Acıyla çığlık attığımda herkes bana dönüyor. Zihnimde kocaman bir boşluk hissediyorum. Sanki az önce bir şeyler olmuş ve ben onları unutmuşum gibi hissediyorum. Nokan hızla yanıma koşuyor. "Ne gördün?"
Bir şey gördüğümü nereden biliyor ki?
Ne gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum ama zihnimde sadece boşluk var.
Nymph'in korku dolu gözleriyle karşılaşıyorum. Hathor daireden kalkıp hızla yanımıza geliyor.
Bileğimi sımsıkı tutuyorum. Nokan elini bileğimi tuttuğum elimin üzerine koyup nazikçe elimi bileğimden çekiyor. Bu küçük hareket bile sızlanmama neden oluyor. Canım feci yanıyor.
Bileğimi gördüğünde Hathor nefesini tutuyor, Nokanın titreyen bileğimi sabit tutan eli ise aniden bileğimden uzaklaşıyor.
Gözlerimi bileğime çeviriyorum.
Keskin bir aletle tek bir kelime kazınmış. Kandan dolayı harfler pek net görünmese de ne yazdığını gördüğüm anda zihnimin karıncalandığını hissediyorum.
"Hatırla."
Nymph'in gözlerinin dolduğunu görüyorum.
"Su..." diyor mırıldanarak. Bileğimi yıkamak için denize koşuyorum. Tuzlu su çok daha acı verse de en azından kanların temizlendiğini görüyorum. Ama kanama durmuyor.
İşte, tam da o anda hatırlıyorum.
Görü, herkesin donması, heykelin hatırlamamı sağlayacağını söylemesi...
Ayağa kalkıyorum. "Bu ritüeli hemen yapmamız gerek."
Hathor şaşkınlıkla bana bakıyor. "İyi görünmüyorsun..."
Değilim çünkü.
"Olacağım. Olacağız." diyorum elbisemin ıslanmasına aldanmadan suya girip Nymph'ın zincirlerini çözmeye giderken.
"Delirdin mi?" diyor Nokan panikle. "Seni çiğ çiğ yiyebilir! Ayrıca bileğinde aniden beliren hatırla yazısına şaşıran bir tek ben miyim?"
"Hislerime güvenmek zorundayım."
"Yalancı." Diye fısıldıyor heykel zihnimde. Haklı. Hislerimle hiçbir alakası yok. Her adımımı o kulağıma fısıldıyor. Kolumu yıkadığımdan beri.
Dediği gibi kanımı anahtar kısmına akıtıyorum. Ve zincirler bir anda çözülüyor.
"Anahtar senin kanın mıydı?" diyor Hathor şaşkınlıkla. Nymphla denizden dışarı yürüyoruz. Elbisem artık daha da ıslak. Yey.
"Anlaşılan öyleymiş."
Nymph bana sımsıkı sarıldığında donakalıyorum. Bu kesinlikle beklemediğim bir şeydi. Gözyaşlarını hissedebiliyorum. Hafifçe sırtına vuruyorum. "Her şey yolunda mı?"
Bir şey demek için ağzını açıyor ama sesi çıkmıyor. "Suyun hafızasını aşan bir noktadayız. Kanını tanıyorum. Su tanıyor. Kanın fısıldıyor. Geçmişini, geçmişimizi, her şeyi..."
Hatıralarının geri kalanından hatırladıkları onu nasıl bana bu kadar karşı dost canlısı bir hale getirdi bilmiyorum ama benimde içimde beni ona çeken bir şey var.
"Ritüel." Diyorum herkese önceliğimizi hatırlayarak.
İçimden bir ses zamanın durduğunu anı kendime saklamam gerektiğini söylüyor. Pekala yalan söyledim. Bunu söyleyen iç sesim değil, heykelin zihnimdeki sesi. Ama ne fark ederki.
"Yaklaşma." Diyorum Nokan'a, Venüs sembolündeki darienin içine geçerken. "Bu kızlar partisi."
"Bunu yapmak istediğinizden emin misiniz?" diye soruyor Nymph. Gözlerim bilekliğine kayıyor, üzerinde Lykan yazdığını görüyorum.
"Ka'mı buraya çağırmayı mı? Bence berbat bir fikir ama daha iyisi yok." Diyor Hathor. Bunu bir iltifat olarak alıp gururla gülümsüyorum.
"NE!?" diyor Nokan alnını ovarak. "Delirmişsiniz. Saçmalamayın da çıkın şu salak dairenin içinden. Kaybedecek zamanımız yok. Gece yarısı çoktan geçmiş olmalı."
"Ka, bedenimizin birebir kopyası. Sahibi öldüğünde her gündüzü onu aramakla geçirir, ay yükseldiğinde ise mezarlığa ulaşıp sahibini bulur. Siz öldüğünüzde mezardaki dünya vücudunuzun aksine yeraltı tarlalarında, işkence nehirlerinde, ya da cehennemde, cennette varolacak olan ikinci vücudunuz o! Ve siz yaklaşık on beş dakika kadar önce mezarından çıkardığımız bir mumyanın Ka'sını çağrıp onunla (Hathor'u işaret ediyor) tekrar birleştirmeyi ve bunun karşılığında da Hathor'un Tanrıçaykenki güçlerine erişmeyi mi umuyorunuz? Hayatımda duyduğum en saçma plan!" Ah, öyle olmadığı yüzündeki endişeden belli sevgili Nokan.
"Eğer durmayacaksanız, durdururu-" Çembere doğru yürürken aniden vücudunu görünmez bir duvara çarpıyor. Hathorla ben şaşkınlıkla birbirimize bakarken Lykan kıkırdıyor. O zaman Nokan'ın çarptığının sulardan bir duvar olduğunu anlıyorum. Tüm daireyi çevreleyen bir duvar.
