İçeriğe geç

Ölü Portre

Bölüm 5 · 21 dk okuma

Ölü Portre

Bölüm 5

Ölü Portre/5.Bölüm//@asileyda (hikaye/roman)

11.05.2021

Ölü Portre

5.Bölüm•"Vicdan Muhasebesi"•

Kalabalığın içerisinde kalmış suskun bir beden iseniz eğer dikkat çekersiniz. Ve fark edildiğiniz an ise bir an önce onlar gibi olmaya zorlanırsınız. Çünkü onlara göre kalabalığa hitap eden doğrudur. Eğer birden çok kişi aynı düşünüyorsa haklıdır. Ve o tek kalmış farklı bir düşüncenin hiç bir değeri yoktur.

Eğer düşüncenizi gerçekten iyi savunamazsanız, onları kendinize inandırmaya çalışırken bir bakmışsınız ki sizde fark etmeden onlardan olmuşsunuz.

İnanmayacağım dediğiniz düşüncelerine ortak, suskun bedeninize ise kendiniz kilit vurursunuz. Ve ardından yalnızca izlersiniz. Bir kaç aptalın düşüncelerini ise sustukça benimsemeye devam edersiniz. Bu döngü ise, yalnızca bir şekilde biter.

Kendi düşüncelerinizi savunmayı, herkesten iyi öğrendiğinizde.

Ben ise uzun zamandır bunu bilmiyordum. Kendi benliğimi unutmuşçasına çaresiz davranıyordum. İpleri onların ellerine verdikçe, kendimi savunmayı kendi başıma öğrenmedikçe de, içine düştüğüm bu soğuk savaştan kurtulamıyordum.

Yorulmuştum ve yalnızca aklımı toparlayacak kadar düşünmeliydim. Onların bana aptalmışım gibi baktıkları her saniye ben daha da güçlenecek, düşüncelerimle savaşmayı kendi başıma öğrenecektim. Ben burada tektim ve onların acımasız sözlerine katlanacak kadar da gurursuz değildim.

Belki prenses ben değildim, ama öğrenecektim. Hiç birine katlanmak zorunda dahi değilken, bir suçlunun günahlarını üstleniyordum.

Ve o kaçarken her bir cezayı, yine ben çekiyordum.

Kir pas içerisindeki bedenimle getirildiğim odaya dakikalar öncesinde bırakılmıştım. Kapattığım gözlerimle düşüncelerimi ezerken, zayıflamış bedenimi yatağın üzerine bırakan prens anında odadan çıkıp gitmişti. Ve ardından odaya dolan hizmetlilerden her biri bir işin ucundan tutarken kalfa tam yanı başımda öylece ağlıyordu. Belki benim için değildi ama, o ağladıkça benim de gözlerim doluyor, uzun zamandır kimseye sarılmayan kollarım şefkatle sızlıyordu.

Çok yalnızdım. Ne yapacağımı dahi bilmiyor, suçsuz yere cezalandırılıyor ve bir prensesin önceden yaptıkları yüzünden her yerde kinle karşılanıyordum. Herkesin tek hedef noktası bendim. Ve her birinin isteği yalnızca bana acı çektirebilmekti.

Hiç birinin hak etmiyorum diyerek ağlamak isteyen bedenimi gözlerimi daha da sıkarak sakinleştirirken bedenimi ıslak bezlerle temizlemelerini yalnızca hissettim. Acıyan her bir uvuzuma inat sızlanmazken, üzerime geçirdikleri rahat kumaşla uzun zaman sonra duyduğum rahatlıkla iç çektim. Herkes sessizdi. Eminim ki her birinin bakışlarında ki emareler, benliğime acırcasına tazelerdi.

Güçlü olmayı öğrenene kadar, susmak istedim o an. Belki o zaman, rahat bırakmayı bilirlerdi.

"Kalfa, çan çalmak üzere."

Genç kızın fısıltısı ve diğerlerinin onaylayan mırıltısıyla kalfa ellerini saçlarımdan geçirirken sessizce yataktan kalktı. Gece yarısına gelindiğini belirten çan, herkesin odalarında olmasını gerektiğini belirten bir çeşit uyarı gibiydi. Ve bir gün, ansızın çıktığım gece yarısında görmüştüm ki, kalede muhafızlar dışında kimse yoktu. Ve bu, günler öncesinde bana güven ve huzur veriyordu.

"Saygınızı belirtin." kalfanın sesiyle bir kaç saniye süren sessizlikten sonra kapıların açıldığına dair büyük bir ses duyuldu ve aynı anda onun keskin sesi odayı doldurdu. Prens, varlığıyla dahi tüm bedenime rahatsızlık veriyordu. " Yarın sabah hiç birinizi burada görmeyeceğim."

Gözlerimdeki yanma, onun sesini duymayı beklermişçesine acıyla kavrulurken kafamı dahi hareket ettirmedim. Tek istediğim, bir an önce sessizce gitmesiydi. Hangi odada olduğumu dahi bilmezken saatlerdir gözlerim kapalı yatıyordum ve bunu bozmayı da asla istemiyordum.

