İstersem onu şimdi burada boynunu büke bilir, tırnaklarımı derisine geçire bilir, korkudan konuşamayacak hale getire bilirdim. Yapmadım. Şimdi önemli olan o değil, onun ailesiydi. Elbet sıra onada gelicekti. Sadece biraz sabretmem gerekiçekti. Zaten ilk öldürmek istediğim kişi bu ucube değildi. Daha önemli kişiler varken o değil.
Omuzlarından tutarak ağaçdan ittim. "Def ol buradan! Birdahada yanıma gelirsen bu seferki kadar merhametli olmam!"
Birşey söylemesede dönüp son kez arkasına baktı. "Defol dedim!" Sonra yavaş adımlarla uzaklaştı. Yüzüme düşen saçları elimle arkaya çektim. Kiyafetlerimi düzeltip yola koyuldum. Saatlerdir bastırdığım açlık başıma vurmuştu. Elimden geldiğince toparlanmaya çalıştım.
Yürürken etraf karanlıktı. Zarzor sendeleyerek yürüyorken çalılığın dibindeki kargayı gördüm. Hızla yürüyerek karganı tuttum. Elimde çırpınan kuşa bakarken içten içe tereddüt ettim. Hayatımda ilk kez bunu yapacaktım. Korkunun ecele faydası yok diyerek elimde çırpınan karganın kafasını parmaklarımın arasına aldım.
Hafiften tuzlu metalik tat ağzıma yayıldığında kendimi garip hiss ettim. Garipti çünki ne kadar istemesemde tatmin olmuştum. İnsan en sevdiği yemeği yerken bile bu kadar tatmin olmuş hiss etmiyordu. Bunun vampirlikle alakası vardı herhalde. Sonuç olarak hislerim kuvvetlenmişti.
Ölü karganın naşını yere atıp ağzımdaki kanı sildim. Telefonu çıkarıp baktığımda saat epey geçti. Ormanda çıktığımda derin gece havası yüzüme vurdu. Yürüyerek eve gitmeye başladım. Bu gün herşey tam olarak berbattı. Ağlamaya bile zaman bulamamıştım. Her ne kadar "Düzeltirizz" diyip geçiştirmek istesemde içimdeki yara gitmiyordu.
Etrafa bakarken evlerin başındaki kedileri gördüm. Onlar bile benden daha şanslıydı. En azından aynı anda birçok işi yapmak zorunda değildiler. Ha birde, hala Lucasdan haber alamamıştım. Ne yapıyordu bu adam gün boyu? Ben bile bu kadar işimle plan kurmuştum bile.
Eve geldiğimde kapıyı açarak içeri girdim. İspanyol paçanın ayakları çoktan çamur olmuşdu bile. Etrafa baktığımda dayım hala uyumamıştı. Gözlerini dikip bana bakıyordu. "Berbat görünüyorsun" Her zaman açıksözlü olduğu için umursamadım. "Biliyorum"
"Bu gün ilk defa kan iştim. Karga kanı" kanepelerden birinde oturup söyledim. Garipseyerek yüzüme baktı. "Bunu pat diye söylemene gerek yoktu." Gözlerimi devirdim."Ne diyim? Karganın infaz emrinimi verdim diyim?"
"Açmısın?" Elindeki bilgisayarı kapattı. "Hayır. Sadece yorgunum" Ayağa kalkarak odama gittim. İçeri girdiğimde kiyafetlerimi çıkarıp kirli sebetine attım. Pijemalarımı giyip yatağa yattım. İğrenç cuma günden sonra yarın cumartesiydi. Yinede uzun bir gün olacaktı.
Hızla gözlerimi açıp tavanla bakıştım. Gece öyle bir uyumuştum ki yarın ter içersinde uyandım. Yavaşca gerneşip ayağa kalktım. İlk yapıcağım şey duş almaktı. Sonra kahvaltı yapacak, dayıma bahçe işlerinde yardım edecek, Zoyeden üzür dilemeye gidecek, ordanda Lucasın yanına gidecektim.
