10.05.2021
Ölü Portre
4.Bölüm•"Mahzenden yayılan ilk gerçek."•
Sebepsiz yere kurulan cümlelerin esiriyim şu anda. Kafamda dönen her bir tilkinin kuyruklarını birbirine bağlayabilecek kadar kör, içimdeki savaşa dur diyemeyecek kadar sağırdım onlara.
Bir şeyler oluyordu. Birileri vardı geliyordu, gidiyordu. Her bir gölge, üzerime azapmışçasına çöküyordu. İnsanlar sessizdi ve biri...biri yalnızca konuşuyordu. O da ölen karısından beni sorumlu tutuyordu.
Tepki dahi veremeyecek kadar korkmuş, geldiğimden beri yaşadığım her şeyin bir bir üzerime geliyor olmasından yorulmuştum. Tek istediğim bir kurtuluş biletiyken, şimdi insanların acırcasına baktıkları bir maskara olmuştum.
"Kalk artık!"
Bulanık gözlerim saatlerdir bu emri bekliyormuşçasına ona doğru dönerken yeniden sessizdik. Çatılı kaşları ve arkasında sıkı sıkıya bağladığı elleriyle, yalnızca olduğu yerde yüzüme bakan adamın acısını görmek istedim gözlerinde. Ama annesinin ölmeden önce anlattığının aksine fazlasıyla ketumdu ifadesi. Oysaki onun duygusallığından bahseden bir kadın, sırf bu yüzden oğlunu ölüme sürüklemek istememiş miydi?
Kafamın içerisi bir ip yumağı gibi birbirine dolanmaya devam ederken gözlerimi bana bakan gözlerinden sessizce çektim ve elimde neden olduğunu bilmediğim kraliçenin tacına çevirdim.
Saatler önce o holde bulmuşlardı ikimizin de bedenini. Zaten kötü olan bedenim daha fazlasına dayanamamış olacak ki kendini bırakmıştı ve ben ayıkken ne kadar gözlerimi etrafta gezdirsem de tek bir kişiyi daha görememiş bunu kimin yaptığını anlamamıştım. Geldiğimden beri prens dahil çoğunun düşmanım olduğunu gözlerinden dahi okuyorken öğrendiğim tek şey bu nefreti tek başıma paylaşmıyor olduğumdu.
Kraliçede, gözlerimin önünde birinin nefretinin kurbanı olmuştu.
Ay ışığının vurduğu karanlık odada üzerimdeki ölümcül bakışlara daha fazla dayanamayarak ayağa kalkarken karnımda ve sırtımda derin bir sızı hissettim. Her kimse, gerçekten ikimizden de fazlasıyla nefret ediyor olmalıydı. Sorun şuydu ki, ben bunların hiç birini hak etmiyordum.
"Eğer baban gibi düşünüyorsan...yanılıyorsun."
Fısıltıdan farksız sesimle daha fazla bu suçlu psikolojisine dayanamadan söylediklerimin fazlasıyla canımı yakacağını ise bilmiyordum.
"Tek bir sözüne dahi inanmıyorum." ardından elleri siyah saçlarını çekiştirirken soğukluğuyla titretecek olan sesi bu defa buz gibiydi. "Günler önce beni öldüremedin, cezasını anneme kestin değil mi?"
Yumruk olmuş elleriyle daha fazla yerinde duramıyormuşçasına üzerime doğru hızla adımlarla yürürken yutkunarak bir adım geriledim. Kafam o kadar karışıktı ki vereceğim tepkileri dahi tartamıyor belki de ne düşündüğümü dahi bilmiyordum.
Bilinçsizce attığım her bir geri adımda sırtım cama yaslanırken, belki başka zaman olsa korkusuzca duracağım bedenin karşısında iyice küçüldüm ve onun öfkeden deliren suratının ardından havaya kalkan eliyle hıçkırarak ağlamaya başladım.
Günlerdir, saatlerdir öyle çok dolmuştum ki artık dayanamıyordum.
Ellerimi yüzüme kapatmış ağlarken, sağımızda kalan duvara bağırarak attığı yumruğu hissettim önce, ardından devam eden vuruşlarla burnumu çekerek ağlamaktan şişmiş gözlerimi hafifçe ona doğru çevirdim. Gördüğüm bu deli öfkenin zararına uğrayacağımı bilsem de hızla attığım adımlarla duvara vurduğu kafasının arasına girerken, kafasını bir kez daha hızla kaldırdı ve ben kafasını tutamadan fark edemediği bedenime vurdu bu defa. Göğsüm, kafasının ağırlığıyla bir an kasılırken nefesim kesilmiş elim göğsüme gitmek istercesine hızla kafasını bulmuştu.
