İçeriğe geç

ÖLMEK İÇİN ÇOK GEÇ

Bölüm 12 · 14 dk okuma

ÖLMEK İÇİN ÇOK GEÇ

Bölüm 12

XI. RUH

"UYAN!"

Sanki bunca zamandır suyun altındaymışımda şimdi nefes alıyormuşum gibi soluk alıyorum. Nefes nefeseyim.

Kollarımı kavrayıp beni gerçekten sarsan Nokan'ın omuzlarına yapışıyorum.

"Heykel." Diyorum nefes nefese.

Öylece bakıyor.

Ve bir saniye sonra anlıyor.

Ellerini üstümden derhal çekiyor.

"Noluyor?" diyorum nefesimi düzenlemeye çalışırken. Bana hortlak görmüş gibi bakıyor.

"Sen güçlerimi kullanmıyorsun, Almira. Emiyorsun."

Gözlerimi kırpıştırıyorum. "Ama... Nasıl?"

"Bilmiyorum. Ama her nasılsa babanda bunu yapabiliyor. Sen onu diriltmedin. O senin aracılığınla benim gücümü kullanarak dirildi."

Tüylerim ürperiyor.

"Genetik bir şey mi?" diye soruyorum.

"Öyle olsaydı diğerleri de dirilirdi."

Ailemi yeniden diriltme şansı mı?

"Aklından geçirme bile." Diyor parmağını sallayarak.

Ağzımı itiraz etmek için açıyorum, sonra kapıyorum.

"Ama..."

İç çekiyor. "Benim ailem bile yok. Alışırsın."

Şaşırıyorum. "Onları hiç tanımadın mı?" diye soruyorum şefkatle.

Gözlerini deviriyor. "Bana acıma. Hoşuma gitmiyor. Mezarlıkta gösterdiğin pençelerini daha çok sevdim. Dişli bir rakip olman güzel."

Dil çıkarıyorum. Gülüyor.

"Ne yapacağız?"

"Öncelikle kıyameti durduracağız. Yoksa bizim bir şey yapmamıza gerek olmadan kara delik bütün evreni yutacak. Yani babanın sorun çıkaracak bir dünyası kalmayacak."

Hak verircesine başımı sallıyorum.

Aklıma bir şey geliyor. "Acaba..."

Sessizleştiğimde cümlemin devamını getirmem için başını sallıyor ve tek kaşını kaldırıyor.

"Beni sen o rüyaya çekmediysen belki o çekmiştir? Dirilmek için? Hep zihnimdeydi. Bunca zamandır." Bunu söylemeyi planlamamıştım çünkü suçu üzerimden atmaya çalışıyorumuş gibi davrandığımı düşünmesini istemiyorum.

"Mantıklı." Dediğinde bir rahatlama hissediyorum.

Elini uzattığında tutarak ayağa kalkıyorum.

"Nokan."

"MORGON!" diye haykırmak istediğini görüyorum ama sesini çıkarmıyor.

"Evet?"

"Teşekkürler. Beni polislerin arasından çıkardığın için."

Omuz silkiyor.

"Kolaydı."

"Nasıl yaptın bunu? Yine mi zihin oyunları?"

Gözlerini gözlerime dikiyor. "Duymamayı tercih edersin."

Bir anlığına aklımda her yerine kan bulaşmış kamara canlanıyor.

Daha fazla soru sormuyorum.

"Ben kötü biri miydim? Kötü... biri miyim?" diye soruyorum sesimin bir fısıltıdan öte çıkmasını engelleyemeyerek.

Bakışları bir anlığına yumuşuyor.

Elimi avucunun içine aldığında beni avutacağını sanıyorum.

Belki onun da bir kalbi vardır.

Yüzünün yüzüme yaklaştırıyor ve fısıldıyor.

"Hemde en kötüsü."

Bir kalp atışı kadar süre sonra hiçbir şey olmamış gibi geri çekiliyor ve

"İlk durağımıza geldik sayılır."diyor.

Yüzüne bir tane yumruk geçirmek istesem de kendimi tutmayı seçiyorum.