Herşeye rağmen rahatça duş alıp çıktım. Hızla yatağımı düzeltip, bahçe işlerinde kirlenmesi için eski kiyafetlerimi feda ettim ve aşağı indim. Dayım sağolsun omletin kokusu tamamen etrafı sarmıştı. Kahvaltı masasına oturduğumda hızlıca omleti yemeye başladım. Dayım yine son ses günün haberlerini izliyordu.
Biraz sonra kahvaltıdan kalan tabakları toplayıp yıkadım. Dayımda ben yıkayana kadar bahçivan kiyafetlerini giyindi. İkimizde bahçeye indik. İlk iş güllerin dibini temizlemekti.
Bu tür işleri küçüklükten beri beraber yapıyorduk zaten. Birlikte yaptığımçz hobilerden biriydi. Küçükken çiçekleri kendime arkadaş bilip arasıra gizlice konuşur, hatta aldığımız atıştırmalıklardan küçük-küçük güllerin dibine dökerdim. Dayım kızar diyede ona söylemezdim ama farkında oluyordu da. Çocuk aklı işte.
Güneş tepemizde dikilip öğlen sıcağını vurana kadar birlikte çalıştık. Sonra ben Zoyenin yanına gideceğim bahanesiyle işlerden sıyrıldım. Çamurlu kiyafetlerimi değiştirip yenilerini giyindim. Sonrada arabanın anahtarını alıp gizlice evden çıktım.
Zoyelerin evine geldiğimde evin kapısında annesinin bağırışlarını duymak mümkündü. Yavaşca kapıyı çaldığımda annesi kapıyı açtı. Zaten sürükli gelip gittiğim için gelmemi garipsemiyordu artık. Yavaş adımlarla Zoyenin odasının önüne geldim ve kapıyı çaldım. "Giir" sesini duyduktan sonra yavaşca içeri girdim.
Kitap okuyordu. Kafasını çevirip bakmadı. Birsüre öylece kapının önünde bekledim. Sonunda dayanamayıp sordum"Konuşacakmıyız?" Nefes çekerek kitabını kapatıp bana bakmaya başladı. "Bak, yaptığım hataları anladım ve gerçekten telafi etmek istiyorum. Sen benim tek arkadaşımsın. Ve şimdiye kadarda sahip olduğum en iyi arkadaşsın. Lütfen, aramıza küslük girmesin, lütfen"
Birsüre durdurup düşündükten sonra ellerini açıp söyledi. "Ben senden küsermiyim hiç? Sende benim en iyi arkadaşımsın aptal." Koşarak ona sarıldım. Diyorum işte bu kız tam olarak harikaydı.
Yaklaşık iki saat boyunca konuştuk. Zoye bana ben Brendon ve iğrenç arkadaş gurubu ile gittikten sonra olanları, bense o gece Jessenin beni nasıl gördüğünü anlattım. Aslında ısırma tehtitini söylemedim ama yinede anlattım. Uzun uzadı konuştuktan sonra Zoye annesi ile birlikte teyzelerine gideceklerini söyledi, bende onunla vedalaşıp çıktım.
Arabayı çalıştırdıktan sonra artık günlerdir gitmekten kolayca ezberlediğim Thornfield kasabasına yola düşdüm. Arabayı sabit hizla sürerken Lucasın güzel planı olduğunu umdum. Eminim onları benden daha çok tanıyordu. Her ne kadar anlaşmayı ben yapsamda ondan aslıydım. Gerçek buydu.
Yakınlıktaki evlerden nisbeten eski evin kapısına geldiğimde içime ağırlık düştü. Ne zaman yeni birşeyler olsa heyecandan çok ağırlık düşerdi üstüme. Yenilikçi insan değildim yani. Nefret ediyordum bu ağırlıktan. Yinede derin nefes alarak içeri girdim.