Acıdan kasılan her bir uvuzumla gözümden bir yaş daha akarken, ellerim başının üzerinde öylece kalmıştı. Dışarıdan biri görse, onu göğsüme gömerek sarıldığımı dahi düşünebilirdi ve bu düşünce beni anında rahatsız etti.
Sağ elimi saçlarının arsından hızla çekerken kafasını çekerek benden uzaklaşmasını bekledim ama o her bir hücremi şaşkınlığa sokarak başını uyarır gibi bir kez daha göğsüme bastırdı.
Kanlandığına emin olduğum gözlerim yüzüne dönerken, alıp verdiği her soluğun gerdanımdan akarak gidişi her saniye ondan uzaklaşma isteği doğursa da bir kez daha kafasını vuracağı düşünceyle bir elim saçında, bir elim yanıma düşmüş bir şekilde olduğum yerde durdum. Uzun zaman sonra ilk kez, bugün ne yapacağımı bilmiyordum.
Resimleriyle kendini anlatan, insanlara bir kaç fırça darbesiyle olaylar aktaran ben, kendimi konuşarak dahi ifade edemiyordum.
Yelkovan durmuş gibi yavaş geçen her dakika da kendime, onun annesinin öldüğünü hatırlattım. Acısının taze olduğunu ve öfkesinin oldukça fazla olduğunu. Bunu hak etmediğini bilsem de açmadım ağzımı. Belki de, ölmeden önce annesinin söylediklerini bilmek bağlıyordu elimi kolumu, bilmiyordum. İstemesem de, umursamasam da içten içe ona üzülen bir tarafım vardı ki, susturamıyordum.
"Sana hiç bir zaman vurmayacağımı bu zamana kadar öğrenmiş olman gerekiyordu."
Kısık sesi, boğukça odada yankılanırken gözlerim bir kez daha göğsümde saklanmış yüzüne kaydı. Hayır, bilmiyordum. Ben onun hakkında hiç bir şey bilmiyordum ve o an yine bunu ona söylemek istemedim. Çünkü ona asla güvenmiyordum.
"Taş gibi kafanı duvara vurarak neyi amaçlıyordun, beynini yok etmeyi mi?"
Duymamazlıktan geldiğim kelimelerin yerine kendiminkilerini bırakırken sesim ağlamaktan çatlamış, boğazım acımıştı. Onun göğsümde durduğu saniyelere inat akan her bir yaş gözlerimi daha da acıtmıştı.
"Bu seni ilgilendirmez."
Gözüm, her bir kelimesinin ardından seğirirken sinirle elimin altındaki saçını çektim. Bu adam gerçekten beni fazlasıyla sinirlendiriyordu, bu konuda içimdeki acıyı dahi unutturacak kadar başarılıydı.
Aldığım bir kaç derin nefesle kafasını çekmesini beklerken, her saniye şaşırmaya devam ediyordum. Çünkü söyledikleriyle yaptıkları belki de ilk kez çelişiyordu. Daha bu sabah, beni odasından kovan bu adamın, canı acıdığında bir kediye dönüşüyor olması onun hakkında öğrendiğim yeni bir bilgiydi.
"Neden başka bir arkadaşının göğsüne saklanmıyorsun?" dişlerimin arasından tıslayarak sorduğum bu soruda en kilit nokta arkadaştı belki de. Aslında aramızda arkadaşlığa dairde her hangi bir işaret yoktu. Yalnızca, gerçek prensesin ben olmadığını bilen tek kişi olarak onun eşi olmadığımı ve hiç bir zamanda olmak istemeyeceğimi biliyordum.
"Bir prensin arkadaşı olmaz..."
Kaşlarım alayla havaya kalkarken devam ettim yarım bıraktığı cümlesine.
"Arkadaşım yok demiyorsun da." hareket etmedi ya da herhangi bir tepki vermedi. Beni onaylamıştı ve ben oldukça dehşete düşmüş bir durumdaydım. Yıllardır büyüdüğü bu sarayda hiç mi arkadaşı olmazdı bir insanın?
"Onları kendinden uzaklaştırmış olabilir misin?"
