İçeriğe geç

Ölüm Orkestrası

Bölüm 5 · 7 dk okuma

Ölüm Orkestrası

Bölüm 5

Dört

Vakit neredeyse öğlen olmuş, güneş tam tepeden vururken askerler hücrelerin bulunduğu binanın arkasında kalan boş alanda Kwang Hee'yi uğurlamak üzere toplanmıştı.

Söylenenlere göre genç asker koğuştaki sayılı inançlı kişilerden biriydi ve bu sebeple Hristiyan kültürüne uygun bir şekilde defnedilmesine karar verilmiş, boş alanda kazılan mezara gömülen parçalarını örten toprak çiçeklerle süslenmişti.

Askerler Er Kwang Hee'ye son vedalarını edip görevlerinin başında dönerken Zhan genç askerin mezarına son kez baktı ve seneler sonra bile adından gururla bahsedileceğini bilmenin gururu ile gülümsedi.

Bu noktadan sonra ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Zamanda geriye gelip kendini 1940'da bulmasının ardından kaç saat geçtiğini saymayı bırakmıştı ve şimdiden başı dönmeye ve dengesi bozulmaya başlamıştı. Biraz dinlenmesi gerekiyordu.

Gözleri kısaca etrafı taradıktan sonra hücre binasının yanındaki diğer müstakil binaya yöneldi ve Wang Yibo ile karşılaşmama umudu ile binanın ilk katında boş bir oda aramaya başladı. Odaların çoğu cephane ile doluydu ancak koridorun sonuna ulaştığında kendisini geniş bir yatak odasında bulmuştu.

Odanın büyüklüğüne rağmen çok az mobilya olması ona garip gelse de bunları düşünmek için fazla yorgun olduğundan çabucak üstündeki kıyafetlerden kurtuldu ve bedenini çift kişilik yatağın kollarına bıraktı, ancak o daha uykuyla haşır neşir olamadan açılan kapı ve odayı dolduran ayak sesleri gözlerini kapattığı gibi açmasına sebep oldu.

Kafasına kadar çektiği yorganı hafifçe çenesine indirip içeri giren kişiye baktığında fısıltılı bir küfür savurdu. Onca oda arasından girdiği yer Wang Yibo'nun odasıydı.

Wang Yibo odaya girmesiyle birlikte sağ tarafta kalan kapıya yönelmiş ve banyo yapmak üzere suyu açmıştı. Bu da demek oluyordu ki Zhan'ın buradan kaçmak için sadece birkaç dakikası vardı.

Hemen ayaklandı ve etrafa saçtığı kıyafetlerini toplayıp giyinmeye koyuldu. Aceleyle yaptığı her işe mutlaka bir terslik karıştığından bir türlü yukarı çekemediği pantolonu içindeki yakalanma korkusunu alevlendirse de sonunda giyinmeyi başarmış ve parmak uçlarında kapıya doğru adımlamaya başlamıştı.

Ancak bir işinin de rast gitmesi mümkün müydü? Asla.

Kapıya attığı birkaç adımın ardından kaybettiği dengesi ve kararan gözlerinin ardından bacaklarındaki bütün gücün çekildiğini hissetmişti. Düşüyordu. Pek tabii, Komutan imdadına yetişip onu tutmasaydı.

Derin bir nefes aldı Zhan, birkaç saniye içerisinde gelişen şey karşısında korkuyla kapattığı gözlerini açarken. Sonunda görüşü düzeldiğinde de karşılaştığı şey endişeyle kendisine bakan bir çift kahverengi göz olmuştu.

"İyi misin sen?" Burada olduğu için kızmamıştı. Gözleri öfkeli ya da aşağılayıcı değil, endişeli bakıyordu.

Uzanıp omuzlarının altından tutup bedenini kaldırdığında bir şey söylemeden kendisini yatağa taşımasına izin verdi Zhan. İzin vermese de karşı çıkacak gücü yoktu zaten.

"Ne oldu?"

Kafasını kılıfsız yastığa koyarken "Bilmiyorum." diye yanıtladı onu. "Sabahtan beri başım dönüyor. Biraz dinlenmek için buraya gelmiştim ama senin gelmen ile çıkmak istediğimde bir anda dengemi kaybettim ve..."

Zhan konuşurken bakışları Yibo'un gözlerinden vücuduna doğru kaydığında duraksadı. Komutan Wang Yibo şu anda çıplak bir şekilde karşısında oturuyor, pencereden içeriye vuran güneş kas yığını bedeninde dans ederken kasıklarını saran havlu Zhan'ın dikkatini kendine çekmek için arsızca sırıtıyordu. Genç adam sertçe yutkundu.

"Düştüm işte."

