İçeriğe geç

ÖLMEK İÇİN ÇOK GEÇ

Bölüm 6 · 12 dk okuma

ÖLMEK İÇİN ÇOK GEÇ

Bölüm 6

V. KÜÇÜK BİR GEZİNTİ

Yaklaşık bir saat önce bizi kapıda bekleyen adamlar önce Lykan'ı sonrada beni ayrı bir odaya götürüyor.

Oda minimalist bir mimariye sahip. Metalden yapılma bir ranza var. Koridorun aksine odam mavi bir ışıkla aydınlatılmış.

Ranzanın yanındaki mini bir buzdolabı ve yerdeki bir halı dışında odada başka hiçbir şey yok. Bir de neredeyse bir duvarın tamamını kaplayan devasa bir pencere var. Günün çoktan doğmuş olduğunu düşünmüştüm ama gökyüzü hala ilk uyandığım andaki gibi karanlık.

Yaklaşık bir saatimi beyaz ve yumuşak yatağın içinde uykuya karşı koyarak geçirmeye çalıştıktan sonra pes edip mini buzdolabının camından gördüğüm bir kahveye uzanıyorum.

Sırtımı esnettikten sonra kahveyi açıyorum ve kafama dikiyorum. Beklediğimden daha acı olması yüzümü buruşturmama neden oluyor.

Uykuya bu denli karşı çıkmamın sebebi ise üste ufak bir gezintiye çıkmak istemem. Tabii bunu kimseye yakalanmadan yapabilmek içinde üssün ışıklarının kapanmasını bekliyorum ama böyle bir şeyin olup olmayacağını bile bilmiyorum.

Üç saatin ardından elimde beşinci kahve bardağına sarılmış bir şekilde, salyalarım her yere akmışken, yerde uzanırken açıyorum gözlerimi. Aniden uçaklardaki anons sesine benzer bir sesin "Tüm birlikler X1 numaralı odaya derhal bekleniyor. Tekrar ediyorum, tüm birlikler X1 numaralı odaya derhal bekleniyor. Kod, yeşil."

Uyku sersemliğimi derhal üzerimden atıp duyduklarımı unutmamak için kendi kendime tekrar ediyorum. "Tüm..X1...Birlik...derhal...yeşi-" Cümlemi kocaman esneyerek bölüyorum. Anons bir kez daha tekrar edildiğinde elimdeki kahve bardağını da diğerlerinin yanına atıp hızla yerden kalkıyorum ve tutulmuş sırtıma hitaben bir lanet savunuyorum. Tam dışarı çıkıp ne olduğunu görmek için elimi kapı kulpuna atıyorum ki, kapıda aniden lazerler beliriyor.

Bir dakikada iki lanet, aman ne güzel.

Ve tüm üssün ışığı aniden kapanıyor. Bir yere çarpmamak için yatağıma oturuyorum, kalbimin deli gibi attığını duyabiliyorum. Dizlerimin üzerinde yükselip pencereye eğiliyorum ama dışarıda her şey aynı gözüküyor. Ay dışında.

Şimdi dolunaya dönmüş. Gözlerim etrafta camı kıracak bir şey arıyor. Ve tam da o anda kapıma doğru gelen ayak seslerini duyuyorum. Lanet okumakla (ki bu bir dakikada beş lanet anlamına geliyordu) yatağımda uyuyor taklidi yapmak arasında kalıyorum ve tam kapımın deliğine sokulan bir anahtar sesi duyduğum anda battaniyeyi üzerime çekip kahve bardaklarını yatağın altına itiyorum ve gözlerimi sımsıkı kapayıp yatağa uzanıyorum. Nefesimi düzenlemeye çalışırken önce açılan kapımın sesini duyuyorum, sonra da gözlerim kapalı olsa da hala parlaklığını sezebildiğim lazerin kayboluşunu.

Kapı açılınca sürenin ve anonsun sesi daha da yükseliyor.

"Uyumadığını biliyorum." Diyor bir kadın sesi. Yutkunuyorum.

"Korkaklık etme. Az zamanımız var, hadi." Direnmenin bir faydası olmadığını düşünerek kapıya dönüyorum. Karşımda Ahau'yu görmek beklediğim en son şey bile değil. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken paniğin tüm vücudumu sardığını hissediyorum. "Sen...Nasıl?"