"İlk durağımız derken?"

Eli ile bir anlığına gözlerimi kapatıyor, tekrar açtığında etrafın lüks bir arabanın içine döndüğünü görüyorum.

"Bekle... Nasıl? Ne?"

İşaret parmağını dudaklarıma getiriyor. "Şşş."

Gözlerim hemen yanımızdaki koltukta yarınlar yokmuşcasına uyuyan Lykan ve Ahau'ya kayıyor.

Şöforle aramızda cam benzeri bir şeyin olduğunu görüyorum.

"Limuzin mi bu?" diye fısıldıyorum şokla.

"Ta kendisi." Göz kırpıyor.

"Yani polisleri atlattıktan sonra beni asla gemiye getirmedin. Neden bir arabada olduğumuzu söylemek yerine zihnimle oynamaya karar verdin?" diye fısıldıyorum öfkeyle.

"Çok soru sorardın. Canım o an cevaplamak istemedi."

"Soracağım da." diyorum. "Mesela nereye gittiğimizi söyleyerek başlayabilirsin."

"Büyük Piramite."

Kaşlarımı çatıyorum. Sonra nedenini anlıyorum. "Ah... Dünyanın yedi harikasından biri, değil mi?"

Başı ile onaylıyor. Kucağındaki bir bilgi kitapçığını uzatıyor bana. Sonra vazgeçiyor.

"Okumaya üşenirsin sen şimdi."

İtiraz etmek istesem de sessizce haklılığını kabul ediyorum.

"Acımasız bir firavun olduğu söylenen Khufu'nun mezarı." İşaret parmağı ile havada bir daire çizdiğinde aniden ufak bir duman bulutunun parmağının etrafında dönmeye başladığını fark ediyorum. Bu duman bulutu daha sonra bir tür maket şeklini alıyor.

"Büyük Piramidin içi." Diyor. "Burası Kral odası. Şu aşağı doğru giden yol alçalan bir geçit. Bu da Kraliçe odası. Yükselen geçiş ise hemen şurada. Ve birde büyük galeri var.Yapımı tam yirmi yıl sürmüş."

Parmağı ile ters yöne bir daire çizdiğinde duman bulutu yok oluyor.

"Birkaç yerde okuduğum kadarıyla lahitlerin olduğu odalarda havalandırma boşlukları var. Tabii gerçekten havalandırmak için orada değiller.

Parmağı ile havaya bir takım semboller çiziyor ve duman onların havada kalmasını sağlıyor.

"Bunlar gibi. Henüz insanlar tarafından bilinen bir açıklaması yok."

Parmağını şıklattığında tüm duman kayboluyor.

Yaptığından etkilensem de sesimi çıkartmıyor. Bir yanım bunu benimde yapıp yapamayacağımı merak ediyor ama elbette denemeyeceğim yoksa Nokan şüphesiz beni öldürür.

"Ve kurukafa?" diyorum bacak bacak üstüne atarken.

"Ve kurukafa." Diyor mırıldanarak. Düşünceli görünüyor.

"Buradan Khufunun lahitini çaldın."

Tüylerim ürperiyor. Bunu Gümüş Birliğinin duvarında asılı bir gazetede okumuştum.

"Ve bizim sıradaki durağımız olan tüm harikalarada gittin."

"Bence senin hiçbir şeyi doğru düzgün hatırlayamamamın sebebi..." Parmaklarını esnetiyor ve dışarıyı izlemeye başlıyor. "Kara deliğin yuttuğu ruhlardan biri olman."

Gözlerim kocaman açılıyor.

"Ne?"

"Karadeliğin içindeki üç ruhtan biri. Üç kız kardeşten biri."

Yutkunuyorum. "B...Bu imkansız."

"Kendi anılarını yutuyorsun. Bu yüzden hatırlayamıyorsun. Güçlerimi yutuyorsun."

Gözümden bir damla yaş akıyor. "Hayır." Diye fısıldıyorum.

"Bu yüzden, kız kardeşin bedenini kullanarak dünyada senin adına suç işliyor. Sadece Kitaralar kurukafaları görebilir. Sen görebilirsin."