"Ne? Bekleyin, hayır bu çok saçm-"
"Yeryüzündeki Hathor güçlerini kaybetmiş olabilir ama Ka'sı etmedi." Göz kırpıyorum.
Hathor ve Lykan'ın birbirlerine karşı özlemle gülümsemelerinden henüz hatırlamadığım ama üçümüzü de kapsayan bir durumun içinde olduğumuzu kavrıyorum. El ele tutuşuyoruz.
"Yeraltının ve Ölümün mutlak koruyucusu, Yüce Anubis." Diye başladığımızda bu sözlerin hiçbirimizin zihninden çıkmadığı ve tahminimce benim gibi onlarıda heykelin yönlendirdiğini anlıyorum. Ya da kafalarının içinde ne görüyorlarsa.
"Bize ölümle yaşam arasında ufak bir delik açık ki, bizim olanı alabilelim."
Bir şimşek çaktığını duyduğumda yutkunuyorum. İyiye işaret olamaz.
"Teklifiniz nedir?" dediğini duyuyorum kalın bir sesin. Nokanı göremiyorum, sanki Anubisten kasıtlı olarak saklanırcasına geceyle kamufle olmuş.
"Karşılığında sana eşsiz bir kurban vereceğiz." Diye bir ağızdan konuşuyoruz bir kez daha.
Ve ellerini bırakıp bir adım öne çıkıyorum. Ne yapmak üzere olduğumu fark ettiğimde kendimi durdurmaya çalışıyorum ama nafile. Bedenim gibi dilimin kontrolü de bende değil.
Belki de Nokan'ı dinlemeliydik.
"Ben." Diye fısıldıyorum sessizce. Anubis'e ait olduğunu düşündüğüm sesin iç çektiğini duyuyorum. Tatmin olmuş gibi. "Teklifinizi kabul ediyorum. Zamanı geldiğinde kurbanınızı alacağım."
Ve bir şimşek daha çaktığında havadan bir ışık süzmesi geldiğini görüyorum. Gittikçe yeryüzüne yaklaşıyor. Hathor ve Lykan bana şokla bakıyorlar.
"Ne yaptın sen?" diye mırıldanıyor Lykan. Ben yapmadım diye isyan etmek istesemde susuyorum çünkü dilim bağlı.
Hathorun gözü ışığa kayıyor.
Ve o an.
Ka'sının ölümlü bedeniyle birleştiğini görüyorum.
Bir Tanrıçanın tekrar doğuşunu görmek, düşündüğümden de büyüleyiciydi.
Bir anka kuşunun küllerinden doğması gibi, o da tekrar ışıktan doğuyordu sanki. Gerçi, Ka'ya ışık bedende denildiğini için bu pek garip sayılmazdı.
Ve bu büyüleyici manzara sadece bir an sürdü.
Ardından sudan duvar yıkıldı, ışığın tamamı Hathor'un bedeni tarafından emilince her yer karanlığa bulandı ve ani çıkan bir kum fırtınasıyla öksürmeye başladım.
Ne var ki, fazla iyimserdim.
Bu bir kum fırtınası değildi.
Az önce kendimi bir Tanrıya kurban etmemin şokunu atlatamadan şimdi de etrafımızda daire çizen figürleri görüyordum. Hepsi gecenin karanlığına bürünmüştü ve aynı görünüyorlardı. Kendileri gibi simsiyah bir atın üzerindelerdi.
"Neler oluyor?" diye sordum panikle.
Gözlerim aniden Hathor'a döndü. Ona bakmak oldukça zordu çünkü o kadar parlıyordu ki, gözümü alıyordu. Ve bunu aniden yapmıştı.
Bir anda parladığında atların şaha kalktığını ve geri çekildiklerini gördüm. Ama yeterli değildi.
"Bunlar Altın Birliği." Yutkundu. "Bizimle aynı kaderi paylaşıyorlar."
"Yani kadersilziği." Diye düzelttim. "O halde niye düşman gibi davranıyorlar?"
"Öylelerde ondan! Vücutlarındaki her bir su zerresi kana susamışlıklarını fısıldıyor bana. Gümüş Birliğine düşman olarak kuruldular."
"O halde onlardan biri olduğumuzu söylesek? Sonuçta belli ki birisi ya da bir şey bizi pul koleksiyonu gibi bu adada toplamış. Birbirimize saldırmak yerine... Destek olmamız gerekmez mi?"
"Sanırım onlar için ne kadar az o kadar iyi." Diyor Hathor omuzlarını dikleştirirken.
"O hâlde bizden ne istiyorlar." Diye mırıldanıyorum.
Yavaşlayan atlar sonunda duruyor. Etrafımızda üç tane altından atın olduğunu görüyorum. Üzerlerinde iki erkek ve bir kız var. Kıyafetleri simsiyah olsa dahi altın rengi birer pelerin giyiyorlar. Omuzlarına işlenmiş bu armayı tanıyorum. Yüzleri karalanmış olan tabloda sadece omzunu gördüğüm bir adamda da vardı. Yani, en azından adam olduğunu tahmin ediyorum.
Atlarından iniyorlar, etrafımız sarılı.
"Nokan hangi cehennemde?" diye mırıldanıyorum panikle.
Kız pelerininin altın şapkasını indirince gözlerinin bal rengi olduğunu görüyorum. Saçları simsiyah ve yanağına kadar gelecek şekilde kesilmiş.
Elini kaldırdığında parmaklarında Nokan'ın bilekliğini tuttuğunu görüyorum.
"Ne yaptın ona?" diye soruyorum panik içimde yükselirken.
Dudaklarını büküyor. "Ah, onu önemsiyorsun demek. Vah vah. Gerçekleri öğrendiğine büzüşen suratını görmek için ruhumu bile satabilirim. Hmmm ama onu madem bu kadar çok istiyorsun, o zaman küçük bir oyun oynayacağız."
Gözlerim diğerlerine kayıyor, birinin saçları kazınmış diğerinin ise sarı saçları taranmış.