Yibo belindeki havluyu düşmemesi için tutup ayağa kalktı. Dolabına yönelip birkaç kıyafet çıkarttıktan ve yeniden banyoya girdikten birkaç saniye sonra giyinik bir vaziyette dönüp Zhan'ın yanındaki boşluğa oturdu. "Hastalanmış olabilir misin?"

Elinin tersini genç adamın alnına yerleştirirken kaşlarını çatmıştı. "Ateşin yok."

Neden böyle ilgili olduğunu bilmiyordu Zhan. Neler olduğunu anlamaya çalışırken ciddiye bürünen ifadesi hoşuna gitmiş ve içindeki muzur çocuğu uyandırmıştı. "Ne o, endişelendin mi benim için?"

Komutan homurdandı ve "Kapa çeneni." deyip ayaklanmaya yeltendi. Ancak o kalkmadan bileğini kavrayan Zhan "Gerek yok." demişti. "Kendime geldikten sonra kalkacağım. Muhtemelen Mucize'nin etkilerinden biridir."

Yibo itiraz etmek istese de karşısındaki adam yatakta biraz daha yayılıp gözlerini kapattığında uzatmayıp onu izlemeye koyulmuştu.

Aptaldı. Bir o kadar da ukala. Ancak bütün bunlar güzel göründüğü gerçeğini değiştirmiyordu.

Koyu kahve saçları dağınık, kirpikleri göz kapaklarına değecek kadar uzundu. İfadesi, konuşurkenki iddiasının aksine fazlasıyla masum görünüyordu. Güzel olduğunu reddetmek kesinlikle tanrıya karşı yapılan bir saygısızlık olurdu.

Yibo onu kaç dakika izlediğini bilmiyordu. Gözlerini ondan alamıyor, bakışları suratındaki her noktayı tek tek incelerken hafifçe gülümsüyordu.

Sahiden de bu adam, kanunlara büyük bir sadakat ile bağlı olan Komutan'ı suç işlemeye zorlayacak kadar güzel görünüyordu.

Uzandı ve parmaklarını uyuyan adamın yanağında gezdirmeye başladı. Uyuşmuş gibiydi sanki. Ne yaptığını bilmiyor, kendine engel olamıyordu.

Komutan derin bir nefes alıp parmaklarını dudaklarına doğru kaydırdığında Zhan'ın yavaşça gözlerini açtığını fark etti.

Durması gerekiyordu. Hemen şimdi durmalı ve terk etmeliydi burayı. Ancak yapmadı. Onun yerine çenesini kavradığı genç adamı kendisine doğru çekti ve aralarındaki mesafeyi nefesini teninde hissedecek kadar kapattı.

Zhan şaşkındı. İrice açılan gözleri Yibo'yu seyrederken nefes alışverişi düzensizleşmiş, dudaklarına değen dudaklar sertçe yutkunmasına sebep olmuştu.

"Komutan..." diye fısıldadı titreyen sesiyle. O anda ani bir hareketle kendini geriye doğru çeken Yibo özür dilemeye başlamıştı ancak Zhan sarhoş olmuştu bir kere.

Sonuçlarını bir an olsun düşünmeden kendisinden uzaklaşan adama uzandı ve dudaklarını onunkilere bastırdı. Dünya durmuştu sanki, bilinçsizce ve bir o kadar da aç bir şekilde öpmeye başlamıştı Komutan'ı. Neden bilmiyordu. Nasıl bu noktaya geldiklerini de. Sadece öpmek istiyordu onu.

Öpüşmeleri git gide derinleşti. Sonra, işin içine dokunuşları da girdiğinde Yibo kendini Zhan'ın üstüne attı ve sertçe yanaklarını kavradı.

Zhan?

Zhan isminin telaffuz edildiğini duyduğunda duraksadı. Yibo'nun sesi değildi bu. Daha uzaktan gelen, daha tanıdık bir ses gibiydi.

Zhan, duyuyor musun beni?

Duyuyordu, Profesör'ün sesiydi bu! O anda aklına yıldırım gibi düşen düşünceyle irice açıldı gözleri. Ağlamak istedi. İletişim sistemiydi bu, Profesör iletişim sistemini çalıştırmıştı.

Üzerindeki adamı itip yattığı yerde doğruldu, Zhan. "Profesör... Gerçek mi bu?"

"Ne?" dedi Yibo neredeyse ağlamak üzere olan adama bakarken. "Ne diyorsun, Zhan?"

Mucize çalıştırılmaya hazır.

Yibo yeniden az evvelki yerini aldığında gözleri alev saçıyordu. "Bana ne yaptıysan böyle kurtulamazsın."

Dudaklarını sertçe birleştirdi önce. Alt kısmı, Zhan'ın kasıklarına baskı yaparken şaşkına dönen adamın dudaklarından, Yibo'nun dudaklarına bir inilti kaçtı. Boynundaki parmakları bileklerine yöneldi.