İrkiliyorum. "K-kız kardeşim yok ki benim."

"Kara deliği paylaşan diğer iki ruh." Dediğinde daha fazla savunma yapamayacağımı biliyorum.

"Bak." Diyor içine derin bir nefes çekerek.

"Kardeşinin -bir zamanlar tıpkı seninde olmadığı gibi- fiziksel bir bedeni yok. İçine girmek için rastgele bir insan bedeni seçemez. Hele yaşayan bir insan bedeni hiç seçemez. Karadelik olduğu için içten içe tüm içn organlarını yer ve-"

Sözünün bölüp cümlesini tamamlıyorum. "Çürütür."

Gözlerim uyuyan Ahau'ya kayıyor. "Tıpkı yaptığım gibi."

Ellerimle saçlarımı avuçluyorum. Buna inanmamak için her şeyi yapabilirim.

"Dolayısıyla sen insan dünyasını seçtiğinde ve öldürüldüğünde-"

Donakalıyorum.

Aniden susuyor. Dudağını ısırarak cama bakıyor, ardından bana dönüyor. "Öldüğünde." Diye düzeltiyor. "Sen öldüğünde senin bedenine girmeyi seçti ve böylece harikalara gömülü kurukafaları buldu. En azından bir kısmını."

Öldürüldüğünde...

Kulağımda sadece bu kelime çınlıyor.

Geri kalan hiçbir şeyin bende karşılığı yok.

"Almira." Diye fısıldıyor. "Bana bak."

Gözlerimi arabanın zemininden kaldırıp ona dikiyorum.

"Kim?" diyorum titreyen sesimle.

Anlamazlıktan gelerek tek kaşını kaldırıyor.

"Kim öldürdü beni?"

Yalan söylemek için ağzını açtığımı sezdiğimde parmağım ile onu taklit ederek havaya bir daire çiziyorum.

Eğer doğruyu söylemeyecekse bende ondan söke söke alırım.

"Bir kez daha yalan söylersen güçlerine elveda dersin." Elimi yumruk yaptığımda bedeni öne doğru bükülüyor ve tüm duman benim etrafımda toplanmaya başlıyor.

Lykan irkilerek sese kalktığında Ahau da gözlerini yavaşça açıyor.

Ve ikiside çığlığı basıyor.

"NELER OLUYOR!?"

Nokan'ın nefesinin bir anlığına kesildiğini görüyorum.

Tanrım.

Onun da kalbini çürütüyorum.

Zihnim bunu derhal durdurmak isterken bedenim yumruğumu daha da sıkıyor.

Ve gerisi hiçte planladığım gibi gitmiyor. Dumanlar birer kelepçeye dönüşüp bileklerimi sarıyor ve koltuğa düşüyorum.

"N-Ne! Nasıl?"

Nefes nefese kalmış. "Güçlerimi kullanabiliyor olman onların sana hizmet edeceği anlamına gelmez. Cevabı çok merak ediyorsan söyleyeyim." diyor.

"Bendim."

***

Gözlerimi açtığımda Büyük Piramide vardığımızı görüyorum. Nokanla gördüğüm rüyayı hatırlıyorum. Buraya geldiğimizi bana kara delik olduğumu söylediğini... Ama sonrası bulanık. Hiçbir şey hatırlamıyorum.

"Başımı vurmuşum gibi hissediyorum." Diyorum alnımı ovarken.

Lykan ve Ahau uykulu gözlerle bana bakıyor.

"Al benden de o kadar." Diyor Lykan koltuğa geri yığılırken.

Ahau esniyor. "Siz ikiniz konuşuyordunuz sanki." Diyor Nokanla beni işaret ederek.

Konuşuyor muyduk?

Omuz silkiyor. "Belki de ben öyle hatırlıyorumdur. Uyku sersemiyim. Her neyse. Geldik mi?"

Nokanın bakışları üzerime çivilenmiş gibi hissediyorum.

"Ne?" diyorum omuz silkerek.

