İçeriğe geç

Ölü Sezon

Bölüm 3 · 12 dk okuma

Ölü Sezon

Bölüm 3

Bölüm 3 > BEYAZ KARANLIK

Kömür kapağının arkasından gelen o son metalik darbe sesi de kesildiğinde, tünelin içi mezar sessizliğine büründü. Elif’in o son, kesik çığlığı hayatta kalan dört kişinin –Can, Derin, Berk ve Melis– zihninde bir çivi gibi çakılı kalmıştı. Kimse konuşmuyordu, çünkü konuşmak ağızlarını her açtıklarında ciğerlerine o dondurucu havayı doldurmak ve acıyı katlamak demekti.

Tünel o kadar dardı ki, emekleyerek ilerlemek zorundaydılar. Can en öndeydi; elleri ve dizleri taş zemindeki çakıl taşları yüzünden parçalanmıştı ama canının acısını hissetmeyecek kadar büyük bir öfke ve suçluluk duygusuyla doluydu. Elif'i orada, o beyaz sisin içinde bırakmıştı.

"Berk..." diye fısıldadı Melis, arkasından gelen gencin montuna tutunarak. "Telefonunun ışığı... Sönüyor mu?"

Berk telefonunun ekranına baktı. Pil yüzdesi %3’e düşmüştü. Soğuk, lityum bataryayı adeta emerek bitiriyordu. "Kapanıyor," dedi Berk, çaresiz bir sesle. "Birkaç saniye sonra tamamen karanlıkta kalacağız."

Ve tam o anda, ekran bir kez kırpıştı ve kapandı. Tünel, insanın gözünü kör edecek kadar koyu, mutlak bir zifiri karanlığa gömüldü. Artık sadece birbirlerinin titreyen nefeslerini ve duvardan sızan donmuş suların çıtırtısını duyabiliyorlardı.

"Durmayın," dedi Can önden, karanlığın içinde el yordamıyla ilerleyerek. "Duvarları takip edin. Tünel aşağıya doğru eğim yapıyor, bu da göl seviyesine, yani kayıkhane çıkışına yaklaştığımızı gösterir."

Karanlıkta geçen, ne kadar sürdüğünü bilmedikleri o kabus gibi dakikaların ardından, Can’ın eli havaya boşluğa düştü. Tünel genişlemişti. Kafasını kaldırdığında, yukarıda ahşap kalasların arasından sızan o solgun, mavi kış ışığını gördü. Fırtına dışarıda hala uğulduyordu ama burası en azından bodrum kadar dondurucu değildi.

"Yukarıdayız," dedi Can. Birkaç ahşap basamağı tırmandı ve başıyla yukarıdaki kapağı itti.

Kendilerini rezidansın ana binasından yaklaşık yüz metre uzakta, gölün kıyısına inşa edilmiş olan eski kayıkhanenin içinde buldular. Burası yüksek tavanlı, kokusu çürümüş ahşap ve gaz yağıyla karışmış eski bir depoydu. Ortada, donmuş gölün buzu üzerinde sıkışıp kalmış iki tane eski ahşap sandal duruyordu. Büyük, demir sürgülü kapı ise doğrudan dışarıdaki o beyaz cehenneme açılıyordu.

Berk, kayıkhanenin duvarındaki eski alet raflarını karıştırmaya başladı. "Burada bir şeyler olmalı... Bir telsiz, bir işaret fişeği..."

Derin ise kayıkhanenin göle bakan küçük camından dışarıya bakıyordu. Fırtına o kadar yoğundu ki, görüş mesafesi üç metreye kadar düşmüştü. "Çocuklar," dedi sesi titreyerek. "Rezidansın ışıkları... Hala yanmıyor. Ama bakın, iskelenin orada bir karaltı var."

Can, Derin'in yanına gelip camdan dışarı baktı. İskelenin ucunda, fırtınanın savurduğu karların arasında bir kar arabası (snowmobile) duruyordu.