"Siz bizi Gümüş'e götüreceksiniz, bizde sizi Nokan'a."
"Hayır!" diyor Lykan ve Hathor aynı anda.
Kız gözlerini deviriyor. Onunda bileğinde bir bileklik görüyorum. Üzerinde 'Ahau' yazıyor.
"Yanlış cevap." İşaret parmağını boynuna götürüp görünmez bir çizgi çekiyor.
"Uh oh... Bu öleceğimiz anlamına mı geliyor?" diye fısıldıyorum. Ayrıca Gümüşün ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok.
"Daha kötüsü." Diyor Ahau kıkırdayarak. Ellerini çırpıyor. "Yakalayın."
Tam yanındaki iki adama köpek muamelesi yaptığını düşünecektim ki, aniden birer jaguara dönüşüyorlar ve üzerimize doğru gelmeye başlıyorlar.
Hathor ışıktan bir kalkan oluşturuyor ama jaguarlar delip geçiyor.
"Bu nasıl olur?" diyor şokla.
"Eğer ışıktan yapıldılarsa mümkün." Diyor Lykan yutkunarak. "Su da yardımcı olamaz."
İçimden üçe kadar sayıyorum.
3...
2...
1...
Ve pençelerini üzerimde hissetmeye hazırlanıyorum.
...
Tenimde hissettiğim tek şey sadece rüzgâr.
Ardından kulak zarımı yırtan bir bir çığlık duyuyorum. Ahau'ya ait. "ONLARA NE YAPTIN!?" diyor öfke ve çaresizlikle.
Benimle konuştuğunu anladığımda kısık olan gözlerimi açıyorum ve yüzüme siper ettiğim kollarımı indiriyorum.
Jaguarlardan iz yok. "Neredele-"
"NE YAPTIN ONLARA!?" Ahau aniden yakama yapışüp ikimizinde kumlarda yuvarlanmasına neden oluyor. Ardından parlak hançerinin soğuk demirini boynumda hissediyorum. Öfkeden nefes nefese kalmış.
Hiçbir şey yapmadığımı söylemek için ağzımı açıyorum ama konuştuğum anda hançerin boynumu parçalayacağından eminim.
"Işığı ancak karanlık yok edebilir." Bileğimi kaldırıyor. "Kisin." Diye mırıldanıyor. "Seni alçak sünep-"
Ahau'nun kafasına aniden bronz bir kılıç sapı iniyor ve üzerine yığılıyor.
Ben altında ezilmeden kılıcı sahibi Ahau'yu üzerimden çekiyor ve kalkma yardım etmek için elini uzatıyor.
Yanağına gümüş bir yıldız çizilmiş bir adam bu. Saçları gecenin karanlığında bile parlıyor.
Elini tutup ayağa kalkıyorum, kalbim adeta kulaklarımda atıyor.
Hathor'un bir kızla konuştuğunu görüyorum. Lykan hızla yanıma geliyor. "İyi misin?"
Başımı sallıyorum. Sanırım iyiyim.
Etrafa baktığımda kahverengi saçlarını topuz yapmış bir kızın etrafımızdaki grubun lideri gibi göründüğünü fark ediyorum. Üzerinde kolsuz gri bir üst var, altında ise gümüş bir pantolon. Gümüş Pelerinini görebiliyorum. Bu, Hathorla konuşan kız. Gözleri benimkilere kaydığında hafifçe tebessüm ediyor. Neyse ki arkadaş canlısı.
Aniden "Nokan." Diyorum. Ahau'yu işaret ediyorum. "Baygınken nerede olduğunu öğrenemeyiz!"
Aniden bağırdığımda herkes bana dönüyor.
"Beni bu kadar özledin mi?" diyor kendisinden önce benimkinini iki katı gölgesini gördüğüm baş şüphelim. Sesinde alaycı bir ton, yüzünde kendini beğenmiş bir gülümseme hakim.
Hızla ona dönüyorum. "Nokan?" diyorum şaşkınlıkla. Ve bir dakika önce bunu yapma düşüncesinin bile midemi bulandıracağını bildiğim halde şimdi ona kendi isteğimle sımsıkı sarılıyorum. Göğsüne bile zar zor yetiştiğim için komik bir görüntü olsa da, kalbimin rahatladığını hissediyorum. Neden onu kaybetmenin beni bu kadar korkuttuğunu bilmiyorum. Belki de tüm bu hiçlikte ilk ona rastladığım içindir. Ve her şüpheli hareketine rağmen o olmasaydı şuan hayatta olamayacağım için.
Şaşkınlığının adeta kokusunu alabiliyorum. Kollarını etrafıma sarmıyor ama hafifçe sırtıma vuruyor. Geri çekiliyorum.
Şimdi kafamı kaldıramayacak kadar utanmış durumdayım.
Yavaşça bunu yaptığımda Hathor'un kalkmış tek kaşını, konuştuğunu kızın şokunu, Lykan'ın kıkırdamalarını ve bana kalkmam için elini uzatan adamın yüzündeki hayal kırıklığını görüyorum.
Ve kafamı biraz daha havaya kaldırdığımda bana doğru eğlen Nokanla burun buruna geliyorum.
"Bu bir tür düşmanını dostundan daha yakın tut taktiği mi yoksa-"
"Evet." Diyorum kollarımı birleştirip arkamı hızla ona dönerek. "Başka hiçbir anlamı yok."
Ona göz ucumla kaçak bir bakış atıyorum ve yüzündeki huysuz ifadeyi görüyorum. Duyduklarından memnun değil. "Eğer gerçekleri dilinden çekip çıkaramıyorsam bende zihninden çekip çıkarırım." diyor meydan okurcasına gülümserken.
İşte tam da bu anda Hathor'un konuştuğu kız araya giriyor. "Cesedimi çiğnemen gerekir."
"Babanın ki yetmedi mi?"
