İçeriğe geç

Ölü Sezon

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Ölü Sezon

Bölüm 4

Bölüm 4 > SİYAH AKINTI

O sarı projektör ışığı, fırtınanın beyaz duvarını yırtarak üzerlerine doğru süzüldüğünde, gençlerin içine haftalar sonra ilk kez sıcak bir umut dalgası yayıldı. Işığın arkasından gelen motor sesi, kar arabasından çok daha güçlü ve derindi; bu, kasaba kurtarma ekibine ait paletli bir kar aracıydı (snowcat).

"Buradayız! Yardım edin!" diye haykırdı Melis, son enerjisiyle el sallayarak.

Araç, buzun üzerinde büyük bir gürültüyle durdu. Kapısı açıldı ve içinden kalın, fosforlu kışlık montlar giymiş iki kurtarma görevlisi fırladı. Gençlerin yanına koştular.

"Tanrım... Siz o sanat rezidansındaki çocuklarsınız değil mi?" dedi adamlardan biri, Berk’in göğsündeki o donmuş kanlı yarayı görünce şok içinde sarsılarak. "Telsiz ihbarı aldık ama fırtınadan dolayı göle çıkamadık. Hemen arabaya taşıyın şunu!"

Can ve diğer görevli, Berk’i kollarından tutup paletli aracın sıcak kabinine doğru taşıdılar. Berk’in gözleri neredeyse tamamen kapanmıştı, vücudu o kadar soğuktu ki kabinin içindeki sıcak hava yüzüne çarptığında hafifçe titredi. Derin ve Melis de kendilerini içeri attıklarında, kabindeki ısıtıcıların yaydığı o sıcaklık adeta canlarını yaktı.

"Küratör..." dedi Can, şoför koltuğundaki adama doğru uzanarak. "Rezidansın sahibi... ve bir de adadaki o eski avcı. Herkesi öldürdü. Arkadaşlarımız... Elif içeride kaldı."

Şoför koltuğundaki yaşlı görevli, dikiz aynasından Can’a tuhaf, buz gibi bir bakış attı. "Evlat, ne avcısından bahsediyorsun sen? O adadaki eski avcı barınağı yirmi yıl önce yandı. Adada Küratör ve o yaşlı bekçiden başka kimse yaşamaz."

"Hayır, gördük!" diye bağırdı Derin arkadan. "Yüzünde geyik maskesi vardı! Bizi kancayla, satırla avladı! Bizi gölün ortasına kadar takip etti!"

İki görevli birbirine baktı. Yüzlerindeki o şüpheci ifade, gençlerin içindeki o güven hissini bir anda yok etti.

"Şoktasınız," dedi aracı kullanan adam, vitesi ileri iterek. "Gölün bu dondurucu havası ve hipotermi insana garip oyunlar oynar. Sizi hemen kıyıdaki hastaneye yetiştireceğiz, orada sakinleşirsiniz."

Araç, paletlerinin altındaki buzu ezerek kasaba kıyısına doğru hızla ilerlemeye başladı. Kabinin içi sıcaktı, Berk’e kalın battaniyeler sarılmıştı ama Can’ın içindeki o tekinsiz his bir türlü geçmiyordu. Gözlerini arkadaki donmuş gölün beyazlığından ayıramıyordu.

Katil gerçekten suyun altında ölmüş olabilir miydi? O eksi 2 derecelik, akıntılı siyah suda bir insan ne kadar hayatta kalabilirdi?

Araç kıyıya, kasabanın o küçük, eski balıkçı limanına ulaştığında saat sabaha karşı 04.45’ti. Fırtına burada, ağaçların ve binaların siperinde biraz daha hafifti ama sokaklar tamamen boş ve karanlıktı. Elektrik telleri rüzgardan dolayı kopmuş olmalıydı, çünkü tüm kasaba zifiri karanlığa gömülmüştü. Sadece limanın kenarındaki küçük sahil güvenlik kulübesinin jeneratörle çalışan zayıf ışığı yanıyordu.