Kapı sesi bir defa daha duyulurken odadaki nefes sesleri anında yok olmuştu ve o anda sessizliği yararcasına ufak adım sesleri duyuldu. Verdiği emri sorgulamak istesem de herhangi bir tepki vermedim. Versem de beni umursayacağını sanmıyordum. Çünkü o, yalnızca kendi düşünceleriyle hareket ediyor, başka düşüncelere ihtiyaç duymuyordu.

Adım sesleri her saniye biraz daha yaklaşırken yatağın diğer tarafındaki ağırlığı anında hissettim ve bu, içimde anında kalkıp gitme isteğini de beraberinde getirdi. Birde yüzsüz gibi yanıma yatarsa ne yapacaktım? Belki de amacı sessizce beni öldürmekti...

Boğazımdaki yumru, anında nefesimi keserken artık tepki vermemek daha zordu. Güçsüzken ondan korkmamak içten dahi değildi. Elimi dahi kaldırabilecek gücüm yokken, kimsenin de beni kurtarmak için can atmayacağını düşündüm o an. Prensesi ölesiye seven o halk dahi kral ve prensin karşısında sessiz kalıyordu. Kalenin ardındaki asıl güç kral olabilir miydi? Aklımda öylesine çok soru vardı ki...

En çokta, eğer gerçekten ölürsem, kendi zamanımda da ölüp ölmediğimdi. Yalnızca bir geçidin beni içine çekmesiyle bu zamana düşmüşken, beni buradan kurtaracak olanın yine o geçit olacağını biliyordum. En azından, öyle olmasını umuyordum.

"Bedenlerin üzerindeki kokuların, ruhlara ait olduğunu biliyor muydun?"

Kısık sesi, ne ara yaklaştığını bilmediğim başıyla tam kulağımın dibinde yankılanırken o an verebildiğim tek tepki gözlerimi açarak ona bomboş bakabilmekti. Zihnimin içerisi böylesine doluyken, kafamın içerisinde yankılanan kelimeler sanki anlamsız birer melodiydi.

Yorgun gözleri, benim gibi ifadesiz bakarken siyah gözlerinin fazlasıyla yakınlığından uzaklaşmak istercesine kafamı onun tersi yönüne çevirdim. Boylu boyunca uzandığı yatakta, onu uzun zaman sonra bu denli yakından görüyor olmak yalnızca ondan daha da çok uzaklaşma isteği doğuruyordu.

Dört gün öncesinde, şu kapıdan alelade çıkarılırken itiraz dahi etmeyişini kabullenemiyordum. Düşünürsem eğer ona hak vermekten korkan bir yanım vardı ve ben bundan da ölesiye kaçıyordum. O an aldığı bir kaç derin nefesin ağırlığını ensemde hissettim ve o, ilk kez şüphenin tohumlandığı içinde kısık sesiyle fısıldadı.

"Ruhun Zehir..." tereddütle bulanmıştı sesi. "Ruhun ne zamandan beri böylesine güzel kokuyor?"

Nefesim boğazıma tıkandı ve gözlerindeki şüphe zehirli birer sarmaşıkmışçasına zihinlerimize dolandı. Ve o an yeni bir bilgiye daha kucak açtım. Prensesin ismi...Zehir miydi?

Tepki vermemek adına hareket dahi etmezken ne yapacağını bilemeyen benliğim uzun saatler sonunda belki de ilk kez tepkisizliğini bozarak tökezledi. Bedenimin ona verdiği tepki ise yalnızca arkasını dönmekti. Titreyen ellerimi başımın altına derin bir nefesle yerleştirirken bana sorduğu ve soracağı her soruyu bertraf etmiştim. Aklının ucundan dahi geçiremeyeceği bir gerçeği bilmesi yalnızca beni daha aciz bir duruma getirirdi. Tanıdığı ve hatta eşi olan insana dahi böylesine acımasız davranın bir bencilken, hiç tanımadığı birine neden yardım etsindi?

O an öylesine kendi düşüncelerime dalmıştım ki ellerinin saçımda dolaştığını dahi bir tutamını hafifçe çektiğinde fark ettim. Gözlerim anın verdiği şaşkınlık ve sinirle yüzüne istemsizce dönerken, yüzündeki anlamsız ifadeyle tam gözlerimin içerisine baktı. Sustum. Konuşmayacaktım ve o da bunu biliyordu. Tek istediği benimle bir kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaktı. Bunu gözlerinin içerisinde parıldayan her bir haylaz ışıltıdan anlıyordum. Unuttuğu tek şey ise benim onun bir oyuncağı olmadığımdı.

Gel dediğinde kucak açan, git dediğinde günlerce azap çeken bir beden olmayı kabul ettiğimi ona düşündüren neydi? Hata bir kez olurdu, aynı hataya ikinci kere düşmeye ise aptallık deniyordu. Ve onun sandığının aksine ne ben bir aptaldım, ne de o oynadığımızı düşündüğü satranç oyunundaki vezir.

