Rüzgar hafifçe esip halihazırda darmadağın olan saçlarını biraz daha birbirine katarken bir türlü açmaya cesaret edemediği kapıyı seyrediyordu Cheng. Onun suçuydu. Bir kere olsun sorumluluklarını düzgünce yerine getirmeyi bilip nöbet gecesinde uyumasaydı Zhan'ı durdurabilirdi ancak hayır, o bütün bunların ciddiyetini ve arkadaşlarının aptal olduğu gerçeğini bir kenara bırakmış ve uyumayı tercih etmişti. Bütün bunlar sadece onun suçuydu.
Yanaklarının ıslandığını hissettiğinde daha fazla ayakta duramayacağını anladı. Bulunduğu yerde diz çöküp başını ellerine gömdü. Ne yapacaktı şimdi? Nasıl geri getirecekti Zhan'ı?
"Cheng?"
Arkasından gelen ses ile düşüncelerinden kopmuş ve sesin sahibine, Profesör Zhu'ya doğru dönmüştü. Kendisi Haikuan'ın eşi ve ortağıydı. En az Haikuan kadar akıllı ve tanışmalarının üzerinden geçen onca seneye rağmen Cheng'in hala şaşırmasına sebep olacak kadar babacan bir adamdı. Projedeki bütün asistan ve yardımcılara çocuğu gibi davranırdı.
"Profesör, merhaba."
Ellerini zemine dayayıp destek alarak ayağa kalktığında dengesini toplayamasa da kolundan kavrayıp düşmesine engel olan Zanjin sayesinde çabucak toparlanmıştı. "Ne yapıyorsun burada? Neden hala içeride değilsin?"
Omuz silkti, Cheng. Bunu nasıl anlatacağını ya da bir yolunu bulsa bile Zanjin'in anlayıp anlayamayacağını bilmiyordu. Bu sebeple yalnızca, fısıltı gibi bir tonda "Ben..." diyebildi. "Ben sadece..."
Kelimeleri bir araya getirmek için harcadığı üstün çaba yüzünden şakaklarına keskin bir acı saplanmıştı. Aralarındaki mesafeyi kapatıp buruk bir gülümseme ile ona bakan Zanjin koluna girerken uzandı ve şakaklarını ovuşturmaya başladı. "Senin suçun değildi."
Zanjin başka bir şey söyleme gereği duymadan, güçsüz düşmüş Cheng'i de beraberinde yürüterek kapıyı açtığında önce koridora, oradan da toplantı salonuna girmişti.
Mucize projesi için çalışan bütün asistan ve yardımcılar uzun dikdörtgen masanın etrafındaki yerini almıştı. Sağ tarafta Haikuan'nun yardımcılarından Jili, sağda da Zanjin'in asistanı Jiyang ile yardımcıları Haoxuan ve Yuchen oturuyordu. Hepsi daha önce hiç olmadıkları kadar ciddi bir şekilde Zhan'ı nasıl geri getireceklerini tartışıyordu ancak Cheng'in içeriye girmesiyle birlikte az evvelki hararetli konuşmaları yerini sessizliğe bırakmıştı. Zanjin bir şey söyleme gereği duymadan yerine geçerken Cheng yüzüne yerleştirdiği sahte gülümseme ile herkesi selamladı ve Jili'nin yanındaki koltuğa oturdu.
Hemen sonra, tam toparlanmışken, içeriye giren Profesör'ün dağılmış görüntüsü ile gözyaşlarına boğuldu Cheng. Bedenine sarılan kolların sahibi ona sakin olmasını fısıldarken dudaklarından kaçan hıçkırığı bastırmak için ellerini dudaklarına örtmüştü.
Birkaç saniye boyunca salona hakim olan sessizlik Haikuan'ın sandalyesinin sesi ile bölündüğünde güçlükle kafasını kaldırdı ve kendini toparlamak adına derin bir nefes aldı. Ağlamanın zamanı değildi.
Elleri yanaklarındaki yaşları temizlerken Jili'nin kollarının arasından çıkıp raporunu vermek üzere ayaklandı. Ancak daha o sandalye ve masanın arasından çıkamadan gelen komut kalktığı gibi oturmasına sebep olmuştu.
"Otur."
Haikuan Cheng'e bakmıyordu. Sinirli olduğundan değil, ona bakarsa tıpkı onun gibi kontrolü kaybedip ağlayacağını bildiğinden göz göze gelmeye korkuyordu. Bu yüzden dağınık saçlarını ve oturuşunu düzelttikten sonra projeksiyon kumandasının oynatma düğmesine dokundu. Herkes pür dikkat beyaz perdeye yansıyan güvenlik kamerası görüntülerini seyrederken Mucize'nin geri sayıma başlamasının ardından hoparlörden fırlayan çığlık sesine daha fazla dayanamayan Haikuan görüntüyü durdurmuştu.