Etrafın tozu hafifte olsa silinmiş, ev bir önceki gelişime nazaran temizlenmişti. Kapıdan uzanan kolidorun sonundaki salona geçtim. Lucas orada, elinde bir fotoğraf tutarak boşluğa bakıyordu. Çok dalmış olucakki kanepenin yanına gelene kadar fark etmedi.
Fark etmeside hızlıca yanıma gelip boğazımı tutmasıyla oldu. Bu adamın boğmakla derdi neydi? Fazla sorgulamadım. Oturduğu kanepenin önünde oturduğumda konuşmaya başladı. "Drake hep en çok göz önünde olandı. Kendi kardeşlerinden bile hep bir adım öndeydi. Kibirliydi. Kendi gücünün hep farkındaydı. Cooperlar dedikte akla ilk gelen oydu. Belkide bunun için risk almaktan korkmazdı. Onu yargılayan olmazdı çünki."
"Narsisti yani" sözlerini toplu şekilde ifade ettim. Başını salladı. Birkaç saniye daha depresyonda olan bakışlarını boşluğa diktikten sonra nefes alarak oturdu. Bu vampirlerin nefes problemini hiçbirzaman anlamayacaktım. Vampir olunca anlarsın işte Nina. Tabikide kendi kendime içten cevap vermiştim. Hep yaptığım gibi.
"Bir narsisti yok etmenin en iyi yolu onun egosunu ezmektir." Az önceki hüzünlü sesine nazaran biraz daha özgüvenle söyledi. "Ama ilk yapacağımız iş bu deyil." Yerimde kıpırdanarak sabırsızca nefes verdim. Söyle bitir be adam! "Onu her zaman gizlediği kirli elinden vuracağız-Joilenin bile kabul etmediği olaydan.Cara Smith'den"
"Ama onu diriltmek mümkün değil biliyorsun." Elimdeki bardağı ahşap masanln üzerine koydum. İşte şimdi sohbet daha da ilginçleşiyordu. "Onu tamda Caranın kendisini değil, onun acısını taşıyacak kişiyi getireceğiz. Babası Stew Smith'den. "Bu adam neden yavaş yavaş konuştuğunu anlamasamda başımı salladım.
Sonraki yarım saat boyunca Lucas planın inceliklerini konuştu. Zeki adamdı, herşeyi ince-ince planlamıştı. İşte tam olarak doğru kişiyi bulduğuma burada emin oldum. Evden çıkmadan önce Lucas durdurdu ve elinden kendi telefonunu çıkardı. "Vaaay, yeni dünyaya hızlı ayak uyduruyorsun." Alaycı tavırla mırıldandım. Artık korkmama gerek yoktu bence. Sonuç olarak işbirliği yapmıştık.
"Yeni dünya değilde, gelişmiş dünya olur o." Kendi numarasını telefonuma kayderken söyledi. Fazla üstünde durmadan, keyfim yerinde evden çıktım.
***
Berbat cumartesi sabahında Jesse kendisi derslerine vererek zamanını geçirmeye çalıştı. Yinede herşey şimdi ona boğucu geliyordu. Fazlamı büyütüyordu diye düşünüyordu, ama yaşadığı olayın her insanın başına gelebilecek tipten değildi yani.
Ders kitaplarını kapatarak düzenli şekilde masasının yanınadi kitaplığa koydu. Birşeyler atıştırmalıydı ki, biraz olsun kafası dağılsın. Ayağa kalkarak uzun adımlarla mutfağa gitti. Nova oyunparkına gittiği için biraz olsun ev sessizdi.
Kahverengi ahşap dolaplarla dizilmiş mutfakta eline gelen ilk meyveyi-elmayı alıp hızlıca kesti. Tabağa dizdikten sonra bıraktığı dağınıklığı temizleyip tabağıda alarak mutfaktan çıktı. Salondan odasından birkaç adım uzaklıktaki odasına gitmek isterken annesinin sesini duydu.
