Bölüm 4: Kibritçi Kız
The Night We Met – Lord Huron
"Firuze!"
Emir'in sesi şaşkınlığın belirgin tonuyla yüksek bir şekilde yankılandığında hemen yanında elindeki tahta sopa benzeri şeyle dikilen adamın gözleri gözlerim dışında hiçbir yere değmiyordu.
Egemen Tuna'nın gözlerime tutunmasına izin verdim.
Çünkü o an ben de başka ne yapılır bilmiyordum.
"Emir senin burada ne işin var? Anahtarı nereden buldun sen, gerizekalı? Ödümü-" Firuz'u kesen görevli bıkkın bir şekilde bir kapının ardındakilere bir de bize bakarken sabırsız bir şekilde mırıldandı. "Hanımefendi, sanırım tanıdığınız. Bizlik bir durum kalmadıysa merkeze dönelim mi?"
Firuz sinirinden konuşamayınca ben gülümsemeye çalışarak başımla onayladım. "Yanlış anlaşılma olmuş, biz de bilmiyorduk. Teşekkür ederiz yeniden." Görevli bana cevap verme gereği duymadan merdivenlerden inen arkadaşına seslendiğinde yanındakiyle araca yürümeye başladı.
"Kızım sen manyak mısın?" Emir'in sorusuyla yüzümü buruşturduğumda Firuz'un koluma tutunan eli düştü. Birazdan olacaklar için birkaç adım uzaklaştığımda Firuz bir anda kardeşinin üzerine atladı.
Emir, üzerine atlayan ablasıyla düşmemek için kapı pervazına tutunduğunda başına gelen oldukça ağır olduğunu tahmin ettiğim darbeyle bir süre odağını kaybetti. Gülmemi gizlemek için elimle ağzımı örttüğümde Firuz ikinci bir darbeyi indirmek için yeniden elini kaldırdı ama Egemen onu engellemek için kardeşinin üstünden alınca boşa savrulan eliyle sinirle bağırdı.
"Bırak beni! Bunda kalıcı bir iz bırakmazsam asla rahat etmem!" Emir'e son bir kez bu sefer de ayağıyla vurduğunda isabet eden darbesi Emir'in acıyla alt bacağını tutmasına neden oldu. "Öldürecek lan bu beni!"
Firuz çok korkmuştu. Onun korkusunu sadece titreyen bedenine bakan biri bile anlardı. Ve şimdi aniden boşalan sinirleriyle yine de iyi baş ediyor diyebilirdim.
"Firuz! Tamam, kızım. Geçti, biziz işte!" Egemen, hala Firuz'u iki eliyle birden tutmaya devam ediyordu. Firuz, Egemen'in elinden kurtulup Emir'den birkaç adım uzağa yürüdü ve ellerini beline yerleştirdi. "Sen nereden buldun, bu evin anahtarını? İki anahtarı vardı buranın!"
Emir hala eğilmiş bir şekilde bir eliyle bacağını bir eliyle de başını tutarken mırıldandı. "Üniversitedeyken çıkartmıştım gizlice. Arkadaşlarla kaçıyorduk arada da kızım, niye evde birini görünce direk jandarmayı arıyorsun?"
Çünkü Emir, ona iş yemeğindeyim demişti. Çünkü buraya benim için kaçmıştık. Çünkü buraya geleceğimizi söylersek Emir'in Balık Adam'ı da getirmeyeceğinden emin olamazdık.
Sanırım şu an bu konumda olmamızın nedeni bendim.
"Seni babama söyleyeyim de gizlice anahtar çıkarmak neymiş gör!" Firuz bir kez daha Emir'e yeltenecekken bu sefer ben tuttum kolundan hafifçe.
Çok da geç olmadan geri dönsek daha iyi olacaktı.
"Tamam Firuz. Sorun yok, Emir'miş işte. Hadi daha geç olmadan dönelim." Ortaya şu anki dönen olaylardan daha ilginç bir şey atmışım gibi bir anda tüm bakışlar bana döndüğünde Emir, aceleyle doğruldu.
"Meleğim, ne dönmesinden bahsediyorsun?" Emir'in hala çektiği acıdan 'meleğim' derkenki acı dolu sesiyle gülümsedim hafifçe. "O bacağın moraracak, git buz tut acele. Biz de geri dönelim."
Firuz başını beni onaylarcasına salladığında Emir, yeniden konuşmaya yeltenecekken onu susturan yanındaki arkadaşıydı.