Zhan'ın Haikuan için özel olduğunu herkes bilirdi. Haikuan üniversiteden mezun olduktan sonra tıpkı kendisi gibi fizik profesörü olan Xiao Yan Wu'nun, yani Zhan'ın babasının asistanı olmuştu. Bu sırada tanımıştı Zhan'ı da. Tanıştıklarından bu yana geçen on iki yılın ardından Zhan'a hem dost, hem abi, hem de öğretmen olmuştu. Yani, aralarındaki bağ profesör-asistan ilişkisinden kat be kat daha sağlamdı.
Haikuan sonunda bakışlarını ekrandan ayırıp çalışanlarına çevirmeyi başardığında gördüğü manzara konuşmasını zorlaştırıyordu. Odadaki herkes, hatta çocukların aralarında 'sadece çalışmaya programlanmış robot' diye adlandırdığı Haoxuan bile ağlıyordu. Ancak aralarında biri vardı ki, gözyaşları tükenmiş gibi öylece ekrana bakmaktan başka bir şey yapamıyordu.
Profesör sandalyesini masaya yaklaştırdı ve "Cheng." diye seslendi. "Kendini toplaman ve olanların senin suçun olmadığını anlaman için sana on saniye veriyorum. Aksi takdirde toplantıyı terk etmen gerekecek."
İtaatkar bir şekilde kafa sallayan Cheng -bir kez daha- aldığı derin nefesin ardından konuşmaya başlayan Haikuan'ya dönmüştü.
"Einstein, Rölativite Teorisinde zamanı bir nehre benzetir. Zaman, tıpkı nehir gibi belirli bir düzlemde akar. Bu nehre yapılacak herhangi bir müdahalenin sonucu ise yalnızca akış yönünü değiştirmek olur. Hepinizin bildiği gibi de zamanın akış yönünü değiştirmek hem geçmişi, hem de geleceği etkiler."
Haikuan oturduğu yerden kalktı ve projeksiyon perdesinin önüne geçti. Elleri perdeye yansıyan grafiği işaret ederken bakışları ekibin arasında dolaşıyordu.
"Mucize'nin tasarımına göre yolculuk yapmak için birden fazla kişi gerekir. Zamanlar arası yolculuk yapacak Yolcu parmak izi ve ses kodlaması ile sisteme giriş yaparken sistem Yolcu'yu kaydeder. Böylelikle de ikinci kişi, yani Makinist, bu kayıt sayesinde Yolcu'yu geri getirir."
Perdedeki görüntü değiştiğinde masaya doğru uzanan Profesör lazer kalemi almış ve lazeri ekranda yazan bir cümlenin altında gezdirmişti.
"Ancak önemli olan asıl şey, zaman kapasitesidir. Az evvel de söylediğim gibi; zamanda bir kırılma yaratmamak, yani akış yönünü değiştirmemek için gidilen zaman diliminde kısıtlı bir süre için kalınması gerekir. Mucize için de bu süre iki saat olarak belirlendi ve maalesef ki Zhan'ın gidişinin ardından çoktan beş saat geçti."
Yeniden masaya döndüğünde projeksiyonu kapattı ve sandalyesine yerleşti.
"Başta bu aksaklığa sebep olan şeyin, yolculuğun Makinist olmadan yapılması olduğunu düşündük ama problem bu değildi. Çünkü Zanjin'in geliştirdiği Yedek Makinist sisteminin süre aşımı durumunda Yolcu'yu geri getirmesi gerekiyordu. Gördüğünüz üzere..."
Bakışları Zhan'a ait boş sandalyeye kaydığında daha fazla devam edemedi cümlelerine. Bu noktada sunumu eline alan Zanjin, Haikuan'nun saçlarına kondurduğu öpücüğün ardından "Pekala..." demişti. "Sorunun kaynağına ulaştığımıza göre, şimdi çözüm bulma zamanı. On dakika mola, biraz dinlenin ve kendinizi uykusuz geçecek bu gece için hazırlayın."
†
"Öldüm ben!"
Zhan tıpkı küçük bir çocuk gibi ağlayıp yatakta debelenirken Yibo oturduğu sandalyede çatık kaşları ve şaşkın bakışları ile onu seyrediyordu.
Karşısındaki adam gelecekten geldiğini söyleyip, kendi zamanına dönmesi gerektiği halde hala burada olduğu için ağlarken bütün bunların yalan olabileceği ihtimali Yibo'ya daha olası gelmeye başlamıştı. Evet, bombanın patlatılacağını biliyordu ama bu Yibo'ya gelecekten geldiğinden çok bombacının ortağı olduğunu ve buraya Yibo'yu oyalamak üzere gönderildiğini düşündürüyordu. Yine de açıklanamayan bazı şeyler düşüncelerinde emin olmasına engel oluyordu. Bu adam, Kwang Hee'nin cümlelerine nasıl eşlik etmişti?