Nokan'ın ağzından çıkan bu cümle çenemin beş karış açılmasına neden oluyor. Birinin bana olayı açıklamasını umarcasına etrafa bakınıyorum ama neredeyse herkes aynı yüz ifadesini paylaşıyor.
Neredeyse.
Nokan hariç. Ondan ne olduğunu dinlemem gerektiğini aklıma not ediyorum.
Her neyse umarım beni onu umursadığım için pişman edecek bir şey olmadığını umuyorum ama içimden bir ses bu umudun boş olduğunu söylüyor.
Nokan'ın sert bakışları eşliğinde kızın dişlerini ve yumruklarını sıkmasını izliyorum.
"Leydim." Diye araya giriyor bana elini uzatan adam. Kız ona dönüyor. Adını öğrenmek için gözlerim bilekliğine kayıyor.
Bilekliğinin hemen üstündeki sembolü görüyorum. Sadece benim boynumdaki sembol bir yanık gibi görünüyor.
☾
Chel.
Yazan isim bu. Onun da geçmişini hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyorum.
"Geç kalacağız. Dolunayı kaçıramayız." Chel başı ile onaylıyor. Parmağını şıklattığında Nokan'ın bileklerinde dikenlerden yapılma bir kelepçe beliriyor ve dikenler tenini delip geçerken boşalan kanını ve gıkını çıkarmayışını dehşetle izliyorum.
"Arada Kalan'ı hücreye kapatın. Diğerlerini alabilirsiniz."
"Ne? Bekleyin-" Ama adamlar çoktan Nokan'ın kollarına girip onu arabalarının arkasına bağlı hücreye koyuşlarını izliyorum.
"Merak etme, sadece uf oldum." Diye dalga geçiyor benimle Nokan. Gözlerimi devirsem de gerçekten endişeleniyorum.
"O halde bende hücrede seyahat etmek istiyorum." Diyorum herkes şaşkınlıkla bana dönerek. Lykan derhal beni kolumdan tutup yanına çekiyor ve parmakları hatırla yazan yere baskı yaptığından dolayı çığlık atmamak için dilimi ısırmam gerekiyor.
"Ne dediğini bilmiyor." Diyor yüzünde endişeli bir gülümseme ile. Kulağıma eğiliyor, "Bunlar Gümüş Birliği. Ayağını denk alsan iyi edersin."
"Hücrede seyahat edeceğim dediysem hücrede seyahat edeceğim."
Chel gözlerini kısıyor ama sesini çıkarmıyor. Bir el hareketi ile adamlarına hücrenin kapısını açmalarını söylüyor ve bende Lykanın tüm itirazlarına rağmen hücreye yürüyorum. Nokan tek kaşı havada kalkık halde şaşkınlıkla beni izliyor.
Aniden benim bileğimde de aynı kelepçelerden belirdiğinde bir anlık hissettiğim acı beni bayıltacak gibi oluyor, ve ardından hiçbir şey hissetmiyorum.
"O BİZDEN BİRİ!" diye bağırıyor Hathor öfkeyle. "Ona bunu yapamazsın."
Chel şoför koltuğuna geçerken omuz silkiyor. Bu tarz bir arabayı sanırım ilk defa görüyorum. Benim üç katım kadar tekerlekleri gümüşe boyanmış, gövdesi ise siyah. "Kendisi istedi."
Hathor ve Lykan bana bir kez daha bakamadan adamlar onları da arabaya bindiriyor. Şimdi arkadaş canlısı olduklarına dair şüphelerim var. Bir adam bizim gibi kelepçelenmiş Ahau'yu yanımıza koyuyor. Ahau hala baygın.
Araba hareket etmeye başladığında peşinden süürklenmeye başlıyoruz.
Nokan'ın yüzündeki halinden hoşnut gülümsemeyi görüyorum. "Burnun havalara kalkmasın hemen öyle, sadece doğru cevapları almak için buna katlanıyorum."
Alnından akan bir teri gördüğümde gözlerim bileklerime kayıyor. Kanıyorlar ama acılarını hissetmiyorum.
Gözlerimi kısıyorum. "Benim acımı mı emiyorsun?"
Buz gibi gözlerini benimkilere diktiğinde ürperiyorum. "Hangi sorular var o küçük aklında?" diye mırıldanıyor gülümsemesine toz kondurmadan.
"Mesela 'Arada Kalanlar' dediğin türün ne olduğunu anlatmakla başlayabilirsin."
Boynunu esnetiyor. "Bir tür değil, aptal." Yüzünü benimkine yaklaştıracak kadar eğiliyor. "Ce-mi-yet." Göz kırpıyor.
Ben ise gözlerimi kırpıştırıp kalakalıyorum. Nefesini yüzümde hissetmeye alışmasam iyi ederim.
"Yeryüzüne sahte peygamberler gönderilmeye başlandığından bahsettin."
'Ah, o mevzu' dercesine işaret parmağını sallıyor. "Sahte peygamberlerin sahte Tanrıları olur."
"Mesela?"
"Sen gibi."
Donakalıyorum. "Ne?"
Omuz silkiyor. "Hiç."
"Nokan!"
İç çekiyor. "Gerçek adımı Lykan'dna duymuş olmalısın. Neden hala Nokan?"
Haklı. Lykan'ın ona Morgon dediğini hatırlıyorum. "Morgon... İçimdeki bir şeyi huzursuz ediyor."
"Eder tabii." Diye mırıldanıyor ama ne dediğini duyamıyorum.
"Bak, bu cemiyet tek gerçek Tanrıyı yaşatmak için kuruldu." Yüzüne yarım bir gülümseme yayılıyor. "Beni."
Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. "Ne?"
"Ve arabayı kullanan hatunda Selene'nin ruhundan bir parça taşıyor."
Aniden araba duruyor. İçeriden Lykanın panik dolu çığlığını duyuyorum.
