İçeriğe geç

Okyanus Altındakiler

Bölüm 7 · 11 dk okuma

Okyanus Altındakiler

Bölüm 7

Psikiyatri Notları: 31 Ocak - 2020

31 Ocak – 2020

...Egemen Tuna ve Eylül Hazan Akay'ın ayrılan yollarının ilk ayı...

Çoğu yazarın, bir şeyleri kaleme almadan önce geçmişlerinde hayatlarını derinden etkileyen olaylarla karşılaşması bir tesadüf değildi. Balzac'a günde onlarca bardak kahve içirten, Dickens'a morg ziyareti yaptıran ve kendisine mektup gönderen Tarancı'nın elbette hayatlarında yanlış gittiğini düşündükleri hatıralar vardı.

Ama bence bambaşka hayatları kurguladıkları o anlar ne yaşadıkları berbat anılarda ne de yaşamak için çabaladıkları o hayattaydı. Bence duygulardı.

İnsanın zihnini işgal eden ve nedenini bile açıklayamadıkları o tarifsiz duygular. Nefretlerini miras bıraktılar kimi zaman, bazen de derinden duydukları özlemi. Aşkı o kadar güzel anlattılar ki, korkuyu hissettirdiler. Ayrılığı bir çıkış, tesadüfleri ise bir mucize gibi anlattılar. Duygulara hayat verdiler, yazdıkları hayatları duygusal bir şekilde kaleme almadılar.

Bazen nereden geldiğini bilmediğim bir korku kaplıyordu içimi. Ne gizlim saklım vardı ne de kaybedebilecek bir şeyim. Ne geleceği amansız bir şekilde arzuluyordum ne de geçmiş o kadar canımı acıtmıyordu. Ama hissettiğim o korku bunların hepsine sahipmişim gibi hissettiriyordu. Acımasız bir şeydi.

Korku hayatıma yeniden Tanrının misafiri olarak yerleşecekti.

Bu şey yükseklikten korkmam gibi bir his değildi. Yükseklik korkum o gece, Akdeniz'in esen tatlı rüzgarında kendini ikinci kattan atmaya çalışan küçük bir kız çocuğunun mirasıydı. Ya da sonsuza kadar yalnız kalmak zorunda olacağım düşüncesiyle de bir alakası yoktu bu hissin. O korku ise, aynı evde yaşadığım ama birkaç cümle dışında iletişim kuramadığımız babamın bana bıraktığı bir mirastı. Bunlara alışıktım. Bunlara o kadar alışıktım ki bana korku gibi değil artık hayatımın bir parçası gibi hissettiriyordu zaten.

Bu öyle bir histi ki, uykumdan uyandırabiliyor, sevdiğim bir insanla beraberken bir anda gelebiliyor ya da hayatımda her şey başarılı bir şekilde ilerlerken ortaya çıkabiliyordu.

Sert bir rüzgar gibi geçiyor, yıkıyor ve sonra diniyordu.

Duygular genlerimizden bize gerçekten miras mı kalıyordu? Annem beni bu dünyaya getirirken kendisinin yaşadığı hisleri de mi hediye etmişti?

"Tam anlayamadım. Seni ara sıra yoklayan bu korku duygusunun, sana annenden mi kalmış olabileceğini merak ediyorsun?" Başımı salladığımda meraklı ifadesinin yerini içten bir gülümseme aldı.

Kaç yılı devirmiştik bu kadınla? Üç yıl olmak üzereydi sanırım. Oysa, sonlara yaklaştığımızı hissettiğim anda ona attığım mesajı hala hatırlıyordum.

'Biriyle tanıştım, ilaçlara bile gerek duymuyorum. Uyuyabiliyor, yiyebiliyorum. Hatta içimde olumsuz hiçbir duygu yokmuş gibi hissediyorum. Sonraki seansı bir süre erteleyebiliriz diye düşünüyorum.'

Ama yeniden buradaydım. O mesajı atalı bir ay bile olmamıştı ve Yağmur'un, beni yeniden İstanbul'a getirdiği zamandan birkaç gün geçmişti. Egemen'in beni terk etmesinin üzerine tam bir ay binmişti.