"Geldik." Diyor benim sorumu görmezden gelip Ahau'nunkini cevaplayarak.

Yine neye triplendi hiçbir fikrim yok.

Nokan ilk inen oluyor. Kapıyı bizim için açık tutuyor. Hala kendime gelemediğim için önce Lykan ve Ahau'nun inmesini izliyorum.

Her yerim tutulmuş gibi.

Sırtımı esnetip dışarı doğru bir adım atıyorum.

Büyük Piramiti görebiliyorum ama hala uzakta sayılır.

"Geldiğimizden emin misin?" diye soruyor Lykan.

"Evet. Sadece birazcık yürümemiz gerekecek."

"Açılmış oluruz." Diyorum Ahau'nun onaylayan mırıltıları eşliğinde.

"Kurukafanın nerede olduğunu biliyor muyuz?" diye soruyorum.

"Bir tahminim var. Piramidin üst kısmında boşluk olduğu düşünülen bir yer var."

Pür dikkat dinliyorum.

"Yani, insanlar için boşluk. Bir Kitara dışında herkes için." Diyor göz ucu ile bana bakarken.

Yani benim dışımda herkes için.

Ve babam.

Bu düşünce tüylerimi ürpertiyor.

"Elimzi çabuk tutalım." Diyorum.

"İçine nasıl gireceği-" Ahau duruyor ve Nokan'a bakıyor. "Bir planın var, değil mi?"

"Her zaman var." Diyor Nokan.

"Beni tanıyacaklar." Diyorum panikle. "Tanımayacaklar."

"Çünkü zihinleriyle oynadın." Diyorum iç çekerek.

Alışsam iyi olur.

Ahau yüzüme bakıyor. "Her şey aynı görünüyor?"

"Size göre." Piramitin etrafındaki insanları işaret ediyor. "Ama onlar için değil."

"Piramidin içine hepimiz giremeyiz. Ben dışarıda kalıp potansiyel bir tehlikeye karşı nöbet tutacağım. Bir arada olursak dikkat çekeriz. Ahau ve Lykan, çok uzaklaşmayın ama etrafta dolanın. Piramidin çevresini saralım."

"Ve ben?" diyorum plana dahil edilmediğim için alınarak.

"Sen, piramidin içine gireceksin."

"Tek başıma mı?!" diyorum şaşkıdan korkuya dönen bir ses tonu ile.

"Tek başına." Diyor onaylayarak.

"Karanlıktan korkar mısın?"

Alnımı ovuyorum. Başım ne de çok ağrıyor.

"Her zaman. İnsan ne zaman korkmaz ki." Diye mırıldanıyorum.

"Karanlıkta görmeyi beklediği şeylerin kendisi haline geldiğinde."

Lykan, Ahau ve ben bakışıyoruz.

***

Piramitin girişine doğru ilerlerken kimsenin beni durdurmamasını garipsesemde, Nokan her ne yaptıysa işe yarıyor olmalı diye düşünüyorum.

Klostrofobik girşi gördüğümde nefesimi tutuyorum. Bu, yapmak istediğim son şey bile değil. Ama girmem gerekiyor.

İçime derin bir nefes çekiyorum ve birkaç motivasyon verici sözün ardından içeri doğru ilk adımımı atıyorum.

Belki bir insanın üzerinde yürümesi piramite zarar verebilirdi ama bir ka'nın ışık bedeni iz bırakmazdı.

İçeri doğru ilerlerken aniden duruyorum. Bir uğultu duyduğuma yemin edebilirim.

Cesaretimi toplayarak tekrar yürümeye başlıyorum. Dar duvarlar bir anda birleşecek ve beni ezecekmiş gibi hissediyorum, bu yüzden bu tünelden bir an önce çıkmaya hevesliyim. Neyse ki insanlar burayı aydınlatmış.

Yükselen geçiti geçtiğimi umarken büyük galeriyi görüyorum.

Zihnimde Nokan'ın bana gösterdiği krokiyi canlandırmaya çalışarak bir anlığına nereye gitmem gerektiğini düşünüyorum. Uğultular daha da yükseliyor.

