Nokan'ın rastgele yürümediğini anladığımda içimdeki şüphenin kabardığını hissediyorum. Elime çaktırmadan ufak bir taş alıyorum, bunu yaparken bile omzumun ağrısı dişlerimle dudağımı sımsıkı ısırmama neden oluyor. Vücudumu gerçekten yıllardır kullanılmadığıma karar kılıyorum.
Yol boyunca taşı elimde evirip çevirirken Chaac'ın da bedenini esnetmesini izliyorum.
Ama ne tesadüf ki Nokan Bey hiç rahatsız görünmüyor. Aniden elimdeki taşı havaya atıp tutmayı bırakıyorum, bir saniye düşünüyorum ve taşı arkası dönük; bizden önde yürüyen Nokan'a doğru fırlatıyorum.
Tam da tahmin ettiğim gibi, anında yakalıyor. Bize dönmeden.
Yüzünü bölük pörçük görebilsem de önce tek bir kaşı kalkıyor ardından ne yaptığının farkına varmış gibi yüzü farklı duygulara bürünüyor. Hepsi endişesini saklamak için birer maske. Ardından avcunu açıp taşın yere düşmesini sağlıyor. Taş, düşmesi gerekenden daha geç düşmüş gibi hissediyorum ama zihnimin oyunlarına alıştım sayılır.
"Bu neydi şimdi?" diyor her zamanki sakinliğiyle yüzünü bize dönerken.
"Bizde tam aynı soruyu sormak üzereydik." diyor Chaac kollarını birleştirip. Bu kızı şimdiden sevdim.
İçine derin bir nefes çekiyor Nokan. "Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz."
"Bir şeyi kanıtladığını söylemedim." Diyor Chaac, Nokan'ı kendi kelimeleri ile vurarak.
Nokan kaşlarını çatıyor. "Sizin gibi ölümlü birer böcek olmadığım için reflekslerimin iyi olması şaşırtıcı bir şey değil."
"Ensende üçüncü bir gözün olmadığını sürece bunun refleksle alakası yok."
Chaac ile Nokan'ın atışmasını izlerken kendimi kavgayı başlattığım için suçlu hissetmem gerekip gerekmediğini düşünüyorum. Ama onun yerine sessizce onları izlemeyi tercih ediyorum, bu onlar hakkında gözlem yapmamı sağlıyor. Chaac'ın hırsının Nokan'la pekte alakası olmadığını ama sinirini ondan çıkardığını seziyorum. Nokan ise gergin.
Ellerimi kaldırarak dikkatleri üzerime çekiyorum. "Uyandığımızdan beri hiçbir şey yemedin, bir kere bile bir yerini esnettiğini görmedim, her şeye rağmen çok sakinsin ve şuan nereye gittiğimizi dahi söylemiyorum. Ve bil bakalım kim hiçbirşey hatırlamadığını iddia ediyor? Sen."
"İnan ya da inanma," Chaac'ın öfkesinin ve kavgayı kazanma hırsının ona karşı olmadığını benim gibi anlamış olmalı ki sadece benim gözlerimin içine bakıyor. "Güçlerim için kimseden özür dilemeyeceğim."
Sesindeki ani sertlik beni şaşırtıyor. Ondan özür dilemesini istemedim bile. Hem ne için özür dileyecekti ki?
Bana doğru birkaç adım attığında yüzü yüzüme çok yakın olduğu halde ayaklarım yere çivilenmiş durumda. Chaac ise dalmış görünüyor. Öfkesini kafasının içinde gerçek sahibine kusuyor sanırım.
"Bir kez daha benden şüphelenirsen seni böcek ezmesi yapmaktan çekinmeyeceğim, Blackburn."
Gözlerimi kısıyorum. "Blackburn?"
İçine derin bir nefes çekiyor. Yüzü benimkine o kadar yakın ki, verdiği nefesi tenimde hissedebiliyorum.
Ve arkasını dönüp yürümeye başlıyor, birkaç adım sonra duruyor.
