İçeriğe geç

Ölü Portre

Bölüm 6 · 22 dk okuma

Ölü Portre

Bölüm 6

Ölü Portre/6.Bölüm//@asileyda (hikaye/roman)

02.07.2021

Ölü Portre

6.Bölüm "Şeytan Prensin Oyunları."

Ailem beni ve kardeşimi bir başına bıraktığında on dokuz yaşındaydım.

Yaşıtlarımın ünüversite tercihleri yaptığı zamanlarda benim ve kardeşimin terk derdi karnımızı doyurmak, en çokta birbirimize daha iyi bakabilmekti. Birbirimize emanet edilen iki kız kardeş olarak, bir başımızaydık ve bizi anlayabilecek tek bir kişiye dahi sahip değildik. Biz, hep birbirimiz için vardık. Her başımız sıkıştığında yine birbirimize koşardık. Şimdi ise o zamanlar öylesine uzaktı ki...sanki hiç var olmamıştık.

Şu an öylesine büyük bir çıkmazdayım ki kardeşim...hissediyor musun? Ansızın düştüğüm bu yerde, içimdeki çığlıklarımı duyuyor musun?

Boğazımdaki yumruyla, karşımdaki adamın gözlerine uzun uzun bakarak onu anlamaya çalıştım. İçindeki bu denli büyük kinin sebebini...ona yaşatılanları ve en çokta hissettiklerini. Ne olursa olsun, benim her daim beni destekleyen bir kardeşim vardı. Ama karşımdaki bu zeytin gözlü, zümrüt adam her daim tek başınaydı.

Günler öncesinde her bir kelimesine kırılan benliğim bunu aşmış bir şekilde dimdik karşıma dikilirken ona minnetle gülümsedim. Sonunda, bu olanların hiçbirinin bana yapılmadığını kabullenmiştim.

Bu adamın nefreti de kini de bana değildi. Onu böylesine aşağılayan da ben değildim. Yalnızca o böyle bilmeye devam etsindi. Kafasındaki çelişkileri böyle bitirebilecekse varsın bitirsindi. Çünkü başka türlüsü mümkün dahi değildi.

Zaman geçtikçe bir tarafım onu göğsüne saklamak istercesine şefkatle dolarken, kendi benliğimi engellemek zordu. Gerçek prensesin duygularıyla çakışmadığım o anlarda belki de yapmak istediğim tek şeyde buydu. Yalnızca bazı zamanların hilesinde takılıp kaldığım anlar oluyordu. İçimde ona karşı farklı bir nefret ve öfke peydah oluyor ama ben bu duygunun bana ait olmadığını dahi çok sonra fark ediyordum.

Ben kendi içimde bir savaştaydım ve şefkatimi sağır, ruhumu ise bu adama kör etmek istiyordum.

"Yüzüme bakmaya devam mı edeceksin, yoksa gitmeyi düşünüyor musun?" sakin sesiyle kafasını yüzümden uzaklaştırarak konuşurken onun bu umursamaz tavrına yalnızca gözlerimi devirdim. Sanırım söylemek istediğim tek bir şeyi atlamıştım. Bu adama duyduğum şefkatin yanında, saçlarını da en acı şekilde yolmak istiyordum!

"Hayır, düşünmüyorum. Rahatsız etmezsen de sevinirim uyuyacağım."

Umursamaz tuttuğum sesimle gözlerimi bir kaç saniye yüzüne değdirirken seğiren gözlerini keyifle izledim ve yorgun bedenimi sakince yatağa bıraktım. Bu adam kaçak dövüşten anlamıyordu, aksine canımı acıtmak istediğinde güçsüzlüğümden yararlanıyordu. Ona, sandığı kadar güçsüz olmadığımı ve istediğim zaman her şeyi yapabileceğimi gösterecektim. O mahzenin karanlığında kaldığım saatlerde buna çoktan karar vermiştim. Yalnızca beni orada bitiren tek şey umutsuzluktu. Beni oradan çıkarmayacaklarını düşünmek...beni yalnızca bu bitiriyor bu çıldırtıyordu.

Arkamı dönerek üzerime çektiğim yorganla mayışmış bir şekilde esnerken kulağımın tam dibinde hissettiğim nefesle, esneyen ağzım bir karış açık kaldı. Hadi dün kafam yerinde değildi de tepki veremiyor aksine ondan kaçmak istediğim için sınanıyordum, peki ya şimdi? Şimdi ne istiyordu?

"Taktik mi değiştiriyorsun?" ardından ilk kez güldü ve ben arkamda oluşan bu görüntüye bakmak adına sakince ona döndüm. Sanırım yapmamam gereken bir şey yapmıştım, çünkü şu an burnunu tam da yanağımda hissediyordum.

"Ağzını kapat, prenses." dedi ardından keyifli bir sesle. Dişlerimi sıkarak hızla gözlerimi sıkarken, belki de ilk kez gözlerine ulaşan bir gülümseme görüyordum.

"Taktik maktik yok bam bam bam!" aklıma gelen şarkı sözünü keyifle fısıldarken burnu yanağıma biraz daha sürttü ve gözleri gözlerime, günler öncesindeki gibi değişik bir cisme bakıyormuşçasına durdu. Sanırım bunu söylememem gerekiyordu.