"Neler oluyor?" diye soruyorum panikle. "Olan şu ki, Hathor'un 'ka'sı bedenini terk ediyor."
"Nasıl? Neden?"
"Çünkü sizin cahil ritüeliniz hiçbir işe yaramadı. Kendini sahte bir Tanrıya kurban etmek dışında. Bizler birer beden değiliz, tatlım. Biz ka'yız. Hiçbir insan bu adaya ayak basamaz. Neyse ki hiçbirimiz insan değiliz."
Bu konuşma düşündüğümden daha verimli geçiyor...
"Ne demek biz birer... ka'yız?"
"Ölü bedenlerimiz yer yüzünde mezarlarında -ki benimki gömülemedi bile- ve biz bu adaya hapis olmuş durumdayız."
"Tanrı olduğunu söylemiştin." Diyorum şaşkınlıkla duyduklarımı sindirirken. Dünyada bir yerde ölü olduğumu bilmek tüylerimi ürperityor.
"Yani?"
"Ölmen imkansız!"
"Aptal." Gülüyor. "Bende öyle sanıyordum." Yüzü aniden ciddileşiyor.
"Lykan niye çığlık attı?" diye soruyorum araba tekrar hareket etmeye başlarken.
"Çünkü Hathor saniyeler önce buharlaştı."
"NE?"
"Tatlım, size o ritüeli yapmamanız gerektiğini söyledim. Ka bizler olduğumuz için Anubis'e bir delik açtırdığınızda bu Hathor'un güneş doğmadan yeryüzündeki bedenine dönmesini sağladı. Yani evet, güçleri geri geldi ama onu birnevi dünyaya ışınladınız. Söylesene, yüzyılın aptalı olmak nasıl hissettiriyor?" Son cümleyi fısıldayarak söylüyor.
Bende karşılığında bacaklarının arasına bir tekme geçiriyorum.
Nefesinin kesildiğini görünce tatminle gülümsüyorum. Kendine Tanrı da dese erkek sonuçta. Zavallıcık.
Aniden bileğimde hissettiğim acıyla çığlık atıyorum. Bir anlığına kelepçelerin acısını yeniden hissettim.
"Uslu bir kız ol." Diyor gözdağı verircesine. Sanırım acımı bana geri vermekle tehdit ediyor beni. Canım feci yansa da belli etmemeye çalışıyorum.
"Sen ölünce cemiyetine ne oldu?"
Uzaklara diktiği gözleri sanki delip geçecekmiş gibi benimkilere odaklanıyor.
"Öldürüldüler."
Yutkunuyorum.
Birkaç sessiz dakikadan sonra "Suçlu hissediyorum." Diye fısıldıyor. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkıyor. Bana açılıyor muydu?
"Ne hakkında?" diye soruyorum cevabı bildiğimi düşünerek.
Yine de ondan duymak istiyorum. Bakışları sabrını zorladığımı söylese de ben cevabını beklemeye devam ediyorum.
"Bir çok şey. Ama şu anda sadece senin hakkında."
Neden bahsettiğini soramadan araba duruyor ve herkes inmeye başlıyor.
Lykan derhal yanıma koşuyor. "Kisin! Hathor aniden yok oldu, birnevi buharlaştı. Sana da bir şey oldu diye çok korktum."
Iç çekiyor. "Chel birer Ka olduğumuzu söyledi. Bu da demek oluyor ki-"
"Aslında Hathor'u yeryüzüne, cesedinin yanına gönderdik." Gözlerini kırpıştırıyor. "Nereden biliyorsun?"
Başımla Nokan'ı işaret ediyorum. "Iyi bir öğretmenim var."
Diğerlerinin arabadan inmesini izlerken "Belki de bu adadan böyle kurtulabiliriz." Diyorum. "Eğer her birimiz bedenlerimizi yanına gidebilirsek-"
"Saçmalık." Diyor Nokan. "Hepimiz farklı yüzyıllara aitiz. Ve geçmişe. Bu bir zaman paradoksu yaratır. Geçmiş şimdi ve gelecek aynı anda yaşanıyor olsa dahi bu çok tehlikeli ve kozmosun dengelerini alt üst edebiliriz. Bu birçok ilahi varlığın dikkatini çeker ve dengeyi tekrar sağlamak için bizi öldürmekten çekinmezler."
"Dedi Tanrı." Diyorum alaycı bir sesle. Nokan bana ters ters bakmakla yetiniyor.
Lykan bu sohbete anlam veremedi de çok üzerinde durmuyor.
"Yani bu demek ki..." Elimle alnımı ovuyorum. "Tanrım... Hathor'u geçmişe yolladık ve o Horustan intikam almak için elinden geleni yapacak."
"Bu da wrydlerin hala yaşadığımızı anlayıp bizi parçalamalarına ramak kaldığı anlamına gelir. Iki seçeneğimiz var. Ya derhal bu adadan çıkmalıyız ya da Hathor'u durdurmalıyız. Ki aranızda elinde fazladan bir zaman makinesi olan yoksa ilk olan elimizdeki tek seçenek."
Ahau'nun hala ölü gibi yanımızda yattığını görüyorum. Adamlar hücrenin kapısını açmak için gelirken Nokan'a fısıldıyorum. "Ona ne yaptım?"
"Kalbindeki hayat enerjisini ölümle değiştirip kalbinin alevlerle yanmasını sağladın." Donakalıyorum.
Lykan'ın gözleri yanımıza gelen adamlarda olduğu için neyse ki bizi duymuyor. "Nasıl?" diye soramadan hücrenin kapısı açılıyor ve adamlardan biri Ahau'yu sürüklemeye başlıyor. Chel elini şıklattığında bileklerimizdeki dikenden kelepçeler yok oluyor. Bir tür üs gibi görünen bir yere geldiğimizi görüyorum.