İlk başta ben donup kaldığım için olduğunu düşünüyorum ama sanırım bizi getirmeye çalıştığı yere çoktan vardık. Buranın ilk uyandığım yer olduğunu görüyorum.
Cesaretimi toplayıp, "Burada ne işimiz var?" diye soruyorum. Az önceki konuşma hiç yaşanmamış gibi, sakince "En başta kalkarken tutunduğun ağaca geri geldik çünkü siyah kulübede nereye dokunursan dokun, gerçekleri gözler önüne serdin. Peki bu ağaç neden değişmedi?" diyor ellerini arkada kenetleyip ağacın etrafında daireler çizerken.
"Tekrar dokun." diyor. Emir vermesinden hiç hoşlanmasam da bende meraklanmaya başlıyorum ve en sonunda iç çekerek kabul ediyorum. Elimi tam ağaca dokundurduğum anda elimin ağacın içinden geçtiğini görüyorum. "Anlaşılan değişmiş." diyorum. "Bir illüzyon."
Gözlerini kısıyor.
"Bir illüzyonu yenmenin tek yolu..." diye mırıldanıyorum düşünürken.
"Ona doğru açıdan bakmaktır." Chaac'ın sesini duyduğumuda onu birkaç adım gerimde unuttuğumu fark ediyorum. Gözlerinin kahverengiden turuncuya kayan bir renge büründüğünü ve aralarına beyazın karıştığını görüyorum. Ani bir korku ile geriye bir adım atıyorum. "Chaac?" diyorum endişe ile.
Nokan omuz silkiyor. "Belki yeniden ölüyordur. Ne de olsa mumya." Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyorum.
"Chaac?" diyorum daha yüksek bir ses tonu ile.
İşte tam o anda bedeni titremeye başlıyor. Beklentimin aksine Nokanla aynı anda onu yakalamak için koşuyoruz. "Neler oluyor?" diye soruyorum panikle Nokan'a. Alnını Chaac'ın alnına dayıyor. Saniyeler içinde yüzünün en az Chaac kadar buruştuğunu görüyorum. Sanırım zihnini okumaya çalışıyor. "Beyazlar içinde bir adam." diyor dişlerini sıkarak. Gözleri sımsıkı kapalı. "Daha fazlasını göremiyorum, zihin bariyerleri çok güçlü." O şey her ne ise bende de olmasını dilerdim.
"Ne yapacağız?!" diye soruyorum panikle.
"Ölüme terk edebiliriz-"
"NOKAN!" diye bölüyorum onu.
"Ya da," diye ekliyor. "İllüzyonu çözeriz ve iyileşmesini umarız."
İllüzyonla Chaac arasındaki bağlantıyı kuramasam da başımı sallıyorum.
Nokan miskin miskin etrafı incelerken ben panikle sağa ve sola dönüyorum, farklı bir açı bulmaya çalışıyorum.
Ve bir anda etraf değişiyor. Her yerin bir çöl gibi kurak göründüğünü fark ediyorum. Adanın üstü o kadar boş kalıyor ki, diğer ucunu görebiliyorum.
Doğru açıyı bulduğumu zannederken, Nokan'ın memnuniyetle gülümsediğini fark ediyorum.
"Ne yaptın?" diye soruyorum ona. Omuz silkiyor.
Chaac derin bir nefes aldığında tüm dikkatim ona yöneliyor. Gözleri normale dönmüş gibi görünüyor. "İyi misin?" diye soruyorum endişe ile.
"Unutulmuşlar adası." diyor nefes nefese.
Nokan her şey zihninde bir yere oturmuş gibi parmak şıklatıyor. "Tabii ya."
"Nereden biliyorsun?" diye soruyorum Chaac'a. "Bir tür görü gördüm." diyor nefesini düzenlerken. Aşina olduğum bir şey olduğu için garipsemiyorum. "Uzun bir sakalı olan ama hala genç görünen bir adam heykeli gördüm. Sonra da gerçeğe dönüştü. Çok fazla şey anlattı ama sadecce birkaçını hatırlıyorum." Aniden gözlerini kırpıştırıp eline baktı. Daha önce orada olmayan bir yazı olduğunu fark ettim. Acele ile mürekkeple yazılmış gibiydi. "Kozmos Kütüphanesi, 5671. Raf 98. Kitap." diye okuyorum sesli bir şekilde. "Bunu o mu yazdı?"