Kafasını iki yana sallamasıyla saçları gerdanımda süzülürken kafasını uzun zaman sonra olduğu yerden kaldırdı ve elim saçlarının arasından hızla kayıp yanıma düştü. Şimdi gözleri, eskisine göre daha sakin ve dingin bakıyordu.
"Yaklaşsalardı eğer, uzaklaşmayı belki de düşünmezlerdi."
Boğazıma asılı kalan yumruyla, nedensiz bir şekilde gözlerimi ondan kaçırarak yutkundum. Ne zaman, işte şimdi ondan nefret ediyorum desem yine bir şeyler söylüyor nefretimin yerini üzüntüye bırakıyordu. Hep bomboş bakan o adam, bu gece gözlerine farklı bir şeyler serpiştirmişti ve ben annemle babamı uzun zaman önce kaybettiğimde bu duygunun alasını yaşıyordum.
Yalnızlık.
Onun, ailesi yanı başındayken dahi çektiği acının adıydı.
Çünkü yalnızlık, yalnızca kendini mutlu hissettiğin insanların yanındayken senden kaçardı. Ve sen kimin yanında mutluysan, o senin yalnızlığını gidene kadar da olsa uzaklaştırırdı.
Bir kaç kez öksürerek boğazımı temizlerken kaçırdığım gözlerim bir kez daha dikkatli gözlerinde takılı kaldı ve o an kapının çalışı odada yankılandı. Gece yarısına gelindiğini belli eden o zil sesi bir kez daha çalarken, hızla prensten olabildiğince uzaklaşarak kalktığım yere geri oturdum ve ne ara bıraktığımı bilmediğim kraliçenin tacını arkama sakladım.
Birbirine kenetlediğim ellerimle prensin sakin adımlarla kapıyı yaklaşmasını izledim bir süre ve ardından içeriye giren kalfa ve iki kızla göz göze geldim. Ardından giren muhafızla dikkat kesilirken, kızlar çoktan yanımda yerlerini almıştı. Muhafız ise önce prense ardından bana selam vererek hızla konuşmaya başladı. Elleri kendine güvendiğini belli edercesine kılıcında dururken bakışları da oldukça sertti. İlk bakışta dahi onun rütbeli biri olduğu anlaşılıyordu ve en önemlisi de, söylediği her bir kelimenin bir emir olduğunu belirtircesine de ağzındaki tek bir harf dahi sekmiyordu.
"Kral, kraliçenin ölümü nedeniyle on günlük bir yasın olacağını belirtti. Kaledeki yas kurallarını biliyorsunuz efendim. Kaleden çıkış yasak." ardından gözleri bir anlıkta olsa bana kayarken kaşlarım istemsizce çatıldı. Bakışları, her ne söyleyecekse hoşuma gitmeyeceğini haykırıyordu.
"Aynı zamanda, katilin kim olduğu kesin olmadığı ve tek şüpheli prenses olduğu için kral tarafından...tutuklama kararı çıkarıldı."
Kalfanın ağzından çıkan nidayla ellerim titrerken bu sonun nereye gideceğini düşündüm. Eğer katil bulunmazsa, ceza bana kalacaktı ve eski dönem kurallarını tarih dersinden hatırladığım kadarıyla suçlular cezalarını başıyla ödüyordu.
İçimdeki korku her an biraz daha büyürken telaşla gözlerimi zümrüt tacının altında parıldayan, az önce göğsüme sığınan adama çevirdim. O bir şeyler söylerse eğer, belki işe yarayabilirdi. Bekledim, gözlerim tam gözlerinin içerisinde mıhlanmışken tek bir söz söylesin diye bekledim. Onun ise gözlerinde oynaşan parıltılar yalnızca şeytanı andırıyordu ve ben tek umudum olan adamında benim için tek kelime etmeyeceğini saniyeler içerisinde öğrenmiş bulunuyordum.
Bu hayatta, kendimden başka güvenebileceğim kimsemin olmadığını ve her daim arkamda duran, kardeşimin değerini bir kez daha anlıyor ve öğreniyordum.
Acımasızca öğretiyorlardı.
Pelte kıvamına gelmiş bedenime inat, oturduğum yerden dimdik bir şekilde kalkarken bir kez daha ona bakmadım. Yüzünü gördükçe, dakikalar önceki masum ifade aklıma geliyor ve beni kendimden utandırıyordu.