Belki de arkamı dönüp bağırarak buradan kaçmalıyım.

Ama içimden bir ses kötü olmadığımı Nokan'a kanıtlamam gerektiğini söylüyor.

Özellikle de beni kara delik olmakla suçladıktan sonra.

Ki sanırım haklı.

Bu düşünce beni devam etmeye itiyor.

Uğultu yükseldikçe yürürken sürekli arkamı kontrol etme ihtiyacı hissediyorum.

"Boşluk nerede?" diye mırıldanıyorum olduğum yerde dönüp durduğumu fark edip paniklemeye başlayarak.

İnsan izinin olmadığı hiçbir oda bulamıyorum.

Boşluk nerede?

Uğultu Kraliçe Odasına geldiğimde neredeyse tamamen kesiliyor.

Sevinmek istiyorum ama içimdeki bir ses bir şeylerin feci yanlış olduğunu söylüyor.

Bu huzursuzluk hissine daha fazla dayanamayarak geçite doğru geri yürüyorum, fısıltılar artıyor.

Büyük Galeriye geri geldiğimde içime derin bir nefes çekiyorum ve başımı ovuyorum.

Fısıltılar adeta zihnimin içinden dolup taşıyor. Neredeyse kulaklarımdan akacaklar.

İleriye doğru birkaç adım atıyorum, fısıltılar o kadar yükseliyor ve kalabalıklaşıyor ki dizlerimin üzerine çöküp kulaklarımı sımsıkı kapayıp, gözlerimi yumuyorum.

Dayanamıyorum.

Elimi yere koyduğumda nefesim kesiliyor.

Kafamı tekrar kaldırdığımda ise karşımda altından bir kapı var.

...

Fısıltılar susuyor.

Sanırım beni buraya yönlendirmeye çalışıyorlardı, bir tür sıcak-soğuk oyunu gibi.

Dizlerimin üzerinde yükseliyorum.

Piramidin yepyeni gözüktüğünü görüyorum.

Az önce bir zaman fırtınası mı oluşturdum?

Nokan.

Yine onun güçlerinden biri olduğuna eminim.

Kısaca özet geçmemi isterseniz, zaman fırtınası geçici bir süreliğine somut bir nesneyi geçmişteki-gelecekteki görünümü ve işlevi ile değiştirmeye deniyor.

Ve sanırım ben az önce bu piramit içinde bir zaman fırtınası yarattım.

Kapıyı açmaya yelteniyorum ama elimi kaldırdığım anda kendiliğinden açılıyor.

Pekala.

İçerisinin sayısız hazine ile dolu olduğunu gördüğümde nefesim kesiliyor.

Odanın en üst kısmına ise Osiris çizilmiş.

Önce zümrütlere mi, yoksa elmaslara mı döneceğimi şaşırıyorum.

Bir kurukafanın üzerine yerleştirilmiş bir firavun tacını görüyorum.

Tanrım.

Bu Atef.

Osiris'in Tacı.

O halde burası...

"Ölümlü kokusu alıyorum."

Arkama dönüyorum.

Khufu.

Ka'sını görüyorum, dört gölgesi var.

Bakışlarımı yüzüne çeviriyorum.

Simsiyah.

"Yüzün...üz?" diyorum sesimin titremesine engel olamayarak.

"Görmek istemezsin." Diye fısıldıyor. Sesi hırıltılı çıkıyor.

Sanki...boğazında sıcak patates varmış gibi?

Oh...

Boğazının kesik olduğunu görüyorum.

Belki de Neredeyse Kafasız Nick ile akrabalıkları vardır.

Yutkunuyorum. "Nasıl...?"

"Nasıl mı bu hale geldim?" diyor hırlayarak. "Hazineler." Etrafı işaret ediyor.

"Ruhum bu odaya hapsoldu. Ölümden sonra beni sonsuz bir bereketin beklediğini sanmıştım ama bekleyen tek şey gazabmış."

Gazap kelimesini söylediğinde arkasındaki dört gölgenin büyüdüğünü görüyorum.

