"Bebeğim ağlama bu gece.
Sonradan tüm karanlıklar geçecek,
Bebeğim ağlama bu gece."
Yibo kulaklarına dolan melodiyle araladı gözlerini. Hayli büyük bir odada, çift kişilik bir yatakta yatıyordu. Odanın bir duvarı, tıpkı kendi ofisinde olduğu gibi, kocaman bir kitaplıkla kaplıydı. Krem rengi duvarları süsleyen poster ve tablolar, kitaplığın yanında kalan çalışma masası ve yatağın tam karşısındaki deri koltuk dışında oda boş ve sadeydi.
Başındaki sancıya rağmen doğruldu. Karşısındaki deri koltukta yatan adam uyandığını fark etmemiş olacaktı ki, çatılı kaşları ve dikkatli gözleriyle kağıtta yazılı sözleri tekrarlamaya devam ediyordu.
"Bunların hiçbiri gerçekleşmemiş gibi olacak
Sen köpüklerin içinde kaybolacak kişi değilsin
Bunun olacağını bilemezdin
Bu yüzden bebeğim ağlama, ağlama
Çünkü aşkım seni koruyacak"
Üzerindeki bordo renkli örtüyü kaldırıp ayaklarını yataktan sarkıttı. Vücudu hareket etmesini engellemek ister gibi, her hamlesinde daha fazla ağrıyordu. O nedenle, birkaç saniye daha oturup ağrılarının dinmesine izin verdi ve pür dikkat şarkı söyleyen adama doğru "Neredeyim ben?" diye seslendi.
Elindeki kağıdı bırakıp oturur pozisyona geçen Zhan, boğazındaki izleri gösterirken alayla gülümsüyordu. "Odamda. Beni ve arkadaşlarımı dövdüğün için cezalısın."
Zhan'ın şımarık tavrı öfkeyle kuduran Yibo'nun içindeki asi çocuğu daha da alevlendirirken iyice ona doğru döndü ve silah biçimine getirdiği elini Zhan'a çevirdi. "İşimin insanları öldürmek olduğunu biliyorsun değil mi?"
"Ayyy, Yibocuğum, şaka yapıyorum. Bilmiyor musun beni?"
Oturduğu yerde kollarını iki yana açıp iyice gerindi, Yibo. Daha sonra üzerindeki kendine ait olmayan kıyafetleri düzelterek ayaklandı. "Beni hemen kampa götür, ölmek istemiyorsan."
Sıkıntıyla nefesini dışarıya veren Zhan ayağa kalkıp Yibo'nun karşısına geçtiğinde ellerini omuzlarına koymuş ve gözlerini onun gözlerine odaklamıştı. "Wang Yibo, saygıdeğer çok yakışıklı ve sevişme esnasında tam bir canavara dönüşen Komutan Wang Yibo. Şu anda 2020'desin. Bunu sana son üç saat içinde altmış sekiz kez anlattık ancak sen anlamamakta ısrar ediyorsun. Hayır, ben anlamıyorum, filmde oldukça zeki gibi duruyordun. İnsanları neden kandırıyorlar?"
İşte, yine yapmıştı patavatsızlığını. Gözleri odanın içinde kaçacak bir delik ararken Wang Yibo çoktan onu ensesinden kavramış ve sertçe arkasındaki yatağa fırlatmıştı. "Buna inanmamı nasıl bekliyorsun? Cidden, siz çocukların hayal gücü oldukça geniş ancak benim bunlara ayıracak vaktim yok!"
Defalarca kez sabır diledikten sonra derin bir nefes alıp ensesini ovuşturarak çalışma masasına geçen Zhan eliyle masanın önündeki sandalyeyi işaret ederken "Otur." dedi. "Sana kanıtlayacağım."
Bilgisayarı daha önceden açık olduğundan, çabucak yeni bir internet sekmesi açmış ve karşısına çıkan arama motoruna 'Komutan Wang Yibo' yazmıştı. Profesör Liu, Profesör Zhu ya da çocuklar burada olsaydı internette aratmaya gerek kalmazdı, hepsi saatlerce anlatacak kadar korkutucu bir şekilde ona hayrandı ancak dayak yedikten sonra bu hayranlıkları devam eder miydi, orası muammaydı.
"Wang Yibo. 5 Ağustos 1915 doğumlu."
Omuz silkti, Yibo. "O... şeyin," çatık kaşları ve kısılan gözleri ile incelediği bilgisayar ekranını işaret parmağıyla gösteriyordu "ne olduğunu bilmiyorum ama bunu bilmen için gelecekten gelmene gerek yok."
"Senin döneminde yaşayan bir araştırmacıdan kalan notlara göre, oldukça dindar bir aileden geliyormuşsun. Asker olan baban bir savaşta öldürüldükten sonra asker olmaya karar vermiş ve kendini tamamen buna adamışsın."
Cevap vermiyordu. Zhan'dan devam etmesini ister gibi kafasını sallarken gözünü tek bir noktaya dikmiş öylece bakıyordu.
"Senden üç yaş büyük bir abin varmış ancak babanın ölümünden sonra ortadan kaybolmuş. Hatta tarihçi senin hakkında daha fazla bilgi alabilmek için yıllarca abini aramış. Sonunda onu bulduğunda abin ölüm dö... Abin... Ah, aptal kafam!"