"Hastanenin acil servisi hemen yukarıda," dedi görevli, aracı kulübenin önünde durdurarak. "Ama önce buradaki ilkyardım odasında Berk'in kanamasını durdurmamız lazım. Yukarıdaki yollar karla kaplı, ambulansın aşağı inmesi zaman alacak."

Berk’i araçtan indirip kulübenin içindeki o loş, sedyeli odaya taşıdılar. İçerisi gaz sobasıyla ısıtılıyordu. Görevlilerden biri Berk'in göğsündeki yarayı temizlemek için cerrahi malzemeleri çıkarırken, diğer görevli telsizle kasaba merkezine ulaşmaya çalışıyordu.

Hısssst... Parazit... Cızırtı...

"Merkez, liman kulübesinden bildiriyorum. Rezidanstaki gençleri bulduk. Bir ağır yaralı var. Acil ambulans sevk edin, tamam mı?"

Telsizin diğer ucundan gelen ses, yine o tanıdık, hırıltılı parazitle kesildi. Ve o cızırtının arasından, bir insanın tırnaklarını metal bir masaya sürterken çıkardığı o tiz ses yükseldi.

Ardından, o telsiz hoparlöründen, Küratör’ün o mekanik ses kaydı bir kez daha yankılandı:

"Sergi henüz bitmedi. Son parçalar hala eksik."

Telsizi tutan görevli şok içinde cihazı elinden düşürdü. Kulübenin dışından, o paletli kar aracının motorunun aniden yeniden çalışma sesi geldi.

VUUTTTT!

Can hemen pencereye koştu. Dışarıda, onları kurtaran o devasa paletli aracın sürücü koltuğunda, yüzündeki geyik maskesi paramparça olmuş, tek gözü kör ve kanlar içinde olan o devasa siluet oturuyordu. Katil, aracın arkasındaki o devasa çelik paletleri kulübenin ahşap duvarlarına doğru geri vitesle sürmeye başladı.

"Dışarı! Çıkın dışarı!" diye haykırdı Can.

GÜÜÜÜÜÜÜÜÜM!

Tonlarca ağırlıktaki paletli araç, kulübenin ahşap duvarını bir kağıt gibi yırtarak içeri girdi. Duvar patlarken savrulan kalaslar, telsizle konuşan görevlinin üzerine devrildi ve adamı oracıkta ezdi. Loş ışıklar söndü, gaz sobası devrilerek yerdeki ahşapları tutuşturmaya başladı.

Karanlık, yangın alevleri ve çöken çatının altında, hayatta kalan son dört genç –Can, Derin, Melis ve yaralı Berk– kasabanın o karanlık, donmuş sokaklarında, bu kez arkalarında tonlarca ağırlıkta bir ölüm makinesiyle baş başa kaldılar. Katil artık yürümüyordu; altındaki o devasa araçla onları ezmek için geliyordu.

Alev alan kulübenin enkazından dışarı fırlayan Can, Derin ve Melis, yaralı Berk’i iki kolundan tutarak limanın karanlık ve dik yokuşuna doğru sürüklemeye başladılar. Arkalarında, o devasa paletli aracın çelik paletleri ahşap kalasları ve beton parçalarını büyük bir gürültüyle eziyordu.

GIRRRR... KRAAAK...

Katil, tek gözü kan içinde olmasına rağmen aracı çılgın bir öfkeyle gençlerin üzerine doğru sürdü. Paletli aracın güçlü projektörleri, kaçan üç gencin ve Berk'in sırtını çiğ bir ışıkla aydınlatıyordu. Kar fırtınası sokaklarda bir girdap gibi dönüyor, her adımı bir işkenceye dönüştürüyordu.

"Yokuşu çıkamayız!" diye bağırdı Melis, nefesi kesilerek. "O araç düz yolda bizi saniyeler içinde ezer!"

"Sağa sapın! Balık fabrikasına!" diye kükredi Can.