"Bazen seni gerçekten anlayamıyorum." kendi kendine mırıldanışını duyduğumda istemsizce kıkırdarken bana ilk kez böylesine dikkatli ve garip bakıyor olması neşelendirmişti. Ben her şeyi bilirim bakışlarının yerinde şaşkınlık görmek garip bir bilgelik hissettiriyordu. Saçma ya da mantıklı fark etmez, ondan fazla şey biliyor olmak güzeldi.

"Ne demek istedin?" evet, şimdi gel de açıkla bakalım. Yüzümde hala izleri olan gülümsememle ona baktığım an durdum. Biz ne ara bu kadar yakınlaşmıştık da ben bunu fark etmemiştim? Boğazımdan çıkardığım öksürük sesiyle kafamı geriye doğru kaydırırken bir an önce bu andan kurtulabilmek adına hızlı hızlı mırıldandım.

"Özlü söz gibi düşün, aklımda kalmış."

Kafasını sallayarak elini çenesine yerleştirirken düşünceli gözlerini karşıdaki duvardan çekerek, benim iki metre öteye atmış olduğum kafama çevirdi ve kaşlarını havaya kaldırarak bir kaç saniye yalnızca benim samimiyetsiz gülüşümde durdu. Her ne düşünüyordu bilmiyordum ama, kendisi şu anda beni kaleden kovan adama benzemiyordu. Hatta kaleden kovmayı geç, birde onun için eş seçip gitmemi istiyordu. Yarın onun için en belalı eşi seçeceğimden emin olabilirdi.

Ben onun için hain planlar kurarken o hiç beklemediğim bir hamle yaparak bedenini, benim en uzak köşeye attığım bedenime yaklaştırdı ve ben sabırla gözlerimi kapattım. Bilerek yapıyordu.

"Sen belli ki iyileşmişsin, şimdi uzaklaş! Ve ölmediğin müddetçe lütfen beni uyandırma." siyah parlak saçları alnıma çarpacak kadar yakın duran adama kısık sesle tıslarken o benim aksime fazlasıyla keyifliydi. Sanırım sinirlenmem ve öfkelenmem onu yalnızca keyiflendiriyordu.

"Eğer bana sarılarak uyumazsan her saat başı seni uyandırırım." gözlerime dümdüz bakan adamın söylediği her bir kelime önce duvarlara çarptı, ardından daha iyi anlayabilmem için beynimdeki hücreciklere. Hayır, şaşıracağım ama şaşıramıyorum çünkü söylediği her şeyi yalnızca beni sinirlendirmek için yaptığını biliyordum.

"Sen ne kadar dengesiz bir adamsın? Biz seninle yarından itibaren evli değiliz unutma. Ben sana yarın eş seçeceğim hatta?" sona doğru ona bir şeyleri hatırlatmak istercesine bağırırken o yalnızca omzunu silkti. Omzunu silkti!

"Keyfin bilir."

Beni dinlemediğini belirtircesine hızla bedenimden uzaklaşarak arkasını dönerken üzerine çektiği yorganla gözlerini kapattı. Sonunda rahat bir nefes vererek bende arkamı ona doğru dönerken, onun bu denli sakin bir şekilde arkasını dönüp uyumasını garipsemiştim ama öylesine uykum vardı ki bunu dahi düşünemedim. Elim ağzımda bir kez daha esneyerek gözlerimi rahat yatağın içerisinde kapatırken sabah ateşini bir kez daha kontrol etmek için erkenden uyanmayı aklıma not etmiştim.

1 Saat Sonra.

"Zehir...Zehir kalk...Zehir!" sonundaki bağırışla hızla yattığım yerde zıplarken açılmayı dahi becermeyen gözlerimi karşımda bana oldukça dinç bir şekilde bakan adama çevirdim. Yeniden mi ateşlenmişti?

Ağzını açmasına dahi izin vermeden uyku sersemliğiyle hızla yanına emeklerken elimi önce alnına yerleştirdim ama öylesine sersemdim ki bir an ateşi var sandım. Öyle ki bu defa kesin sonuç almak adına dudaklarımı alnına uzatırken bir anda avcuyla dudaklarımı iteleyen adamla dona kaldım. O ne zaman uyanmıştı?

"Prenses gece bir şey mi içtin? Uyan çabuk." uyanıktım ki ben zaten. Sadece gece boyunca aklımda olan ateşine bakıp geri uyuyacaktım.

"Ateşine bakacağım Asil, rahat dur." afallayan suratını es geçip bir gözüm kapalı dudaklarımı alnına değdirirken, kollarımdan sıkı sıkıya tutan adamı hissettim önce. Sonra olmayan ateşini kavradım. Ben az önce o uyanıkken onu mu öpmüştüm!?

İki gözüm birden far tutulmuş gibi açılırken hızla ateşi olmadığına kanaat getirerek ondan uzaklaştım. Uyurken ben kesinlikle kendimde değildim ve bunu yeni anlamıştım.

"Geldin dimi kendine? Geldin, geldin." dudağında seğiren gülümsemeyle gerçek mi olduğunu dahi anlayamadan yüzünü başka bir yöne çevirirken yutkundum. Bu anı unutmuş gibi yapacaktım hem de hemen!

"Bir şey mi isteyecektin?" gözlerimi ovalayarak esnerken onun eliyle işaret ettiği yere baktım ve sonra tekrar ona.

"Su?" kafasını sallayarak beni onaylarken birbirine bağladığı kollarıyla, büyük ihtimalle şaftı dağılmış suratıma bakıyordu. Ben ise hemen elinin altındaki su için beni neden uyandırdığını anlamaya çalışıyordum.