Ateş saçan gözlerimle, elini hızla iteklerken yüzümü buruşturarak ondan iğrendiğim belli etmek istedim. Ama o, yüzümdeki her bir ifadeyi izlemesine rağmen durmadı. Aksine, sınır çizgilerimi merak ediyor ve o bam telini bulacağı anı kolluyordu.

Eli tekrardan inatçı olduğunu belli edercesine boynuma doğru süzülürken, ağrıyan her bir kasıma inat yattığım yerden belime ansızın verdiği destekle hışımla kalktım. Öylesine öfkeliydim ki bu kendi içimde ağlama isteği doğuruyor adeta kendimi zor tutuyordum. İlk kez...ilk kez bir insandan böylesine kaçmak ve kurtulmak istiyordum.

Sinirle belimdeki eline hızla çekmesi için vururken, garip bir varlığı incelercesine değişen bir ifadeyle baktı önce suratıma. Sanki bir şeylerin ters gittiğini çok önceden biliyormuş da, birinin bunu dile getirmesini bekliyormuş gibiydi. Öylesine dikkatli, öylesine oyunbaz.

Gözlerime benliğimi çözmek istercesine bakmaya devam ettiği o bir kaç saniyede hızla kafamı geriye atarak yatak başlığına yaslanmış ve gözlerimi pencereye vuran ay ışığına çevirmiştim.

Gitsin istiyordum. Boynumdan kayan elini de alıp benden en uzak köşeye gitsin. Çünkü gözlerinde gördüğüm nefretin aksine ağzı başka, elleri başka söylüyordu. Dengesiz ruh halini geldiğim günden beri tanımlayamayan ben gerçek onu bulamıyordum. Prens...gerçekten kimdi? Portresine bakarak üzüldüğüm adam mı, yoksa bana yakıştırdığı şeytan sıfatının asıl adı mı?

Yüzümde dolanmaya devam eden gözleriyle rahatsızlıkla olduğum yerde kımıldanırken ondan kurtulmanın tek yolunun benim gitmem olduğunu anladım ve durmadım. Ayaklarımı yavaşça bastığım taş zeminle ürperirken bulabildiğim son güç kırıntılarımla kalktım oturduğum yerden.

Burası prenslik odasıydı...onun odası. Daha dört gün önce şu koltuktan kalkıp gitmiştim ölümün dahi güzel bir düşünce haline gelebildiği o pislik yere. Dört gün önce...hiç sesini çıkarmadan beni oraya gönderen adamın samimiyetine inanmak...bu hayatta yapacağım en son şey dahi değildi. Bir an önce gitmeliydim. Kardeşimin yanına ve ait olduğum o zamana. Artık bulamadığım o yolu gerekirse kendim çizmeliydim. Ve ben bu gece asla durmak bilmedim.

Yürüdüm, sonra düştüm. Acıyan dizlerime inat ulaşmak istediğim kapıya her atmak istediğim adımda güçsüz bedenimle bir kez daha ve bir kez daha...

Dakikalar geçti, belki de koca bir saat. Dizlerim kanadı, boğazımdaki yumru nefesimi kesti ama durmadım. Düştüğüm yerden, sırf yanında biraz daha olsun kalmamak için tekrar tekrar kalktım. Artık bedenim daha fazla hareket edemeyeceğini söylercesine son kez yere düşerken ağzımdan kaçmasını istemediğim ve hala düştüğüm bu duruma inanamayan bedenimle elimi ağzıma sıkıca kapattım. Sıcak gözyaşlarım bir bir ve aktı ben sessizce ağladım. Bir kadını bu duruma düşürebilecek kadar adi olmalarına ağladım. Sırf ona muhtaç kalayım diye kalfayı ve hizmetlileri odaya sokmayan adamın vicdansızlığına ağladım. Ama pes etmedim. Kadınlar pes etmezdi çünkü. Tek güvenceleri hep kendileriydi, her daim içerlerinde sakladıkları gizli güçlere sahiplerdi. Ve ben, son defa olduğunu bilerek, titreyen bacaklarımla kalktım bir kez daha olduğum yerden ve başka odaya gidemeyeceğimi kabullenerek ondan uzak en uç koltuğa yürüdüm. Camın yanındaki o küçücük koltuğa.

Bir un çuvalıymışçasına bıraktığım bedenimle kendimi tutamadan inlerken gözlerim acıyla kısıldı ve bir çift çıplak ayak tüm emeklerimi çöpe attığını belirtircesine tam önümde durdu. Gözlerim, öfkeyle yanan gözleriyle çakışırken titreyen bacaklarım bir kez daha sızladı. Ona yalvarmamı mı istiyordu? Yapmayacaktım. Onunla konuşmamı istiyordu? Tek bir kelimemi dahi hak etmiyordu.

Ne olursa olsun, kim olursa olsun ve sana ne yapmış olursa olsun...bir insan ve hele ki bir kadın asla böyle bir duruma düşürülmemeliydi. Bilmiyor olabilirdi belki kimliğimi ama bu vicdana engel değildi. Ve ben, vicdansızların önünde boyun eğecek bir gurursuz asla değildim.

