İçeriğe geç

Ölüm Orkestrası

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Ölüm Orkestrası

Bölüm 2

Bir

Gün batımından birkaç saat önceydi, kuşlar köşelerine çekilmeden evvel son şarkılarını söylerken güneş yerini aya bırakmak üzere vakit tutuyordu. İki kolunu sıkıca kavramış askerler ve uzun boylu genç komutan tarafından asker kampı olduğunu düşündüğü bir yere getirilmişti.

Komutan'ın birkaç adım arkasında yürüyen askerler yol boyunca tek bir kelime etmemiş, etrafı çitlerle sarılı geniş arsaya ulaştıklarında ise arsanın girişinde konumlanmış dört genç asker şakalaşıp kahkahalarla gülerken Komutan'ı görmeleriyle birlikte büyük bir sessizliğe gömülüp selam durmuştu.

Kaşlarını çatıp yanındaki askere dönen Taehyung "Bu kadar mı korkuyorsunuz bundan?" diye sorduğunda iki yanında yürüyen askerlerden sağ tarafta olanı "Korkudan değil, saygıdan." diye yanıtlamıştı.

Her komutan sorumlu olduğu tabur tarafından saygı görürdü ancak bu Komutan, askerlerin tavrından anladığı kadarıyla, normalden daha fazla saygı görüyordu. Üstelik çoğu askerden daha gençti. En fazla yirmi dört ya da yirmi beşinde olmalıydı ancak donuk bakışları, ifadesiz yüzü ve kendinden emin dik yürüyüşü onu yaşından biraz daha olgun gösteriyordu.

Taşlı patikada yürüdükten sonra kahverengi taşlardan yapılma bir binanın içine girdiklerinde dışarıdan görünen "sıcak ev" görünümünün aksine Taehyung'un karşılaştığı şey sidik ve kanın karışımıyla oluşan o mide bulandırıcı kokudan başka bir şey olmamıştı. Bu kokuyu tanıması neden bu kadar kolay olmuştu bilmiyordu ama garip bir şekilde içeriye girdiği anda hissetmişti burnunu yakan kokunun neye ait olduğunu.

Tepeden düşen lamba neredeyse aydınlatıyordu içeriyi. Bu nedenle de, loş ışığın altında birkaç dakika yürüdükten sonra ancak fark edebilmişti Taehyung iki yanında duran küçük hücreleri. Birkaç düzensiz nefes sesi dışında hücrelere hakim olan sessizlikten yola çıkarak da çoğunun boş olduğunu varsaymıştı.

Cevap alamayacağını bile bile solundaki askere dönüp "Bunlar ne için?" diye sordu. "Beni onlardan birine tıkmayacaksınız değil mi? Suçlu falan değilim ben."

Asker huzursuz bir homurtuyla karşılık verdi ona. Diğeri de aynı şekilde eşlik etmiş, ancak homurtuyla kalmayıp uzun bir hikaye anlatacak gibi iç çekmişti.

"Buraya en son Çin vatandaşı olduğunu söyleyerek gelip yardım isteyen kişi bir gece vaktinde şuraya," işaret parmağıyla en sondaki hücreyi gösterdi ve tekrar Zhan'a döndü "Bomba yerleştirip yirmi sekiz kişinin ölümüne sebep oldu."

Bir anlığına askerin gösterdiği yere baktı ve olanları aklında canlandırmaya çalıştı. Bombanın patlayışını, askerlerin acı haykırışlarını... Hemen sonra kafasını iki yana sallayarak atmaya çalıştı bu düşünceleri. O sırada fark etmişti hücrelerden birine girdiğini. Kolundan tutan askerler onu hücrenin içindeki kirli yatağa bırakmış ve Komutana selam durduktan sonra hücreyi terk etmişti. Geride kalan Komutan ise hücrenin köşesinde duran sandalyeyi Zhan'ın karşısına çekip oturmuştu.

"İsmin ne?"

Daha önce de hissettiği gibi, adamın tok ses tonu resmen 'bana saygı duy!' diye bağırıyordu. Derin bakan gözlerini konuştuğu kişinin gözlerine odaklıyor ve bir şekilde karşısındaki insanı bastırıyordu.

"Xiao Zhan."

Ciddi konuşmalara alışkın değildi, Zhan. Profesör ile konuşurken bile kendini tutamayıp dalga geçer, çoğu zaman da bu sebepten kafasına bir şaplak yerdi. Ancak bu adam bir şekilde ciddi olmaya mecbur bırakıyordu onu.