"Yukarı bak." Diyor Nokan derhal. Dediğini yapıyorum çünkü delik deşik olmuş bileklerimi görmeye hazır değilim .
Ceketini çıkarıp bana giydirdiğini hissediyorum. Ama sanırım bu sıradan bir centilmenlikten daha fazlası. "Cerberous'un derisinden yapılma. Sadece sıcak tutmaz, aynı zamanda hasar almanı engeller." Bileklerine baktığımda az önceki kan şelalesinden tek bir iz bile olmadığını görüyorum. Cekete sarılırken teşekkür etmek için ağzımı açıyorum ama işaret parmağını kuru dudaklarıma yaslıyor. "Böyle nazik kelimeler o kaba ağzına iç yakışmıyor."
Ardından babasının çiftliğiymiş gibi üsse doğru yürüyor.
"Vay canına..." diyor Lykan şaşkınlıkla üsse bakarken.
Sesli dile getirmesem de onunla aynı duyguları paylaştığımı itiraf etmeliyim.
Dıştan upuzun metalik bir bina gibi görünüyor. Aşina olmadığım bir şekile sahip.
Chel başı ile işaret ettiğinde aynı adamlar Nokan'ı başka bir girişe yönlendiriyor.
"O da bizimle." Dediğimde Chel'in soğuk bakışlarıyla karşılaşıyorum. Belki de çenemi kapamalıyım.
İç çekerek "Biri şu zavallı kıza gerçekleri anlatmalı, kimi koruduğunu bilmiyor." diye mırıldanarak üsse doğru yürümeye başlıyor. Bu cümledeki zavallının ben olduğumu anlamam pekte uzun sürmüyor. Arkamızdaki muhafız gibi iki adamlar beraber bizde onu takip ediyoruz.
"Gümüş Birliğinin üssüne hoş geldiniz." Diyor gururlu bir sesle.
Biz yaklaştığımızda yapboz parçası gibi görünen metalik bir kapı ortadan ikiye açılıyor. İçeri girdiğimizde benzer kapıların bulunduğu uzun bir koridorun içinde olduğumuzu görüyorum.
Kapılar birden başlayarak on dörde kadar numaralandırılmış ama on üçüncü kapı yok.
"Neden biri eksik?" diye soruyorum mırıldanarak.
Lykan gözlerini kaçırmakla yetiniyor.
Etrafın mor bir ışıkla aydınlatıldığını görüyorum, tavanda zikzak çizecek şekilde yerleştirilmiş ışıklar.
"Yaklaşık on yıl önce benim tarafımdan kuruldu. Yolunu kaybetmiş herkes için bir barınak sağlamak amacıyla yapıldı. Hepimiz bu adaya hapsolmuş durumdayız ve buradan çıkmanın yollarını araştırıyoruz. Bu üste kimse kim olduğunu hatırlamıyor. Ben dahil. Ama on yıl içinde bulduklarımızın kayda değer olduğunu düşünüyorum." Diyor Chel bir başka metalik kapıdan bizi geçirirken. Kapının üzerinde dört yazıyor.
Bu sefer adamların dışarıda beklediğini görüyorum. Biz ise içeriye yürüyoruz.
Bir sürü kitabın, gazetenin ve dağınık kağırların daire şeklinde dev metalik odanın içinde olduğunu görüyorum. Bir anlığına Ahau'yu nereye götürdüklerini merak etsem de sormak için şimdinin doğru zaman olmadığını tahmin edebiliyorum.
Bu metalik oda bana kendimi dev bir konservenin içindeymişim gibi hissettiriyor. Duvarlardaki rafta bir sürü
kalın kitabın olduğunu görüyorum. Duvarlara asılmış tarihin farklı zamanlarından alınma gazeteler ve cam içinde tutulan antik yazıtlar, heykeller, mozaikler ve niceleri var.
Gözlerim duvardaki bir şeye takılıyor ve oraya doğru yürümeye başlıyorum. Bu bir aranıyor posteri.
"Almira Kithara
KIRMIZI BÜLTENLE ARANIYOR
Ölü ya da diri
Ödül 4500000 $"
Yüzü karalanmıştı. Gözlerimi kıstım. Bunun burada ne işi vardı?
Yanına yapıştırılmış gazete sayfasında yazanları okumak için yaklaştım. Puntosu küçücüktü.
"BİR YILDA 7 ESER!
Louvre müzesinden Zeus heykelini çalmakla suçlanan A. Kitara, toplam yedi farklı tarihi eser kaçakçılığından kırmızı bültenle dünyanın her tarafında aranıyor. Son olarak bir hafta önce büyük piramitten çalınan Khufu'nun lahiti için de baş şüpheli A. Kitara. Bu kadar güvenlik önlemine rağmen eserleri her seferinde nasıl çaldığı ise büyük bir gizem. Kamuoyuna sunulan bilgiler doğrultusunda zanlının Dünyanın 7. Harikasını hedef aldığı anlaşılıyor. Son beş ayda ise devletin hiçbir açıklama yapmaması insanları daha da şüpheye düşürüyor. Bu barbarlığa kim dur diyecek?"
Chel boğazını temizlediğinde ona dönüyorum. "Odaklanmamız gereken daha önemli şeyler var. Beni takip edin. Ve dikkatinizi dağıtacak şeylerden uzak durun." Gözleri bir anlığına benimkilere buluşuyor ardından bizi upuzun bir masaya doğru yönlendiriyor. O en başa otururken bizde Lykanla birer koltuğa oturuyoruz. Koltuklar kırmızı ve dönebiliyorlar. Kendimi sağa sola döndürdüğümde Chel'in ters bakışlarıyla karşılaştığım için sabit durmaya karar veriyorum.
"Geleceğinizi biliyordum." Diyor ellerini masanın üstünde birleştirerek. Gözüm duvardaki posterlerden birine takılıyor.
Yüzleri karalanmış olan aile tablosunun kesilmemiş hâlini görüyorum. Yüzler karalanmamış.