"Ahau mu? Hayır ben değilim. Ama yakalanma riskimize karşın şimdilik onun gibi görünmek zorundayım." Bir anlığına Ahau kayboluyor ve yerinde Ahau'nun kafasına kılıcının sapını indirip bana kalkmam için elini uzatan adam beliriyor. Ardından Ahau'nun görünümüne geri dönüyor. "Hadisene!" Hızla yatağımdan kalkıp kapıya doğru yürüyorum. "Sen kimsin?" diye mırıldanıyorum. "Bir Şekil Değiştiren. Yani bir nagual. Tabii şuandan itibaren bu sırrı sadece sen biliyorsun." Gözlerimi kısıyorum. "Ne?" dememe kalmadan kolumdan tutup beni sürüklemeye başlıyor. Ardımızdan kapımın geri kapandığını duyuyorum. "Nereye gidiyoruz?" diye fısıldıyorum. "Durdurman gereken bir şey var." Diyor sorumu görmezden gelerek. "Bak, burası göründüğü gibi bir yer değil ve sen zaten bunu tahmin etmiş olmalısın." Başımla onaylıyorum. Bu adada hiçbir şey göründüğü gibi değil.

"Bu üste öyle. Bu yüzden senden bir şey yapmanı istiyorum." Bir koridorun sonuna varıyoruz. Peşimizde birileri olduğunu görmem ile nefesimin kesilmesi bir oluyor. "Deneyleri durdur. Hemen."

Ardından birkaç adım ötemizde olan adamların ilk defa gördüğüm tarzda silahlarını kaldırıp ateş etmeye hazırlanmalarını izliyorum. Gözlerimi sımsıkı kapatıp ateş etmelerini bekliyorum ama kulağımdaki tek ses...

Hiçlik.

Ta ki birkaç saniye sonraya kadar.

"Gözlerini aç." Sanki birinin bana bunu demesini bekliyormuşum gibi gözlerimi derhal açıyorum. Kulağıma fısıldayan bu sesin kime ait olduğunu biliyorum, Nokan.

"Nerelerdeydin?" diye soruyorum ona içime derim bir nefes çekmeden hemen önce. Ki gördüğüm manzara içime çektiğimin nefesin soluk borumda takılı kalmasına sebep oluyor.

Her şey donmuş. Yine.

Nokan ve ben dışında.

"Ne zamandan beri bunu yapabiliyorsun?" diye soruyor Nokan donakalırken. Onu anlamazlıktan gelmeyi tercih ediyorum.

"Neyi?"

"Benim güçlerimi kullanabilmeyi."

Işte bu gerçekten de beklemediğim bir cevaptı. "Ne?"

"Ahau'nun içindeki hayat ışığını emerken de benim gücümü kullandın, Anubis'i çağırırken de, zamanı durdururken de."

Bu sefer donakalan ben oluyorum.

"Ben...sanmıştım ki-"

"Bunların sana bahşedilen güçler olduğunu mu? Hah, komik olma."

Küçümsenmekten hiç hoşlanmıyorum.

"Bak, bilmiyorum. Ama... Deneyleri durdurmam gerekiyor."

Tek kaşını kaldırıyor. "Ve bu deneylerden sana bahsetti?"

"Kimse!" diye çıkışıyorum ona. "Sadece bir görü gördüm."

"Sadece yüzyılın aptalı değil, aynı zamanda yüzyılın en berbat yalancısısında."

Omuz silkiyor. "Her kimden duyduyssn haklı. Burası bir barınak değil, deneyler için kullanılan bir laboratuvar. Dokun." Diyor duvarı işaret ederek. Dokunmadan önce duraksıyorum. "Dokunduğumda her şeyin özüne dönmesi de mi senin gücün?"

Cevap vermemesinden o gücün bana ait olduğunu anlıyorum.

Elimi duvara yaslıyorum ve etrafın değişmesini bekliyorum.

Belkide bu berbat bir fikirdi.

Bir tür sığınakta olduğumuzu düşünüyorum, yeraltındaki bir sığınakta. Zemin topraktan yapılma.

Geniş koridor şimdi sadece klostrofobik ve karanlık bir koridora dönüşüyor. Gergince Nokan'a doğru yaklaşıyorum.

Yürümeye başladığında peşine takılıyorum. "Burası nere?" diye soruyorum gergince, donan figürlerin arasından dolanıp yanıp sönen LED bir ışığın olduğu bölgeye doğru yürüyen Nokan'ı takip ederek.