"Elini uzatırsan alabilirsin, umarım bunun farkında değilsindir." sabırla yataktan kalkarak onun olduğu tarafa geçerken testideki suyu bardağa doldurarak içmesi için uzattım. Gerçekten ama gerçekten, çok sabırlıydım!

Bitirdiği suyla beraber elinin tersiyle ağzının kenarlarındaki suları silerken bardağı yeniden bana uzatarak bomboş yüzüme bakmıştı. Teşekkürü de geçtim, lütfen beni bir daha uyandırma demek isteyen tarafımı susturarak yeniden yorganın altına girdim. Son kez vicdanına da oynamayı da unutmayarak tabii ki.

"Asil, gerçekten çok yorgunum. Biraz uyumama izin ver, söz sabah seninle kavga etmeye devam edeceğim."

Ve sonra oluşan derin sessizlikle uyandırmamasını dileyerek gözlerimi tekrardan kapattım.

1 Saat Sonra.

Omzumu dürten bir el ve onu uzaklaştırmak için yatakta yüz takla atan ben. Ama ne olursa olsun, o el asla durmuyordu. Eminim ki ben gözlerimi açmadan da asla durmayacaktı. Ve bende artık sabır felan kalmamıştı!

"Efendim Asil?" birbirine geçmiş saçlarımla oturduğum yerde acıyan gözlerimle dikleşirken bir türlü sabahı edemiyor olmanın haklı siniri içerisinde bakıyordum gözlerine. O ise iki kaşını kaldırmış bir şekilde meydan okumasına devam ediyordu.

"Acıktım ben." alaylı mırıltısıyla ellerimi saçlarımın arasına sokarken ağlamaklı bir ifadeyle yüzüne baktım. Gerçekten kendime acıyacak durumdaydım.

"Vicdansız mısın adam sen? Saatlerdir sen uyurken sana baktım yetmedi gözümü bile kırpmadım, neden uyutmuyorsun beni?" omzunu silkerek birbirine doladığı kollarıyla yüzüme bakarken, sırtını yasladığı yatak başlığından çekerek yatağa sağ omzunun üstüne uzandı ve inadı inat olan zümrüt adam kollarını arasına girmem için araladı.

"Son şansın."

Başımın arasına aldığım ellerim ve kapanmak için yarışan gözlerimi kırpıştırırken asla sağlıklı düşünemediğimi biliyordum. Bu inat adam, ben ona sarılıp da sinirlenene kadar yakamı bırakmayacaktı. Yarın için toplamam gereken bir güç vardı ve ben daha fazla uykusuzluğa tahammül edemeyecek kadar uykusuzdum. Nasıl olsa yarın, bunun hesabını ona misliyle soracaktım.

Yine de kararsızlığın ve bana söylediklerinin acısı zihnimde yankılanırken etrafa bakındığım o an gözlerimiz çakıştı ve o, gözlerimin içerisine uzun uzun baktı. Ne düşündüğümü biliyormuş da, bunu umursamıyormuş gibiydi. Her hareketimi dikkatle izleyen adamla olduğum yerde rahatsızlıkla kıpırdanırken, dediğini yapmazsam beni sabaha kadar defalarca uyandıracağını artık biliyordum. Onda bu potansiyeli görmüştüm.

Bu yüzden kendime bir kez daha düşünme şansı tanımayarak açtığı kollarının arasına çekine çekine girdim. Ellerim havada ne yapacağını bilmez tavırlarımla yüzünden hariç her yere bakarken, onun belime sarılarak hızla beni kendine çekmesiyle aramıza koymuş olduğum iki metrelik boşluk kapanmıştı. Artık diken üstünde değildim, direk diken tarlasının içerisindeyim.

"Ne zamandan beri böylesine utangaçsın sen?"

Duyduğum uykulu ama alaylı sesle gözlerimi yüzüne çevirirken o çoktan gözlerini yummuştu. İstediği oldu ya, şimdi de dalgasını geçerdi tabii.

"Senden mi utanacağım prens bozuntusu." ağzımın içerisinde söylediklerimi duyduğundan eminken uykusuzluğun verdiği sinirle sarmıştım kollarımı omzuna. Söylediklerimi umursamadığını belli edercesine dengesiz prens, alnını başıma yaslarken sıcak nefesini saç diplerimde hissettim önce ve bu bir an içimi titretti. Sırası değil sevgili içim, hem de hiç değil! Ardından hareket ettirdiği burnunu saç tellerimde gezdirdi. Düşünmeyeceğim, düşünmeyeceğim, düşünmeyeceğim! O an aklımı başka tarafa çekmek isterken dün gece söyledikleri düştü aklıma birdenbire.

"Ruhun ne zamandan beri böylesine güzel kokuyor?"

Boğazıma takılan nefesimle hızla öksürürken bana ters ters bakan prense dil çıkartarak arkamı döndüm. Kendi kendine mırıltısını duyamazken tek düşündüğüm iyi ki o an kendimde olmadığımdı. Çünkü garip bir şekilde bu adamın söylediği hiç bir şeyi unutmuyor ve saçma tepkiler veriyordum. Oldukça saçma ve rezil tepkiler.