Söylememesi gereken şeyler söylemek ve sonra günlerce pişmanlığını yaşamak en büyük özelliğiydi Zhan'ın. Ancak bu durum farklıydı. Şu anda, bu adama geleceğini anlatıyordu ve bu durum olan biten her şeyi değiştirip büyük sorunlar yaratabilirdi. Tam da bu sebepten bilgisayarı kapatmış ve "Yibo." diye seslenmişti. "Bunu daha fazla yapamam. Seni inandırmak için bu kadar üstüne geldiğim için özür dilerim. Sana bir süre müsaade ediyorum. Lütfen biraz dinlen ve..." diyerek onu rahatlatmaya çalışmıştı. Ama daha o sözünü bitiremeden elini kaldıran Yibo "İnanıyorum." diyerek susmasını sağlamıştı. "Sana inanıyorum."
†
"Bir şeyler yemeniz gerek, Komutan Wang."
Yibo'nun olanları kabullendiğini öğrendikten sonra içindeki korkuyu atamasa da Zhan'a yardımcı olabilmek için eve dönen Cheng hazırladığı yemekleri bir bir masaya yerleştiriyordu. Ancak o sırada televizyonun karşısında oturmuş, eliyle ekrana dokunan Yibo bir şeyler yemekten çok, televizyonun içindeki insanları çıkarmakla ilgileniyordu.
"Neden bu insanlar bu şeyin içinde? Şu kadarcık şeye nasıl sığmışlar? Neden dokunduğumda tepki vermiyorlar?"
Gülmemeliydi. Kesinlikle gülmemeliydi ancak Cheng için efsanevi Komutan Wang Yibo'nun televizyona dokunup insanların bir tepki vermesini beklerkenki hali daha önce hiç izlemediği bir çeşit komedi filmi gibiydi.
"Efendim o şey televizyon. Şöyle açıklayayım..."
Yibo ile aynı mesafeye gelmek için yere oturduktan sonra işaret parmağını televizyona yöneltip oyuncuları gösterdi.
"Bu insanlar kamera denilen bir alet ile bu görüntüleri kaydediyor. Kaydettikleri görüntüler daha sonra televizyonda yayınlanıyor. Yani, o insanlar o kutunun içinde değil. Önceden kayda alınan bir görüntü bu."
Kaşlarını iyice çattı Yibo. Eliyle darmadağın haldeki saçlarını iyice karıştırırken bir Cheng'e, bir de televizyona bakıyordu. "Anlamadım."
O sırada, elinde poşetlerle içeriye giren Zhan kahkahasını tutamayıp salonu şenlendirirken "Filmdeki kadar akıllı olmadığını söylemiştim." demiş ve masaya yerleşmişti. "Buraya gel ve karnını doyur, Wang Yibo."
Kendisinden beklenmeyecek itaatkar bir tavırla ayağa kalkan Yibo, belinden düşen eşofmanı yukarı çekerek koltukların arasından geçmiş ve sandalyelerden Zhan'ın tam karşısında olana oturmuştu.
Ne kadar zamandır yemek yemediğini anımsayamazken çoktan önündeki yemeklere büyük bir iştahla gömülmüştü. Ancak karşısındaki adamın elindeki şeye bakıp küfürler yağdırması bütün dikkatini dağıtıyor, yemeklerden aldığı zevki yarıya indiriyordu.
"O küçük televizyon ile başka bir yerde uğraşabilir misin? Yani ölmek istemiyorsan?"
Elindeki aletten gülerek kafasını kaldırmıştı, Zhan. Aleti Yibo'ya doğru çevirip önüne koyduktan sonra "Bu... " demiş ve ekranda rastgele yerlere dokunmaya başlamıştı. "Bir cep telefonu. Uzaktaki insanlarla iletişim kurmak, oyun oynamak, internette dolaşmak ve müzik dinlemek için kullanılan bir alet. İnternet ne diye sorma, o konuyu ileride işleyeceğiz."
"Pekala." dedi, Yibo. İşaret ve orta parmaklarını şakaklarına bastırırken. "Yüzlerce savaş gördüm, binlerce insan öldürdüm ve yüz binlercesini kurtardım. Ancak şu anlattıklarınız... Bütün bunlardan daha zor. Galiba beynim hasar gördü..."
O önündeki telefonu inceleyip ne işe yaradığını çözmeye çalışırken masadaki yerini alan Cheng birkaç dakikadır düşündüğü soruyu daha fazla dayanamayıp sordu. "Komutan, televizyon 1920'li yıllarda icat edildi diye hatırlıyorum. Neden ilk kez gördüğünüzü sorabilir miyim?"
Kendisine yöneltilen soru karşısında buruk bir gülümseme sundu, Yibo.
"Benim..." dedi, Zhan'ın balon patlatma oyunu açıp eline tutuşturduğu telefonla boğuşurken. "Hiç evim olmadı. Doğduğumdan beri hep asker kamplarında, çadırlarda kaldım. Yaşadığım göçebe hayatı sebebiyle de birçok gelişmeden uzakta büyüdüm."
Cheng yanlış bir soru sorduğunun farkına varmıştı. Gerginlikle saçlarını karıştırıp gözlerini Yibo'dan kaçırırken söyleyecek bir şey aramış ama bulamamıştı.
Ancak o sırada Zhan'ın gösterdiği şekilde balonları patlatmaya çalışan ve bu konuda oldukça başarısız olan Yibo'nun saldığı küfürler üzerindeki gerginliğin dağılmasına ve kahkahalar atmaya başlamasına sebep olmuştu.
Çinin efsanevi komutanı evlerinde, kendisinin eşofmanlarıyla balon patlatma oyunu oynayıp oturduğu yerde hoplayıp zıplıyordu. Mucize, gerçekten hayatlarında büyük bir mucize yaratmıştı.