Başını hayır anlamında sallıyor. "Unutmamak için not aldım sanırım. Her yer bembeyazdı, ne düşünürsem önümde beliriyordu."
"Dilek Vadisi." diyor Nokan. "Oranın yıkıldığını sanıyordum." Chaac hala şok olmuş görünüyor. "Tüm bu olanlar da neyin nesi? Ne tür bir Tanrı laneti yapıştı üzerimize?"
Nokan havayı koklarken konuşuyor. "Her ne laneti ise Tanrının olmadığı kesin."
"O niye?" diye soruyorum.
"Unutulmuşlar Adası bir tür Şeytan Sığınağıdır. Kaderleri Wrydlar tarafından belirlenmemiş kişilerin mahkum oldukları yer."
Chaac dehşetle iç çektiğinde kaşlarım havaya kalktı. "Bu iyi bir şey değil mi? Kaderinin olmaması demek istediğin her şeyi yapabileceğin ve kimsenin seni başka bir yola yönlendirmeye çalışmayacağı anlamına geliyor." Nokan'ın sessizliğine kaşrı eklliyorum. "Değil mi?"
"Aslında..." diye söze giriyor Nokan, Chaac'ın gözleri dolarken. "Bu, naparsan yap başarılı olamayacağın anlamına geliyor. Kader düşündüğün gibi belirli bir şey değil, Kisin. Aksine kararlarına göre şekilleniyor. Bu kararlar sırasınca senin yolunu açan ya da fırsatları keşfetmeni, içindeki ateşi fark etmeni sağlayan kader. Yani wyrdler. Ama onlar bizlere birer kader vermedikleri için bir dalga gibi amaçsızca orada oraya savrulup öleceğimiz anlamına geliyor."
Yutkunuyorum. "Anlamıyorum-" Cümlem Chaac'ın hıçkırıkları tarafından bölünse de, biraz öteye gittiğinde yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. "Neden wyrd denilen şeyler bizlere birer kader 'bahşetmemiş' ki?"
Nokan konuşmak için ağzını açıyor ve geri kapatıyor. Bu birkaç kere tekrarlandıktan sonra iç çekerek "Bilmiyorum." diyor.
Alnımı ovuşturuyorum. Tüm bunlar ne de saçma.
Chaac'ın gözyaşlarını silerek yanımıza geldiğini görüyorum. Rengi solmuş, hayalet görmüş gibi görünüyor.
Kaşlarımı çatıyorum. "Her şey yolun-"
"Hatırlıyorum." diyor ufak bir hıçkırıkla. Sesi bir fısıltıdan öte değil.
Nokan ile kaşlarımız aynı anda havaya kalkıyor. "Kim olduğunu mu?" diyoruz şaşkınlıkla. Başını öne eğip 'evet' manasında sallıyor. Yüzündeki ifade kim olduğunu hatırladığı için pekte mutlu olmadığını söylüyor.
"Nasıl hatırladın?"
"Kimmişsin?"
Nokan ile aynı anda soruyoruz bu iki soruyu. Kendi sorumun daha önemli olduğuna inanarak bir kez daha tekrarlıyorum. "Nasıl hatırladın?"
"B-Belirli bir şey yapmadım. Her şey bir anda oldu."
O dizlerinin üzerinde oturunca yanına bağdaş kurdum. Nokan kollarıın birleştirmiş bizi izliyordu. Bir anlığına kim olduğunu anlatacağını sandım ama ağzını açtığı gibi kapadı. "Her neyse. Gideceğimiz yeri biliyorum."
"Son anın neydi?" diye soruyor Nokan gözlerini kısarak.
Chaac titreyen sesi ile "Bir kobranın kolumu delen zehirli dişleriydi." diyor. Ağlarken akan sürmesi yanaklarıı simsiyah yapmış.