"Yanılmıyorsam X1. Kapının olduğu koridor." diyor.

Işık yeniden söndüğünde panikle Nokan'ın koluna yapışıyorum. Sesini çıkarmasa da birinin ona dokunmasından pek hoşnut görünmüyor.

"Chel'in bu kadar bilgi elde edebilmesinin bir sebebi var. " diyor sağa dönen yolu takip ederken. "Lykan ve Hathor anılarını hatırlayan tek kişiler değiller. Buradaki çoğu kişi hatırlıyordu."

Son kelime kaşlarımı çatmama sebep oldu. "Artık hatırlamıyorlar mı?'

"Hayır... Chel herkesin zihnindeki anıları bir kuyuya akıtıyor."

Sönen otomatik ışığın yanması için bedenini hareket ettiriyor.

"Çünkü böylece anılarımızın içinde ufak bir gezintiye çıkıp kurukafaların yerini bulabileceğine inanıyor."

"Nasıl yani?"

"Ruhuna kazınan hiçbir şey olmadığı konusunda yanılıyordun çünkü hepimizin var." Dediğinde aklıma aniden zihnimdeki heykel geliyor.

"Hepimiz en az bir kere hayatımız boyunca temsil ettiğimiz kurukafanın gömülü olduğu yerde bulunduk." Diyor.

Önden yürümeye başladığında ağzından daha fazla laf alamayacağımı biliyorum. Yine de dedikleri kafama oturmuyor. Buu Chel'in anılarda gezintiye çıkarak kurukafaların yerini öğrenmek istediği anlamına geliyor, ama neden?

Tanrım...

"Chel kara delik için çalışıyor." Diyorum dehşetle.

Nokan hâlinden memnun bir ses çıkarıyor. "Belki de o kadar aptal değilsindir."

Uzun bir yürüyüşün ardından bir kapının önüne geldiğimizde duruyor, bende onu taklit ediyorum.

Gözlerim önünde durduğumuz kapının üzerindeki uyarıya kayıyor.

SADECE PERSONEL

Kapının üst kısmına X-1 yazılmış. Hemen altında ise daire şeklinde bir pencere var ama tellerle çevrilmiş.

Kapı kulpuna uzanıyorum ama kolumu tutuyor. "Içeriye girdiğimiz anda zihnin türlü türlü anılara şahit olacak, her bir zihin sana kendi hikâyesini anlatmak için yalvaracak. Onlara kulak tıkamanı istiyorum. Yapman gereken zihinleri ile kuyu arasındaki bağlantıyı koparmak. Böylece kuyu kozmos'un bahçelerini sulamayı bırakacak ve her biri özgür kalacak. Bunu yapabilir misin?"

Yutkunuyorum. "Sen gelmeyecek misin?"

Gözleri bir anlığına uzaklara dalıyor. "Ben o sesleri her gün zihnimde duyuyorum, daha yakından görmeyi kaldırabileceğimi sanmıyorum, Kisin." Sesindeki samimiyet ona daha fazla soru sormamı engelliyor. Dediklerini anlamdıramasam bile.

Kapı kulpuna uzanmadan önce duraksıyorum. "Beni dışarıda bekleyecek misin?" Cevabının hayır olduğunu bariz bir şekilde ifade eden mimikleri karşısında yüzüm düşüyor.

Kollarını birleştirerek iç çekiyor. "Pekala. Bu bizi yavaşlatır ama yeterince hızlı olursan çok zaman kaybetmeyiz. Içeri marş marş." Parmağını kapıya doğru sallıyor.

Kapıyı açıp içeri yürüyorum, arkamı ona dönmeden önce "Neden bana yardım ediyorsun?" diye fısıldıyorum. "Bende bilmiyorum." Kapıyı yüzüme kapatıyor.

Içime derin bir nefes çekip kendimi en kötüye hazırlıyorum.

Ve yüzümü odanın içine dönüyorum.

Anında kapıya geri yapışıyorum. Bu manzara gerçekten de korkunç görünüyor.