"Küratör’ün ya da o bekçinin bahsettiği avcının arabası olmalı," dedi Can. Gözleri umutla parıldadı. "Eğer anahtarı üzerindeyse, fırtınaya rağmen bu gölü geçip ana karaya, kasabaya ulaşabiliriz. Buradan kurtulabiliriz."

"Ama dışarısı eksi 35 derece, Can," dedi Melis, kendi kollarına daha sıkı sarılarak. "O arabaya dördümüz birden binemeyiz. Ayrıca fırtınada yolumuzu nasıl bulacağız?"

"Burada kalıp sırayla donarak ölmekten ya da o geyik maskeli piçin bizi tek tek avlamasından iyidir!" diye çıkıştı Berk. Elindeki raflardan birinden ağır bir İngiliz anahtarı bulmuş, onu bir silah gibi kavramıştı. "Ben dışarı çıkıp o arabayı kontrol edeceğim."

"Yalnız gitme," dedi Can. "Birlikte çıkıyoruz. Derin, Melis, siz kapının yanında bekleyin. Eğer araba çalışırsa, hemen arkamızdan geleceksiniz."

Can, kayıkhanenin yanındaki küçük ahşap kapıyı yavaşça araladı. Dışarıdaki o vahşi rüzgar ve kar, bir kırbaç gibi yüzlerine çarptı. Saniyeler içinde kaşları ve kirpikleri kırığı tutmaya başladı. Can ve Berk, dizlerine kadar gelen karın içinde, batıp çıkarak iskeleye doğru ilerlemeye başladılar.

Fırtınanın uğultusu o kadar yüksekti ki, arkalarında bir şey olsa bile duymaları imkansızdı. Beyaz karanlığın içinde sadece o siyah kar arabasının siluetine odaklanmışlardı.

Kayıkhanenin içinde kalan Derin ve Melis ise kapının aralığından onları izliyordu.

"Melis," dedi Derin, gözlerini rezidans binasının olduğu yönden ayıramayarak. "O bekçi adam ne demişti hatırlıyor musun? 'O Küratör değil, adanın eski delisi...' Eğer o adam Küratör değilse, gerçek Küratör nerede?"

Melis tam cevap verecekken, kayıkhanenin tavanındaki ahşap kirişlerden bir parça kar ve buz parçası yerdeki sandallardan birinin içine düştü.

Paaat.

İki kız da irkilerek arkalarına döndüler. Başlarını yukarı kaldırdıklarında, kayıkhanenin o yüksek, gölgeli tavan kirişlerine asılmış olan şeyi gördüker. Bu, şık bir takım elbise giymiş, ancak boynundan kalın bir halatla kirişe asılmış bir adamdı. Adamın yüzü tamamen donmuştu ama cebinden sarkan o altın saat ve göğsündeki broş, onun rezidansın asıl sahibi, yani gerçek Küratör olduğunu gösteriyordu. İlk gün, herkes adaya ayak basmadan saatler önce öldürülmüş ve buraya, bir av trofesi gibi asılmıştı.

Derin dehşet içinde gerilerken, arkasındaki ahşap duvardan bir gıcırtı yükseldi. Kayıkhanenin gölün altındaki o donmuş boşluğa açılan kapağı, yani sandalları suya indirmek için kullanılan zemin kapağı yavaşça yukarı doğru aralandı.

O zifiri karanlık su boşluğunun, o donmuş gölün altından, geyik maskeli katil sırılsıklam bir halde yukarı tırmanıyordu. Üzerindeki kıyafetlerden buzlu sular akıyordu ama o dondurucu su bile onu durdurmamıştı. Gölün altındaki dalgıç tünellerini kullanarak kayıkhaneye onlardan önce ulaşmıştı.

Katil, elindeki o paslı tomruk kancasını kayıkhanenin ahşap zeminine sertçe sapladı.

KRAAAK.