Ağlaya ağlaya kalktım bir kez daha oturduğum o yerden ve öfkeli bir hırıltının odada yankılanmasıyla hızla havalandı bedenim. Kurtulmak isteyecek kadar öfkeli, hareket edemeyecek kadar güçsüzdüm. Ve ben yapabileceğin en iyi şeyi yaparak bomboş baktım gözlerine. Kan çanağına dönmüş gözlerimle bomboş baktım. Sinirden titreyen harelerini umursamadan geç kaldığını söyledim. Gözlerime baktığında, yaptığı hiç bir şeyin artık bir değeri olmadığını bilsin ve aklındaki şüpheleri dahi silsin istedim. Çünkü ben ona hiç bir zaman kendi isteğimle, kim olduğumu söylemeyecektim.

O ise söylediklerimi anlıyormuşçasına daha sıkı kavradı bedenimi ve boynunu öfkeyle kütletti. Kafasındaki taç çoktan yerde bir kaç kez sekerken öylesine büyük bir boşluktaydım ki artık direnebildiğim tek şey göz kapaklarımdaki kapanma isteğiydi. Kapanıp açılan gözlerim ve attığı bir kaç büyük adımla benim dakikalardır yürüdüğüm o yolları bir bir kat etti ve beni başlangıç noktasına geri getirdi. Bedenimi, yumuşacık yatağa bıraktığı an kapanan gözlerimle, üzerime sıkıca örtülen örtüyü hissettim ardından genzinden sitemle gelen fısıltısını küçük bir yutkunuşla dinledim.

"İlk ve son kez...seni düşüneceğim. Son kez..."

Kendini ikna etmek istercesine fısıldayışının ardından yüzüme dikkatle baktı ve sonra çökmüş omuzlarıyla arkasını dönüp gitti. Az önce nefesini boynuma üfleyen adam, ayın aydınlattığı taş balkonda ondan istenileni yaparak en uzak köşeye ve o soğuk zemine sessizce uzandı, ben ise itiraz etmedim. Gidebilirdi, bu odada beni bırakıp gidebilirdi ve bu da kendi tercihiydi. Ona o buz gibi yerden kalkmazsa hasta olacağını söylemek istemedim. Belki de acı çeksin istedim. Canı yansın ve en az benim kadar yalnız ve çaresiz hissetsin...

Ama insanoğlu ya bu, kendi sözlerimi dahi çiğnedim. Oysa ki az önce...ne olursa olsun, kim olursa olsun ve ne yapmış olursa olsun onu vicdansız bir duruma düşürmemek gerektiğini söylemiştim.

Meğerse ondan vicdanlı olmasını beklerken, aslı vicdana arkasını dönen benmişim.

Fark edemedim.

***

Belirli ve kısık konuşmaların netlik kazanamadan kaybolmasıyla zihnim açılmaya başlarken, gözlerim kapalı kendime gelebilmek adına bir kaç saniye bekledim. Hemen sağ tarafımdan arada yalvaran sesler geliyordu ama sesler öylesine uzaktı ki ne söylenildiği anlaşılmıyordu. O an vücuduma doğru akan bir sıcak hava dalgasını hissederken, bu sıcakta neyin böylesine sıcak olabileceğini düşündüm ve neden hemen sağ yanı başımda olduğunu. Aşırı dinlenmiş olmanın verdiği rahatlamayla bir anlıkta olsa keyifle gerinirken kendimi fazlasıyla dinlenmiş ve dinç hissediyordum. Uzun zamandır, rahatsızlıkla böldüğüm uykularım ilk kez bölünmemiş ve beni mayışmış bir kediye dönüştürmüştü. Mutlu bir kediye.

Gözlerimi kısıkça aralayarak ilk boydan pencerelerle karşılaşırken, güneşin batmak üzere olduğu görüntüyle anında olduğum yerde dikleştim. Bir günümü çöp edecek kadar çok uyumuş olamazdım değil mi? Bedenim, buraya tatile gelmişiz gibi davranmaktan acilen vazgeçmeliydi, yoksa değil buradan kurtulmak, buradan kurtulamadan öldürülecektim.

Uyandığım anda tekrardan zihnime düşenlerle yüzüm asılırken, bu defa sıcaklığın kaynağını bulmak adına kafamı öylesine sağ tarafıma çevirdim. Gözlerim kademe kademe dehşetle açılırken oturduğum yerde sinirle dizlerimin üzerine kalktım hızla. Bu adamın bu yatakta ne işi vardı?

"Size buraya yatmanızı kim söyledi sayın prens? Hayır anlamıyorum, koskoca kalede yer mi kalmadı da sürekli dibimde bitiyorsunuz?"

Ellerim belimde sinirle tıslarken, konuşmama yeminimi bozmayı dahi umursamamıştım o an. Çünkü kendimi fazlasıyla enerji dolu hissediyordum. Bir prense haddini dahi bildirecek kadar.

O an tekrardan bağırmak üzere açtığım ağzımı sakinlikle kapatırken, gözleri kapalı yatan adama bu defa dikkatle baktım. Onun gözlerimi morarmıştı? Karşımda, çökmüş bir beden görmeyi beklemezken titreyen vücudunu fark ettim önce ve ardından boğazına kadar örttüğü ağır yorganı. Benimle kavga etmesini beklediğim adam, benden de beter bir halde tam karşımda yatıyordu ve sanki yanı başımda bir soba yanıyordu. Bir soba!