"Gecenin bu saatinde yola yeniden çıkmanız mantıklı olmaz." Onu duymamış gibi yaparak Firuz'a döndüm. "Hadi, güzelim."
Firuz, tam arkasını döndüğünde Emir ve Egemen aynı anda onun koluna tutunduğunda gözlerimi devirdim.
"Hiçbir yere gitmiyorsunuz kızım, adamı deli etmeyin! Sanki yabancıyız abi, Hazan ne oluyor sana Allah aşkına?" Emir, kaşlarını çatarak bana bakarken şu anki halime anlam verememesini anlıyordum. Ama gerçekten burada kalmak için yolda kurtların, ayıların olduğunu görmem gerekiyordu ki onda bile eğer çok düşünmezsem arabaya atlayıp yola çıkabilirdim.
"Hazan Hanım'ın derdi benim. İçeriye geçin siz, ben çıkacağım birazdan yola." Egemen'in itirafıyla sadece Emir değil hepimiz ona bakakaldığımızda gözlerini gözlerime sabitledi. "Emir'e ben söyledim, Firuz da büyük ihtimalle senden öğrenmiştir. O yüzden bana öyle saldırmak üzereymişsin gibi bakma."
Hücrelerime kadar yayılan sinir en son sözleriyle tepeme ulaştığında kabanımın cebine koyduğum ellerimi çıkarıp yumruk haline getirdim iki yanımda. Tırnaklarım avuç içime battığında gözlerimi kısarak ona baktım.
"Bakıyorum da görmeyeli ayarların bozulmuş senin, benimki de bozulmadan önce ağzını kapamaya ne dersin Egemen?" Onu eğlendirmişim gibi başını hafifçe eğip gülümsedi. "Sen hiç değişmemişsin ama?"
Kontrolüm tamamen gittiğinde az önce Firuz'un Emir'e atıldığı gibi neredeyse ben de Egemen'e saldıracakken aramıza giren bedenle öne attığım adımın durakladı. "Hazan'ım... Biz geçelim eve, onlar da şimdi çıkarlar. O yolu şu an çekebileceğimi sanmıyorum. Başım dönüyor hala yaşanılanlardan." Firuz, beni ikna etmek için kullandığı çocuksu sesiyle her seferinde başarılı olsa da başımı iki yana salladım.
"İkisi de içmiş, baksana! Nereye yola çıkıyorlar Allah aşkına?"
"Nereden anladın be?" Emir'in sorusuyla ona bakıp gözlerimi devirdiğimde tırsak bir ifadeyle geriye doğru adımladı. "Haklı, ikimiz de içtik valla biraz."
Firuz gitmek istemiyordu. Egemen, alkollüydü.
Bense sadece eskiyi yeniden yaşatmayacak bir yerde olmak dışında bir şey istemiyordum.
"İçeriye geç Firuz, arabadan eşyaları getirmeye gidiyorum." Bir daha kimseye bakmadan sokağın başına park ettiğim arabaya yürümeye başladığımda ardımdan gelen ayak seslerinin kimse ait olduğunu bilecek kadar tanıyordum aslında beni takip edeni. Yine de sesimi çıkarmadan arabanın önüne kadar geldiğimde, arabayı evin önüne çekmek için kapıyı açıp oturdum. Arabayı çalıştıramadan yolcu koltuğunun da kapısı açıldığında içeriye giren bedenle kapı yeniden kapandı.
"Hazan Akay. Seninle bir daha karşılaşabileceğimizi düşünmüyordum."
Arabayı çalıştırmak yerine kaçmaktan vazgeçip ona döndüm. "İnan bana öyle olmaması için çok çabalıyorum." Arkasına yaslanıp başını koltuğun başına yaslayarak gülümsedi. "Ne zamandır çözümlerin kaçmak oldu?"
Sorusu artık iyice bozulan sinirlerimin yansıması olarak gülmeme neden olduğunda başını kaldırmadan bana çevirdi bakışlarını.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun, Egemen." Yüzündeki gülümseme asla bozulmazken benim gülümsemem çoktan solduğunda dayanamayarak mırıldandım. "Egemen, sen gittin ve bitti. O andan sonra ne benim sahnemde sen var olabilirsin ne ben seninkinde. Buna göre davranman için illa oturup bunu söylemem mi gerekiyor?"
Sanki sonunda dikkatini çekmişim gibi başını kaldırıp bedenini doğrulttuğunda gözlerimin içine dikkatli bir ciddiyetle bakmaya başladı.
"Yani benim senin sahnene dahil olmaya çalıştığımı mı ima ediyorsun?"