"Can! Berk!" diye çığlık attı Melis, kapıya doğru fırlayarak.

Dışarıda, kar arabasının yanına ulaşan Can ve Berk, fırtınanın uğultusu arasında Melis’in sesini hayal meyal duydular. Can hemen arabanın kontağına baktı; anahtar üzerindeydi. Tam marşa basacakken arkasına döndü ve kayıkhaneden dışarı fırlayan Melis ve Derin’i gördü.

Ama arkalarından gelen geyik maskeli figür, Melis’in montunun arkasından yakalamıştı bile. Katil, Melis'i tek bir hamleyle karın üzerine fırlattı. Melis, buz tutmuş göl yüzeyinde kayarak iskelenin altına doğru düştü.

Berk, elindeki İngiliz anahtarıyla katile doğru koştu. "Bırak onları!" diye bağırdı.

Ancak katil, Berk'in saldırısını bekliyordu. Berk anahtarı savurduğunda, katil çevik bir hareketle yana kaçtı ve elindeki o ağır zincirli kancayı Berk’in göğüs kafesine doğru savurdu.

ÇAAAT!

Ağır demir kanca, Berk’in montunu ve altındaki eti parçalayarak köprücük kemiğine saplandı. Berk acıyla haykırarak karın üzerine yığıldı. Katil, zinciri çekerek Berk’i kendi üstüne doğru sürüklemeye başladı.

Can, kar arabasının üzerindeydi. Marşa bastı, motor büyük bir gürültüyle çalıştı. Önündeki bu vahşete bakarken zihni ikiye bölünmüştü: Ya arabayı katilin üzerine sürecekti ya da Derin ve Melis’i alıp arkasına bakmadan kaçacaktı. Can, motorun vahşi kükremesiyle sarsılan kar arabasının üzerinde bir saniyeliğine donakaldı. Solunda, Berk karın üzerinde sürükleniyor, beyaz örtüyü kırmızıya boyuyordu. Sağında ise Derin, iskelenin kenarına tutunmuş, gözlerinde mutlak bir dehşetle Can’a bakıyordu.

"Can! Gitme!" diye bağırdı Derin, sesi rüzgarda yırtılarak.

Can’ın içindeki korku, yerini vahşi bir hayatta kalma güdüsüne bıraktı. Vitesi ileri itti ve gaz kolunu sonuna kadar sıktı. Kar arabasının arkasındaki paletler, buzu ve karı büyük bir gürültüyle geriye doğru fırlatarak ileri fırladı. Can arabayı kaçmak için değil, doğrudan geyik maskeli katilin üzerine sürmüştü.

VUUTTT!

Katil, üzerine gelen tonlarca ağırlıktaki demir yığınını son anda fark etti. Berk’in saplandığı zinciri bırakıp yana doğru atılmak istedi ama sol dizindeki o eski yara (Melis’in boruyla vurduğu yer) onu yavaşlattı. Kar arabasının sol kayağı, katilin göğsüne ve omzuna büyük bir hızla çarptı.

KÜÜÜÜM!

Katil, çarpmanın etkisiyle havada bir takla atarak kayıkhanenin ahşap duvarına çarptı ve kar yığınının içine gömüldü. Geyik boynuzlarından biri kırılmış, maskesi yüzünden tamamen kaymıştı. Ama hala kıpırdıyordu; o dondurucu gölün suyundan çıkmış canavar, acıyı gerçekten hissetmiyor gibiydi.

Can arabayı kaydırarak Berk’in yanında durdurdu. "Berk! Kalk! Bin arkaya!"

Berk, göğsündeki derin yaradan sızan kanı eliyle bastırmaya çalışarak inledi. Can ve Derin, Berk’i iki kolundan kavrayıp kar arabasının arkasındaki dar koltuğa zorlukla oturttular. Berk’in bilinci bulanıyor, gözleri fırtınanın beyazlığında kayıyordu.

"Melis nerede?!" diye bağırdı Derin, etrafa bakarak.