"Ne yapıyorsansa yap, gerekirse öldür. Pekte umrumda değil zaten" Jesse adımlarını durdurdu. Kapı dinlemek gibi huyu yoktu. Nefret ederdi hatta. Ama kim öldür kelimesini duyup umursamazca adımlardı ki? Elinden geldiğince sessiz olmaya çalıştı.
"Sana güveniyorum, biliyorsun değilmi?" Annesi son cünleyi söyleyerek telefonu kapattı. Jesse ola bildiğince sessiz şekilde kapıdan birkaç adım geriye gidip durdu. Sonra daha emin adımlarla yenuden kapıya geldi ve salona girdi.
Şanslıydı ki annesi düşüncelere dalmıştı. Oğlunun geldiğini görünce az önceki sıkıntılı tavrını maskeleyip gülümseyerek ona baktı. Jesse anlık olarak ne yapacağını anlamayıp oda gülümsedi. "Calorina teyzen bu akşam bize gelicek"
Calorina onun kan bağından teyzesi değildi ama annesinin en yakın arkadaşıydı. Pek sevmezdi zaten. Genellikle uzun sarı saçlarının arasından ona sanki bir suçluymuş gibi bakardı. Ha birde Jesse uzun ince parmaklarının gözüne gireceğinden korkardı. Küçükken hep vampir olduğunu söyler onu korkuturdu. Çocuklarıda gıcık tiplerin tekiydi zaten.
Jesse zorraki şekilde başını salladı. Fazlada etrafda dolanmak istemediğinden hızla salondan çıkıp odasına gitti. Şimdi kafası dahada karışmıştı. O kadını annesi neden çağırmıştı? Bir planlarımı vardı? Kimi öldürecekti ? Çaresizce beklemekten başka şansı yoktu.
***
Öğleden sonra eve geldiğimde kahvaltı yapmıştım. Dayım yine işleri olduğunu söyleyip evden çıkmıştı. Bu adamın çalışma saatlerini hala anlayamıyorum. Yemeği yedikten sonra beşinci şişeyi kafama diktim. Alışmıştım artık tadına.
Yediğim yeri topladıktan sonra klassik olarak yürüyüşe çıktım.
Evden çıkar çıkmaz üzerime ağırlık çökmüştü. Yine aynı şekilde. Bu günü hala canlı olduğuma şükrediyordum. Ormanın yakınlığındaki parka giderek defterimi çıkardım. Yine yazıcaktım. Yine yine ve yine. Hızlıca kalemi kağıdın üzerinde gezdirdim.
Felsefe düşkünü ve ya güçlü kalemi olan biri değildim ama buda benim terapi yöntemimdi. Küçüklükten beri kaç tane defter bitirdiğimi bilmiyordum. Ama eminimki içlerinden en eğlencesi şimdi yazdığımdı.
Bakışlarımı defterden kaldırıp etrafa baktım. Etrafımda garip bir huzursuzluk hiss ediyordum. Burada durmaya cesaret etmeden defterimide çantama koyup hızla ayağa kalktım. Elimden geldiğince soğukkanlı şekilde yürümeye başladım. Taki başımın arkasında hiss ettiğim büyük darbeye kadar.
Bedenimin soğuduğunu hiss ediyordum. Buz gibiydim. Bilincim yarı kapanıkken arasıra garip rüyalar görüyor, sonra yine titrediğimi hiss ediyordum. Hani uykuyla uyanıklık arasında kalırsınız ya, işte tam olarak o haldeydim.
Belime saplanan rahatsız edici yüzeyden sonra birinin beni tutarak kendine yasladığını hiss üttim. Burnuma dolan hafif sigara kokusu kim olduğunu kestirmeme yardımcı olsada tam olarak anlayamıyordum. Birsüre sonra yarımyamalak konuşmalar duyuyordum.
.....