Limanın hemen kenarında, kış sezonu yüzünden kapalı ve terk edilmiş olan devasa bir balık işleme fabrikası yükseliyordu. Binanın paslı sac duvarları ve dikey pencereleri, fırtınanın içinde hayaletimsi bir kaleyi andırıyordu. Can, omzuyla fabrikasının paslı yan giriş kapısına yüklendi. Kapının eski kilidi, Can’ın tüm ağırlığını vermesiyle büyük bir gürültüyle kırıldı.

Gençler kendilerini fabrikanın o devasa, karanlık iç mekanına attılar. Arkalarından gelen paletli araç, fabrikanın kapısında durmadı. Katil, tonlarca ağırlıktaki aracı doğrudan binanın sac duvarına sürdü.

GÜÜÜÜÜÜM!

Duvar büyük bir gürültüyle patladı; sac levhalar içeri doğru bükülürken, tavanı tutan demir kirişlerden biri aracın üzerine devrilerek motoru kilitledi. Araç durmuştu. Ancak kabinin kapısı hemen açıldı ve geyik maskeli katil, elindeki o paslı tomruk kancasını ve zincirini metal zemine vura vura araçtan aşağı indi. Tek gözünden akan siyah kan, maskesinin kırık parçaları üzerinden çenesine sızıyordu. O artık durdurulamaz bir av mekanizması gibiydi.

Şırrr... Şırrr... Şırrr...

"İleri, montaj bandına!" dedi Can, Berk’i Derin ve Melis’e emanet ederek. "Siz onu yukarıdaki yönetim ofisine çıkarın. Oranın kapısı çeliktir, kendinizi içeri kilitleyin."

"Ya sen, Can?" diye ağladı Derin.

"Ben arkasındayım. Hadi!"

Fabrikanın içi, devasa paslanmaz çelik tezgahlar, balık ayıklama bantları ve dev soğuk hava depolarıyla doluydu. Her yer buz gibi soğuk metal yüzeylerle kaplıydı ve ses içeride muazzam bir şekilde yankılanıyordu. Kızlar, Berk’i fabrikanın üst katına çıkan demir merdivenlere doğru taşırken, Can metal bir tezgahın arkasına saklanıp eline yerdeki ağır bir demir kancayı aldı.

Katil, fabrikanın zeminindeki o geniş metal koridorda ağır ağır ilerliyordu. Zinciri çelik tezgahlara sürterek kulak tırmalayıcı bir senfoni yaratıyordu.

CIIIIIIIIIZZZ... TIK... CIIIIIIIIIZZZ...

"Buradayım, seni piç kurusu!" diye bağırdı Can, sesini fabrikanın sol köşesinden vererek katilin yönünü değiştirmeye çalıştı.

Katil aniden durdu. Kırık maskesini sesin geldiği yöne çevirdi. Tam o sırada, fabrikanın yukarısındaki yönetim ofisine ulaşan Melis ve Derin, Berk’i içeri taşımayı başarmışlardı. Ancak Berk’in bilinci tamamen kapanmıştı; nabzı o kadar zayıftı ki Derin onun öleceğini anladı.

"Melis..." dedi Derin, gözyaşları içinde. "İlkyardım çantası... Aşağıdaki o patlayan araçta kaldı. Berk gidiyor. Can aşağıda tek başına."

Melis, odanın içindeki eski cam masanın üzerindeki sabit telefona baktı. Hatlar kesikti. Ama köşede, eski bir yangın baltası duruyordu. Melis baltayı kavradı. "Burada bekleyip hepimizin ölmesini izlemeyeceğim, Derin. Can'a yardım etmeliyiz."

Aşağıda ise kedi-fare oyunu vahşileşmişti. Katil, Can’ın saklandığı tezgah dizisini tespit etmişti. Elindeki ağır zinciri havada döndürerek tezgahlardan birini tek hamlede yana doğru devirdi.

ŞAANG!

Can yerinden fırlayıp kaçmaya çalıştı ama ayağı yerdeki donmuş balık atıklarına kaydı. Sırtüstü yere düştüğünde, katil tepesinde bitti. Dev adam, paslı tomruk kancasını Can’ın göğsüne saplamak üzere havaya kaldırdı. Can, elindeki demir kancayı iki eliyle siper ederek ölümcül darbeyi engellemeye çalıştı. Kancalar havada birbirine kilitlendi.