Beş.

Beş gölge var.

Ve altı...?

Yedi.

Sekiz.

Dokuz.

Saymayı bırakıp, "Tüm bunlar ne anlama geliyor?" diye soruyorum.

"Gazabın seni de saracağı anlamına geliyor." Diye hırlıyor.

"Bir kere korkunun tadını aldı mı..." Nefesi kesiliyor. "Asla bırakmaz." Yere yığılıyor.

Üzerime düşmemesi için geriye çekiliyorum.

Ezilmiş sinek gibi yere yapıştığını görüyorum. İğrenç.

Yere bakarken benimde ardımda bir sürü gölge olduğunu fark ederek duraksıyorum.

"Gölgeler ne anlama geliyor?" diye mırıldanıyorum kendi kendime.

"Öldüğünde seni bekleyen işkencelerin sayısı." Diyor bir erkek sesi.

"Her gölge acı çektirdiğin bir ruha ait, onların sayıları kadar işkence çekeceksin."

Kaşlarımı çatıyorum. Bu kadar kişiye ne yaptım ki?

Aklımdan geçeni dillendiriyorum. "Bu kadar kişiye ne yaptım ki?"

"Henüz yapmadın. Ama yapacaksın. Zaman fırtınası yarattığını unutma. Burada gelecek, geçmiş ve şimdi aynı anda yaşanır."

Kaşlarımı çatıyorum.

"Osiris?" diyorum duvardaki çizimine bakarak.

Onaylamadığını belirten bir şekilde dilini damağına götürüp şaklatıyor.

"İyi deneme." Bir anlığına bir şey gördüğümü sanıyorum. Bir anlığına.

Ardından Atef'in üzerindeki deve kuşu tüylerinden biri aniden gözümün önünde havalanıyor, sanki çok güçlü bir rüzgar esmiş gibi.

Ve, magma kadar sıcak iki avuç aniden önümde belirip ellerimi kavrıyor.

"Beni özledin mi?"

Bir çift el beni dans edercesine etrafımda döndürüyor, ardından vücudunun geri kalanı da görünür oluyor.

Anubis.

Antik mısır sembolleri dolu ellerinden tanımalıydım.

"Anubis?"

Her zamanki kadar...

Bunu söylemeyeceğim.

Hayır.

Beklemeyi kesin.

Ağzım mühürlü.

Hala mı bekliyorsunuz?

Hadi ama.

İyi...

Her zamanki kadar seksi görünüyor.

TANRIM.

Unutun, bunu hiç söylemedim.

O SENİ KURBANLIK KOYUN GİBİ GÖREN BİR TANRI ALMİRA! KENDİNE GEL.

Ama ela gözleri-

İçime titrek bir nefes çekiyorum. Gülüyor. "Sana 'seksi' gelen ben değilim, Mira. Ölümün cazibesi. Ben bir yeraltı tanrısıyım. Unuttun mu? Senin rahminden doğmayım. Kara deliğin yani."

Ah böyle diyince kulağa biraz iğrenç geliyor.

"Metafor olarak..." diye mırıldanıyorum gözlerimi kaçırarak. Bana taktığı lakapta gözümden kaçmadı ama sesimi çıkarmıyorum. Bu da benim ona Anu diyebileceğim anlamına mı geliyor? Sadece dalga geçiyordum, desem beni öldürür.

"Ne işin var burada?" diyerek kaşlarımmı çatıyorum. Onu ittirip Atef'i taşıyan kurukafaya erişmeye çalışıyorum ama beni durduruyor.

"Bir teklifim va-"

"İLGİLENMİYORUM."

"-r, evet dersen yaşamana göz yumarım. Yani artık kurbanım olmak zorunda olmazsın."

Poker yüzüm anında bozuluyor, ilgilendiğimi gördüğünde yüzüne halinden memnun bir gülümseme yayılıyor.

Sanki diğer herkes daha birinci çinkoyu yapamamışken ikinci çinkoyu yapmış gibi.

Ve şimdi bana tombala yapma şansı veriyordu.