İkimizin de bedeni kasılmış bir şekilde dururken tek elimle uzanarak yorganı üzerimize çektim ve ardından onun belimde daha da sıkılaşan kollarını hissettim. Annesin dahi sarılmadığı kollarını bana saran adam için içimde filizlenen ilk çiçekle yutkunamazken hızla kapattım gözlerimi. İlk ve son kez olan bir şey düşünülmeyi gerektirmezdi tabii ki. Bunu da unutacaktım, hiç yaşanmamış gibi. Zihnimde benim bunu istediğim kadar çok isteseydi tabii.

İnsanların zihinleri birer çöplük gibiydi ve her bir karışında doluydu insan sesleri. Ve o zihinler daha önce karşılaşmadıkları bir şeyi gördüklerinde, isteseler de içinde bulundukları o anı ömür boyu unutamazlardı ki.

***

Sıcağın verdiği o terleten ve bunaltan hisle olduğum yerde kıpırdanırken, uzun zaman sonra neden böylesine sıcak olduğunu düşünüyordum. Her ne oluyorsa, kendimi alev almış gibi hisseden ben olduğum yerde bir kez daha kıpırdanırken sanki uçuyormuş gibiydim. Uçuyormuş gibi mi?

Gözlerim dehşetle aralanırken neden yatakta olmadığımı düşünemeden üzerinde olduğum alev topu bedeni gördüm önce, ardından daha dehşet verici bir gerçekle karşılaştım. Üzerinde uyuduğum kişinin prens olduğu gerçeği!

Kollarım sıkı sıkıya boynuna dolanmış ve kafam göğsünde. Devam et? Bacaklarımda bacaklarını sarmış ve onunda kolları belimde. Gözlerim kısıkça yüzüne doğru dönerken onun kaşları çatık bir şekilde bana baktığını gördüğüm an olduğum yerde zıpladım. Evet Ecem, uyumam diye yakındığın adamın üzerine de çıkmazsın değil mi? Sonrada bakardı işte öyle ters ters.

"Oldu o zaman, ben kalkayım."

Yüzümdeki yapmacık tebessümle ilk önce kollarımı boynundan çekerken ardından hızla bedenimi sol tarafa attım. Yüzümün yandığını hissederek yüzüne bir kez daha bakmadan banyoya kaçacakken üzerimdeki kırış kırış olmuş olan beyaz elbiseyi düzelttim sakince. Yalnızca sakin bir izlenim çizmeye çalışıyordum, rezil bir görüntü verdiğimden emin bir şekilde. Tek isteğim o iki adım kalmış olan banyoya girebilmekti...girememiştim.

"Cezan benimle uyumaktı, görüyorum ki gerçekten ceza gibi hissetmişsin."

Anlık duran adımlarımla yüzümü ona doğru çevirirken, yüzündeki dümdüz ve aşırı soğuk olan o ifadede durdum önce ve onun söylediklerini yalanlayacak herhangi bir cevap vermedim. Utandığım için kaçtığımı bilmesine gerek yoktu. Bugün gidecek olduğum bu kaleden beni bizzat kovan kendisiyken, onunla uyumaktan mutlu zaten olamazdım. Belki ceza değildi ama bir lütuf olduğunu da söyleyemezdim. O istemişti ve bende kabullenmiştim, devamı yoktu. Olmamalıydı.

Kendimi dahi çoğu düşünceye zor ikna etmişken onun buz gibi bakışlarını görmemek adına hızla girdim banyoya ve kapıyı da aynı hızla kapatarak karşımdaki aynaya baktım. Başka bir bedenin içerisinde olan kendimi izledim bir süre. Gerçek prensesle iki zıt karakter olan biz, tek bir vücuda aittik bu zamanın içerisinde. Karşımdaki yansımada görünen suret bana ait değildi. Ben bir misafirdim, gitmek için elinden gelen her şeyi yapabilecek bir misafir.

Omzuma dökülmüş olan sarı saçlar ve kocaman bal rengi gözler bana ait değildi işte. Kısa boyuna rağmen, ince ve güzel hatlara sahip olanda ben değildim gerçekte. Benim uzun ve ince bir vücudum vardı mesela, görenler hastalıklı mı derdi öylesine zayıftım. Siyah saçlarımda omuzlarıma kadar kısaydı ve gözlerim hiç böyle parlamazdı. Yalnızca sanat için uğraştığım zamanlarda mutlu olurdum. Koyu kahve gözlerim bir o zaman gülümserdi.

İki zıtlığın bütünlüğü olmazdı bana göre. Farklılıklar iki insanı eninde sonunda uzaklaştırırdı birbirinden. Onun içinde beslediği kini arada hisseden ben dahi bundan rahatsızlık duyarken onunla hiç bir zaman uyuşmayacağımı ve uyuşmadığımı biliyordum. İşte tam olarak prensin dikkatini çekende buydu. Gerçek prenseste gördüklerinin tam zıttı hareketler.

Bir kaç adımla aynaya biraz daha yaklaşırken belimden sallanan saçlarımı topladım önce ensemde ve burukça gülümsedim. Ne olursa olsun asla unutamadığım bir şey vardı çünkü. Ben ne bu bedene, ne bu zamana ait değildim. Hiç bir zamanda bu prense ait olamayacağım gibi. O beni değil, her zaman gördüğünü sevecekti. Aklı karışmıştı belki, ya da düşünceleri. Yalnızca şefkat aradığını biliyordum. Çünkü o birinin onu delicesine sevmesinden çok, alıp göğsünde saklamasını, arada saçlarını okşamasını istiyordu. Kendimden biliyordum.