Ardından öfkeyle bir nefes çekiyor içine. Kolunun -bana göre hala tuvalet kağıdı olan- mumyalanmış kısmını yırtıyor ve bileğini bize doğru çevirdiğinde geride kalan nokta izlerini görüyorum. Ve bir anda noktaların birleşip bir sembole dönüştüğünü görüyorum.
♃
Nokan hızla eğilip Chaac'ın bileğini kendine çeviriyor. "Bu sembolü bir yerden gözüm ısırıyor." diye mırıldanıyor kendi kendine.
"Chaac, bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?" diye soruyorum bu sembolün bana hiç tanıdık gelmediğini fark edince. "Hathor." diye düzeltiyor ismini. Hatırladıkları arasında ismininde olduğunu anlıyorum. Gerçek adım Kisin olmadığı için kalbimin rahatlama hissinin tadını çıkarmasına izin veriyorum.
Soruma hitaben başını 'hayır' manasında iki yana sallıyor ama birden duruyor. "Ne manaya geldiğini bilmiyorum ama..." Gözlerini kapatıyor, sanki zihninde bir şey canlandırmaya çalışıyormuş gibi. "Ama aynısını beyaz sakallı adamın alnına gördüğüme eminim."
"Bu ne anlama geliyor?" diye sordum Nokan'a. Beklentimin aksine omuz silkti. Anlaşılan o da bilmiyordu. Tanrı biliyor ya,bu rahatlığı bir gün kendisini öldürtecekti.
"Chaa- Hathor, gideceğimiz yeri bildiğini söyledin." Bir anda hatırlamış gibi başı ile onaylıyor.
"Burası." diyor eli ile diz çöktüğü kumların üzerini işaret ederken. Nokan ile bir anlığına birbirimize baktıktan sonra hathor'un delirmediğini umuyoruz.
"Kum?" diyorum şaşkınlıkla.
Hathor elleri ile kazmaya başlıyor. Bizde onu tekrar etmeye başlıyoruz.
Yaklaşık beş dakika boyunca, sessiz ve aralıksız bir kazma zamanının ardından kumların altında olan bir X işaretini görmeye başlıyoruz. X'in bir çizgisinin diğerinden hayli uzun olduğunu fark ediyorum. "Bu da ne böyle? Bir tür hazine avındayız ve bunu çizden de (elimde yamuk X'i işaret ediyorum) kör bir korsan mı?"
"Doğru açıdan bakmak..." diye mırıldanıyor Hathor ayağa kalkıp üzerini silkelerken. X'in uzun kısmının yanına gittiğini görüyorum. "Bir tür artı işaretine benziyor." diyorum onun açısından bakarak.
"Ya da çarmıha." diyor Nokan bizimle aynı açıdan bakarak.
Nefesimi tutuyorum.
"O da ne?" diye mırıldanıyor Hathor kendi kendine.
"Bu bir kapı mı? Şifresini falan mı çözmemiz gerekiyor?" diye mırıldanıyorum çokta kısık olmayan bir sesle.
"Kapı da denebilir." diyor az ötemizden gelen bir ses.
"Kim var orada?" diye soruyor Nokan vücudunu ani bir saldırıya karşı hazır pozisyona getirerek.
Gözlerimi kısıp kumların içinde bir şey görmeye çalışıyorum. Ama zifiri karanlık.
Yine de hiç ışık kirliliği olmadığı için yıldızlar bize önümüzü gösterecek kadar parlıyor.
"Bir dost."
Bu klişe cümlenin ardından sesin arkamızdan geldiğini fark edip hızla dönüyorum. Ses kumun üzerinden değil, denizin içinden geliyor.
Sesin sahibi, sesi kadar güzel. Gözleri mavinin o kadar açık bir tonu ki, beyazla karıştırılabilir. Süt beyazı teni simsiyah gecede ak bir tül gibi parlıyor. Beline kadar suyun içinde olsa da, saçlarının ayaklarına kadar geldiğine dair bir hissim var.
Saçları şeffaf denizle aynı renk. Ayın rengini yansıttığı için gri ve beyaz karışımı görünüyorlar.