"Bu fikir bir teori olmaktan çıkıp kanıtlanalı çok oldu. Yani evet, genetik kodlarımızda, fiziksel hastalıklarımızla birlikte duygusal olanları da nesillere aktarabiliyoruz. Ama asıl önemli soru, bu korkunun bir hastalık olduğunu sana düşündüren ne?" Sorduğu soruyu bir süre düşündüm.

Yeni ofisinde bir koltuk grubu vardı ve geniş olanda ben, teklide kendisi oturuyordu. Üstündeki beyaz elbise bir yerden tanıdıktı, büyük ihtimalle daha önce de giymişti. Ona çok yakıştığını düşündüm. Dudaklarına dolgu, alnına botoks yaptırmıştı. Doğal dursa da onun karakteristik bir yüzü olduğunu düşündüğüm için ilk gördüğümde şaşırmıştım. Yine de güzel bir kadındı.

Bu his bir hastalık gibi hissettiriyordu çünkü bana annemi anlatan insanlar da annemin sürekli korku içinde yaşadığından bahsetmişlerdi. Ve en sonunda da delirmişti.

"Annem de sürekli korkuyla yaşarmış. Sonu da malum, benim ömrüm kadar hastane odası."

Başını anladım dercesine aşağı yukarı salladı. Not defteri ve kalemi sehpanın üzerinde duruyordu. Belki de artık bana o kadar alışmış ve beni o kadar iyi tanıyordu ki not edecek yeni bir şeyleri yoktu. Gülümsememi saklamaya çalıştım.

Doktor ailemden daha iyi tanıyordu beni. "Annen korkuyu genetik olarak mı hissetti yoksa yaşadığı travmatik bir olay sonucunda mı edindi? Yanlış hatırlamıyorsam, kaçarak evlendi ve evlendiği gece babası annesini öldürdü. Bundan sonra başladı değil mi?" Bir süre, lisedeyken bana anlatılan hikayeyi düşündüm.

Sanki Eylül Akay'ın yaşadığı her şeyi ben yaşamışım gibi taze bir hatıraydı zihnimin kıyılarında.

Bazen onu o kadar iyi anlıyor, o kadar iyi hissediyor ve o kadar... onun yerine koyuyordum ki kendimi. Ben yaşamışım gibi geliyordu. Yaşadığım her şeye onun da yaşadıklarının ağırlığı biniyor ve gittikçe eziliyormuş gibi hissediyordum.

Küçükken yaşadığımız travmaların böyle bir etkisi vardı. Okuduğum bir kişisel gelişim kitabı vardı. Yağmur, bana o kitabı alalı sadece bir hafta olmuştu.

'Kişilerin her birinin içinde uyuyan, bi sonraki nesilde çözülebilmek için ortaya çıkacak travma parçaları vardı...'

O nesil bendim, bir sonraki nesil bendim.

Annemin travmalarını çözümlemesi gereken kişi bendim. Bunu şimdi anlıyordum.

"Sanırım evden kaçmadan önce de babası alkolik olduğu ve sürekli onlara zarar verdiği için psikolojisi çok iyi değilmiş." Kaşlarını kaldırdı ve ellerini iki yanında açtı. "Şimdi son bahsettiğimiz şey yaşanılmış korku Hazan. Korkması için tasarlanmış bir şeyler yaşamış. Bir de yaşadığımız o olaylardan geçmeyen izler vardır, bunlar da edinilmiş korkudur." Anlamam için ara verip bekledi ve başımla onayladım.

"Annen, yaşadığı olaylarla başa çıkamadığı için ve sürekli ihmal edilen bu hisler yüzünden ağır hasarlar aldı. Ama annene bu, genetik olarak aktarılmadı. Aynısı senin için de geçerli Hazancığım. Bunları konuştuk, aile travmaları birinci elden sana o kadar erken ve ani bir şekilde yansıtıldığı için genetik gibi hissetmene neden olacak kadar erken yüzleştin çoğu şeyle." Çok erken yüzleşmiştim.

O kadar erkendi ki yüzleştiğimin bile farkında değildim.

"Şimdi biraz Egemen'den bahsetmek istiyorum. Senin için uygun mu?" Egemen Tuna. Hiçbir şeyim yokken, bana her şeyim varmış gibi hissettiren ve sonra da çekip giden bir adamdı. Ondan bahsetmemiz uygun muydu? Değildi. Ama aşamazsam daha boktan bir hal alacağını biliyordum. "Olaydan sonrasını değil öncesini konuşacağız seninle bugün. Onun hakkında aklına gelen en güzel şeyler neler? Bana bahseder misin? Lütfen benim, sorumluluk ya da utanç hissedebileceğin bir büyüğün olmadığımı hatırla ve anlatmaktan çekinme."