Ona cevap vermek yerine tam olarak bunu ima ettiğimi anlaması için sessiz kaldığımda devam etti. "Eylül Hazan Akay, sahnemi ilk işgal eden sensin unuttun mu?" Sorusuyla gözlerim kontrolüm dışında iyice açıldığında dudağının kenarı sinsi bir ifadeyle yukarı kıvrıldı. "Emir ve Firuz, benim senden önce arkadaşlarımdı. İlla oturup bunu söylemem mi gerekiyor?"
İşte şimdi tamamen saf nefret ve şaşkınlığın bedene bürünmüş haline dönmemin an meselesi olduğuna emindim. Sinirden ellerim titremeye başlamadan bakışlarımı ondan kaçırıp vücudumu direksiyona doğru döndürdüm. Siyah deriyi kavrayan ellerimin boğumları beyazlarken beynimin de boğum boğum gerilmeye başladığını hissedebiliyordum.
Emir ve Firuz, ilk onun arkadaşlarıydı.
Bunu söylemesinin tek nedeni canımı yakmaktı.
"İnanılmazsın." İçimden birçok kez tekrar ettiğim kelimeyi sonunda duyabilmesini umursamadan fısıldadığımda yavaş hareketlerle yeniden ona döndüm. "Biliyorum, bunu senden birçok kez duydum."
Nefes alamıyordum.
Gerçekten nefes alamıyordum.
"Seni görmek istemiyorum!" Sesim büyük ihtimalle sadece arabanın içinde değil, tüm sokakta yankılandığında alaycı ifadesi kayboldu. "Sesini duymak, adının geçtiği bir konuşmayı bile duymak istemiyorum." Öncekine göre daha sakin olsa da oldukça net çıkan sesim kulağıma içimdeki ağıtın yansıması gibi geliyordu.
Onunla olduğu anların yasını hala tutan, ruhundaki küçük kızın katilinin yasını tutan biri vardı zihnimde. Hem katildi, hem de bir katilin yasını tutuyordu. Hem acı çekiyordu, hem de her acıyı ihtiyatla besliyordu. İyi olmayan bir kız vardı zihnimde. Yıllarca psikiyatrist odalarında deftere kazınan hatıralarını zihnine kazıyan bir kız. Çocukluğu öldürülmüş, çocukluğunun tüm hatıralarını öldürmüş bir kız.
"Senden kaçmak için çaba harcamak bile istemiyorum. Ama mecburum. O yüzden senden istediğim tek şey aynı çabayı senden de görmek."
Ben nereye kadar kaçabilirdim bilmiyordum. Nasıl kaçılacağını bile bilmiyordum ki. Benden kaçan oydu ve ben yasını tutmuştum. Şimdi hem yasını tutup hem nasıl kaçılırdı bilmiyordum.
"Hadi ya?" Onca söylediğim şeye rağmen aldığım tepkiyle yanlış duyup duymadığımı anlamak için sessiz bir şaşkınlıkla ona bakakaldığımda utanmazca bana doğru eğildi.
Eğildiğinde başlarımız aynı hizaya geldiğinde aramızda sadece birkaç nefeslik mesafe vardı. Artık sinirin titreme aşamasında geçtiğimi konuşurken çenemi çıktığımda fark ettim. "Dalga mı geçiyorsun sen benimle?" Sorumla tek kaşını kaldırdı. "Evet, belli olmuyor mu?"
"Egemen!" Sesim tiz bir şekilde, titrek bir bağırışla arabayı doldurduğunda sakinleşmek için nefes almaya çalıştım. Ama sadece titreyen vücudumun daha da kasılmasına neden oldu.
Yüzünde kocaman bir sırıtışla başını önüne eğdi ve gözlerini hafifçe aşağıya doğru düşürdü. Aşağıya.
Egemen'in gözleri dudaklarıma düştüğünde acele etmeden yavaşça geri gözlerime çevirdi bakışlarını. "Sinirli halin... İşte bunu özlemişim. Seni daha da sinirlendirmek için ne yapabilirim?"
Utanmazdı.
Utanmaz bir züppeydi.
Beni ya kalp krizinden öldürecekti ya da ben onu öldürüp hapislerde çürüyecektim. İyi değildim. Onun yanında asla iyi değildim. Ve o... "Sen gerçekten iyi değilsin." Bunu kendime mi söylüyordum yoksa ona mı bilmiyorum ama geriye doğru çekildi ve sırtını koltuğa yeniden yasladı. En son Firuz oturduğundan, koltuk mesafesi ona dar gelmişti. Dizleri torpidoya değiyor, tek kapılı arabanın içi ikimize dar geliyordu.