"Kaç yaşındasın?"

Gece kadar koyu gözleri ve ay gibi beyaz bir teni vardı. Kahverenginin birçok tonunu barındıran saçları ilk bakışta özenle taranmış gibi görünüyordu ancak dikkatle inceleyince dağınıklığı ortaya çıkıyordu.

"Yirmi sekiz."

Komutan asil bir tavırla bir bacağını diğerinin üstüne attı ve arkasına yaslanıp kollarını göğüs hizasında birleştirdi.

"Vücudun kirli. Saçlarına toprak yapışmış ve kıyafetlerin yırtılmış. Evsiz misin?"

Sıkıntıyla homurdandı, Zhan. Ayağa fırlayıp şımarık bir tavırla Çin'nin en iyi üniversitesini dereceyle ve dünya çapında yayınlanmış bir tez ile bitirdiğini, üstüne bir de hatrı sayılır derecede başarılı bir bilim adamının asistanı olduğunu söylemek istedi ancak bu dönemde üniversite olup olmadığından emin olamayınca susmayı tercih etti.

"Sorularıma cevap vermen yararına olur, Zhan. Aksi taktirde düşman olduğun hükmü ile burada öldürüleceksin."

Derin bir nefes alıp oturuşunu dikleştiren Zhan alaycı bir gülümseme takınmış ve gözlerini direkt olarak Komutan'ın gözlerine dikmişti. Karşısındaki adamın içinde uyandırdığı korku reddedilemez bir gerçekti ancak birkaç saat sonra kendi zamanına geri dönecekti. Tam da bu sebeple bu ukala adamın karşısına geçip onu küçük görmesine izin vermeye hiç niyeti yoktu.

"Senin ismin ne?"

Resmiyetten hayrını almamış cümle Komutanın gözlerini irice açmasına ve sinirle çenesini sıkmasına neden olmuştu.

"Wang Yibo. Sen kısaca komutan ya da efendim diye seslenebilirsin."

Wang Yibo... Bu ismi bir yerlerde duyduğuna emindi. Uzanıp Komutan ile aralarındaki mesafeyi azalttığında yüzünü daha dikkatli inceledi ve hemen sonra ayağa fırlayıp işaret parmağını ona doğru sallamaya başladı. "Sen osun!"

"Japonlar tarafından askerleri ile birlikte esir alınan, sonra da askerlerini kurtarmak için silahının kabzasını kullanarak bir düzine herifi benzeten komutan!" Hayretle iç geçirdi ve "Sen sahiden osun." diye tekrarladı. "Ah dostum. Filmde seni Huang Xiaoming oynayınca o kadar da yakışıklı olamayacağın konusunda Xujia ile iddiaya girmiştim ama cidden sen... Kız kardeşim senin büyük bir fanın. Yani aslında Xiaoming'in ama..."

Yibo kaşlarını çattı. Derinlikten çok şaşkınlıkla bakıyordu gözleri şimdi. Birkaç saniye boyunca saçlarını karıştırırken anlamaya çalışır gibi Zhan'a baktı ancak sonra dayanamayıp "Ne?" diye bağırdı. "Fan mı? Dostum mu? Yoksa... Sovyet'lerin yolladığı adamlardan biri misin sen?"

Tıpkı Zhan gibi ayağa fırladı ve kemerindeki bıçağı çıkarıp savurdu. "Ne istiyorsun? Ne için yollandın?"

Zhan geri çekildi ve kafasını kollarının arkasına saklayıp "Dur!" diye bağırmaya başladı. "Dur! Açıklayacağım! Sakın beni bıçaklama! Nobel Ödülü almadan ölemem!"

"Ne? Nobel... Ne?" dedi Yibo, saçlarını birbirine katıp çıldırmış gibi hücrenin içinde yürürken. Bıçağı yerine koyduktan sonra arkası ona dönük bir şekilde durmuş saçını kaşıyarak bir şeyler düşünen Zhan'ı ensesinden küçük bir kediyi tutar gibi tuttu ve yatağa sürükledi. "Anlat. Kimsin, nereden ve ne için geldin? Anlat yoksa öldüreceğim seni."

Zhan yüzünü ellerinin arasına gömüp bağırdı. Acaba karşısındaki adamın tam burnuna koca bir yumruk atsa öldürülür müydü? Hayır, daha da önemlisi, burada öldürülürse kendi zamanına dönebilir miydi?