Güzel şeyler.

O geceye kadar aklıma güzel şeyler dışında zaten tek bir kötü şeyin gelmediğini ona söylesem ne derdi acaba diye düşündüm. Benim için o dünyadaki en doğru insandı desem, ne düşünürdü hakkımda? Yine de hakkımda benim için düşünen tek insandı. Bana yardımcı olabilecek tek insan.

"Doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten çekinmezdi. Hislerini, düşüncelerini hiçbir zaman saklama gereği duymazdı. Buna hep özenirdim." Gülümsedi.

"Doğruları ve yanlışları nelerdi peki?"

Dik bir şekilde oturduğum koltukta geriye doğru yaslandım ve ellerimi birleştirdim. Doğruları doğrumdu ama yanlış olduğunu düşündüğü hiçbir şey bana yanlış gibi hissettirmiyordu. Yani benim gözümde her zaman kusursuz kararları vardı.

Gözümün nasıl kör olduğunu ben bile anlayabiliyordum.

"Hukuk okuyor. Mezun olacak birkaç aya. Babasının siyasette önemli bir pozisyonu olduğu için ne avukat olmak istiyor ne de başka bir şey. Bunu bana itiraf ederken o kadar çekiniyordu ki sanki onunla dalga geçeceğimden korkuyor gibiydi. Ona, peki ne olmak istiyorsun, diye sordum. Konsoloslukta çalışmak istediğini söyledi. Sanki o an bana hayatları kurtarmak istediğim için doktor olacağım demiş gibi hissettim. Öyle işte..." Ansızın aklıma gelen örnekle bunu hatıramda nasıl tutmayı başarabildiğimi düşünmemeye çalıştım.

Sanki söylediğim ona istediği cevabı vermemiş gibi kaşlarını kaldırdı. "Başka? Bana onun hayata bakışındaki doğrulardan bahset biraz da." Hayata bakışı. Hayata nasıl bakıyordu? Fazla düşünmemem gerekiyordu. Biliyordum, fazla düşünürsem eğer kendimi filtrelerdim.

"Annesi, küçük kız kardeşini dünyaya getirirken vefat etmiş. Ama annesiz büyüse bile o kadar beyefendi ve insanların düzgün diyebileceği bir kalıpta büyümüş ki. Kadınlara, kız çocuklarına nasıl davranılması gerektiğini her zaman bilirdi. Kavga esnasında bile asla sesini yükseltmezdi. Üstüne giderdim bazen, damarına basardım. Yine de bağırmak yerine sesinin tonunu birazcık arttırıp anlamam için sakinliğini korumaya çalışırdı."

Egemen Tuna bana hiç bağırmış mıydı?

"Kendi annen için 'öldü' tabirini kullanırken onun annesi için neden 'vefat'ı seçtin?" Sorusunun alakasını bilmesem de ellerimi yukarı kaldırıp bilmiyorum der gibi hareket ettirdim. "Peki insanların şiddetli kavgalarda sesini yükseltmemesi gerektiğini mi düşünüyorsun?"

Sorusunu düşündüm. Ben kolay kolay bağırmayan, ortalığı yıkmayan, karşındakine zarar vermeyen biriydim. Ama bunun nedeni bunları yaptığımda dahi dikkat çekemeyeceğimi düşünmemden kaynaklanıyordu.

Ben öyle bir büyümüştüm ki, insanlar sadece kendime zarar verdiğimde ilgilerini bana yöneltiyorlar ve beni sonunda fark ediyorlardı. Soruya nasıl cevap vermem gerektiğini bilemedim. Ve öylece karşımdaki doktora baktım.

Cevap veremeyeceğimi anladığında eline bugün ilk kez sehpanın üzerindeki defteri aldı ve kalemle birkaç saniye bir şeyler yazdı. Demek ki hala hakkımda yeni dikkatini çeken şeyler vardı. "Sence Egemen'in sana hiçbir zaman bağırmamasının sana doğru olarak gelmesinin nedeni, babanla yaşadığın tüm sıkıntılı durumlara rağmen babanın da sana hiç sesini yükseltmemesi olabilir mi?"

