Sabahın erken saatleri, Zoye hızlıca üzerini giyinmeye başladı. Son günlerde biryere gitmek için hazırlanmak istemiyordu. Berbat bir yorgunluk ve vicdan azabı çekiyordu. Ne kadar uyusada, saatlerle kafasını yastıktan kaldırmasada, o yorgunluk hep üzerindeydi. Asla geçmeyecekti. Bedeninden o kiri ne kadar pişman olsada atamayacaktı.
Yinede geçmişe takılı kalmakla birşeyleri düzeltemezdi. Elinden geleni yapmalı, normal bir hayat yaşamalıydı. Biryerden başlamak, başlamaya inanmak gerek tabi. Bunun içinde bu günü seçmiş, günlerdir yattığı karanlık odasından hazırlanarak çıkmıştı.
Bu gün uzun zaman sonra bir çocukla buluşacaktı. Adı Jake'di. Okulun kimya bölümünde karşılaşıyorlardı genellikle. Tatlı biriydi. Zoye onu, çoğu zaman arkadaşlarıyla okul bahçesinde gezerken görmüş, ilk bakışında hedeflemişti bu çocuğu. Hedefine de ulaşmıştı.
Son kez parfümünü sıkarak odasından çıktı. Annesinin ters bakışlarını ola bildiğince umursamamaya çalışarak evden ayrıldı ve yakınlıktaki kafeye gitti. Jake ile sabah buluşmaya karar vermiştiler. Aslında Zoye o kadarda sabahçı değildi ama çocuk sabah erken saatlerini sevdiğini söyleyince oda kabul etmişti.
Kafedeki masaların birine oturdu. Garsonun uyuklayan tavrını umursamadan sade kahvesini ostedi. Sabahları kafein olmazsa olmazdı. Bekleyiş uzun sürmedi. Biraz sonra Jake tipik bir yürüyüşle yanına geldi. Sempatik gülümsemesiyle masaya oturdu ve selamladı. Zoye her ne kadar yorgun olsada ola bildiğince güler yüzle karşıladı.
Uzun süre-okulun başlama saatinden yarım saat öncesine kadar- konuşmaya devam ettiler. Zoye bu süre boyunca onun hakkında çokca şey öğrendi. Mesela, sahilde yürümeyi çok sevdiğini, alakasız şeylere gülmek gibi huyları olduğunu. Ha birde küçükken sözde "yanlışlıkla" kendi kafasını kazıdığını.
Bütün bunları Jake'in anlatması onun hoşuna gidiyordu. Son günlere nazaran şimdi daha iyi, daha canlı hissediyurdu.
Son kez birbirlerine sarıldıktan sonra Zoye masadan kalktı.
***
Burnuma deri kokusu dolurken başımı salladım ve derin bir nefes alarak uyandım. Gözlerimi açar-açmaz, büyük bir başağrısı canımı yaktı. Kendimi daha iğrenç hiss ettiyim başka bir zaman hatırlamıyordum bile. Etrafı bulanık görürken bana uzatılan ilacı anında içtim. Birkaç dakika sadece kafamı kanepeye yasladıktan sonra sonunda gözlerimi yeniden açtım. Artık etraf daha netti. Tabii gördüğüm yüzlerde-Lucas, dayım ve Amber.
"Gerçektenmi?" Anında aklıma gelen ilk kelime buydu. Hani Amberle Lucası biliyordumda dayım ne alakaydı? Burada ne arıyordu? Onu kim çağırmıştı ve neden Lucasla bu kadar samimiler? Bütün bu soruların aklıma gelmesi birkaç saniyemi aldı. Bu sırada dayım yanıma gelmiş, hafifçe saçlarımı okşuyorfu. Amber büyük ahşap masanın önünde oturmuş elinde birşeyler içiyor, Lucas görünürde eski olan bir doktor önlüğü giyinmiş elinde birşeyler tutuyor ve dayımın bu ortamla alakası bile yok zaten. Etraf buram-buram kaynamış ot bitkileri kokuyordu.
Oturduğum deri koltukta birazcık dikleştim ve derin nefes almaya çalıştım. Neges almaya çalıştıkca göğsümde bir acı hiss ediyordum. Dayım bunu görmüş olucakki hemen Lucasa baktı. Lucas hiçbirşey söylemeden sadece başını salladı. Biraz sonra acıyı unutup yeniden onlara döndüm. "Burada ne arıyorsun day? Nerden tanıyorsun bunları? N'oldu bana?" Hızlıca aklımdan geçenleri sormaya başladım.
"Sakin ol" Lucas sanki bütün bunlar normalmiş gibi rahat şekilde konuştu. "Birisi seni yaralayıp yarana zehir sürmüş. Ama şanslısın, erkek arkadaşın beni aradı" Etrafta kaynayan ocakları söndürüp deri koltuğun diğer tarafında oturdu. "Erkek arkadaşım?" Sorgularcasına baktım. Birinin beni tuttuğunu, hatta bulanık konuşmaları hatırlıyordumda sözde"erkek arkadaşımın" kim olduğunu bilmiyordum. Bunu söyleyün kimse cesaretina hayrandım ama.