"Ne oldu sana?"

Dizlerimin üzerinde hızla yanına doğru emeklerken elim istemsizce alnına doğru gitti ve ben dondum. Bu adam değil yanmak, biraz daha böyle kalırsa ölmek gibi bir aktiviteye katılacaktı. Annem ve babam da vebadan ölmüştü benim. Onları hasta gördükçe ağladığım anlar aklıma düşerken, uzun zamandır böylesine dehşete düştüğümü hatırlamıyordum. O pis hapishane dahi bana böyle hissettiremezdi. Bir çocuğun gözleri önünde hastalıktan ölmüş anne babasının hatırasını ve o kızın her hasta gördüğünde hissettiklerini hiç bir şey geçemezdi.

Telaşlanmak dahi istemeyeceğim bu adama, böylesine yardım isteğiyle dolmak hataydı benim için. O bir prensti ve elbette ki ona bakabilecek birileri vardı bu kalede. Kendi kendimi sakinleştirmeye çalışarak hızla üzerindeki yorganı açacakken ateş gibi eli sıkıca koluma sarıldı ve beni hızla engelledi. Sanırım sonunda aklını da kaçırmıştı.

"Karışma bana." kısık sesi hırıltıyla çıkarken gözlerini dahi açamayan ama hala emirler vermeye çalışan kibirli prensten hızla kolumu kurtardım ve bağırdım.

"Kalfa! Muhafızlar!" nasıl çağırmam gerektiğini dahi bilmediğim insanların kapıda saygıyla eğildiğini gördüğüm an onları nasıl daha önceden orada olduklarını fark etmediğim için kendime kızdım. Nasıl böylesine dikkatsiz olabiliyordum?

"Buradaysanız neden gelip yardım etmiyorsunuz? Biliyorum ölmesini istiyorsunuz ama yazık değil mi? Çabuk doktor çağırın."

Hızlı hızlı söylediklerimle hepsi telaşla birbirlerine bakarken en arkada duran kız şaşkınlıkla mırıldandı.

"Doktor da ne?" gerçekten mi? Elimle hızla alnımı ovalayarak anlayacakları bir kelime ararken bu defa bir yandan yorganı çekerek bir taraftan da onlara doktoru açıklıyordum. Hangi zamanda olduğumuzu bilmeyen ve benim gibi tarih yoksunu bir insan için bunlar oldukça zor işlerdi.

"Prensi iyileştirebilecek kişi işte. Şifacı mıydı?" hepsi anladığını belirtircesine bir sağa bir sola giderlerken birbirlerine çarpmalarıyla kendimi zor tuttum. Cidden biraz daha hastalık görmeye devam edersem ağlayacaktım.

"Kalfa içeriye gel ve sizde hızla soğuk su hazırlayın. Peter, sende şifacıyı çağır." zorla prenses yaptırdığım adamın ismini tabii ki unutmayacaktım. Ama şu an asıl sorun bundan çok, her dediğimi yapan kalfanın dahi yerinden hareket etmemesiydi. Gözlerim hızla kalfada kalırken onun korkuyla başını eğerek hızlı hızlı fısıldayışını dikkatle dinledim.

"Prensin kesin emri var efendim. Girersek hepimizi öldürür."

Ağzım açık bir şekilde karşımda yerlere kadar eğilmiş insanlara bakarken bay prens bizi duyuyor olacak ki herkesin duyduğundan emin hırıltılı sesiyle mırıldandı.

"Evet, öldürürüm. Şimdi hepiniz uzaklaşın ve kapıyı da kapatın." yavaş yavaş söylediği kelimelerle sonuna kadar asıldığım yorganı sonunda onun ellerinden kurtarırken hızla yere attım. Ne demek uzaklaşın?

"Onu dinlemeyin, o şu an bir deliyle aynı konumda emin olabilirsiniz. Peter seni görüyorum sakın uzaklaşayım deme! Hemen söylediklerimi yapın, yoksa sizi öldürebilecek bir prensiniz zaten olamayacak."

Yarı açık gözleri ve çattığı kaşlarıyla bana öldürücü bakışlar atan adama aynı öfkeyle bakarken, göz ucuyla kapıya baktım ve yalnızca kalfanın kaldığını gördüm. Hainler, prensin korkusundan toz olmuşlardı! Zaten bu adamın ölmesi hepsinin canına minnetti. Bu yüzden beni dinlemediklerini biliyordum. Prensin emirleri onların işine geliyordu. Gözlerinden dahi okunan nefretleriyle bu adama yardım etmeyeceklerini daha ilk bakışlarından anlamıştım. Eh, koskoca prenste olsan, kralda...en çok senin ölümünü istiyorlardı.

"Kalfa ben bu adama bakmam! Benim mi prensim? Hayır sizin. O yüzden hemen gelip bu adama bakıyorsun ve ben odama gidiyorum."