Cheng ve Zanjin kodlamalar üzerinde çalışıyor. Bu işlem yaklaşık üç dakika sürecek. Üç dakika sonra, evine döneceksin, evlat.

Zhan dudaklarını ayırmak için Yibo'yu göğsünden tutup ittirdiğinde "Hayır!" diye haykırdı. "Hayır, şimdi olmaz!"

Yibo'nun içindeki narsist Zhan'ın bu hareketlerine daha fazla katlanamadığında ellerini başının üstünde kenetledi ve şehvetle şaşkına dönen beyninin verdiği hareket emriyle yavaş yavaş hareket ettirdi bedenini.

Zhan, her şey hazır dostum.

Kafasının içindeki ses gidip geliyordu. Zhan'ın dikkati de sesten çok üstünde hareketlenen bedendeydi zaten.

"Ah," dedi Yibo, iniltilerinin arasında. "Hiçbir suç, bu kadar zevk veremezdi bana."

Tıslamalar iniltilere, iniltiler ise çığlıklara bıraktı yerini. Zhan'ın kafasının içinde 'Ondan geriye sayıyorum' diyen Cheng'in sesi yankılanırken vücutları en yüksek noktaya ulaşmanın zevkiyle titredi ve hemen ardından hissettikleri rahatlamayla dakikalardır kastıkları bedenleri uyuşukluğa bıraktı kendini.

On dedi Cheng, zamanın öbür ucundan.

Zhan bütün bu olanların şaşkınlığıyla kafasının içindeki sesi reddetmeye devam etti.

Dokuz.

"Tam bir çapkınsın, Wang Yibo. Benim gibi masum bir adamı kandırdın."

Sekiz.

"Masum mu? Az önce oldukça meraklı gibi görünüyordun oysa."

Eğildi ve Zhan'ın dudaklarına küçük bir öpücük bıraktı. "Asıl kandırılan taraf benim."

Yedi.

Zhan kıkırdarken kollarını kendisine dolayıp yanına yatan Yibo'ya biraz daha sokuldu.

Altı.

Bedenini saran kolların arasındaki sıcaklığa kendini kaptırıp gözlerini yumdu.

Beş. Eve dönüyorsun dostum.

O anda kafasının içinde netleşen sesi hatırlamış ve az evvel kapattığı gözleri irice açmıştı.

Dört.

Cheng'in "Üç." diyen sesi kafasında bir kez daha yankılandığında doğruldu ve "Komutan..." diye fısıldadı. "Zamanı geldi."

İki.

Bir.

Zhan henüz bulunduğu pozisyonu değiştiremeden Cheng'in sesi yerini "Deneme başlatılıyor." diyen mekanik sese bırakmıştı.

Hemen sonra odada beliren parlak ışığı Zhan'ın çığlıkları takip etti. Ancak sorun bu değildi. Asıl sorun, Yibo'nun da tıpkı onun gibi acıyla haykırmasıydı.

Işık git gide büyüdü. Zhan'ın görüşü iyice bulanıklaşırken Yibo'nun çığlıklarını işitemez oldu. Birkaç saniye içinde ise görebildiği tek şey derin bir karanlığa dönüşmüştü.

Yibo ise sonu olmayan bir boşluğun ortasında gibiydi ve kocaman eller kafasını sıkıştırıyormuş gibi büyük bir sancı hissediyordu. Ancak bir süre sonra bu acı azaldı ve yerini uyuşukluğa bıraktı. Uzuvlarını hissedemiyordu. Kulakları çınlıyor. Beyni birkaç dakika içinde olan şeyleri çözemiyor, çözemediği için de daha önce hiç hissetmediği kadar büyük bir korku yayıyordu içine.

Ne kadar zaman sonra bilinmez, gözlerinin önündeki karanlık çözülmeye ve kulaklarına birtakım sesler dolmaya başlamıştı. Sonunda görüşü tamamen düzeldiğinde kafasını kaldırdı ve endişeyle kendisini seyreden birkaç tane adamla karşılaştı.

Elini alnına götürüp ovuştururken bakışlarını tanımadığı yüzlerden ayırıp altındaki adamı kontrol etmek adına ona doğru çevirdi.

"Zhan... Ne... Neler oluyor?" dedi olanları anlayabilmek için. Yattığı yerde doğrulup etrafa göz attı. Geniş bir salondaydı. Etrafta ne olduğunu anlayamadığı garip makineler ve kocaman ekranlar vardı. "Neredeyim ben?"

Kimse konuşmuyordu. Zhan dolu gözleri ile altından çekilip ayağa kalktığında etraflarını saran adamlara tek tek sarılmış ve ağlamaya başlamıştı.

"Evime hoşgeldin, Wang Yibo..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.