"Brendon işte, Garcia'lardan. Siz sevgili değilmisiniz?" Dayım saçımı okşamayı bırakıp bana baktı. Brendon. Hey yiğitim bee! Kedi olalı bir fare tuttu. "Sevgiliyiz, sevgiliyz de bir an ben öyle açık-açık konuşmasına şaşırdım. Brendon öyle birisi değildir yani, biraz utangaçtır" Alakasıda yoktu ama salladım işte. Önemli olan onunla hiç uğraşmadan sevgilimi olmamdı.
"Hiç öyle bir tipe benzemiyor ama.." Lucas elindeki bir kupa çayı sehpanın üzerine koydu. "Seven sevdiğine benzer işte" Amber sonunda konuşmuştu. Sağolsun beni kollamıştı. Kanepeden doğrulup dik oturdum. "N'oldu bana?"
Ortama aniden garip bir sessizlik çöktü. Biraz sonra Lucas derin bir nefes alarak konuştu. "Kimse seni yaralamış ve yarana zehir sürmüş" Fazla açık sözlülükle söylediği için tüylerim diken diken oldu. "Kimse" kim ola bileceğini düşünürken istemeden fısıldadım. Kim olduğunu bilmiyorum ama bulduğumda ne yapacağımı biliyordum.
"Şuan iyimisin?" Amber yavaşca söylediğinde hızla başımı salladım. Ne kadar iyi ve ya ne kadar kötü olduğumu bilmiyordum çünki bedenim uyuşmuştu. Acı hiss etmiyor, hatta düşünürken tırnaklarımı yiyip kanatsamda hiss etmiyordum. Galiba içtiğim şişeler işe yaramış ve giderek vampire dönüşmüştüm. Gerçekten ömrümün geri kalanını vampir gibi yaşaya bilecekmiyim bilmiyorum ama önemli olan şimdiydi. Yada ben kendimi böyle avutuyordum.
Ortamın gerginliği biraz azalmış, yerine sanki arjadaş ortamı gibi bir hava çökmüştü. Uzun bir süre sadece boşluğa bakıp düşündükten sonra aniden konuşmak kararına akdım. "Lucas, dayımı nasıl tanıyorsun?" Bilerek dayıma aormamıştım çünki konuyu saptıracağını biliyordum. Bir süre ikiside birbirleriyle bakıştılar. Sonunda Lucas konuşmaya başladı. "Uzun hikaye" Gerçektenmi? Beni savuşturmak için bunu söylüyordu? Daha yaratıcı ola bilirdi.
"Dinleyecek jadar zamanımız var." İnadına ısrar ettim. Lucas sonunda ısrarıma yenik düşüp anlatmak zorunda kaldı. "Bir gün dayın görmemesi gereken birşeyi gördü. Sonra ikimizde bu şey hakkında anlaşma yaptık. Sonrada bir şekilde yine görüşmek zorunda kaldık"
Sadece sabırlı bir nefes aldım. Ne vardı bu kadar saklayacak? Söylerse maksimum ne ola bilirdi ki? Tamda yeniden ısrar etmek için ağzımı açacakken elektirik aniden gitdi. Zaten hava yağmurlu ve bulutluydu. Etraf az öncekinden daha karanlık olduğunda, aniden pencereler sallandı. Evin perdeleri uçuşmaya başladı.
Herşey bir saniye içersinde olmuştu. Dayımla ben olduğumuz yerde kaskatı dikildik. Lucas hızla dişlerini gösterdi. Gerçekten korkunç görünüyordu. Amber masadan ayağa kalkmış, etrafa analiz edermiş gibi bakıyordu.
"Ne oluyor?"Sadece söyleye bildiğim tek kelimeyi fısıldadım.Saniyeler sanki tıklım tıklım ilerliyordu. Her ne kadar yıllar gibi hissetsede sadece birkaç dakika sonra, Lucasın panik anından önce durduğu yerde biri belirdi.
Bir kadındı. Dalgalı kumral saçları göğüslerine kadar uzanıyordu. Ayrıca baya uzundu. Garip bir şekilde yüzü Lucasa benziyordu. Kimdi bu kadım? Neden gelmişti? Sorular aklımda belirirken Iucasdan küçük bir fısıltı duydum. "Roselie" Roselie? "Abimm"
Diyerek hızla lucasa sarıldı. Belliydiki Roselie Lucasın kız kardeşiydi. Peki neden şimdi gelmişti ki? Amberle ben etrafa sorgularcasına bakarken dayım gayetde rahat görünüyordu. Lucasın kız kardeşi olduğunu bilmiyordum. Aslında onun hakkında neredeyse hiçbirşey bilmiyordum.