Yer yer kraliçenin kanı ve toz olan elbisem, başımda zümrütten oluşmuş tacım ve arkamda duran kalfayla dolan gözlerimi dahi umursamadan hızla muhafıza doğru adımlamaya başladım. Gözlerinin ağırlıklarını üzerimde dahi hissetsem de yanında durana dek ona bir kez daha bakmadım, yalnızca demezsem içimde kalacak o kelimeleri tam yanında fısıldarken, belki de gözlerinde gördüğüm o son öfke hissi içimde ki ateşe buz gibi bir soğuk su dökmek gibi rahatlatıcıydı.
"Yine beni yanılttın prens." gözlerimi son kez gözleriyle buluşturdum. "Emin ol yaklaşsalarmış, onlar da yanında sekiz dakikadan fazla durmazlarmış."
Son söylediklerine ithafen söylediklerimi anında anlarken, iştihamla parıldayan kapıdan hızla çıktım. Beni nereye götürdüğünü bilmediğim muhafızda yanımda yerini almış ve arkamda sözlerimin ağırlığı altında kalmış bir adam bırakmıştım.
Ve o adam göğsümde, tam sekiz dakika kalmıştı.
***
"Buraya girmemi beklemiyorsun değil mi?"
Burnuma dolmaya devam eden ağır koku nedeniyle bir elimle burnumu sıkı sıkıya tutarken, gözlerimi bir kez daha muhafıza diktim. O ise bir bana, birde elimle iğrenircesine salladığım yere bir kez daha baktı ve elinin tekini beline attı.
Gözlerim tekrar o korkunç yere kayarken yüzümü acıyla buruşturdum. Beni getirdikleri yer, bir hapishaneydi ve resmen ahırdan farksızdı! Bomboş bir odayı andırsa da çamurla kaplı yeri bana o çamurların arasında yaşayabilecek her canlıyı hatırlatıyordu.
Duyduğum kadarıyla, burada bulunan bir kaç kişi daha vardı ve sesleri bazen boğuk boğukta olsa yayılıyor, insanı bir kez daha dehşete sürüklüyordu.
Ne yapacağını bilmemezlikten gelen telaşla ellerimi bir kez daha saçlarımın arasından geçirirken o bomboş koridorda bir kez daha göz gezdirdim. Öylesine karanlık ve ıssız bir yerdi ki...ne kadar sabırlı olacağımı bilmiyordum. Olanların hepsi yeterince üzerime gelirken kapana kısılmış bir fare gibiydim. Yediğim peynirin ise bir an önce boğazımda kalmasını dileyecek kadar da insanlardan ve yapacaklarından korkuyordum.
İnsanlar yapılan çoğu işte bir çıkarı varsa eğer kimse için kural tanımazdı. Ve gözleri çıkardan kör olmuş bu insanların şimdiki düşmanları, bir zamanlar en yakın dostlarıydı.
Kimseye güvenmemen gerektiğini vura vura öğreten bu dünya da her şeyin amaç içerisinde işlediğini düşünüyordum. Belki de geçmiş insanların yaşantısına dönmek bile bir şeyleri görebilmek içindi. Görebilmek...Tam olarak neyi görmem isteniyordu? Yaşantımdaki zaman ayarıyla oynayan her kimse...bana neyi göstermek istiyordu?
"Artık itiraz etmeyi bırakın ve emre itaat edin."
Dalgınlıkla girdiğim küçük hapishane hücresinde korkuyla ellerimi birbirine bağlarken buradan hiç bir şeyin çıkmamasını umdum. Çoğu hayvandan korkan bu yapım, beni ne kadar süre burada bırakır bilmesem de yapabilecek hiç bir şeyim yoktu. Onlara yapmadığımı defalarca kez anlatmıştım. Tek sorun, katilin bulunmasıydı ki bunun asla olmayacağını biliyordum. Kim bir kraliçeyi öldürecek kadar cesaret yüklü olup da ardında iz bırakırdı ki?
Gözlerimdeki yalvarmayla demirlere yapışırken, muhafızın bana acırcasına bakışını gördüğüm an yüzümdeki ifadeyi anında sildim. Kralın sözünü çiğneyebilecek tek bir kişi vardı ki o dahi beni umursamamışken bir muhafızdan yardım dilenmek yalnızca kırılan onurumu daha da zedelerdi.
İnadına havaya diktiğim burnumla ellerimi göğsümün üzerinde bağlarken muhafız kapıyı hızla kilitleyerek son bir kez selam verip karanlığa karışmıştı. Gidişinin ardından çözdüğüm kollarımla hızla duvarın dibine çökerek eteklerimi toparlarken boğazıma takılıp kalan yumruyla yutkundum. Ardından elimdeki kan izlerini, meşalelerin aydınlattığı kadarıyla izledim.
