Kulakları çınlıyordu gözlerini açtığında, kafasının içinde koca bir hayvanat bahçesi varmış ve bütün hayvanlar zincirlerini kırıp oradan oraya koşuşturmaya başlamış gibi başı ağrıyordu.
Topraklık bir alandaydı. Görüşü tam olarak düzelmediğinden nerede olduğunu tam olarak kavrayamamıştı ancak duyduğu dalga sesi ve burnuna dolan tuzlu su kokusu denize yakın bir yerde uyandığını anlamasını sağlamıştı.
Derin nefesler alıp verdi, kulaklarını sızlatan çınlama gittikçe kaybolurken gözlerini ovuşturdu ve açtı, tahmin ettiği gibi bir sahildeydi ama buraya nasıl geldiğine dair hiçbir fikri yoktu. Profesör Mucize ile uğraştığını anlayıp onunla bir oyun oynamış gibiydi ancak Taehyung bir şeylerin normal olmadığı hissine kapılmıştı.
Ellerinden destek alarak ayağa kalkmaya çalışsa da daha tam olarak doğrulamadan bedeni yeniden toprak zeminle buluştu. Dizleri titriyor, ayakları bedenini taşıyamıyordu.
İçinde oluşan korku git gide büyürken bir kez daha bütün gücü ellerine verdi ve güçsüz bedenini iyice zorlayarak ayağa kalktı. Güneş henüz batmamıştı ama ne sahilde, ne de sahilin üstünde kalan yolda hiç kimse yoktu.
Sallanan bedenini dengede tutmak için üstün bir çaba gösterirken yola doğru çıkan küçük taşlı patikaya girdi, attığı her adımda çıplak ayaklarına batan taşlar acıyla dişlerini sıkmasına neden oluyordu. Vücudundaki sızıya rağmen uzun ve aceleci adımlar atarak yola ulaştı ancak yol boyunca ilerlerken şaşkınlıkla aralanan gözlerine engel olamadı.
Yol boş arabalarla doluydu ve etraftaki binaların hepsi dökülüyordu. Gözlerinin dolduğunu hissetti.
Neler oluyordu? Gerçekten, Profesör bu kadar ileri gidemezdi değil mi?
Bir kez daha derin bir nefes alıp buradan çıkmak ya da en azından neler olduğunu anlamak için yürümeye başladı. Elleri darmadağın olan saçlarını iyice karıştırırken yırtılan kıyafetlerinden sızıp bedenine temas eden soğuk hava titremesine sebep oldu.
Yolun sonuna ulaştığında ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu. Etrafta bir insan, herhangi bir yaşam belirtisi aradı ve açlıktan haykıran midesini dindirmek adına boş arabaları didik didik inceledi ancak bulamadı.
Ne bir yaşam belirtisi, ne de yiyecek bir şey, hiçbir şey yoktu.
Sonunda başa çıkamayacağı bir raddeye gelen korku vücudundaki bütün enerjiyi çektiğinde daha fazla yürüyemeyeceğini fark etti ve dizlerinin üstüne çöktü. Ağlamak istiyordu, bağırarak ağlamak ve evine dönmek istiyordu.
Yüzünü ellerine gömdü ve ne yapabileceğini düşündü. O sırada duyduğu adım sesleriyle, bedenine hakim olan acıya rağmen ayağa fırladı ve bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi.
Ellerinde uzun namlulu silahlar tutan üç siluetin ona geldiğini görmesinin ardından etrafta koşuşturmaya başladı ve en sonunda arabalardan birinin arka koltuğuna atlayıp vücudunu olabildiğince küçülttü.
Gelen adamlar bulunduğu arabanın hemen arkasında durmuştu. Aralarından biri, tok bir ses tonuyla "Az önce burada birinin olduğuna eminim, efendim." dedi.
Nefes alışverişlerine dahi ses çıkarmamak için ara veren Taehyung aklına gelen düşünce ile hemen cebine uzandı ancak pek tabii telefonu da olması gereken yerde değildi.
Dudaklarının arasından fısıltı gibi bir küfür kaçarken adamlardan birinin arabaya iyice yaklaştığını duydu. Hemen sonra, kapı aniden açıldı ve biri onu ayağından kavrayıp sertçe dışarı çekti. Önce sırtı, sonra da kafası yerle buluştuğunda acıyla haykırdı.
Tepesinde üniformaları ve uzun namlulu silahları ile üç asker vardı ama asıl problem bu değildi. Üzerlerindeki üniformalar, geçen ay askere giden arkadaşının üniformasından oldukça farklıydı.
Cenin pozisyonundaki vücudunu açtı. Bakışları karşısındaki adamların üniformalarını daha dikkatlice incelerken "Şu an... hangi tarihteyiz?" diye sordu. Olamazdı değil mi? Bu mümkün olamazdı.
Adamlardan ortada olanı eğildi ve Taehyung'un çenesinden tutup gözlerini kendininkilere hizaladı. Koyu kahve saçları özenle taranmıştı genç askerin. Temiz ve ifadesiz suratı yaşının çok da büyük olmadığını belli ediyordu ancak bakışları öyle sertti ki, Taehyung'un içten içe karşısında ezildiğini hissetmesine sebep oluyordu.
Yine de, gözlerini bir an olsun adamın gözlerinden ayırmadan kollarına sarıldı ve "Söyle!" diye haykırdı. "Şu an hangi tarihteyiz?"
Kaşları çatılan genç asker şaşkınlıkla karşısındaki adamı seyrederken istemsiz bir şekilde düşmemesi için kollarını destekledi ve "19 Eylül 1940" diyerek sorusunu yanıtladı.
O anda bir çare haldeki adam haykırarak ağlamaya ve "Çalışıyor!" diye bağırmaya başlamıştı. "Mucize çalışıyor!"