ÇIINNNG!

Katilin muazzam gücü, Can’ın kollarını yavaş yavaş aşağıya, kendi boğazına doğru bastırıyordu. Can’ın gözlerinden yaşlar süzülürken, katilin maskesinin altındaki o donmuş, çürük kokulu nefesi yüzünde hissetti.

Tam o saniyede, fabrikanın asma katından aşağıya doğru devasa bir gölge düştü.

Melis, elindeki yangın baltasını tüm gücüyle katilin arkasından sırtına, kürek kemiklerinin arasına sapladı.

SAPPP!

Baltanın keskin ağzı katilin kalın yağmurluğunu ve etini yırtarak derine indi. Katil, acıdan ziyade büyük bir öfkeyle kükreyerek Can’ın üzerindeki baskısını çekti ve arkaya doğru savruldu. Baltayı sırtından söküp atmaya çalışırken, Derin de merdivenlerin başından fabrikanın ana elektrik panosunun şalterine asıldı.

Fabrikanın kış sezonunda kapatılmış olan o devasa şoklama ve dondurma tünellerinin devasa fanları büyük bir gürültüyle dönmeye başladı.

VUUUUUUUUUUUUUUUUUUUU!

Burası bir balık fabrikasıydı ve buradaki şoklama odaları, balıkları saniyeler içinde eksi 50 derecede donduracak kadar güçlü amonyak sistemleriyle çalışıyordu. Açılan devasa dondurucu tünelin kapısından dışarıya, o azottan bile daha tehlikeli olan ölümcül amonyak gazı ve soğuk hava dalgası fışkırdı.

Can yerden fırladı, Melis’in elinden tuttu ve ikisi birlikte dondurucu tünelin açık olan devasa çelik kapısının önüne doğru katili itmeye başladılar.

Katil, sırtındaki baltayla birlikte topallayarak onlara doğru hamle yaptı. Can, elindeki demir kancayı bu kez katilin boğazındaki gevşemiş geyik maskesinin bağına taktı ve onu tüm gücüyle o açık, beyaz buharların yükseldiği şoklama tünelinin içine doğru çekti.

"Melis! Kapıyı!" diye kükredi Can.

Melis, tünelin tonlarca ağırlıktaki yalıtımlı çelik kapısına asıldı. Katil, tünelin o eksi 50 derecelik amonyak girdabının içine düştüğü an, Can kendini son saniyede dışarı fırlattı. Kapı katilin yüzüne büyük bir gümlemeyle kapandı.

GÜÜÜÜÜÜM!

Melis, devasa çelik çarkı çevirerek kapıyı dışarıdan mühürledi.

Tünelin kalın cam gözleme penceresinin arkasından, katilin o solgun, devasa ellerinin cama vurduğunu gördüler. Ancak içerideki amonyak ve şoklama sistemi o kadar güçlüydü ki, camın üzerindeki el izleri saniyeler içinde kırağı tutmaya, ardından tamamen beyaz bir buz tabakasına dönüşmeye başladı. Katilin geyik maskeli yüzü, camın arkasında sonsuza dek donacak olan bir balık gibi kaskatı kesildi.

Vuruşlar yavaşladı, yavaşladı ve tamamen durdu.

Fabrikanın içi, o devasa fanların uğultusu dışında bir kez daha mutlak bir sessizliğe gömüldü. Can ve Melis, sırtlarını çelik kapıya dayayarak yere yığıldılar. Üst kattaki odadan Derin’in hıçkırarak ağlama sesi geliyordu; Berk’in kalbi durmuştu ama en azından geride kalanlar bu kabustan canlı çıkmayı başarmıştı.

Fırtına dışarıda yavaş yavaş hızını kaybederken, sabahın ilk soluk ışıkları fabrikanın kırık sac duvarlarından içeri sızmaya başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.