Nilüfer çiçeklerinin rengi ile yosun renginin olduğu uzun, tül gibi bir elbise giyiyor.
Ondan gelen buram buram deniz kokusunu alabiliyorum. Tam yanağında bir sembol var.
Bir tür mızrağa benzediğini düşünüyorum.
Nokan aniden gardını indiriyor. "Bir nypmh?" diyor alaycı bir ses tonuyla.
Gözlerimi kısıyorum. "Bir ne?"
"Su perisi." diyor Nokan.
"Antik Yunanlılar onlara öyle derdi." diye cevaplıyor Hathor.
Nypmh dişlerini gösterek Nokan'a hırladığında olduğum yerde zıplıyorum. Dişleri masum görünüşünün aksine bir vampir kadar sivri ve simsiyah görünüyorlar.
"Bir nymph." diye tekrar ediyor Nokan'ın alaycı tonunu. "O kadar basit değil, Morgon. Sularımda yaşamak için yalvarmaya gelirken böyle konuşmuyordun."
Dediklerinden hiç birine anlam veremiyorum. Ama Morgon mu? Nokan'ın gerçek ismi bu olmalı.
"Sende mi hatırlıyorsun?" diye soruyor Hathor benden önce davranarak. Nymph'in bakışları küçümseyişle Hathor'a dönüyor. Ardından küçümseyici bakışları yok olurken ince dudaklarına halinden memnun bir gülümseme yayılıyor. "Suyun hafızası vardır, ben unutmam. Direnişini sevdim, Hathor. İddialı bir isim hm? Bir Tanrıçanın ismi."
Şaşkınlıkla Hathor'a dönüyorum. "Sen... Bir Tanrıça mısın?" Yumruklarını sıktığını görebiliyorum. Dudağını ısırıyor. "Öyleydim."
"Ta ki lanetlenene kadar." Nymph kıkırdıyor. "Üzülme kardeşimi hepimiz lanetlendik. Ama biz bu laneti güce çevirenlerdendik. Bu adadaki herkes gibi."
Nokanla gözlerimiz bir açıklama bekler gibi Hathor'a dönüyor. İç çekiyor. "Pekala.
Mısırın en çok tapılan Tanrıçalarından biriydim. En yüce Tanrılardan biri olan Horus'un taktiri almamı sağlayacak bir olay yaşandı."
Nokan tek kaşını kaldırdığında Hathor göz deviriyor. Nokan'ın daha çok bilgi istediği belli.
"Set, Kaosun ve Çöllerin Tanrısı Horus'un gözlerinden birini çaldı. Ona geri getirende bendim.
"Iyyy." diye mırıldandım. "Gözünü elinde mi tuttun yani? İğrenç."
"Bir Tanrıdan bahsediyoruz." dedi Horus'a olan nefreti sesine yansırken. "İnsan gözünden değil."
Devam etmek için derin bir nefes alıyor. "Ona aşık oldum."
Bu hikayenin nereye varıcağını merak etmeye başlıyorum. Hala adadan çıkmanın bir yolunu bulamamamız bir kenara, tren gibi her durakta durup yeni birini aramıza katıyorduk ve bu sinirime dokunmaya başlıyor. Ve tüm bunlara rağmen ben hala hiçbir şey hatırlayamıyorum ki Nokan'a göre bu ruhuma kazınacak kadar önemsediğim hiçbir şey olmadığı anlamına geliyordu ve bu yeteri kadar acı değilmiş gibi şimdi bir Tanrıçanın ilk aşk hikayesini dinlemek için delirmiş gibi gözüken bir Nypmhla aynı havayı solumak zorunda kaldığıma inanamıyorum.
"Eee?" diyorum sabırsızlığımı belli ederek. Sesimin kaba çıkmaması için pekte özen göstermemiş olmalıyım ki bir anlığına herkesin gözü bana dönüyor. Neyse ki sadece bir saniye sürüyor.
"Eeesi, onun da bana gerçekten aşık olduğunu sanmıştım. Ama o beni sadece Set'e karşı bir koruma olarak kullanmış. Tüm gücümü emdi. Alçak.