Hakkımda çok fazla şey biliyordu. Bir kez daha içimi karşımdaki kadının yanındaki savunmasızlığımın verdiği korku doldurduğunda göğsümü açıp ona göstermek istedim.

Bak, işte tam burada! Tam şu an onu yeniden hissediyorum. Görebiliyor muydu? O korkuyu görebiliyor muydu?

"Bilmiyorum, olabilir. Ama kavga esnasında insanların kendine hakim olamamasının nedeni anlaşılmadığını sandığı için bence. Babam hiçbir zaman anlatmak istemediği için bağırmadı bana, Egemen de her zaman anlayacağımı düşündüğü için. O yüzden ikisinin alakası olduğunu düşünmüyorum."

Elleri dizlerinde öne doğru eğildi ve önündeki yeşil çayın olduğu fincana doğru uzandı. Fincanı alırken sırıtmasını saklamadı ve bana doğru kaldırdı.

"Çok fazla yol kat ettin Hazan. Senin az önceki bu doğru tanın, çoğu yılları devirmiş yaşlı insanın bile düşünemeyeceği kadar önemliydi."

İçimdeki korku yeniden yok oldu. Ve gülümsedim.

"Yanlış bulduğu şeyler nelerdi. Yanlışları olmayan biri dediğine göre, yapsaydı hangi yanlışları yapardı?" Hiç düşünmeden cevapladım. "Şu an birlikte olurduk. Yapsaydı eğer bir yanlış, şu an birlikte olurduk ve ben büyük ihtimalle size bir mesaj daha atardım gecenin bir vaktinde heyecanla." Şakama gülmesini bekledim ama dikkatle beni inceliyordu.

"Egemen'in, sana aşık olduğunu söyleyen arkadaşından dolayı mı böyle düşünüyorsun?" Başımı onaylamak için aşağı yukarı salladım ve kendi önümdeki fincanı avuçlarımın içine alıp bekledim. "Mert. Onunla başlamıştı zaten her şey. O zaman sadece küçük bir hoşlantıydı onun için bence. Ama yılbaşından önceki o günde, Mert ile yeniden konuştuğumda, bana hissettiklerini itiraf etti ve ben de Egemen'e danışmadan ona aramızdakileri itiraf ettim. Yine de, Mert, her şeye rağmen o kadar anlayışlı bir şekilde yaklaşmıştı ki. Ben şey sandım... Mert'e rağmen birlikte olmak artık en büyük yanlışımız olmayacak."

Kupasından bir yudum aldı ve aldığı yudumu yavaşça boğazından yuvarladı. Onunkinde ne olduğunu bilmediğim bir çay vardı. Benimki ise bugünün kaçıncı bardağı olduğunu bilmediğim kahvem.

İlaçları bıraktığımdan beri kahveyi yeniden artırdığımın farkındaydım. Ama içimden bir ses bugünün ardından yeniden o ilaçlara başlayacağımı fısıldıyordu. İçebileceğim kadar kahveye kendi kendime söz verdim.

"Egemen ile Mert ne kadar yakındılar?" Düşündüm ve zihnimde bunu nasıl tasvir edebileceğime karar vermeye çalıştım. Onların yakınlığını neye benzetebilirdim kestiremiyordum ama en azından denemeye çalıştım.

"Herhangi bir kardeşiniz var mı?" Vereceğim örneği tahmin ettiğini düşünüyordu, bu yüzden gülümsedi. "Var, bir kız kardeşim var." Sanki az önceki cümle dudaklarının arasından izinsiz bir şekilde çıkmış gibi bir süre ani bir sessizlikle bekledi.

"Ama hiçkimsenin bir arkadaşına kardeş mabında yakın olduğunu düşünmüyorum. Yanlış anlama. Aynı kandan olmayan birine kardeşten daha yakın olursun. Ama kardeş yakınlığı insanların sadece kardeşi olduğunda deneyimleyebileceği bir şey." Bu sefer gülümseyen bendim ve bacak bacak üstüne atıp öne doğru eğildim.

Kolay kolay kesin yargıları olan biri değildi. Ama bu seferki kesin yargısını düzeltmenin hazzı bana iyi hissettirdiğinde yavaşça aklımdan geçenleri düzgünce kelimelere dökmeye çalıştım.