Bunları ona verebilmek...benim için mümkün değildi. Kendimden, en çokta kardeşimden vazgeçemezdim. Bu zamana sıkışıp, benliğimi yok edemezdim. Portresine bakarak gözlerimi dolduran adama gösterdiğim şefkatle onu bırakıp gidemezsem, kendime ihanet ederdim. Gidersem de...yerime geçecek olan gerçek prensesin onu en kısa zamanda oyunlarına alet edip, prensi ansızın sevgisinden vuracağından emindim. Benliğimde şefkati arayan adamı nasıl böyle bir duruma düşürüp, birde arkama bakmadan giderdim?

Aynadaki aksime kafamı onaylamazca sallarken verdiğim kararı biliyordum. Onunla savaşırken dahi, duygularımdan da duygularından da uzak duracaktım. Anladığı yanlışları düzeltmeyecektim. O bana iyi davranmayı istemezdi zaten, aksine bulduğu her an beni öldürmek için elinden geleni yaparken onun için bir şeylerin değişmeyeceğinden emindim. Bu sesleniş yalnızca kendimeydi. Kardeşim...onu kendi bencilliğim yüzünden bir başına bırakıp, gidemezdim!

Gözlerimde yer edinen kararlılıkla derin bir nefes alırken hızla kendimi ılık suyun altına soktum önce ve düşüncelerimin kapısını kısa bir süreliğine kapattım. Yapılması gerekenler vardı, yapmam gerekenler. Onlara odaklanmalıydım.

Hızlı duşumun ardından kapıyı açtığımda hizmetlilerin hepsi sırayla bana bakarken artık bu duruma şaşırmadığımı fark ettim. En kötüsü de işte buydu, onlara ve daha bir çok şeye alışmak. Hem de gideceğini bile bile alışmak.

"Öğleden sonra prensin emriyle halk toplanacak prensesim. Sizi bizzat hazırlamamız istendi."

Yasın bitmesine daha beş gün olduğu geldi önce aklıma ama bunu sormadım. Beklenen an geliyordu, prens benden kurtulmak için oldukça aceleci davranıyordu. Onun, gerçekten bir dengesiz olduğuna emindim artık. Ne söyledikleri ne de yaptıkları birbirini tutuyordu. Tek istediği beni çıldırtmaktı! Bilmediği tek şey ise yanlış ata oynadığıydı.

"Hazırlanalım bakalım." bunu söylediğim andan sonrası oldukça hızlı gelişmişti. Önce saçlarımı taramış, vücuduma adını bilmediğim ama oldukça güzel kokan yağlar sürülmüş ve bir diğeri elindeki papirüs kağıtlarına bakarak yeni karışımlar hazırlamıştı. Bunun neden olduğunu sormak istesem de fazla dikkat çekeceğimi düşünerek bundan vazgeçtim. Ardından hazırlığı karışımı üzerime doğru dökerken ona şokla baktım. O yeşilimsi sıvıyı nasıl üzerime dökerdi? Ağzım bir açılıp bir kapanırken sabırla sustum bir kez daha. Prensesin üzerine zehir dökecek halleri yoktu öyle değil mi sonuçta?

Dakikaların birbirini hızla kovaladığı o zaman diliminde saçlarım yapılırken zaten bukle olan saçları yalnızca arkadan ufak bir topuz yapıp ardından gözlerimin önüne düşen bukleleri bırakmışlardı. Bunca hazırlığın yalnızca bir eş seçimi için olacağı düşüncesiyle kendi kendime sızlanırken kalfanın gülümseyerek bakan yüzüne şaşkınlık dahi duyamadan kaldırılmıştım olduğum yerden. Ve arkamı döndüğüm an gördüğüm yemyeşil elbiseyle olduğum yerden fırladım adeta.

"Bu...bu mükemmel!" elbise eski bir sanat eserinin en nadide tablosundan fırlamış gibi ihtişamla parıldarken gözlerimden kalpler çıktığına emindim. Benim gibi normal bir kız, bir daha nerede canlı bir prenses elbisesi görecekti ki?

Ellerim kumaşın üzerinde zevkle gezinirken kızların kendi aralarında konuşarak attığı küçük kahkahaları sonunda elbiseyi giymiştim. Ardından dönüp dönüp aynaya bakarken kalfanın elinde tuttuğu ve üzerimdeki kıyafetlerle birebir taşlara sahip olan tacı gördüm. Prens ve prensesliğin bir nişanı olan tacı.

"Prensimiz bu aralar sizi oldukça düşünüyor prensesim. Sizin için tacınızın zümrütlerini saatlerce başında oturup parlattı." kalfanın konuşarak kafama taktığı taçla kafamı kesin benim içindir zaten dercesine sallarken tacı düzelterek mırıldandım.

"En son ne zaman parlatmıştı ki?" cevap ise asla gecikmemişti.

"Taçlarınızı yaptığı zaman." gözlerim ışık hızında aynadan kalfaya dönerken ne kadar sormak istemesem de ona doğru yürürken bulmuştum kendimi. Ardından ise umurumda değilmişçesine mırıldandım. Bana öyle dehşet içinde bakma kalfa, tabii ki umurumda!