Ardından beni asıl aşkının bir kopyası haline getirdi."
Kaşlarımı çatıyorum.
"Dünyada benim kadar alçak biri olduğunu duymak güzel." diye mırıldanıyor Nokan.
"Cleopatra." dediğinde Nymph dışında hepimiz nefesimizi tutuyoruz. "Ona aşık olan tek Tanrı o değildi elbet, ama en güçlüsü oydu. Ama Isies ve Osiris'in dikkatini çekeceği için asla onun karşısına çıkamadı."
"Ona gözünü geri verdiğimde her şey normale dönmedi elbette. Set'in Kaos'un Tanrısı olduğunu söylemiştim. Kaos tüm sırları size fısıldar. En korkunçlarını bile. Horus gözünü geri aldığında çoktan Kaosla kutsanmıştı gözü. Artık o gözüyle görebildiği her şey sadece yıkım ve daha kötüleriydi. Cleopatra'nın başına gelecekleri biliyordu. Tüm gücümü emip beni bir ölümlü haline getirdiğinde eğer dediklerini yaparsam güçlerimi geri vereceğini söyledi. Bende mecbur kabul ettim. Ama planının baştan beri benim ölümüm olduğunu göremedim.
Cleopatra'nın kaderini dokunurken bir kobranın onu sokacağını görmüştü gözü sayesinde. Görünüşümü onun gibi değiştirip kobranın beni sokmasını sağladı. Ama ne var ki, ben öldüğümde bile Cleopatra'yı koruyamadı. Çünkü o, zehir içip intihar etti. Kaderi öngörse de değiştirmeye çalışmak yaptığı en büyük aptallıktı."
Birden neden ona 'kopya' dediğimde bu kadar sinirlendiğini anlıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyor olsa bile bu sözcük -birnevi hakaret- onun ruhuna kazınmış olmalı.
"Ve sen? Sen nesin? Kötü karakter mi?" diyor Nokan Nymph'e.
Nymph kahkaha atıyor. "Bileğimdeki kelepçelerle hepinizin buraya hapsolma sebebine mi benziyorum sence?"
Gözlerim bileklerine kayıyor. Paslı zincirlerin başlangıcını görebiliyorum ama sonunu değil. Suyun altında olmalı. "Bir iyilik yapıp zincirleri çıkarmaya ne dersiniz?"
"Hayatta olmaz!" diyor Hathor sinirle. Nymph dudaklarını büküyor. "Tüh. O halde bende kapıyı nasıl açacağınızı söylemem."
"Biz buluruz." diyor Hathor saçını savurarak. Nymph'ın dudaklarına küçük bir gülümseme yerleşiyor.
"Siz? Siz? Bir arada kalan, bir ölümlü tanrıça ve ne olduğunu belli bile olmayan bir kız mı yapacak bunu? Kolay gelsin." Kıkırdıyor.
Sözlerindeki haklılık payı canımı sıksa da, gözlerim bir anlığına nypmh'ın yanağındaki sembolde geziniyor, sonra Hathorunkine kayıyor.
"Tanrıça formunu tamamen kaybettin değil mi?" diye mırıldanıyorum. Hathor başını sallıyor ama göz temasından kaçındığını görebiliyorum.
"Horustan gücünü geri alamaz mısın?" diye soruyorum. "Bir ölümlü olarak mı? Sanmıyorum. Ölmediğimi görürse tekrardan peşime düşer. Kirli çamaşırlarını dökeceğimden korkar, pislik."
"Dök." diyorum omuz silkerek. "Bir fikrim var. Gücün Horus'ta olsa dahi hala özünü, yani seni tanır değil mi?"
Ne dediğimi anlamaya başladığında önce gözleri kocaman açılıyor, yüzündeki şaşkın ifade önce umuta sonra da kana susamış bir sırtlanınkine dönüyor.
"Tanır." diyor gözlerini göğe dikip gülümserken. Avını yakalamış bir yırtıcının gülümsemesi bu.
