Gözümü sorgu masasında açmayı bekliyorum ama gözlerimi açtığımda ağzıma kadar eğilmiş Nokan ve meraklı kedi bakışları ile karşılaştım.
Aniden kafamı kaldırdığımda burnuna çarptım.
"Aklımı çıkardın!" diyorum yattığım yerden aniden kalktığım için dönen başımı sakinleştirmek istercesine gözlerimi kapatarak.
"Sende karşılığında burnumumu çıkarmaya mı karar verdin?" diyor burnunu tuttuğu için sesi helyum çekmiş gibi çıkarken.
Gülüyorum. "Biraz öyle oldu."
"Neredeyiz?"
"Bende sana bunu sormak üzereydim." Diyor kollarını açarak.
Toprağa gömülmüş bacaklarıma bakıyorum. Kafamı yana çevirdiğimde her yerde mezarlar görüyorum.
Panikle kalkıp bacaklarıma bulaşan toprağı temizliyorum.
"NELER OLUYOR?"
"Seni gömüyordum." Diyor sakince.
Gözlerimi kırpıştırıyorum.
Havada uçan bir tavşan iskeleti gördüğümde "Rüya Köşkünde miyiz yine?" diye soruyorum.
"Bende ilk başta öyle sandım ama..."
Eli ile zar zor seçilen uzaktaki bir köşkü işaret ediyor.
"Rüyada olduğumuz kesin, ama köşk çok uzakta."
"Gerçekte neredeyiz? Neler oldu? Neden uyanmadım?"
"Ah... Polisleri atlatıp seni gemiye götürdüm. Sonra hakkındaki suçlamalara ufak bir göz attım." Islık çalıyor. "Sicilin benimkine taş çıkartıyor. Etkilendim."
Yutkunuyorum. "Ben... Almira Kitara mıyım?"
Parmaklarını çerçeve yapıp bana doğru çeviriyor.
"Sanmıyorum. Bence fotoğrafını ARANIYOR posterinin altına şakasına koymuşlar."
Yüzüne boş boş bakıyorum.
"Dalga geçiyorum. Tabii ki Almirasın sen."
Tek kaşımı kaldırıyorum. "Ve bunu daha önce biliyor muydun?"
"Hayır."
Hiç inandırıcı değil.
Yaslandığı mezarlık taşının üzerinden çekilerek kollarını birleştiriyor.
"Gemimde rüyalarda seyahat edebilen bir tek ben varım."
"Yani?"
"Yanisi, buna rağmen şuan bir rüyadayız."
"Bizi bu rüyaya sen çekmedin mi?"
"Biz." İç çekiyor. "Biz kimiz Almira?"
İsmimi kullandığında tüylerim diken diken oluyor.
" 'Bizi' bu rüyaya sen çektin." Yumruklarını sıktığını görebiliyorum. "BENİM güçlerimi kullanarak. Yine."
"Bilerek yapıyormuşum gibi davranmayı kes!" diyorum öfkeyle. "Herkes senin gibi zihin bükemiyor, kendinle karıştırma beni. Cevabıma inanmıyorsan sabrımı zorlamak yerine o övmelere doyamadığın güçlerini kullanarak oku zihnimi." Ona doğru bir adım atıyorum. "Seninle ilgilendiğimi falan düşünüyorsan söyleyeyim, sadece kendini beğenmiş egoist bir herifin tekisin. Dünyaya gelmekteki tek maksadın sidik yarıştırmakmış gibi davranıyorsun, karşında sidik yarıştırabileceğin biri yok kiminle konuştuğuna dikkat et.
Sana şuanlık katlanıyor olabilirim ama çeneni gerektiğinde kapalı tutmayı bilmezsen sessiz kalacağım anlamına gelmez. 'Geminde' soğuk kanlı kararlar alaiblen tek kişi sen değilsin ve eğer kıyameti durdurmamıza yardım etmek yerine çocukluk yapıp zırlayacaksan seni geldiğin çukura göndermekten çekinmem, Morgon. Ya da adın her neyse."