"Taçları prens mi yaptı?" kalfa bir kaç saniye dikkatle yüzüme bakarken gözlerindeki sorguyu hissettim bir an. Ama asıl garip olan bu sorgu bana değil de sanki kendineydi. Bu aralar sorduğum sorular ve söylediklerimle fazla dikkat çekiyordum buna dikkat etmeliydim.

"Sizin prenses olmadığınız zamanlardan da önce yapmıştı taçları. Bir gün, kalede büyük bir dedikodu yayılmıştı hatta. Kızlar hatırlıyor musunuz?"

Adının Harry olduğunu hatırladığım kız heyecanla diğer sekize yakın kişinin içerisinden ayrılırken, heyecanla bana bakarak önünde ellerini birleştirdi.

"Aşık olduğu kadına kendi tacını, elleriyle takacağını söylerlerdi. Bu onun için başımın üzerinde her daim yerin var demekmiş. Kendi tacı aynı zamanda halkın tacı anlamına gelir çünkü." sonra saf saf gülümserken bir yerlere dalmışçasına iç çekerek devam etti. Hayır yani bu kız prense mi aşıktı yoksa bana mı öyle geliyordu?

"Ama tacını kimseye takmadı, size bile." o an önce derin bir sessizlik olurken oda adeta buz kesmişti. Kalfanın gözleri ateş saçarcasına Harry'e dönerken diğer kızların hepsinin yerlere kadar eğildiğini ve Harry'nin de ağlayacak bir yüz ifadesiyle aynısını yaptığını gördüm. Prenses korkusu nasıl böyle dehşet verebilirdi ki?

"Özür dilerim, özür dilerim. Affedin beni, benim ne haddime bunları düşünmek. Ne olur canımı bağışlayın prensesim. Yüzünüze dahi bakamam ne olur affed-"

Taramalı tüfekten daha hızlı konuşan Harrye yavaş adımlarla yaklaşırken korkuyla kesilen sesiyle kendi kendime güldüm. Ben kendi kardeşimi böyle korkutamıyordum, kız öyle bir titriyordu ki zemin sallanıyordu. İlginçti gerçekten, fazlasıyla ilginç.

"Sakin ol Harry, çünkü bu umurumda değil. İstediği kişiye takabilir tacını. Tabii siz diyeceksiniz neden, ben hemen size anlatayım." kolumu ciddiyetle Harrye sararak gözlerinden akan yaşları silerken bir an hepsi için üzüldüm. Kendi düşüncelerini söyleyemeyecek kadar birilerinden korkmak gerçekten kötü bir şey olmalıydı.

"Bugün ki halkın toplanış sebebini bilmiyorsunuz değil mi?" hepsi aynı anda dehşetle bana bakmaya devam ederlerken eminim ki verdiğim sakin tepkiye şaşırıyorlardı. Hayır yani tacını istediğine taksın. Tabii ki umurumda değil!

"Prensesiniz bugün tacını devrediyor. Size yeni prenses geliyor hadi yine iyisiniz."

Acınacak halime gülerek elimin altında olan Harry'nin omzuna sarılırken hepsinin gözlerinden geçen 404 eror ifadesine bir kez daha güldüm. Kalfa dahi boşluğa bakarak söylediklerimi anlamaya çalışırken sessizdi. Dakikalar sonra kapının tıklatılmasıyla muhafızlar kapıyı aralarken içeriye bir adet yüzü sirke satan prens girdi. Öyle ki kaşları çatık, gözleri buz gibiydi. Ve tacı, en az benim ki kadar parlak duruyordu. Bu adam hiç mi gülmezdi? Arada yapıyordu sanki gülebilmek gibi dehşet verici aktiviteler ama işte öyle arada sıradaydı ki göremiyorduk.

"Kimin geldiğinin farkında mısınız?" Peter'in prensin arkasından fısıltı gibi çıkan sesiyle kızlar biraz da uzun uzun ona bakarken ciddi ciddi güldüm. Gerçekten çok tatlılardı.

O an gülerken prensle çakışan gözlerim bir an gülümsememi yüzümde dondururken onun dümdüz bir ifadeyle bana baktığını gördüm. Bir şeyler düşünüyor gibiydi, öylesine dalmış ve sessiz.

Kızlar hızla bana bakarak acıyla kafalarını iki yana sallarlarken prens yüzünden tepki veremediklerini anlamıştım. Onlara gülerek el salladığımda hepsi prense selam vererek çıkmıştı bir bir odadan ve hemen kapının önüne dizilmişlerdi. Gitmek için herkes hazırdı, prens hariç.

"Peter, kapıyı kapat ve bekle."

Asilin keskin sesiyle hızla emri yerine getirilirken yüzüme en az onun kadar ciddi bir ifade yerleştirdim ve biran önce gidebilmek için ona doğru yaklaştım. Aşağıdaki şenliği fazlasıyla merak ediyordum aslında. Ama prens fazlasıyla garip davranıyordu. Sanki aklında bir şeyler varmışta kurtulamıyormuş gibi.

"Ne düşünüyorsun?" istemsizce ağzımdan çıkan her bir harfin pişmanlığını hissederken gözlerimi ondan kaçırarak etrafta öylesine gezdirdim. Ağzını bir dakika kapalı tutamıyorsun Ecem, aferin!