"İskelenin altında!" Can arabadan atlayıp iskelenin karlar altındaki loş boşluğuna doğru eğildi. Melis, buzun üzerinde büzüşmüş, düşmenin etkisiyle başını iskelenin çelik pilonuna çarpmıştı. Alnından akan kan gözünün üzerine sızmıştı.

"Melis, elimi tut! Çabuk!" Can, Melis’i kolundan tutup yukarı çekti. Melis’i de Berk’in önüne, sürücü koltuğunun hemen arkasına sıkıştırdılar. Derin ise en arkaya, Berk’i düşmemesi için arkadan saracak şekilde yerleşti. Kar arabası şu an dört kişinin ağırlığıyla tamamen çökmüştü.

Kar yığınının içinden ağır bir hırıltı yükseldi.

Katil, kırık boynuzuyla karın içinden doğruluyordu. Elindeki o paslı zincirli kancayı tekrar havada döndürmeye başlamıştı. Maskesinin altından görünen tek şey, donmuş ve morarmış bir insan derisiydi; bu adam gerçekten de adanın o eski, vahşi avcısından başkası değildi.

"Can, bas gaza! Geliyor!" diye çığlık attı Derin.

Can gazı kökledi. Kar arabasının paletleri buzu yırtarak gölün uçsuz bucaksız beyazlığına doğru fırladı. Tam o saniyede, katilin savurduğu ağır demir kanca, arabanın arkasındaki metal sepete çarptı.

ÇIINNNG!

Kanca sepeti parçaladı ama arabayı durduramadı. Kar arabası, arkasında yoğun bir kar bulutu bırakarak fırtınanın, o beyaz karanlığın içinde gözden kayboldu.

Gölün üzeri tam bir cehennemdi. Fırtına her yönden esiyor, görüş mesafesini sıfıra indiriyordu. Can sadece önündeki zayıf far ışığının aydınlattığı birkaç metrelik kar kütlesine bakarak yönünü bulmaya çalışıyordu. Kasaba, gölün karşı kıyısında, yaklaşık beş kilometre uzaktaydı. Ama bu fırtınada düz bir çizgide gidip gitmediklerini bile bilmiyordu.

"Berk! Uyanık kal! Gözlerini kapatma!" diye bağırıyordu Derin arkadan. Berk’in vücut ısısı hızla düşüyordu, açık yarası o eksi 35 derece soğukta saniyeler içinde donmaya başlamıştı.

Birden, kar arabasının motoru tekleme yaptı.

Öhö... öhö... pat...

"Hayır, hayır, hayır, şimdi değil!" diye yalvardı Can kontağa bakarak. Arabanın benzin göstergesi kırmızı bölgenin de altındaydı. Katil arabayı bilerek tam dolu bırakmamıştı. Onlara bir umut vermiş, ama o umudu da bir tuzağa dönüştürmüştü.

Motor son bir kez hırıldadı ve gölün tam ortasında, hiçbir şeyin olmadığı o devasa beyaz düzlükte sustu.

Mutlak sessizlik ve dondurucu rüzgar bir kez daha etraflarını sardı. Rezidans arkalarında, kasaba önlerindeydi ama ikisi de görünmüyordu. Sadece beyaz bir boşluğun tam ortasında, altlarındaki iki metrelik buza basarak kalakalmışlardı.

"Araba bitti," dedi Can, direksiyona vurarak. Sesindeki çaresizlik her şeyi özetliyordu.

"Yürüyemeyiz," dedi Melis, titreyerek arabadan inerken. "Berk bu halde yürüyemez. Biz de donarız."

Derin başını kaldırıp fırtınanın içine baktı. Rüzgarın uğultusu arasında, çok uzaktan ama arkalarından gelen tekinsiz bir ses duydu. Bu, gölün buz tutmuş yüzeyinde ağır ağır kayan metal bir şeyin sesiydi.