"Neyin temsil ederdin?" diye soruyorum kumlarda elimle kocaman bir daire çizmeye başlarken. Nymph gözlerini kısmış bir şekilde bizi izliyor, ne yaptığımızı anlamaya çalışıyor belli ki. Nokan ise bize ilahmışız gibi bakıyor, etkilenmiş. Eh, sonuçta Hathor bir ilahtı.
"Bir çok şeyi. Dansı, aşkı, müziği, güzelliği..."
Aniden aklıma bir şey geliyor, içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyorum. Sanırım ruhuma kazınan bir şey var.
Dans.
Bu kelime zihnimde dönüp duruyor.
"Gücümü geri aldığımda Horus hisseder."
"İntikam kokusundan güzel var mıdır?" diye mırıldanıyorum. "Bırak korksun."
Ve Nypmh ne yapmaya çalıştığımızı anlıyor, nefesinin kesildiğini görüyorum. "Ne? Hepimizi öldürteceksiniz! Bu çok dikkat çeker! Unutulmuşlar Adası bunu yapacağınız son yer bile değil."
"Unutulmuşlar Adası mı?" diyor Nokan şaşkınlıkla. Bizim aksimize onun için bir şeyler ifade ettiği belli.
"O ne?" diye soruyor Hathor aklımdakini dillendirerek.
"İçinde bulunduğumuz ada." Nokan iç çekip alnını ovuşturuyor, her şeyi eline yüzüne bulaştırdığının farkına varmış gibi.
"Bir tür depo gibi düşün." diyor. "Eğer wrydlerin sana doğduğuna bahşettiği kader yolunu takip etmezsen, kaderini parçaladıkları söylenir. Ve bu kaderler sonsuza kadar Hiçlik Çukuruna hapsolurlar. Sahipleri ise dünyada bir rehberliğe aç kalmış halde ölürler, çokta uzun yaşadıkları söylenemez çünkü-"
"Lanetlenmişlerdir." Diyorum iç çekerek. Aniden duraksıyorum. Bu bir şeyi hatırlamama sebep oluyor.
Gözlerimi kapıyorum. Zihnimde kendimi bir tür odanın içinde görüyorum, arkamı döndüğümde heykelle burun buruna gelip panikle ciyaklıyorum. "Korkma kızım. Bu sadece başlangıç. Odağın ben olmamalıyım. Arkana dön." Bedenim tüm inadıma rağmen ona itaat ederek arkamı dönüyor. Gözlerim önce siyah kulübede gördüğüm karalanmış aile tablosuna çarpıyor, duvarda asılı. Daha sonra bir masa görüyorum, deriden yapılma bir günlük duruyor masada dökülmüş bir mürekkep ile beraber.
Mürekkebin bir sayfadan yayıldığını fark ettiğimde o sayfayı açıyorum. Mürekkep hareket ederek, bana adeta bir hikaye anlatıyor.
Önce aynadan kendi yansımasına bakan bir kız figürü görüyorum, yansıma kızdan farklıydı.
Daha sonra sayfalar kendiliğinden çevriliyor ve mürekkep yavaş yavaş kana dönmeye başlıyor.
Mürekkepten kızın kanların içinde ağladığını görüyorum.
Hayır, ağlamıyordu -gülüyordu.
Yoksa ağlıyor muydu?
Mürekkepten kzı durmadan değşiyor. Bir aynadaki yansımasına dönüşüyor -gülüyor, birde kendisine dönüşüyor ağlıyor.
Sayfalar yine çevriliyor.
Bir mezarlık.
Ay göğe yükseldiğinde aynadaki yansımanın bir mezara doğru yöneldiğini görüyorum, tabutu açtığında ise mezarda kendisi var.
Gözlerimi açabildiğimde saatlerdir nefes alamıyormuş gibi hissediyorum. Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalışıyorum. İyi olduğumu söyleyip herkesi sakinleştirmek için ağzımı açıyorum ki, herkesin donduğunu görüyorum. Nymph'in bile.
Hatta dalgaların bile.
Ben dışında her şeyin.
Nokan'ın bir bacağı havada kalmış, belli ki bana doğru koşuyordu. Kaşları endişeyle havaya kalkmış.