"Dinliyorum." Diyorum sesimi alçaltıp kollarımı birleştirerek.

Ha şöyle dercesine başını yavaşça sallıyor.

"Ufak bir iyilik karşılında seni hem kurbanım olmaktan kurtarabilir, hemde tüm kurukafalara tam şu anda erişmeni sağlayabilirim."

"Nasıl? Daha doğrusu... Neden?"

"Öncelikle," diyor sadece ilk soruyu kaale alarak. "burada yarattığın zaman fırtınasını kullanarak, sadece tek bir kurukafaya dokunarak eskisi gibi hepsinin bir arada olmasını sağlayabilirim. Böylece uğraşmana hiç gerek kalmaz."

"Karşılığında?"

"Karşılığında, dileğin kıyamet olacak."

Gülmeye başlıyorum. "Daha komik olamazdı. Tabii ki hayır."

Gülümsüyor. "Toy olduğun ne de belli. Kıyameti durdurduğunda minnet duaları alıp adının tarihe altın harflerle yazılacağını falan mı sanıyorsun? Tarihin Lilith'e ne yaptığına bak. Afrodit'e. Artemis'e. Lucifer'a." Parmağını göğsüne koyuyor. "Bana. "

"Adını altın harflerle kazımayacaklar, aksine silmek için her şeyi yapacaklar. İlk kadın olduğun için şeytanlaştıracaklar seni, özgürlüğünün peşinde koştuğun için Şeytanla aynı kefeye koyulacaksın. Güzelliğin ve Aşkın Tanrıçası olduğun için gönül eğlendirmekle suçlanacaksın, hemcinslerini kıskanan bir kocakarı gibi resmedileceksin. Kadınların koruyucu tanrıçası olup erkeklerden uzak bir yaşam sürünce, yine erkekler tarafından adın karalanacak, aşka inanmadığın için aşağlanacaksın. Kendi doğrularının peşinden gittiğin için kanatların kesilecek, ama kötü olan yine sen olacaksın. İnsanlar sana boynuzlar verecek, günahlarının vebalini boynnuna asacaklar.

Ve senin, tek.

Bir.

Kelime.

Etme.

Şansın.

Bile.

Olmayacak."

Yüzüme eğiliyor.

"Çünkü hikayeni dinlemeyecekler. Sağırlar. Körler. İşlerine geliyor."

Çenemi tutuyor.

"Ve sen, kıyameti kurtarmak için kendini feda ederken senin kendini Şeytana kurban ettiğini yazacaklar, Tanrılarla gönül eğlendirdiğini, delinin teki olduğunu.

Wyrdler Dünyayı idare edemediler, Almira. Edemeyecekler de.

İnsanların haline bir bak. Ne kadar iğrenç, acınası durumda olduklarında bir bak.

Düzen getirmek sitediklerini söyleyip var olan düzeni yok ediyorlar. Sen ve kardeşlerinin hiçliğinin içinde her şey dönecek bir eksen buluyordu. Bir amaç.

Ama dünya bir cehennem. O haklarında atıp tutmalara doyamadıkları iblislerden biri hepsi."

Çenemi tutan eli gevşiyor.

"Ailenin ölüm sebebi onlar." Diye fısıldıyor. "Ailenden herkes bu iğrenç döngünün farkındaydı, ama hiçbiri bu döngüyü kıracak kadar güçlü olamadı. Her Kitara da deneyecek cesaret vardır." Elini kalbime koyuyor. "Sende de var."

İnsanlar hakkında konuşurken ne kadar sinirlendiğini görebiliyorum.

"Babanı neye dönüştürdüklerine bir bak. Ya da anneni nasıl öldürdüklerine.

Gücünüzden korkuyorlar. Kaynağını bilmiyorlar, açıklayamıyorlar.

Ama sana söyleyeyim, hepiniz karadeliğin ruhlarının reenkarne olmuş halisiniz. Kalbiniz çürütülemez, boşluktan yapılma.

Gücünün durdurulamaz, korkudan yapılma.

Ve siz. Siz, hiçliktensiniz. Hiçliğin ta kendisininiz.