Bir an önce vicdanımdan uzaklaşmak isteyerek samimiyetsiz bir gülüşle gülümserken çoktan yataktan kalkarak bana kısık gözleriyle bakan prensi es geçmiştim. Kalfa ise dehşetle kafasını iki yana sallayarak çoktan kapıdan çıkmak üzere olan benim ayaklarıma bir anda kapandı. Benim? Ayaklarıma?

"Dur kalfa ne yapıyorsun sen? Kalk lütfen." kaldırmak için bin bir çaba içerisine girdiğim kadın bacaklarımı bırakmazken yalancı bir ağlayışla bende yere oturdum. Hayır ben bunları neden çekiyordum? Neden yani neden?

"Prensesim, lütfen gitmeyin. Ben içeri girersem kellem gider. Hadi sizin için girdim diyelim, yardım etmeme de asla izin vermez. Prensin emri dışına çıkmanın cezası yine ölüm biliyorsunuz." gülümsemeye dahi meyletmeyen kalfa mı ağlıyordu şimdi? Burnunu çekerek elleri daha da sıkılaşırken bu defa fısıldadı. "Onun ölmesini istediğinizi biliyorum. Bunun için kurduğunuz planları tek bana anlattığınızı da. Ama o ölürse, bu defa suç yine sizin üzerinize kalır. Bu defa kral, hem oğlunu hem karısını öldürdüğünüzü düşünüp sizi de öldürür."

Kral Hereson...oğlunu öldürten koca yürekli baba. Oğlu için gerçekten intikam hırsıyla dolar mıydı? Sanmıyordum. Ama bunu benden başka bilen olmadığı içinde sustum. Gerçek prensese en yakın olanın kalfa olduğunu daha en başından anlamıştım ama buna hiç bilgi gözüyle bakmamıştım. İşte şimdi asıl gerekenleri görüyordum. Ve o an uzun zaman sonra gerçekten gülümsedim. Sanırım çıkış kapısını sonunda bulmuştum. Anahtarı kalfa olan çıkış kapısını.

Gözlerim bir kez daha yatakta baygınca yatan adama kayarken; vicdanım, aklım ve yaşanmışlıklarım bir olmuş benimle savaşıyordu. Bu adam, ben tarafından gelen hiç bir iyiliği hak etmese de bazen yalnızca benim bildiğim asıl gerçeği unutuyordum. Prensesin gerçekte ben olmadığım ve bu yapılanların bana değil bir başkasına yapılıyor olduğu gerçeğini.

Onlar karşılıklı iki düşmanken ve o bir şeylerden şüphelense de asla aklına dahi gelmeyecek bir şey yüzünden sanırım ölmeyi hak etmiyordu. Çünkü ben bu denli vicdansız ve vurdumduymaz olamıyordum. Kalfa ona bakmayacaktı çünkü kendi canını düşünüyordu, hatta beni dahi canımla korkutacak kadar çok düşünüyordu.

Oturduğum yerden kalfayı da kollarından tutarak sabırla kaldırırken, anahtarıma iyi davranmam gerektiğini düşünerek gülümsedim. Varsın o, her şeyi onun canı için yaptığımı düşünsündü.

"Bana soğuk su, bez ve şifacının ilaçlarından getirip kapıya bırak kalfa. Biliyorsun, sen bana lazımsın. Bu yüzden ona bakacağım."

Balık yemi tuttu, ve ardından yakın zamanda olacak ölümünü fark edemeden yemeğine odaklandı. Kellesi gitmeyeceği için sevinen kalfa, yediği yemin sonunda olacakları bilmiyordu. Açıkçası ne olacağını ben dahi bilmiyordum. Yalnızca öğrendiğim bilgilerin ardından açığa çıkaracaklarımın onun başına bela olmamasını umuyordum.

Kalfa hızla gözlerini silerek beni onaylarken elbisesinin eteklerini sıkı sıkıya tutarak uzaklaştı ve muhafızlarda kanat gibi olan ve üzeri zümrütlerle döşenmiş iştihamlı kapıyı kapattı.

Ellerimi belime koyarak etrafa bakınırken çoktan karanlığın çöktüğü odada muhafızlar meşaleleri yakmış ve yeniden uzaklaşmışlardı. Bir gözüm yatakta tir tir titreyen adamda takılı kalırken diğer gözüm kapıdaydı. Geçen bir kaç dakikanın ardından muhafızların tıklatarak açtığı kapıyla hızla ellerindekileri alırken teşekkür ederek koşarak yatağa adımladım. Onun da dün gece söylediği gibi, yalnızca bir kez onun yaptıklarını unutacak ve ona son kez yardım edecektim. Düşmanlığımızı kapı dışarında bırakacak ve mütemadiyen korkum olan hastalığını iyileştirmek için yardım edecektim.

Yorganı arayan eli benim elime çarpan prensle düşüncelerimden hızla sıyrılırken ateş gibi yanan eliyle telaşla alnına soğuk bezi koydum. Ardından koltuk altlarına da koyarken, öylesine kendinden geçmiş olacak ki ağzını dahi açamıyordu. Az önce emirler veren adam, şimdi yalnızca bakıma muhtaçtı. Acı çektirdiği o kadına muhtaçtı.