Katil arkalarından geliyordu. Kar arabası yoktu, acelesi de yoktu. Avının benzininin nerede biteceğini çok iyi biliyordu. Buzun üzerinde, o topallayan ama durdurulamaz adımlarıyla, zincirini sürükleye sürükleye yaklaşmaktaydı.

Şırrr... Şırrr... Şırrr...

"Buzun altına girmeliyiz," dedi Melis aniden, gözlerini altlarındaki çatlaklara dikerek.

"Ne diyorsun sen Melis? Delirdin mi?!" diye bağırdı Can.

"Hayır, dinleyin!" dedi Melis, eliyle buzu göstererek. "Kayıkhanenin yakınındayız hala. Buralarda buz patlatma alanları var, balıkçılar için. Eğer buzu kırabilirsek... o suyun altındaki akıntı bizi kasabanın su bentlerine götürür. Ya da en azından o canavarın bize ulaşmasını engelleriz."

Gölün derinliklerinden gelen o hafif çatlama sesi (KRAAK) Melis’in haklı olabileceğini gösteriyordu. Ama o suya girmek, saniyeler içinde donarak ölmek demekti. Ya yukarıdaki maskeli avcı tarafından parçalanacaklardı ya da buzun altındaki o siyah, dondurucu suya teslim olacaklardı.

Ve geyik maskeli katilin silueti, fırtınanın beyaz perdesinin arkasında, sadece yirmi metre ötede belirdi. Elindeki kanca, loş kış ışığında ölümcül bir griyle parlıyordu.

Can, Melis’in çılgınca fikrine karşı çıkmak için ağzını açtı ama tam o sırada geyik maskeli katil sisin içinden büyük bir hızla fırladı. Kırık boynuzlu maskesinin altından hırıldayan nefesi, havada ölümcül bir buğu oluşturuyordu.

Katil, elindeki paslı tomruk zincirini bu kez doğrudan kar arabasının üzerinde yarı baygın yatan Berk’e doğru savurdu.

"Berk!" diye bağırdı Derin.

Can son bir refleksle Berk'i kolundan tutup arabadan aşağı, buzun üzerine doğru çekti. Ağır demir kanca, kar arabasının koltuğuna saplanarak suni deriyi ve altındaki süngerleri bir kumaş gibi yırttı. Katil, kancayı kurtarmak için zincire asılırken kar arabasını tek hamlede yana doğru devirdi. Devrilen motor bloğunun ağırlığı buz yüzeyinde derin bir gümbürtü yarattı.

GÜÜÜÜÜÜM.

Bu darbe, zaten gerilim altında olan iki metrelik buz tabakasında zincirleme bir reaksiyon başlattı. Ayaklarının altından, tıpkı yeşil bir şimşek çakar gibi derin, tiz bir çatlama sesi yükseldi.

KRAAA-KRAK-KRAAK!

"Buz kırılıyor!" diye haykırdı Melis.

Katil, buzun altından gelen tehlikeli sesi duymasına rağmen durmadı. Kancayı arabadan söküp çıkardı ve topallayan bacağına rağmen dev adımlarla Can’a doğru yürüdü. Can, yerdeki kar arabasından sızan ve buzun üzerinde hızla donan benzinin kokusunu aldı. Hemen yanında, Berk’in cebinden düşmüş olan o eski metal fırtına çakmağını gördü.

"Derin! Melis! Berk’i alın, geriye kaçın!" diye kükredi Can.

Can yerdeki çakmağı kaptı, kapağını açıp çarkı çılgınca çevirdi. Katil kancayı Can’ın kafasına indirmek için havaya kaldırdığı an, Can çakmağın alevini buzun üzerine yayılan benzin tabakasına fırlattı.

VUUUŞŞŞ!

Alevler eksi 35 derece soğukta bile benzinin etkisiyle bir anda parladı ve katille Can’ın arasında devasa bir ateş duvarı oluşturdu. Katil, alevlerin sıcaklığıyla irkilerek bir adım geri attı. Ancak bu ani ısı değişimi, can çekişen buz tabakası için son darbe oldu.