Ve tam o anda fotoğrafın alt kısmındaki küçük kızın ben olduğumu fark ediyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme ile bir adama sarılıyorum. Onu bir yerlerde gördüğünden eminim. Omzunda arma olan kişinin gerçekten de bir adam olduğunu görüyorum. Fotoğraftaki herkesin yüzünde kocaman bir gülümseme var.
Bir kişi dışında.
Fotoğrafın sağ altında öfkeyle kollarını birleştirmiş bir başka kız çocuğu görüyorum, güneş yüzüne vuruyor olmalı ki diğerlerinden daha parlak çıkmış fotoğrafta. Arkamdaki adamın tutuyorum. Yanında ise ona sarılan bir kadın var.
Yakasına çiçek takmış yaşlı bir adam da var fotoğrafta. Arkadaki köşkü daha net görebiliyorum.
Daha bunun şokunu atlatamadan hemen yanındaki posterde Lykan, Hathor ve benim olduğumu görüyorum. Ben en ortadayım ve kesinlikle buraya yazmak istemediğim ergence bir poz vermişim, daha genç göründüğümü düşünüyorum. Üzerimde korse gibi görünen siyah bir bluz, deri bir pantolon ve upuzun vampirleri anımsatan kopkoyu bir kırmızıdan siyaha kaçan bir pelerin var. Ellerimdeki eldivenler bileğimden başlıyor ve tırnaklarına gelmeden bitiyor. Saçlarım renk olarak şimdikiyle aynı görünüyor ama posterde kıvırcık ve daha kısa. Gözlerimdeki sürme makyaj anlayışımı sorgulamama neden oluyor. Dudağımdaki şey halka piercing mi...?
Lykan da benimle benzer kıyafetleri paylaşıyor ama o etek giyiyor. Pelerini köyü yeşilden siyaha kayıyor. Uzun saçlarını iki yandan örmüş ve bir elini boynuma sarmış. Gözlerinin etrafı parıltılarla bezeli. Tek gözünü kırpıyor.
Diğer yanımda ise Hathor var. Üzerinde bizden farklı olarak siyah bir elbise ve mordan siyaha kaçan bir pelerin var. Dudaklarına siyah bir ruj sürmüş. Saçlarının üzerinde firavunlara yakışır bir taç var.
Bunun bir tür konser posteri olduğunu tahmin ediyorum.
Posterin altında "AHAW'IN KANATLARI" yazıyor.
Posterin üstü kırmızı kalemle karalanmış, kimimizin yüzüne bıyık çizilmiş kimimizin göz altlarına kan ağlıyormuşuz gibi kırmızı birer çizgi çekilmiş, kimimizin gözlerine ise çarpı atılmış.
Ahaw'ın Kanatları yazan yerin üstü çizilip "HEX GIRLS ÖZENTISI. ERGENCE. WEIRD SISTERS 2, MÜZIKLERI IĞRENÇ. ONLARI KISKANIYORUM..." Yazılmış ve son cümlenin üstü siyah bir kalemle karalanmış. Bu kafamın daha da karışmasına sebep oluyor. Chel dikkatimin dağıldığını fark edince masaya dikkatimi çekecek kadar sert vuruyor. O kadar dalmışım ki aniden zıplıyorum. "Ha?" Üzerimden sersemliğimi derhal atıyorum. "Dinliyorum."
"Topladığımız bilgilere göre bu adada sadece on üç kişi var.
Ve hiçbirimizin burada olması bir tesadüf değil. Bizi buraya toplayan şey düşündüğümüzden daha da büyük. Gözlemlerim sonucunda anladığım kadarıyla buradaki herkesin vücudunun belirli bir yerinde taşıdığı semboller var." Masadaki kağıt yığınının arkasındaki kalın ve tozlu bir kitabı iki eliyle önüne doğru çekiyor ve tozu eli ile savuşturuyor. Tozdan ötürü hafifçe öksürüyorum. Iki kere katlanmış bir kağıt parçasının olduğu bir sayfayı açıyor ve kitabı bize döndürmeden önce kağıdı eli ile buruşturup çöpe basket atıyor. Diğer elinin alçıda olduğunu fark ediyorum.
Parmakları ile kitabın içine çizilmiş bir tabloyu işaret ediyor.
On iki gezegenin (ve plütonun), güneşin, ayın ve kara deliğin işaretlerinin; temsil ettikleri ilahların, hikâyelerin ve nicelerinin yer aldığı bir tabloydu bu.
"Bu semboller gezegenlere ait. Ahau ve ben iki farklı sembol taşıyoruz. Güneş ve ayın sembollerinin yanı sıra ikimizde birer gezegenin sembolünü taşıyoruz. Bu durumda eksik olan tek sembol..." Parmağını kitaptakı kara delik sembolünün üstüne sürüklüyor. "Kara delik." Diyoruz Lykan ve ben aynı anda.
"Kulağa ne kadar delice gelse de bizi buraya toplayanın kara delik sembolünü taşıyan kişi olduğuna inanıyorum."
Bir anlığına gözlerimi kısıyorum ve düşüncelerimle dilim arasındaki bariyer kalkmışcasına konuşuyorum. "Belki de kara deliğin içindeyizdir. Etrafa bir bakın, hiçbir şey göründüğü gibi değil ve neye dokunsam ardından hiçlik ve daha çok hiçlik çıkıyor. Belki de bu yüzden yüzyıllardır herkes buranın varlığının bir efsane olduğuna inanmıştır, ilahlar bile.
Çünkü ne girişi ne de bir çıkışı var."
Chel bir anlığına sessizleşiyor ve "Oldukça yüksek ihtimal." diye mırıldanıyor.
"Nokan bu yeteneğinden bahsetmişti."
"Hangisinden?"