Göz ucuyla ona baktığım bir anda göz göze gelirken attığı bir kaç adımla tam önümde durdu ve üzerindeki pelerinin yeşil çizgileri anında ilişti gözüme. Kıyafetlerimiz neden takım gibi yapılmıştı? Aklımdaki soruların dur durak bilmez haline yalnızca baygın baygın bakarken elini pelerinin altından sokarak belindeki bir şeyi alabilmek için hafifçe eğildi. Bana selam veriyormuş gibi duran haline kıkırdarken onun sorgulayan bakışlarına herhangi bir cevap vermedim, onunda umurunda olmamıştı zaten.

"Bunu sana veriyorum ve sen herhangi bir tehlike gördüğün an kullanmaktan çekinmiyorsun Zehir." elindeki keskin hançere kararsızca bakarken bunu bana neden verdiğini düşündüm. Muhafızlar bir an olsun bizi yalnız bırakmazken, hangi tehlikeden bahsediyordu?

"Buna ihtiyacım olacağını sana düşündüren de ne?" kısık sesimle elindeki hançeri incelemeye devam ederken o hızla elimi tutarak elindeki hançeri avucuma yerleştirdi ve ardından parmaklarımı da üzerine kapattı. Bunun bir emir olduğunu anlatmak istiyordu.

"Sorguluma, yalnızca söylediklerimi unutma yeter." hançeri yabancı bir cisme bakarcasına incelerken onunda bana baktığını biliyordum bu yüzden daha fazla oyalanmayarak pelerinden gözükmeyen kemerime sıkıştırarak gözlerimi tekrardan ona çevirdim. O ise daha fazla bir şey söylemeye gerek duymamış olacak ki sakin adımlarını kapıya atarak eliyle takip etmemi belirtti.

Onun bu kendini bilmiş tavırlarına gözlerimi devirirken sonunda yan yana çıktığımız kapıda bizi bekleyen onlarca muhafız ve hizmetli arkamıza dizilmiş çoktan her yerimizi kuşatmışlardı. Bizim için olan etten bir kalkan gibilerdi. Oysaki asıl yapmaları gereken prens ve prensesi bir çember içerisine almak yerine iki ayrı yerde muhafıza etmeleriydi. Çünkü onları öldürebilecek tek kişi yine birbirleriydi.

Buna bende dahildim tabii ki! Yanımdaki adam kendimi korumam için hançer verse dahi bunu onun için kullanamayacağımı biliyor olmalıydı. Daha doğrusu ben bunu kimse için kullanamazdım ki1 Benimki yalnızca oyunculuktu. Sözde kılıcımla milleti kandırırdım ben sadece, gerçekten kullanmak nereden çıkmıştı?

Kendi düşüncelerimin boyundurluğu altında sessizce indiğimiz merdivenlerle bir orduyu andırırken sonunda ilk geldiğim gündeki terasa çıkmıştık. Anılar gözümün önünde bir kez daha hayat bulurken o gün prensin önüne atlamasaydım ne olacağını düşündüm. Büyük ihtimalle şu an ölmüştü ve krallık eğlenceden eğlenceye koşuyordu. Bu düşünce beni ona bakmaya iterken onunda gözlerinin aynı yere baktığını gördüm önce. Fermanın okunduğu ve eli kolu bağlı prensin oturtulduğu o yere.

Bakışları orada kalan adam gözlerini bir ara oradan çekerken hızla omuzlarını dikleştirerek gözlerindeki acı dolu ifadeyi silmişti. Prens Asil...kendine acıyordu! İlk geldiğim zamanlarda dahi onun hakkında düşündüklerim doğruydu demek ki. Bir gün kral olacak olan prens, güçsüzlük acısı çekiyordu. En çokta sevdiklerinden yediği ihanet acısını.

Kralın ortada oturduğu ve kraliçenin tahtının boş olduğu yere bakarken hemen yanındaki prens ve prenseslik tahtlarına baktım. Yanımdaki muhafız elindeki garip kuş tüyüne benzeyen cismi üzerimize tutarken güneşin tepedeki sıcaklığını önlüyordu. Ben ciddi ciddi prenses olmaya alışıyordum iyi mi?

"Üç dediğimde kızlar!" kalfanın sesiyle ona doğru dönecekken bir kez daha bağırmasıyla yerimde sıçradım. "Üç!"

Anında havalanan eteğimle küçük bir çığlık atarken ciddi ciddi bir yerlerimi açacaklarını düşünmüştüm. Yüzüm kıpkırmızı olmuş bir şekilde kızlara bakarken onlar yalnızca benim tahta oturmam için yardım ediyorlardı. O an aldığım derin bir nefesle gözlerim prense değdiğinde onun oturduğu tahtında ne kadar havalı durduğunu düşündüm ve yüzünde olan belli belirsiz alaylı gülümsemesini fark ettim. Utanmaz adam birde dalga geçiyordu öyle mi? Kollarımı bağlayarak ona arkamı dönerken kızlara da kötü kötü bakmayı ihmal etmemiştim tabii. Aşağıda duran ve çığlıklarla alkışlayan koskoca halka rezil etmişlerdi beni. Aynen Ecem, prenseste sensin zaten!

Küskün civciv Zehir görünümlü Ecem öylesine etrafına bakınırken kralın ters bakışlarla yüzüme baktığını gördüm önce ve olduğum yerde dikleşerek samimiyetsizce gülümsedim. Hayır yani karısını öldürmüşüm gibi bakmıyor mu birde? Bunlar ne kadar kötü düşünceler!