Gözlerini kapattığında, hatırlamıyor musun hiçliğin o kendine özgü düzenini? Huzurunu?

Reddetmek seni bir yere vardırmaz, Almira.”

İçine derin bir nefes çekiyor. Damağımın kuruduğunu hissediyorum.

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. Sen ailenin lanetini kırabilecek tek kişisin. Asırlarca kıyamet için mücadele etmiş soyunu yarı yolda mı bıracaksın? Mezarlarını gördün. Daha iyilerini hak ediyorlar.

İnsan gibi gömülmek onlar için büyük bir hakaret.

Cesetleri dünyanın dört bir yanında, ka’ları ise yollarını kaybetmiş.

Cesaretini nereye sakladın?

Hiçliğe olan güvenini?”

Peki, bu uzun bir nutuk olmuştu...

Annemle babamın insanlar tarafından... katledildiğini bilmiyordum. Ve tüm ailemin.

Ama karadeliğin ruhunu barındıran tek kişi olmamak biraz iyi hissettirmişti.

Lilith, Afrodit, Artemis, Lucifer ve daha niceleri.

Tarihe gömülenler.

Onlardan olmak istemiyorum. Hikayemin, ailemin hikayesinin yok olup gitmesini istemiyorum.

Anubis haklı. İnsan mezarında yatmak onlar için hakaret.

Benim içinde.

Hiçbir şey borçlu olmadığım insanların dünyasını mı kurtaracağım?

Ve bu bana ne verecek?

Daha fazla kayıp ve acı dışında.

Anubis haklı.

Ve ben bunu kabullenmekten nefret ediyorum.

“Dünya kurtarılmayı hak ediyor mu, Almira?” diye fısıldıyor.

Etmiyor.

Etmedi.

Etmeyecek.

“Hayır. Ama benim dünyam ediyor.”

Elinde beliren fotoğrafı bana uzatıyor. Çerçevenin içindekki ailemin fotoğrafı.

“Senin dünyanı yok edenlere bir dünya borçlu değilsin.” Diyor.

“Benim dünyam...” diye mırıldanıyorum fotoğrafı okşarken. “Ama bir intikam borçluyum.”

Yüzünde beliren gülümsemeden hoşlanmıyorum.

Haklı olmasından hoşlanmıyorum.

“Kıyamet.” Diyorum omuzlarımı gererek. “Benim soyadım.”

“Kabul ediyorum.” Diyorum fısıldayarak.

Anubis “biliyordum” dercesine sırıtıyor.

“Fısıltılar bana aitti. Kulağa karadeliğin sesi gibi geliyor, değil mi? Huzur verici.

Fısıltılarım seni geri kalanlarına yönlendirecek. Bende bu sırada kız kardeşine dinlenmesini söyleyeceğim çünkü sen onun için diğerlerini bulacaksın, değil mi?”

“Bulacağım.”

“Asma bahçelerinde bol şans o zaman.”

Arkasını dönüp yürümeye başlıyor.

Etrafını siyah bir aura sararken yavaşça gözden kaybolmaya başlıyor.

Vücudunu bana döndürmeden sadece kafasını yarım çevirerek,

“Sözünü bozarsan, ailenle senin yerin bin kat altında ikamet edip süründüğünüzden emin olurum.” Diyor. “Ve seni öldürüp, öldürüp tekrar diriltmekten çekinmem.”

Arkasında sert bir rüzgar bırakarak kayboluyor.

Bıraktığı tek şey rüzgar değil.

Bir günlük.

Yerde duran günlüğe yaklaşıyorum.

IZABEL KITARA yazısı üzerine altın harflerle kazınmış.

Günlükle kurukafayı elime alıyorum.

Şimdi ailemi annemin ağzından daha iyi tanıyabilirim.

Piramitten dışarı yürürken Nokan’ın güçlerini kullanarak kitabı görünmez kılıyorum.

Dünya kurtarılmayı hak etmiyor.

Ama dünyam ediyor.

İki taraflı oynamaktan çekinmeyeceğim kardeşlerim.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.