tanıdık bir sesin acı içinde ismini haykırması ile durmuş ve bakışlarını arkasına, sesin geldiği yöne doğru çevirmişti. Zhan'dı bu, bir canavara bakar gibi dehşetle bakıyordu gözleri.
Yumruk yaptığı ellerini serbest bırakırken kalkmaya yeltendi ama o yerden destek alıp doğrulurken yattığı yerden kalkan adam saçlarını kavramış ve bir an olsun düşünmeden genç komutanın kafasını sertçe yere vurmaya başlamıştı.