Hathor çizdiğim dairenin üzerinden parmağıyla geçerken donmuş, kafası bana doğru dönüyordu -eğer donmasaydı. Yüzünde meraklı bir ifade var. Beni nefes nefese bırakanın ne olduğunu merak ediyor gibi.
Ve Nymph. Yüzünde korku dolu bir ifade var. Denize kaçmak ister gibi kendini geriye doğru çekmiş ama zincirlerden dolayı daha fazla hareket edememiş olmalı ki öylece donup kalmış.
Etrafımda dönüyorum. Her şey... ne kadar da sessiz. Sesler bile donmuş, hatta rüzgar bile.
Şokumu atlattıktan sonra paniklemye başlıyorum "Beni duyabiliyor musunuz?" diyorum bir tepki vermelerini beklerken. Sonra gökyüzüne dönüyorum. "Bunu kim yapıyor!?" diye bağırıyorum Horustan şüphelenerek.
Aldığım cevap sessizlik.
Gözümden bir damla yaş akıyor. Nedenini bilmiyor olsam bile hissediyorum.
Gördüğüm o görü ve şimdi bu manzara... Ruhuma kazınan tek şey dans değildi anlaşılan.
Aniden biri boynuma sıcak demir bastırmış gibi hissederek çığlık atıyorum. Boynum o kadar acıyor ki, bacaklarımdan kuvvet alamayarak dizlerimin üzerine çöküyorum. Sımsıkı yumduğum gözlerimi ve boynuma bastırdığım elimi çekiyorum.
Ayın yansımasının tam denizin üzerine düştüğünü görünce oraya doğru ilerliyorum. Ve kendime bakıyorum. Aralarına kırmızı karışan saçlarım beyazlar. Boyadığımı anlayabiliyorum.
Gözlerim Nymph ve Hathor ile nadir olan o rengi paylaşıyor, beyaza kaçan apaçık bir maviyi.
Saçlarımı boynumdan çekip suya eğiliyorum. Kafamı çevirebildiğim kadarıyla boynumda bir sembol görüyorum.
Ve bunu nereden gördüğümü hatırlıyorum. Heykelin metalik boynuna kazınmıştı.
Ellerimi yanmış gibi görünen derimin üzerinde gezdiriyorum. "Nesin sen?" diye mırıldanıyorum kendi kendime.
"Ben senim." Diye mırıldanan bir ses duyuyorum. Omuzlarımı hızla dikleştirip etrafa bakıyorum.
"Kim var orada?"
Aldığım cevap yine sessizlik.
Yanık gibi görünen ize sürmek için denizden biraz su almaya çalışıyorum. Ama donduğu için mümkün olmuyor tabii ki. Yine de elim ıslanıyor ve ıslak parmaklarımı boynuma bastırıyorum. Canımı o kadar acıtıyor ki, bağırmamak için dudaklarımı yırtarcasına ısırmam gerekiyor.
Aniden biri omurgama bir ip bağlayıp beni yukarı çekiyormuş gibi dikleşiyorum ve kafam gökyüzüne dönüyor.
"Ka."
Ve ipi çeken kişi bırkamışcasına yere yığlıyorum. Ta ki tekrardan kendi bedenimin gücünü kazanıp kalkana kadar.
"Plüton." Diye mırıldanıyorum kendi kendime. "Tabii ya. Suyun hafızası vardır." Diye tekrar ediyorum Nypmh'ı. Hatırlamama yardım ettiği için denize minnettarım.
Ayağa yükseliyorum. Kapıdaki sembole baktığım zaman neyin eksik olduğunu görebiliyorum.
"Ah Tanrım... Bu yamuk bir çarpı, artı ya da çarmıh değil. Bu Venüs."
♀︎
Kuma çizdiğim daireye bakıyorum. Bilinçsizce de olsa sembolü tamamlamışım. Ruhum hatırlıyor, zihnim hatırlamasa bile.
"Ba." diye mırıldanıyorum.
"Unutacaksın." Diyor heykelin soğuk sesi. "Ama unutmana izin vermeyeceğim."