Roselie denilen kadın sarıldıktan sonra yüzünü çevirib gözyaşlarını sildi. Sonra kendine gelip etrafa-bize bakmaya başladı. Az önce sevinçten gülümserken dayımı gprdüğü anda gülümsemesi söndü. Yüzünde bir ciddilik yarandı. Uzun bir süre ikside sessizce bakıştı. Sonra Roselie Lucasa dönerek gerçekten sinirli şekilde söyledi. "Bu adamın burada ne işi var." Lucas derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. "Görmek zorundasın" Roselie hızla sinirli şekilde bakışlarını dayımdan abisine doğru çevirdi. "Bana bunca şeyleri yaşatan insanı görmek zarundayım?! Saçmalık!"
Evet! Tam olarakta saçmalıktı. Dayım ona ne yapmış ola bilirdi ki bu kadın ondan bu kadar nefret ediyordu? "Ben hiçbirşey yapmadım" Duya bileceğim en soğukkanli sesiyle spyledi dayım.
"Yaptın!"
"Yapmadım!"
"Yaptın diyorum sana!"
"Bende yapmadım diyorum sana!
Çocuk gibi atışmaya başlamışlardı. En sonunda bütün bu olanlara katlanamayıp hızla ayağa kalktım ve montumu alarak evden çıktım. Arkamdan dayımın bana seslenmelerini duysamda umursamadım. Zaten gittiğim yer kütüphaneydo. Fazlada bir sorun olmazdı herhalde.
Kütüphane evimizden yaklaşık 15 dakikalık mesafedeydi. Yağmur yüzünden hızla yürüyerek sadece 8 dakikaya gelmiştim. İçeri girdiğimde tozlu kitap kokusunu ciğerlerime çektim. Buraya taşındığımdan beri en çok geldiğim-ve ya saklandığım- yer burasıydı. Alışkın olduğum için hızlıca sevdiğim kitapların olduğu yere doğru ilerlemeye başladım. Rafların arasında gezinirken tanıdık bir yüz gördüm.
Brendon. Elindeki sönmüş sigaramı gizlice kitabın arasına sıkıştırmış sanki yasak hiçbirşey yapmamış gibi yalandan kitab okuyordu. İşte şimdi tam zamanıydı. Yanına gidecek, konuşacak ve hatta bir buluşma bile ayarlayacaktım. Yapa bilirdim. Gayetde kolaydı. Herhalde.
Son bir hızlı nefes alarak sessiz adımlarla yanına geldim ve gizlediği sigarayı sayfanın arasından aldım. Hızla başını çevirdi. Bir anlık gözlerinde panik olsada beni görünce rahatladı. Kitabı kapatarak tam olarak bana doğru döndü. "Nasılsın?" Yüzümde yarım bir sırtışla söyledi. "Sanada merhaba sevgilim." Sevgilim. Normalde olsam asla kullanmazdımda mecburdum işte. Garcialar önemliydi. Evin en küçük ergen oğlu olsa bile.
"İyimisin?" Yüzündeki sırtış dahada çoğaldı. Evet anlamında başımı salladım. Uzun bir süre ikimizde konuştuk. Sohbet arasında yavaşca sordum.
"Neden ambulansı aramak yerine telefonumdan rastgele birini aradın ki?"
Oturduğunuz masada sandalyede yarı gergin şekilde dikildi. "Rastgele birini aramadım"
Yüzümde alaycı bir gülümseme yarandı. "Yinede rastgele biri ola bilirdi"
"Adı yazılan hiçkimse rastgele değildir"
Yüzümde bilmiş bir gülümseme yarandı.
"Konuyu saptırmağa devam edicekmisn yoksa aptallığını kabul ediyormusun?"
İkimizde gülüşmeye devam ettik. Uzun süre kitapların yanında konuştuk. Arasıra kütüphanede çalışan abla bizi uyarsada umursamadan devam ediyorduk. Konular birbirini götürüyordu ve bu oldukca zevk vericiydi. Belkide onu tanıdığım için o kadarda pişman değildim
***
Akşamın erken saatlerinde yemek masasında betün aile yakınları birlikte akşam yemeği yiyordular. İçerde büyük bir gerginlik vardı. Sinsi bakışlarıyla Calorina çocuklarıyla beraber oturmuştu. İkizlerden büyük olan oğlu Arlo Jesse ile yaşıttı. Her iki kardeşte gerçekten anneleri gibi sinsi görünüyordu.
Jesse ortamın gerginliği yüzünden ola bildiğince dik durup sessiz şekilde nefes alıyordu. "Neden bu kadar gerginsin tatlım?" Calorina yemekten bir dilim alıp ağzına götürürken söyledi. "Gergin değilim, öylesine" Jesse konuyu uzatmak istemediği için en kısa cevabı seçti. "Son olaylar yüzünden olsada için rahat olsun tatlım. Bundan sonra öyle şeyler olmayacak"
Jessenin yüzünde sorgular şekilde kısa bir mimik yarandı. Sonra yeniden o duygusuz yüzüne geri döndü.
"Nasıl halloldu?"
İkizlerden kız olanı Aria yemekten sonra peçeteyle ağzını sildikten sonra o sinsi ses tonuyla söyledi.
"Annem halloldu demişse hallolmuştur."

Aile❤️