Pekala, iyi konuştum.
Bu ani özgüven sanırım rüyada olmamızdan kaynaklanıyor.
Az önce söylediklerimi bir yerime sokmamasını umarak sert görünmeye çalışıyorum.
Ellerini arkasında birleştirip yüzüme doğru eğiliyor.
"Ateşini sevdim." Diye fısıldıyor gözleri arkama sabitken.
Baktığı yere dönüyorum ve tüm sertliğimi kaybederek can havliyle ona yapışıyorum.
"ÖLÜLER!"
Omuz silkiyor. "Anlaşılan artık değiller. Ailene merhaba de, Kitara."
Nefesimi tutuyorum.
Ailemle tanışmayı böyle hayal etmemiştim.
Aslında, hiç hayal etmemiştim. Ama hayal etseydim böyle olmayacağından eminim.
"M...Merhaba?" diyorum beceriksizce. Elimi sallamak için kaldırıyorum ama çok aptal göründüğümden eminim.
"Ölüler konuşamaz."
Ah. Çok açıklayıcı oldu.
"Dirildiklerini sanıyordum..." diye mırıldanıyorum.
"Bir süreliğine evet."
Mezar taşlarında yazan isimleri tek tek okumaya başlıyorum.
Izabel Kitara. Lorus Kitara. Annemle babam.
Karian Kitara, Teres Kitara, Orioan Kitara...
Sayısız isim.
Ama sadece tek bir tanesi gözüme takılıyor.
Zeyl Kitara.
Sadece onun hayaletini göremiyorum.
"Neden o yok?" diye soruyorum kafa karışıklığı ile. "Ka'sı kayıp olmalı.." Diyor Nokan.
Hala yeryüzünde dolaşan bir akrabam olduğunu bilmek garip hissettiriyor.
"Öyleyse neden mezar taşı var?"
"Ka'sının kalbi de ölümün pençesinde demek."
"Yani?"
"Eli kulağındadır. Yakında hayaleti burada belirir."
Bunu bu kadar basit bir şeymiş gibi söylemesi onu boğmak istememe neden olsa da susuyorum.
Sonra kendi mezar taşımı görüyorum. Zeyl'inkinin hemen yanında.
Gözlerim doluyor.
Bazen ka olduğumu unutuyorum.
Ame eğer ölüysem polisler nasıl hala beni arıyor?
Her şey çok kafa karıştırıcı.
Cesedimin nerede olduğunu merak ediyorum.
Anneme sarılmak istiyorum, beni de yanlarına almalarını söylemek istiyorum.
Neden kıyameti durdurmak için seçildiğimi anlamıyorum.
"Neden durdurmak istiyorsun?" diyor zihnimde heykelin soğuk sesi.
Gözlerim kocaman açılıyor.
Ses babamdan geliyor.
Hayaleti artık yerinde olmayan babamdan.
"Nokan." Diyorum yutkunarak. "Babam?" Bu kelimeyi panikle söylemeye çalışsam da, sesim özlem dolu çıkıyor. Bu kelime boğazımda acı bir tat bırakıyor.
Tek kaşını kaldırıyor, ardından bakışlarını aileme çeviriyor.
Panikle geriye çekiliyor ve buraya yazmamyı seçtiğim bir küfür mırıldanıyor.
"Kıyameti sen getireceksin Almira. Onları diriltiyorsun." Diyor panik ve öfkeyle.
"NE?"
"Gitmemiz gerek. Hemen."
Başımı sallıyorum.
"T-Tamam. Ama nasıl olur bu? Parmağımı bile oynatmadım! Nasıl gideceğiz!"
"Yine güçlerimi kullanıyorsun ama nasıl kontrol edeceğini bilmiyorsun, aptal! Durdur şunu." Diyor panikle. Babamın mezar taşı toprağa dönüşüyor.
Küfürü tekrarlıyor.
"UYAN." Beni sallamaya başlıyor.
"Noka-"
"UYAN!"
...
"Bana geleceğini biliyordum."
Heykelin sesi.
Babamın sesi.