GÜM!

Katilin bastığı yerdeki buz bloğu tamamen çöktü. Dev adam, elindeki zincirle birlikte gölün o zifiri karanlık, eksi 2 derecelik dondurucu sularının içine gömüldü. Su yüzeyinde yükselen benzin alevleri, katilin düştüğü delikteki suların üzerinde çalkalanarak söndü.

"Başardık mı?" diye sordu Melis, nefes nefese, Berk’in gövdesini taşımaya çalışırken.

"Hayır," dedi Derin, gözleri korkuyla aşağıya kilitlenmişti. "Buz... durmuyor!"

Ateşin yarattığı termal şok, çatlağı gençlerin durduğu yöne doğru hızla genişletmişti. Berk’in yattığı yerin tam altındaki buz tabakası büyük bir gürültüyle ikiye ayrıldı. Berk, acı bir inlemeyle birlikte o karanlık su yarığının içine doğru kaymaya başladı.

"Berk!" Derin ileri atılıp Berk’in elini yakaladı. Ancak Berk’in ıslak ve donmuş montu ellerinin arasından kayıyordu. Can da hemen Derin’in yanına kapaklandı, Berk’in diğer kolunu kavradı.

"Beni... bırakın..." diye fısıldadı Berk, dudakları tamamen maviye dönmüştü. Gözleri yukarıdaki fırtınaya bakıyordu. "Donuyorum... Hissedemiyorum..."

"Seni bırakmayacağız!" diye bağırdı Can, dişlerini sıkarak.

Tam o sırada, Berk’in sarktığı o karanlık suyun içinden iki tane solgun, devasa el fırladı. Gölün dibine batan geyik maskeli katil ölmemişti. Suyun altındaki amansız soğuğa rağmen son bir yaşam belirtisiyle, suyun yüzeyinde asılı duran Berk’in botlarına tutundu. Onu, kendisiyle birlikte gölün o dipsiz karanlığına çekiyordu.

"Hayır! Hayır!" diye çığlık attı Melis. Yerden bulabildiği tek şeyi, kar arabasının kırık metal aynasını alıp suyun içindeki o maskeli yüze doğru çılgınca saplamaya başladı.

Katil, aynanın metal sivri ucu göz deliklerinden birine saplanınca acı bir hırıltıyla Berk’in botunu bıraktı. O saniyede Can ve Derin, Berk’i tüm güçleriyle yukarı, sağlam buzun üzerine doğru çekmeyi başardılar. Katil ise suyun altındaki o karanlık akıntıya kapılarak derinliklerde gözden kayboldu.

Gençler, saniyeler içinde donacak olan Berk’i sürükleyerek o genişleyen çatlak alanından geriye doğru kaçtılar. Ancak fırtına artık bir duvar gibi önlerini kapatmıştı. Kar arabası yoktu, sığınacak yerleri yoktu ve gölün tam ortasında, fırtınanın en vahşi noktasında kalakalmışlardı.

"Can..." dedi Derin, sesi fırtınanın içinde neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. "Bak... orada... ileride bir ışık var."

Fırtınanın beyaz perdesinin arkasında, gölün kasaba kıyısından yükselen güçlü, sarı bir projektör ışığı bir sağa bir sola sallanarak onlara doğru yaklaşıyordu. Kasabanın arama kurtarma ekipleri ya da bir sahil güvenlik aracı fırtınaya rağmen göle çıkmış olmalıydı.

"Buradayız!" diye bağırdı Melis, ellerini havaya kaldırarak. "Buradayız!"

Işık onlara doğru yaklaşırken, ayaklarının altındaki buz son bir kez titredi. Katilin gölün altındaki gölgesi gitmişti belki ama bu buzdan cehennemin onlardan son bir kurban isteyip istemeyeceği henüz belli değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.