"Mert sanki Egemen ile aynı evde büyüyen, aynı yemekleri yiyen, aynı okulları okuyan hatta belki de aynı aileye sahip olan ama hiçbir zaman kardeş olamayacak kadar birbirlerine uzak olan o iki insandı. Bu daha tehlikeli bir şey bence. Kardeşine bile ihanet etmek daha kolaydır ama can dostuna ihanet edemezsin. Çünkü anlamaz. Kardeşler anlar. Belki de Egemen'i en çok bu zorladı."

Açıklamam onu tatmin etmiş gibi geriye yaslanıp bir süre düşündüğünde şaka olsun diye önümdeki defteri ve kalemi alıp yazıyormuş gibi yapmak istedim.

Bu aralar her şeyi dalgaya vurma eğilimim vardı. Ama yapmadım. Bilirsiniz, psikiyatristiniz en berbat anıları bile kaldırabilirdi ama genellikle şaka konusunda temkinli oluyorlardı.

"Mert'in senden hoşlanması nasıl hissettirdi peki?" İşte bu güzel bir soruydu.

Eğer Mert ile o yüzleşmemden önce sorulsaydı, rahatsız olduğumu söylerdim. Bencilliğim ile başıma sardığımı ama yine de hak etmediğimi ve rahatsız olduğumu söylerdim. Ama o yüzleşme beni bazı şeylere farklı bir pencereden bakmaya yönlendirmişti.

Gerçek düşüncelerimi ve hislerimi söyleyip söylememek konusunda o kadar kararsızdım ki, hatta ilk geldiğim zamanlarda bana ailemi anlatmamı istediğinde bile bu kadar düşündüğümü hatırlamıyordum. Bir süre bekledik. O çayını yudumladı ve ben de kollarımı birleştirip boşluğu izledim. Bilerek başka bir soru sormuyor ya da yorum yapmıyordu.

Bu cevabı istiyordu.

"Birinin beni sevebileceğini gösterdi. Yani onunla konuşana kadar asla mümkün değilmiş gibi hissediyordum." Kaşlarını çattı ve elindeki çayı yavaşça sehpaya bıraktı, dirseklerini bacaklarının üstüne yerleştirerek bana doğru eğildi. "Nasıl yani? Egemen'in hissettiremediğini Mert nasıl hissettirebildi?" Yüzümü aşağıya doğru eğdim.

"Egemen'in beni sevebilmesi için çok fazla neden verdim. Hatta bazıları ben bile değildim ama o sevsin diye olmaya razıydım. Mert'te ise tam tersiydi. En kötü halim, en kötü yanımı tanıdı. Konuşmayı kestim, yok saydım onu. Gün geldi en yakın arkadaşına aşığım dedim. Ve biliyor musunuz? O masadan ayrıldıktan sonra bile beni aradı ve sorun olmadığını, üzülmememi söyledi. Ben onunla birlikte birinin beni her şeyimle sevebileceğine inandım."

Acı gerçek ortaya sakince düştüğünde, bekledikçe ağırlaştığının ikimiz de farkındaydık. Ama kimse tek kelime edemiyordu. Ne o yorum yapabiliyordu ne de ben devam edebiliyordum. Bir süre sessizce oturduk.

Eline defterini aldı ve bir şeyler yazdı kısaca. Asla yapmayacağım bir şeyi yaptım.

"Ne yazdınız?" Şaşırmış bir şekilde bir anda başını defterinden kaldırdığında elindeki kalem kucağına düştü. Çok şaşırmıştı. İlk defa bir duyguyu bu kadar açıkça yaşadığını görüyordum.

Yüzüme uzun süre baktı ve deftere bakışlarını çevirmeden kısık sesle mırıldandı. "Okuduğum en güzel karakterdi. Ama ilk defa bir karakterin sadece kurgu olmasını diledim."

Gülümsedim. Gülümsedi.

Birçok kez ölmeyi denemiştim ama o gözlere baktığımda ilk defa hayatımın amacını tamamladığım hissine kapılmıştım.

Ve o gün bir kez daha ölmek istedim. Bu sefer kendimi öldürmeyi değil, ölmek istedim. Kendimi öldürmeye çalışmayacaktım ama ölmek için içten içe dualar edecek bunu dileyecektim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.