Sonuna geldiği sigarayı dudaklarından ayırıp hücrenin bir köşesine fırlatırken bütün bunları bir kenara bırakmaya karar verdi ve ayaklandı. Burada gereğinden fazla kalmıştı.
"Şimdilik doğru söylediğini varsayıyorum. Sadece, daha fazla burada tıkılı kalmamak için."
Saçlarını ve kıyafetini düzeltti. "Gidip askerlerime yardımcı olmam gerek, sen burada kal ve kimseye ayak bağı olma."
"Ne?" dedi Zhan, hırsla yataktan fırlarken. "Ayak bağı mı?"
O da Yibo'nun ardından hücrenin çıkışına yönelmişti. "Burada öylece oturamam, Komutan. Madem kendi zamanıma dönemiyorum, müsaade et burada kaldığım süreçte size yardım edeyim. Hem, annem doktordu benim. Bir işe yararım belki?"
Yibo hücrenin karanlığından loş ışığın altına çıktığında sıkıntılı bir nefes verip "Pekala." dedi. "Gözümün önünde olman daha iyi olur zaten."
Koridor boyunca yürüyüp dışarıya çıktıklarında adeta bambaşka bir dünyaya geçiş yapmış gibiydiler. Sağlam kalan askerlerden kimi hararetle oradan oraya koşuşturuyor, kimisi de sağda, bombanın patladığı yerde oluşan gruba katılıp ağıtlar yakmaya başlıyordu.
Komutan dışarıya adım attığında başta askerlerin taşınması için yardım etmek üzere sol tarafa doğru yönelmiş ancak gözleri grup oluşturan askerlere kaydığında ayakları bağımsız bir şekilde hareket edip oraya doğru ilerletmişti onu. İlerletmişti ilerletmesine ama askerleri aşıp tam ortaya vardığında bacakları daha fazla taşıyamamıştı bedenini.
Yirmi birine henüz üç gün önce basan Kwang Hee'den geriye sadece vücudundan birkaç parça ve bir de sevdiği kadının verdiği kolye kalmıştı. Herkes bilirdi bu kolyenin Kwang Hee için önemini. Onu gururla sergiler ve "Benim Bong In'im melek gibidir. Saçları upuzun, gözleri de bir ceylanın gözleri gibi kocamandır. Savaştan sonra gidip evleneceğim onunla, insafsız babası bile engel olamayacak. Göreceksiniz!" diye övünürdü. Ancak şimdi...
Acı bir çığlık attı Yibo, sürünüp kolyeyi alırken. Çığlığını hıçkırıkları takip ederken "Affet!" diye haykırdı. "Affet beni!"
O anda karşısında paramparça olan adamı seyrederken ne yapacağını bilemedi Zhan. Bakışları bir şeyler yapmaları için yalvarır gibi askerlerin arasında dolandı ama kimse bir şey yapamadı. Nasıl yapsınlardı?
Önündeki birkaç askerin arasından geçerek ona ulaştı ve kollarını kavrayıp "Kalk." diye fısıldadı. "Hemen ayağa kalk, Yibo."
Duymadı, genç Komutan sözlerini. Ağladı sadece. Ancak yapamazdı. O yüzden Zhan bütün gücüyle tuttuğu kolları çekiştirerek ayağa kaldırdı onu. "Sana ihtiyaçları var."
Çok fazla insanın ölümünü görmüştü Yibo. Defalarca kez savaşmış, defalarca kez öldürmüştü. Arkadaşları yanı başında düşmüştü ölümün kollarına. Ancak bu savaş değildi. Buradaki askerlerin hepsi eğitilmek için gönderilmişti buraya. Ne savaşmaya hazırlardı, ne de ölmeye.
Adil değildi.
Karşısındaki adamın gözlerine bakarken az evvel söylediği cümle kulaklarında yankılandı. Askerlerinin ona ihtiyacı vardı.
Derin bir nefes alıp üzerinden çıkarttığı ceketi bir kenara fırlattı. Kararan gömleğinin kollarını kıvırırken birkaç dakika önce çığlıklar atıp ağlayan kendisi değilmiş gibi kendinden emin bir şekilde "Herkes yaralılara yardım etsin!" diye haykırdı. "Onlara yardım ettikten sonra Kwang Hee'yi uğurlayacağız."
Askerler anında emre itaat etmiş ve dağılmaya başlamıştı. O sırada Yibo'nun bakışları hala karşısındaki adamdaydı. Birkaç saat önce onunla hücrede konuşurken aptaldan başka bir şey olmadığını düşünüyordu ama şimdi o aptal karşısına geçmiş darmadağın bir hale düşen Komutan'ı kendine getirmek için savaş veriyordu. Görünüşe göre bu çocuksu suratın ardında tahmin ettiğinden daha fazla şey vardı. Tam da bu yüzden ona doğru yürüdü ve kulağına doğru eğilip "Teşekkür ederim." diye fısıldadı. "Teşekkür ederim, Zhan."