Chel tek kaşını kaldırıyor. "Şey... Yani eğer dokunduğum şeylerin özlerine dönmesinden bahsediyorsan bu pekte sevdiğim bir 'yeteneğim' değil..."
Aklımda bir soru dönmeye başlıyor. Üsse geldiğimizden beri Chel bizimleyse Nokanla ne zaman konuşmuştu ki?
"Nokanla birbirinizi tanır mıydınız?" diye soruyorum sırtımı dikleştirerek. Ne ara sorularımı bu kadar duraksamadan sormaya başladığım hakkında bir fikrim yok ama Chel bundan açıkça rahatsız oluyor.
"Herkes tanır Nokanını." Diyor.
Tek kaşımı kaldırıyorum. "Nokanımı derken?"
"Ona inatla Nokan demeye devam eden bir tek sen varsın da ondan." Chel boğazını temizlediğinde bu konu hakkında daha fazla konuşmayacağını anlıyorum.
Lykan'ın bana kaçamak bir bakış attığını görüyorum.
"Bilekliklerimizde yazan adların bizim gerçek adlarımız olmadığını çözmüş olduğunuzu düşünüyorum." Gözleri onaylamamızı bekler gibi üzerimizde dolaşıyor, o kadar da aptal olmadığımızı umar gibi görünüyor.
Ben başımla onaylarken Lykan "Evet." Diyor. Hathor ve onun geçmişlerini hatırladıklarını hala Chel'e söylemediğini fark ediyorum. Belli ki o da Chel'e güvenmiyor.
"Bu adlar Maya Tanrılarına ait. Tenimizdeki sembollerde isimleri değişen ama özleri değişmeyen Tanrıların eşleştirildikleri gezegenlerle alakalı." Omuzlarını tutulmuşlar gibi ileri geri hareket ettiriyor.
"Örneğin sen." Diyor bana dönerek. "Kisin Mayalıların Ölüm Tanrısı Cizin'in nadir kullanılan bir başka adıydı. Romalıların zamanında Yeraltı Tanrısına Plüton adı verildi, gezegen olan Plütonda adını buradan alıyor. Bir başka tesadüf ise, Yunan Mitolojisinde Yeraltı Tanrısı Hades'in Olimposlu olmayan tek Tanrı oluşuyla başlıyor. Milyonlarca Yunan Tanrısı arasında Tanrıların kutsal dağında yaşamayan tek Tanrı o. En çok bilinen on iki Olimposlu Tamrı ise özünde on iki gezegeni temsil ediyor. En başta on üçtü, Hades de vardı. Ama artık yok, ve Hades'in Roma karşılığı olan Plütonun adının verildiği gezegen artık bir gezegen olarak anılmıyor. Mitolojide, tarihte, hikâyelerde ve efsanelerde Ölümle bağdaştırılan neredeyse her figür astrolojide gezen Plütonu temsil ediyor. Ve senin boynundaki sembol" diyor gözleri diğerlerinin aksine yanık gibi görünen sembole kayarken. "Plüto'na ait. Ben Marsın ve Güneşin sembolünü taşıyorum. Mars, adını yine Romalı bir Tanrı olan Savaş ve Strateji Tanrısı Mars'tan alıyor. Romalı Mars, Yunanlı Tanrı Ares'in bir başka adı da denebilir. Sen ise (Gözü ile Lykan'ı işaret ediyor.) Neptünün sembolünü taşıyorsun. Romalı Neptün Yunan Tanrısı Poseidon'un karşılığı, Denizlerin ve Suların Tanrısı."
Kitaptan bir sayfa çeviriyor. On üç kristal kurukafanın yer aldığı bir sayfa bu. "Velhasıl, en önemli Maya Tanrıları buradaki on üç kurukafadan her birini temsil ediyor. Bu kurukafalar ise her bir gezegeni. Eski bir Maya efsanesi der ki, bu on üç kristal kuru kafatasına sahip olan kişi Geçmiş, Şimdi ve Gelecek üzerinde mutlak bir güce sahip olur."
Çenemi kaşıyorum. "Alaadinin Sihirli Lambasının antik versiyonu yani."
"Hayır." Diyor Chel sertçe. "Burada sınırsız dilek hakkın var. Gerçekliği tamamen değiştirmekte dahil. Geçmiş, Şimdi, Gelecek." Diye tekrarlıyor dediklerini.
"Işin ilginç yanı şu ki," Parmağı ile kurukafa çizimlerinin altındaki yazıları işaret ediyor.
"Bu kurukafaları görebilme yetisine sahip olan sadece tek bir soy var. Kitara soyu." Gözlerim duvardaki Almira Kitara'nın ARANIYOR posterine kayıyor.
"Derler ki, Kitara kanı taşıyan herkes zamanında bu kurukafaları bulmayı denemiş ama dilek dilemenin bir şartı vermiş. Her dilek dilediğinde dileğinle eşit değerde bir şeyden vazgeçmen gerekiyormuş. Zamanla bu kurukafaları arayan her Kitaralıyı delirtmiş. Ve canlarına kıymışlar."
"Yalan." Heykelin zihnimde öfkeyle tıslayan sesini duyduğumda oturduğum yerde zıplıyorum. Bir anlığına Chel ve Lykan'ın gözleri bana dönse de "Sandalyeye alışamadım." Diye mırıldanarak onları geçiştiriyorum. Neyse ki çok üzerinde durmuyorlar.
"Kitara... Bir tür-"
"Kitara soyunun kökleri ilk insana dayanır."
"Ad-"
"Hayır." Diyor Chel sertçe. "Her neyse. Bugünlük bu kadar yeter. Odalarınız hazır. Bu gece iyice dinlenin. Yarın uzun bir gün olacak çünkü siz bu adada uyanan son dört kişisiniz. Bu Ahau'yla beraber adadaki on üç kişinin de Gümüş Birliğinin çatısı altında olduğu anlamına geliyor. Eğer buradan çıkacaksak hep birlikte çıkacağız."