Saatler geçti. Oturduğum yer daha da sertleşircesine canımı yakarken boş duvarlara baka baka biraz gezindim. Ardından açılan kapıyla alttan hızla bir taş kap sürülerek hızla giden adama bakarken acıkmaya başlayan karnımla taş kaba baktım. Yalnızca su vardı. Bir bardak dahi diyemeyeceğim kadar az bir su.
Dolan gözlerimi akmaması adına havaya kaldırırken iç çekerek içtim tüm suyu ve gözümden anında akan tek damla yaşı da hızla sildim. Tek umudum, halkın prensese karşı olan derin sevgisiydi. Saraydaki çoğu prenses yandaşçıları vardı ki belki de onlar katili bulabilirdi. Bulamasalar da suçsuz olduğumu kanıtlayabilecek bir kaç kanıt hatta isyan...
Umutsuzlukla çöktüğüm yerde kafamı hızla duvara yaslarken yerde gezinen bir böcek gördüm. Ardından titreyen ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırarak olduğum yerde biraz daha büzüldüm. İyice soğumaya başlayan duvarlar bedenimi titretmeye başlarken boğuk boğuk gelen bir kaç sesi dinledim öylece. Ardından bir sesi duyumsadım. Tıslamayı andıracak kadar kısık bir ses bana sesleniyordu.
"Prenses..."
Titreyen bedenimi hızla oturduğum yerden kaldırırken ellerim umutla demirliklere yapışmış aynı sesi bir kez daha duymak istercesine çaresizce bekliyordu. Ve dışarıdan kendini izleyen ben, bu hale düştüğüme asla inanamıyordum.
"Prenses..."
Bu defa bir koroyu andıran sesler öylesine kısıktı ki yanlış duyduğumu dahi düşündüm. Ama bir kaç kez daha tekrarlanınca onların diğer hapishane duvarları arasında sıkışmış olan suçlular olduğunu anladım.
Normalde hızla yanlarından uzaklaşacağım bu insanlarla şu anda konuşmam gerektiğini biliyordum. Terleyen alnımdan akan soğuk terlere inat biraz daha demirlere yapışırken onlar gibi titreyen bir sesle fısıldadım.
"Buradayım!"
Ve anında fısıltılar kesildi, alevlerle aydınlanan koridor ise eskisinden de sessiz oldu. Ardından biri hızla demirliklere vurdu ve bunu diğerleri de takip etti. Kulak tırmalayıcı bu sesler bir koro haline dönüşürken muhafızların az sonra gelerek hepsini susturacağını düşündüm ama bu olmadı. Dakikalar geçti ama tek bir kişi dahi bu pis zemine ayak basmadı.
Onlara burada olduğumu söyleyerek hata yaptığımın farkına vardığımın an, çok geç olduğunu biliyordum. Varlığım onları öfkelendirmişti. Prensesin düşmanları ise her yerdeydi.
Yavaş yavaş uzaklaştığım demirlerin ardından onlar susmadı. Aralarında sessizce konuşmaya devam ettiler. Ben ise dinlemek yerine yalnıza olduğum yere geri çöktüm ve gözlerimden akan yaşlara inat, kendimi sonsuz olmasını dileyerek bir uykuya kapattım.
***
İnsanların arasında sıkışan bedenim ve artık kendinden dahi vaz geçen düşüncelerimle bitmiş bir harabeydim artık. Fısıldaşan seslere sağır, bitmiş halime kördüm. Yalnızca su verilen ve günde bir kez kuru ekmek ve tuvalet ihtiyacından başka tek bir kez iletişim kurmayan dilim suskundu. Dört gün. Dört koca gündür konuşmuyordum.
İlk geldiğim günden sonra artan seslere inat suskundum. Onlar ise bazen koro halinde demirlere vurmaya devam ediyorlar ve ardından sessizliğe gömülüyorlardı.
Kokan ve uyuşan bedenim, böcekleri izlemekten uyumayan gözlerimle öylesine bitmiştim ki artık düşünmüyordum çünkü bu dahi beni yoruyordu. Gözümde alacak yaş kalmamışken tek bir kişi...bir kişi dahi gelmemişti. Yalnızca o muhafız ihtiyaçlar için gelip gidiyordu ve bunu görmediğim her bir insana yapıyordu. Ve ben, günlerdir çektiğim bu psikolojik şiddetten uzun süre kurtulamayacağımı biliyordum.