Brendon o gün yine ailesiyle tartışmış, kendini her zaman gittiği ormanlara atmıştı. Kendi-kendine sinirli şekilde mırıldanarak yürüyordu. Birinin ağacın arkasına gevşek şekilde yaslanıp titrediğini gördü. İlk önce umursamadı. Yinede istemedende kendini o ağacın yanına giderken buldu.
Ninayı gördüğünde anlık olarak şaşırdı. Bu kızın burada ne işi vardı ve ya ona neler olduğunu anlamasada yardlm etmek istedi. Sonuç olarak onun gözünde de kahraman olurdu.
Titreyen bedenini tutarak kendine doğru çekti. Hızlıca ceplarini aradı. Bir telefon bulduğunda ilk olarak açtı. Şifresi yoktu. "Ne kadarda saf" diye düşündü. Yinede fazla üstünde durmayarak telefondaki aramalara girdi. İlk gördüğü ismi-Lucas diye kayd edilen adam. Aradı.
Orta kalınlıkta sesi olan adam telefonu açtığında derin derin nefes alıyordu. "Sigara kullanımını azalt reis" diye düşünsede bunu kelimelerle söylemedi. Zaten kendisi neydi ki milletede söylensin. "Nina burada, baygın ve titriyor"
Karşıdaki ses bir anlık kesildi. "Kimsin sen?" Duya bileceği en kalın sese sahipti bu adam. "Arkadaşıyım. Revenstoreda ormanın yakınlığındaki parkta baygın şekilde." Kendisinin bayıltabileceğini düşünmemesi için fazla detay vermedi. "Bekle"
Arasıra kollarında yatan kıza bakıyor, içten içe hayranlık duyuyordu. Hafif kemikli yüzü, kabarık saçları ve uzun kiprikleri vardı. Gözleri açık olduğunda ki keskin bakışlarını hatırlıyordu. Mükemmel biriydi o. Kesinlikle onunla olmalıydı. Böyle birini kaçırmak göre bileceği en büyük şansızlıktı.
Birsüre sonra gerçekten araba sesi geldiğinde Brendon bakışlarını etrafa gezdirdi. Henüz etrafta hiçkimse görünmüyordu. Biraz sonra ayağa kalkıp yürümeye başladı. Birinin orada olmasına ihtimal vermesede Brendon ormanın diğer tarafınada baktı. Aniden başını çevirdiğinde uzun boyu-180 santim civarları- keskin çeneli ve oldukca fit bir vücuda sahip birini gördü." Herhalde 25 yaşını geçmişti" diye Brenfon düşündü.
Hızlı adımlarla adamın yanına geldi. Adam Ninanın nabzını kontrol ediyordu. "Grldiğimde bu haldeydi. Hatta titriyordu." Adam fazlada tepki vermedi. Sadece Ninanı taşımak için kucağına aldığında sordu. "Kimsin çocuk? Kimlerdensin?" Genellikle yaşlıların sorduğu soru olsada, burada onun hangi aileden olduğunu öğrenmek önemliydi. Brendon neredeyse adamın yanıma başında yürüyordu." Brendon. Ninanın arkadaşı. Erkek arkadaşı" Tam olarak yerinde söylemişti. Biraz sonra adam eli ile "git" işareti yapmıştı. Brendonda daha fazla kalmak istesede yinede gitmişti.
Lucas Ninayı arabasına bindirip hızla evine sürdü. Bur yandan gözleriyle yolu takip ederken biryandan da eski dostu Rianı Ninanın telefondan aramaya çalıştı. Sonuç olarak kızın dayısıda bunu bilmeliydi. Değilmi?
Yeniden selamlaaar. Uzun süredir bu bölümü bitirmeye çalışıyordum. Gerçekten yazması uzun sürsede yazarken eğlendim. Umarım sizde okurken eğlenirsinizz.
Yazım hataları ve diğer ola bilecek hatalar için şimdiden üzgünüm.