Yan yana dizilmiş on üç tane dev kapsül görüyorum, sanırım içleri su ile dolu. Suyun içerisinde dudakları mosmor, tenleri ise bembeyaz olmuş kişiler var. Hepsinin gözleri kapalı, kapsülün içinde havada duruyor gibi gözüküyorlar. Alınlarının iki tarafından mor, ışından yapılma birer ip başlayıp kapsülün kapağına kadar uzanıyor. Kapsülün kapağında birleşen ipler daha kalın, tek bir ip olarak kapsüllerin biraz ardında kalan gümüş, parlak mı parlak bir kuyunun içine akıyor.

Odadaki tek ses benim nefes sesim.

Manzaranın etkisinden kurtulup Nokan'ın bana hızlı olmam gerektiğini söylediğini hatırlıyorum.

Hızlı adımlarla kuyunun içinde ne olduğunu görmeye gidiyorum .

Parlak dışının aksine kuyunun içi kömür kadar siyah. Pamuk şeker makinasındaki gibi dönen beyaz yumakların içinde bir video kaydı gibi oynayan sayısız anıları görüyorum. Nokan haklı, odanın içi fısıltılarla dolu ve kuyuya ne kadar yakın olursam sesleri o kadar artıyor. Dikkatimin dağılmasını engellemek için kuyudan uzaklaşıyorum ve kapsüllere bakıyorum. Altı tanesi boş. Sanırım o altı tanesinin içinde Chel, Kendine Şekil Değiştiren diyen adam, ben, Hathor, Lykan ve Chel olmalıydı. Ahau'da o kapsüllerden birinin içinde görünce yutkunuyorum. Onu serbest bırakmak için pek heyecanlı olduğum söylenemez. Yine de kimseyi arkada bırakmayacağım. Gözlerim duvarlarda geziniyor. İşte.

Sonunda bana yardımcı olabilecek bir şey görüyorum.

Üzerinde ACİL BİR DURUMDA CAMI KIRINIZ yazan bir şey görüyorum. Biraz daha yaklaştığımda bunun baltavari bir eşya olduğunu ama daha kesin göründüğünü görüyorum.

Ayrıca baltanın üzerinde iki yarım daire olduğunu fark ediyorum. Şu an içinde bulunduğum durumun yeteri kadar acil olduğunu varsayarak camı kırıyorum ve baltaya uzanıyorum.

Ah...

Gelecek üç saniye için ufak bir spoiler vereyim.

Kapsüllerin camlarını kırmak beklediğimden daha kolay ve dehşet dolu oluyor.

İlk olarak baltanın üzerindeki yarım dairelerin birer göz kapağı olduğunu fark ediyorum. Gözlerini açtığında ilk çığlık benden kopuyor. Koyu mor, çizgi şeklinde göz bebeklerini bana diktiğinde baltayı elimden fırlatmaya çalışıyorum ama sanırım bu onu daha da sinirlendiriyor. Baltanın neden daha keskin göründüğünü o an anlıyorum. Çünkü o keskinlik bu yaratığın dişleri.

Çenesini hızla oynatmaya başlayıp kükrediğinde baltayı elimden savurmaya çalışıyorum ama sapı adeta elime yapışmış durumda. Çığlıklar eşliğinde baltayı oradan oraya savururken yanlışlıkla bir kapsüle çarpıyorum.

Saniyeler içinde parçalanıyor.

Belki de krizi fırsata çevirmek için mükemmel bir andır.

Balta beni oradan oraya sürüklerken kasıtlı olarak kapsüllere sertçe vuruyorum. Ama kırılmadıklarını fark etmemle vücudumu bir panik dalgası sarıyor.

"Eyvah..." diye mırıldanıyorum dudağımı ısırırken. Neden yanlışlıkla kırdığım kapsülün aksine başka hiçbiri kırılmıyor? Baltanın yüzünün bana dönmesi ile dudaklarımın bir başka çığlık için aralanması bir oluyor. Belki de Nokan'ı çağırmalıy-

Balta taşa dönüşüp elimden düşüyor.

Kapının gıcırdayan açılma sesini duyuyorum.

Kollarını birleştirmiş bekleyen Nokan'ı görüyorum.

"İyi işti." Diyor omuzlarını esnetirken.

Ağzımı kapatabildiğimde önce Nokan'a, sonra da aniden kapakları açılan kapsüllere bakakalıyorum.

"Ama bu nasıl olur?"

Omuz silkiyor. "Kuyudaki her bir anı iç içe geçmişti. Bir kapsülü kırıp bir anının kuyuya akmasını engellediğin anda bir arada oluşturdukları frekansı kaybettiler. Ki bu da kara delik dediğimiz varlığın olanları yakın bir zamanda seziceği manasına geliyor. Bu yüzden acele etmemiz gerekiyor.