Bomboş bakışlarla duvarı izlemeye devam ederken hangi zaman diliminde dahi olduğunu bilmediğim günler öylece geçip gidiyordu. Tahminim ise, beni kendi başıma bırakarak ölüme sürükledikleriydi. Artık umudum kalmayacak kadar kötü bir haldeydim. Geçmeyen zamanın ve vicdansız insanların acımasızlığı arasında sıkışmış gibiydim.
Gözlerim uyku ile uyanıklık arsında gittiği o anlarda aniden vurulmaya başlayan demirlerle koro sesler yeniden başlarken sıçradığım yerimde dikleştim ve bu defa oldukça net duyulan seslerindeki şaşkınlığı hissettim.
"Prens burada!" ve defalarca bu iki kelime tekrar edildi. Ben ise gözlerimi, baktığım duvardan bir saniye olsun çevirmedim. Günlerdir gördüğüm böcekler dahi onun suratından daha güzel bir manzaraydı. Öylesine bir öfke vardı ki ona karşı içimde...yalnızca bunu belli edemeyecek kadar güçsüzdüm.
Kendi içimde öyle çok dalmıştım ki açılan mahzen kapısını dahi duyamamış onun yanı başımda biten ayaklarını çok sonradan fark edebilmiştim. Bakmadım ya da onunla konuşmadım. Her ne için geldiyse dahi bir an önce defolup gitmesini istiyordum. Ama o hiçte bunu yapacak gibi görünmüyordu.
"Cezan bitti."
Söylenilen bu iki kelimeye dahi sevinememek içimde bir şaşkınlık dalgasını oluştururken duvara tutunarak kalktım oturduğum yerden. Pislik içerisinde olan üzerimde gezinen bakışlarını bilmeme rağmen bakmadım yüzüne. Öylece çıktığım parmaklıkların arasından titreyen bedenimle yürürken onun tam arkamda olan bedeninden uzaklaşma isteğiyle biraz daha hızlı yürümek istedim ama o an bir şey oldu. Koluma dokunan buz gibi bir el beni hızla kendine çekerek, bedenimi parmaklıklara yapıştırdı.
İki saniyeden kısa süre bu zaman diliminde ağzımdan bir çığlık kaçarken uzun zaman sonra hızlı hızlı atan kalbimle bedenim olduğu yere çöktü ve sonra parmaklıklar arasından gözlerimin içerisine bakan yemyeşil gözleri gördüm. O bir suçluydu ve tuttuğu kolumla canımı yakıyordu. Ağzımdan kaçan çığlıkların sonu gelmezken kolumu çekmeye çalıştıkça buz gibi elleri daha sıkı tuttu kolumu ve prensin hızla kolumu o soğuk ellerden kurtarmasını tepkisizce izledim. Bir anda yeniden boşluğa girmiştim sanki. Onu görmek dahi bedenimi bu denli yıpratırken düştüğüm yerde dönen başımla gözlerimi kapattım ve günlerdir yaptığım gibi kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Bu defa, açmakta zorlandığım gözlerimin ardından prensin bana seslendiğini duydum ama bir tepki veremedim. Daha fazla bu zulme dayanamayan bedenim iflasını vermek istercesine titrerken, metrelerce uzağa gitmiş olan yeşil gözlü adamın kısıkça fısıldayışını duydum önce herkes gibi.
"O..." dedi parmağıyla gösterdiği bedenime. Sesi sinirden titreyecek kadar öfkeliydi.
Prens ise duvarın en dibine kaçan adama inat şiddetle demirlere vururken gördüğümde, günler önce onun için üzülen yüreğim aklıma bir kez daha acımasızca geldi ve ben gözlerimi ona karşı bir kez daha kapattım.
Ama ne prensesin kapattığı gözleri ne de prensin buram buram yayılan öfkesi, yılanı andıran yeşil gözlerin sahibini susturmaya yetmedi. Saniyeler öncesinde gözlerime bakarak ruhumu okuyan yılan, zehrini saçmak istercesine yerinde inanamıyormuşçasına gülümsedi.
Yüzündeki ifade ise, intikamından okuduğu yeminin bir kesitiymiş gibi ciddi ve dehşet vericiydi.
"O, asıl prenses değil!"
Bölüm Sonu
02.33
asileyda