Boğazını temizlemek için birkaç kez öksürdü. Ayağa kalktı ve elini Komutanın omzuna koyup yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi. "Bak, Yibocuğum."

Yibocuğum mu? Sınırı biraz aştığını fark etmesiyle, aniden Yibo'nun omzundaki elini çekti ve yeniden yatağa oturdu. "Anlatsam da inanmazsın."

Derin bir nefes aldı, Yibo. İnce uzun parmakları ceketinin cebine girip oyalandıktan sonra sigara ve çakmakla dışarıya çıktı. Sigarayı dolgun pembe dudaklarına yerleştirdi önce. Hemen sonra, çakmağı kavradı ve yaktı. Çakmağı kavrarken elinin arka kısmında ortaya çıkan damarlar Zhan'ın yutkunmasına sebep olurken sigaradan aldığı nefesi kafasını geriye atarak dışarıya vermesi zorlukla topladığı dikkatini yeniden dağıtmıştı.

"Anlat." dedi Yibo, parmaklarıyla sıkı sıkıya tuttuğu sigarayı bir kez daha dudağına götürürken. "Son gelen Japon ajanı gelecekten geldiğini söylemişti. İnan bana, artık hiçbir şey beni şaşırtmaz."

"Ben gelecekten geldim."

Zhan'ın aniden söylediği cümleyle sigara dumanını öksürerek dışarıya vermeye çalıştı Yibo. Birkaç kez öksürdükten sonra az öncekinden daha derin bir nefes aldı ve gülümsemeye çalıştı. Karşısındaki masum yüzün ardında ya kafayı sıyırmış bir hasta vardı ya da yalan söylemeyi beceremeyen bir ajan.

"Bak, Zhan. Hayatın boyunca kötü şeyler yaşamış olabilirsin. Zihnin zarar görmüş de olab..."

Komutanın cümlesi dışarıdan gelen seslerle kesilmişti. Dur orada, kimsin?

Nöbetçilerden genç Kwang Hee'nin sesiydi bu. Yaklaşma dedim sana, dur!

Komutan oturduğu yerden kalkıp sigarasını fırlatırken Zhan kaşlarını çatmıştı. Bu konuşma bir yerden tanıdık geliyordu...

Ben Çin ordusu eri Kim Kwang Hee, eğer durmazsan...

"Yetkilerimi kullanıp seni vuracağım."

Zhan Kwang Hee'ye eş zamanla kurmuştu cümleyi. Cümleyi kurduktan hemen sonra gözleri irice açılmış ve vücudu kapıya doğru atılmıştı. "Komutan, bugünün tarihi ne demiştin?"

Komutan az önce gerçekleşen olayın şokuyla Zhan'ı izliyordu. Dışarıya çıkıp olaya müdahale etmesi gerekirdi ancak bu adamın Kwang Hee'nin kurduğu cümleye eşlik etmesi kafasını karıştırmıştı. "19 Eylül."

Gergin bir şekilde bir şeyleri zihninde toplamaya çalışır gibi oradan oraya yürürken "19 Eylül 1940. 19 Eylül 1940." diye tekrarlıyor ve hikayenin devamını hatırlamaya çalışıyordu.

Taburun en genç askeri kaldırdı silahını yabancıya doğru. Elleri titriyordu, daha önce hiç dokunmadığı tetiğe gidiyordu işaret parmağı. Korkuyordu.

"Dur orada, kimsin?" diye seslendi önce. Yabancı cevap vermedi. Gölgelerin arasından ona doğru yavaş ve savsak adımlarla geliyordu.

"Yaklaşma dedim sana, dur!" diye tekrarladı sonra. Yine yabancıdan bir cevap alamadığında daha sıkı kavradı silahını. Parmağını tetiğe yerleştirirken defalarca kez aynanın karşısında tekrarladığı cümleyi kurdu.

"Ben Çin ordusu eri Xung Kwang Hee, eğer durmazsan yetkilerimi kullanıp seni vuracağım."

Bekledi. Saniyeler hızla geçerken yabancının durup teslim olmasını bekledi. Ancak yabancı durmadı.

Sonunda, adımları hızlanıp loş ışık yüzüne vurana kadar koştuğunda Kwang Hee korkuyla geriye atıldı.

"Komutanım!" diye bağırdı. "Bu..."

"Bomba." dedi, Zhan, Kwang Hee'nin cümlesini tamamlayarak. Uzanıp Komutan'ın kolunu tuttu ve kendisiyle birlikte yere çekerken "Bu bomba!" diye bağırdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.