Kırık, kapısı açık kapsüllerin aksine bedenlerin hala havada öylece asılı olduklarını görüyorum. "Anıları kuyudan zihinlerine geri akacak mı?"

Bana ters bir bakış atıyor. "Bu bir peri masalı değil. İyi bir son bekleme."

Parmaklarını çıtlatıyor. "Ben bu malları gemiye yüklerken-"

Gözlerim şaşkınlıkla açılınca cümlesini değiştiriyor. " 'Arkadaşlarımızı' demek istedim." Diye ekliyor meleksi bir ses tonu ile. "Sende Chel'in Lykan'la sizi ağırladığı odayı bul ve size gösterdiği kitabı al. Eğer o kitabı da özüne çevirebilirsen en azından 'kara deliğin' neyin peşinde olduğunu öğrenebiliriz."

Hızla başımı sallıyorum ama zihnimde koca bir soru işareti var.

Gemi?

Dışarı adım atmadan hemen önce omzumun üzerinden ona dönerek "Gemi?" diye sesli dile getiriyorum düşüncemi.

Parmağını şıklattığında taş balta parçalara ayrılıyor.

Sanırım bu konuşmanın bittiğinin bir işareti.

Dışarı adım atmam ile dengemi kaybetmem bir oluyor.

"LİMAN MI?" diye bağırıyorum şaşkınlıkla.

Fırtınalı bir denizin kıyısına yapılmış uyduruk bir limanın üzerinde olduğumuzu görüyorum. Arkamı döndüğümde geldiğim toprak yolla karşılaşıyorum.

Pekala, kural bir: Hayatta kalmak istiyorsam Nokan'ı sorgulamayı kesmeliyim.

Arkamı döndüğüm gibi geldiğimiz toprak yolu geri koşmaya başlıyorum.

Görsel hafızam kuvvetli olduğu için daha önce hiç bu kadar sevinmedim. Geldiğimiz yollar aklıma kazınmış gibi.

Ya da belki de sadece kafası kesilmiş tavuk gibi koşuyordum ve tamamen tesadüfen yönleri buluyorum.

Dakikalar içinde Şekil Değiştirenin vurulması gerektiği ama zaman durduğu için vurulmadığı koridora geliyorum.

"Biri klimayı mı açtı?" diye mırıldanıyorum omzumdan başlayarak parmak uçlarıma kadar gelen bir soğukluk hissederken.

"İyi denemeydi."

Arkamı döndüğümde sesin Chel'e ait olduğunu görüyorum. Gözleri siyaha bulanmış. K...Kara delik gibi görünüyor.

"Hepiniz ona itaat edeceksiniz." Diye kıkırdıyor.

Bi' delimiz eksikti.

"Bak bunu çok isterdim ama bilirsin.... Özgürlük, insan hakları falan- Kölelik kalkalı asırlar old-"

Gözüm aniden tanıdık bir odaya kayıyor. Aradığım yer.

Hızla oraya koşmaya başlıyorum.

"AZICIK YARDIM ETMEYE NE DERSİN?" diyorum zihnimdeki sese hitaben. "Belki o zaman o çirkin boynuzlarını koparmam." Masanın üzerinde zafer meşalemi görüyorum. Kitabı kaptığım gibi geri koşmaya hazırlanıyorum ki... Simsiyah çamurumsu birikintilerin geldiğim yolu tamamen kapadığını görüyorum. Çamuların üzerinde ise gözlerinden yerdeki sıvı damlayan Chel'i görüyorum. Çeşme gibi ağlamak bu manaya geliyor sanırım.

"Her ne yapacaksan şuan tam zamanı." Diye mırıldanıyorum gözlerimi kapatıp. Heykel? HEYKEL!

"Heykel meşgul. Ben yardımcı olayım." Gözlerim şokla açılıyor. Bu sesi tanıyorum. Bir kere duyduğum ve bir daha duymamayı umduğum bir ses. Anubis.

Ama bu sefer aynı zamanda onu görüyorum. Etrafını kaplayan yoğun, safir ve mavi karışımı bir aura var. Çakal şeklinde kafasını ve parlayan beyaz gözlerini görebiliyorum.