Saatlerce yaptığım soğuk su kompleksi ile ateşi az da olsa düşerken kapıya bırakılan yemeklerle saatler sonra kalktım oturduğum yerden. Öyle ki ayaklarım uyuşmuş ellerim sürekli değiştirdiğim su yüzünden buz tutmuştu. Saatler öncesindeki enerjim yavaş yavaş tükenmeye başlarken yemekleri hızla yatağın üzerine koyarak derin bir nefes aldım. Yalnızca ateşini daha iyi ölçebilmek için yapacaksın, sakin ol. Kendime verdiğim sıkı telkinle dudaklarımı alnına bastırırken gerçekten düşmüş olan ateşiyle gülümsedim. Bu gülümseme, yalnızca onu kurtarabildiğim içindi.

Bir kaç kez kolunu dürterek uyandırmaya çalıştığım adam, tek gözünü dahi aralamazken bir an bu akılsız adamın neden bir anda böylesine hasta olduğunu düşündüm. Ve sonra akşam ki vicdansızlığım düştü zihnime ve yutkundum. Canım acıdığı zaman kendime dahi yabancı olan ben, tüm gece boyunca onun soğuk bir zeminde yatmasını umursamamıştım. Eh, umursamadığın adama işte şimdi böyle bakardın.

"Hadi ben aptalım sen de mi aptalsın anlamıyorum ki?" fısıltısı duvara çarpan sesimle solmuş yüzüne bakarken uyandığını fark edemediğim adamın sesi ödümü kopartmıştı.

"Aptal olduğunu kabullenmene sevindim." az da olsa kendinde çıkan sesiyle onun hasta olduğunu kendime hatırlatarak kalkmaya çalışan kaba prense destek verdim. Sırtı yatak başlığına çarparak gıcırtılı bir ses çıkarırken hızla elime aldığım gümüş tepsiyi kucağıma koyarak bacaklarımın bacaklarına çarpmasını umursamadan yanına oturdum. Onu iyileştirmeyi görev edinmiş gibiydim ve sanırım iyileştirmeden de bu duyguyu yenemeyecektim.

"Nasıl hissediyorsun kendini?" kaşıktaki garip sıvıyı üfleyerek ona bakarken onu kısık gözleriyle uzun bir süre sadece yüzüme baktı ve kaşığı ağzına uzattığımda kafasını diğer tarafa çevirerek mırıldandı.

"Bok gibi." aynı ben dememek için kendimi zor tutarken omzunu dürttüm.

"Gülümseyen bok gibi hissetmek istiyorsan bu çorbayı içmelisin ve ikimizi de bu işkenceden kurtarmalısın öyle değil mi?"

Tek kaşı alayla havaya kalkan adamla gelecek cümlesini beklerken gardımı almıştım aslında. Ta ki söylediği cümleye kadar.

"Annemi öldüren kadının elinden bir de çorba mı içeceğim? Öleyim daha iyi."

Sesi öylesine acı doluydu ki belki de onu ilk kez böylesine yıkılmış görüyor olmanın hissiyatıyla ona sinirlenemedim. İnandığı düşüncenin potansiyelini bende görüyor olsa da onu öldürenin ben olmadığımı ikimizde biliyorduk. Yalnızca soğumayan içini soğutmaya çalışan bu adamın şu an yanında olan tek kişi bendim. Suçlu bulunmadığı müddetçe, öfkesini her daim çıkarmak isteyeceği o kişi.

"Beni bu saraya sokan ve seninle evlenmemi sağlayan annenken neden onu öldüreyim? Bana bu gücü o veriyordu öyle değil mi? Ve her söylediğimin de arkasında duruyordu." kraliçenin son söylediklerini bir bir sıralarken bu defa burukça gülümsedim. "İdam günü, annen dahi benim sözlerimin arkasında durup seni savunmamışken onu neden öldüreyim Asil?"

Bu bir itiraftı aslında. Ona bir şeyleri göstermek isteyen tarafımın neden şu an bu denli samimi olduğunu bilmiyordum. Yalnızca karşımdaki adama üzülüyordum. Annesi tarafından dahi itilmiş bu çocuğun güvenecek kimi vardı ki?

O an yutkunamadım. Ciddi ciddi öylece dondum kaldım. Ben ne zamandan beri onu kendi içimde mahkemelere çıkarıp sonrada haklı buluyordum? Ne kadar kinsiz bir insandım ki ne olursa olsun yaptıklarını unutuyordum? Ben en çok, kendi benliğimle çelişiyordum.

"Bir kez dahi bana sarılmayan annemin ölümünü kaldıramıyorum." arkaya yatırdığı boynuyla gözlerini sıkıca kapatırken adem elmasının yukarıya doğru hareketini izledim öylece. Acının ve yorgunluğun yoğurduğu adamın yaralarını ilk kez kendi gözlerimle görüyordum.

"Kör olduğumu düşünüyorsun değil mi? Değilim. Kimin ne düşündüğünü on beş yaşımdan beri biliyorum. Annemin amaçlarını, babamın emellerini...ve eşimin ardımdan kuyumu kazdığı düşünceleri."