Gözlerimi saçı sakalı birbirine girmiş bakımsız tarzan kraldan çekerken tekrar halkta gezdirdim gözlerimi, daha sonra sağ taraftan gelmeye başlayan manken gibi kızlarla gülümsedim. Vakit gelmişti demek ki.

Havalı prens kızlara göz ucuyla bakarak sakince ayağa kalktığı an kesilen seslerle, sonunda prensesim diyerek çığlık çığlığa bağıran herkese el sallayan beni bu durumdan kurtarmış olmasına sevindim. Bu nasıl prenses aşkı ey halk, hayır yani beni bu kadar sevmenizi gerektirecek ne yaptım? Gerçek prenses böylesine huysuzken neresini sevdiniz tam olarak ah bir anlasam!

"Sevgili halkım ve askerlerim! Günler öncesinde yaşadığımız kayıptan dolayı krallığın uzun bir yasta olduğunu biliyordunuz. Yas, bugünden itibaren bitmiştir!"

Prensin sakince söylediği her bir kelimeyle kimseden çıt çıkmazken bunun çokta umurlarında olmadığını hissettim o an. Daha çok, neden burada toplandıklarını merak ediyor olmalıydılar.

Bende merakla söyleyeceklerini beklerken, tahtı az da olsa uzağımda olan kral bana eliyle ona yaklaşmam için işaret verdi ve ben o an dehşetle ona baktım. Acaba yaklaş derken kellemi uçuracak olabilir miydi? Yardım istercesine arkası bize dönük olan prense bakarken onun bizi görmeyeceği gerçeğinin verdiği sıkıntıyla zoraki bir tebessümle aramızda kalan prens tahtına geçtim sakince ve kafamı bana doğru eğilmiş olan krala yaklaştırdım. Tarzan kral umarım hançerimi senin üzerinde kullanmam için beni zorlamazsın...

Ben dehşet sahnelerini kafamda canlandırırken onun bir anda gülerek fısıldamasıyla olduğum yerde dondum. Neden öyle söylemişti ki şimdi bu?

"Az sonra boku yiyeceksin sevgili düzenbaz gelinim. Başlıyor bak, izle."

Sonra prens önce bana baktı ve gözlerindeki şeytani parıldamayı o zaman fark ettim. Kazdığım çukura yine mi ben düşecektim? Neden hep böyle oluyordu, neden?

"Bildiğiniz üzere bir prens, prensesinde izniyle eş değiştirebilir. Prensesinizde bunu kabul ederek, hem unvanını devretmeyi hem de bana yeni bir eşi kendi seçeceğini belirtti. Sizde biliyorsunuz ki prensesimi kırmayı hiç sevmem!"

Aynen aynen çok seviyor zaten beni, ah bir görseniz sevgimizden birbirimizi öldürmek için an kolluyorduk oysaki! Ben yüzümdeki acı dolu ifadeyle cümlenin devamını beklerken, herkes sanki sonradan gelecek olanları biliyor gibiydi. Çünkü halkın yarısı çoktan zevk çığlıkları atarken, diğer yarısı öfkeyle birbirlerine ve prense bakıyorlardı. Ne oluyor yani ne oluyor? Sonunda yüreğime indireceklerdi, devamı gelen her bir kelimeden sonra öyle de oldu.

"Gördüğünüz üzere, en güzel ve en güçlü prenses adayları seçildi. Öncelikle ikişer takım halinde kılıç talimi yapacak ve ardından sona kalan en güçlü adayımız, sevgili prensesimizle yarışacak. Kazanan prenses olursa ödülünün ne olacağını hepiniz biliyorsunuz öyle değil mi?"

Hayır ben bilmiyorum, neden heyecan yapıyorsun ki sen şimdi? Kendi kendime olduğum yerde dehşet ve öfkeyle kıpırdanırken artık herkesten eğlenen çığlıklar geliyordu. Prensesiniz ölecek ve siz gülüyorsunuz öyle mi? Yazıklar olsun!

O an kralın dahi gülerek bana baktığını hissederken elimle alnımı sıvazladım. Yirmi birinci yüzyılda her gün kılıç talimi yapmadığıma göre, kesinlikle yenilecektim. O zaman neden böylesine heyecanlılardı ki?

Hızla kendi tahtıma geçerek kalfayı yanıma çağırırken onun koşa koşa gelmesiyle hızla kulağına eğilerek fısıldadım.

"Hani prensesi çok seviyorlardı bunlar? Yenilecek olduğumu bile bile neden alkışlıyorlar ki?"

Düşünceyle sorduğum soruyla kalfa sizin ağzınız neler söyler dercesine bana bakarken yutkundum. Geliyordu yine bak bir şeyler, hissediyordum! Ve öyle de oldu, bu yüzyılda oldukça normal olan bir şey kalp atışlarımı dahi durduracak kadar beni dehşete soktu.

"Efendim, siz kılıç kullanmayı her prensesin bileceği kadar iyi biliyorsunuz ki."

O an zaman durdu ve ben duyduklarımdan sonra sevinçle çığlık atan halkta gözlerimi gezdirdim. En son gözlerim bana alayla bakan prensin gözlerinde dururken onun planladıklarını tam olarak işte şimdi anlıyordum. O, Zehir'in yapabildiklerini zaten biliyordu.

Asil şüphelerini doğrulamak için, yalnızca beni ve yapabileceklerimi deniyordu.

Büyücülerin aklına uyan zeki prens, kim olduğumu öğrenmek istiyordu.

Bölüm Sonu

asileyda

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.