Chel'e döndüğünde gözlerinin bir anlığına Chel'le aynı görünüme büründüğünü, ardından Chel'in bedenin yere yığıldığını ve çamurumsu sıvının geri çekilmeye başladığını görüyorum.

Anubis'in damarları tıpkı sıvı gibi, simsiyah parlamaya başlıyor. Gözlerini kapatıyor.

"Çok uzun süre tutamam. Koş."

Bir saniyeliğine nasıl koşacağımı unuttuğumu sanıyorum.

Ve peşimde iblis inekler varmış gibi koşmaya başlıyorum.

Anubis'in tek amacının 'kurbanını' bir başkasına kaptırmamak olduğunu tahmin ediyorum ama yine de bunun karşılıksız bir iyilik olduğunu ummadan edemiyorum.

Elimdeki kitaba sımsıkı sarılırken zamanın artık donuk olmadığını görüyorum.

Silah? Silah!

Şekil Değiştireni ölü görmekten çok korkarak koridora koşuyorum ama gördüğüm tek şey silahları tutan adamların cesetleri ile ziyafet çeken bir kurt.

Nukum tutuluyor.

Ve bir saniye sonra karşımda yine o var. Gözlerim bilekliğine kayıyor. Elini arkasına götürüyor. "Kısaca Eran diyebilirsin." Diyor ağzındaki kanı eli ile silerken.

7. Scream filmini çekiyorduk ve benim mi haberim yoktu?

İğrenç.

Tam o sırada Lykan adeta üzerime atlıyor. "Her yerde seni aradım! Neler oluyor?"

Zihnim tekrardan berraklaşıyor. "Ah ben şey... Sanırım kıyametin ortasındayız."

Arkamı dönüp bize doğru gelen siyah, çamurumsu sıvıya bakıyorum. Anubis daha fazla tutamıyor olmalı. "KOŞUN!"

Kendimden beklemediğim bir hızla geldiğim yolları hızla geçiyorum ve Lykanla Eran'ın da arkamda olduğundan emin oluyorum.

Limana geldiğimizde nefes nefeseyim. İkisinin de yol boyunca etrafa bakınıp neler olduğunu sorduğunu duydum ama dokunduğum her şeyin büyülü bir şekilde özüne döndüğünü detaylı bir şekilde anlatmak için pekte uygun bir zaman değil.

"Atlayın!" diyorum kalbim kulaklarımda atarken. Vücudumun ne kadar ağrıdğını hissedebiliyorum. Yıllar boyunca uyumuşum gibi hissettikten sonra bu kadar hareket fazlaydı.

İkisi de benim yapamadığımı yapıp sorgulamadan gemiye atlarken geminin güvertesinde kapsülün içindeki 'arkadaşlarımızı' güverteden kamaralara taşıyan Nokan'ı görüyorum. Yaptığı işe çok odaklanmış ve onu ilk defa böyle görüyorum.

Sanırım Chel dışında herkes burada.

Birde Hathor var tabii...

Vicdan azabı alarmımı erteliyorum. Zihnim şuanlık yeteri kadar dolu.

Nokan bizi gördüğü anda bana doğru koşuyor. "Atlasana!" diye bağırıyor gemi limandan uzaklaşırken. Arkamdan gelen sıvının sesini duyabiliyorum. Hissedebiliyorum, neredeyse ayaklarımın altına.

Ve atlıyorum.

Nokan beni son anda tutuyor. Tanrım, o kadar kahvenin üzerine midem o kadar bulanıyor ki...

Nokan'ın üzerine kusuyorum.

Birbirine bastırdığı dişleri, sımsıkı yumduğu gözleri ve çattığı kaşlarına bakılırsa bu küçük sürprizimden pek hoşlanmamış... En azından hayattayım?

"Özür dile-"

Gemi aniden sarsıldığında hızla direğe tutunuyorum.

"Bir kamara bul!" diyor Nokan dümene koşarken. Lykan'ın benim için bir kapıyı açık tuttuğunu görüp oraya doğru koşuyorum.

Duraksıyorum.

Nokan cemiyetinin bir geminin içinde yer aldığını söylemişti.

Gözlerim şüphe ile ona dönüyor.

Bu gemi o gemi mi?

İçimden bir ses yeni oyun 'arkadaşları' ile kendine yeni bir cemiyet yaratmaya çalıştığını fısıldıyor.

Aklında kaç tilki birden dolaşıyor Morgon?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.