Hayır bilmiyorsun demek istedim. Sen eşinin hakkında hiç bir şey bilmiyorsun. Ama o an açtığı gözleri gözlerimde dururken oradaki yıkılmışlığı gördüm. Bu adam sandığımın aksine çoğu şeyi biliyordu. Belki de onlar hakkında her şeyi.

Sonra uzun bir sessizlik oldu aramızda. Kimseye güvenmeyen birine ben yapmadım demek boş bir cümle gibi geldi o an. Ben aklımdaki düşüncelerde boğuşurken gözlerim gözlerine dalmıştı fark etmeden. O ise bu dalgınlığımı, içimdeki telaşı fitilleyerek hızla bozmuştu. Artık o gözlerde bariz bir merak vardı.

"Yalan söylediklerini düşündüğün büyücüleri tıktığın o mahzende, büyücü senin hakkında fazlasıyla olanak dışı bir şey söyledi prenses. Hatırlıyorsun değil mi?"

Elimdeki tepsi hafiften titremeye başlarken fark etmemesi adına sıkı sıkıya tuttum elimdekini. Öyle ki aldığım nefes soluk borumu karıştırıp başka yönlere girmiş gibiydi, göz bebeklerim ise nerede duracağını bilemiyormuş gibi etrafta geziniyordu. Bu konun elbet açılacağını biliyordum. Çok öncesinde onu oyalayabilecek bir şeyler düşünmeliydim ama bir an her şeyi unutmuştum. Ve hatta kendimi.

"Söylediğin gibi, onları oraya tıkma sebebim yalan söylemeleri. Hem, başka kim olabilirim ki?" Mesela Ecem olabilirsin? Ya da dur, sen zaten Ecemsin!

Sona doğru alaylı çıkardığım sesimle elimdeki sıvı dolu kabı karıştırırken ellerini saçlarından geçirdi. Yüzündeki karmaşık ifadeden dahi bir şeylerin yanlış gittiğini düşünen yüzünü inceliyor ve onun bazı şeyleri çözmek istediğini anlayabiliyordum. Ama bu çözebileceği bir şey asla değildi. Beynini dahi patlatsa çözemezdi yani.

"Gözlerindeki nefreti bulamıyorum Zehir. Farklı davranıyorsun ve bunu sende biliyorsun. Şu an beni ölüme terk etmek için en güzel fırsatken bunu neden yapmamış olduğunu düşünüyorum. Neden yapmadın?"

Neden yapmadım? Çünkü vicdanımın peşimi bırakmayacağını biliyordum demek yerine, gerçek prensesin söyleyebileceği bir kaç kötü kelime aradım. Nefret içerikli olan kelimeler. Ama tabii ki bulamadım ve o anda aklıma kalfanın söyledikleri geldi ve ben, vitesi direk boşa alarak bayır aşağı inmeyi başladım. Başıma gelecekleri tahmin dahi etmeden.

"Sende ölseydin, yanında ben olduğum için kral senide benim öldürdüğümü düşünürdü. Zaten kraliçeyi de öldürdüğümü düşünüyor ve mahzene atmak için yer arıyor, bu sefer seve seve kellemi alırdı eminim. Yani kendim için işte. Senin ölümünle artık çokta ilgilenmiyorum."

Biri bana bunu söylese onun gayet kötü olduğunu düşünürdüm aslında. Tabii ona kendi ellerimle bakıyor olmasıydım.

"O yüzden elindeki yemeği yemem için başımda oturuyorsun? Ölmemem için yani, anladım."

Kafasını sinirli aşağı yukarı sallarken, bir anda oturduğu yerde dikleşmesiyle sonuna kadar açılmış gözlerimle yüzüne baktım. Öfke, adamı resmen turp gibi yapmıştı iyi mi! Neye sinirlendiğini dahi anlayamadan yüzünü hızla yüzüme yaklaştırırken, kararmış gözleriyle yüzümü hızla arşınladı. Hala sıcak akan nefesi dudaklarıma düşerken, uzaklaşmak için neyi beklediğimi düşündüm. Sanki bir ip tarafından bağlanmışta, yalnızca onun gözlerindeki kararmışlığı ve öfkeyi görmek zorundaydım.

Sonra öfkesi onu kuşattı ve tam gözlerinde son buldu. Karşımdaki adamın yüzünde , yakından fazlasıyla tanık olduğum o şeytani gülümseme peydah olduğunda söyleyeceklerinin benim cezam olacağını biliyordum. Ve o an ağzından çıkan her bir harf düşüncelerimi doğrularken, söyledikleri bana uzun vadeli çekeceğim cezanın ilk fragmanı oldu.

"Günler öncesinde verdiğin sözü artık tutmanın vakti geldi."ardından derin bir nefes alarak devam etti.

"Yarın, bana seçeceğin yeni eş ile unvanını devredip, artık bu kaleden de hayatımdan da çıkıp gidiyorsun. Geldiğin gibi, sessizce."

Bölüm Sonu

asileyda

Bölüm sonu

1 yorum