"Doğru. İşte şimdi aynı dilden konuşuyoruz"
Artık ona ne anlatabilirdim bilmiyordum. Anlatsam anlar mıydı, her şeyi geçtim anlamak istiyor muydu onu bile bilmiyordum. İçimdeki nefret kulağıma fısıldıyor, onu döve döve arabadan at diyordu. Aslında tam olarak mantığım da aynı direktifleri veriyor gibiydi.
Arabadan inecek gibi durmadığı için, motoru çalıştırdım. Arabayı evin önüne, tanıdık plakanın hemen arkasına park ettikten sonra ona ikinci kez bakmadan arka koltuktaki çantaları alıp indim.
İş yerinden çıkıp direk benim eve geçmiştik sabah. Sorun şuydu ki ben uykusuzdum. Koltukta uyuklamıştım ve uyandığımda Firuz da odamda güzel bir uyku çekiyordu. Tek sorun sabahtan akşama kadar uyumamızdı. Evden hızlıca çıkarken ne yemek yiyebilmiştik ne de oturup iki parça kıyafet almıştık. Ve şimdi uykum da yoktu, giyecek ve yiyecek bir şeylerim de.
Dış kapının zilini çalmak yerine birkaç kere tıklattığımda arkamdaki gölgem sessizce beni takip ediyordu. Alkollü olduklarını söylemişlerdi ama... az önce nefesi nefesime karışırken alkol kokusu almadığıma emindim. Kapıyı Emir açtı. Elimdeki iki küçük kol çantasına baktıktan sonra sırıtarak bir bana bir de Egemen'e baktı. "Ee, iki kol çantası için mi saatlerdir yoksunuz?" Gözlerimi devirip onu itekleyerek içeri girdiğimde ayağımdaki topuklu çizmeyi çıkarıp salona ilerledim.
Firuz, kendi evinde, koltukta emanetmiş gibi otururken bakışları bana döndü. Yüzündeki tedirgin ifadenin tek nedeni olmam mı şu an gerilmeme neden oluyordu yoksa Egemen'in varlığı mı bilmesem de derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştım. "Evde yiyecek bir şeyler var mıymış?" Firuz beklediğinden çok daha ılımlı bir tepki almış gibi hızlıca koltuktan kalktı.
Yüzündeki kocaman sırıtışla koluma girip beni oturma odasından küçük bir ada tezgahla ayrılan mutfağa çektiğinde elimdeki çantaları uzun taburelerden birinin üstüne bıraktım.
"Hem de neler neler var! Sayısız çikolata ve cips mi istersin yoksa geldiğim gibi kaçırdığım ve ne olduğunu bilmediğim yemeklerini mi?" Yemeklerin olduğu belli olan karton torbalara kısa bir bakış attıktan sonra hiç düşünmeden cevapladım. "Yemekte ne varmış bir bakalım mı?" O hevesle başını sallayarak beni onayladığında en azından yemek yiyerek kafayı dağıtma fikri şu an yapabileceğim tek şeydi.
"Abi, hayır ya! Biz ne yiyeceğiz? Hayır, bu adamı gözden çıkardınız anlıyorum ama ben ne yaptım be?" Firuz arkama doğru gözlerini çevirip kıstığında ben umursamadan poşete uzanıp oturma odasına bakan tabureye oturdum. "Üçüncü anahtar sana kapıyı değil belayı açtı, kardeşim. Televizyonu açıp kumandayı getir bana, hadi!"
Poşeti açtığımda beni karşılayan yemeklerle yavaşça önümdekileri kendimden uzağa doğru ittim. Aynı Firuz gibi Emir'e baktığımda parmağımla yemeği işaret ettim. "Karnınızı doyurmak için gerçekten Sushi mi aldınız?" Nefret ettiğim bir yemek varsa, o da kesinlikle çiğ balıktı. Kokusu hala burnuma geliyormuş gibi hissettiğim için sandalyemi geriye doğru çektim kaçarcasına.
"İşte ben buna ganimet derim." Firuz, karşımdaki sandalyeye oturup teker teker her kabın kapağını açıp önüne dizmeye başladığında ben de umutsuzca atıştırmalıkların içinden cips paketlerinden birini aldım. "Hazan dolapta makarna olacaktı, onu haşlayayım mı?"
Cips paketine sanki bir kurtarıcıymış gibi tutunurken nefes almadan ağzına koyduğu çiğ balıklarla bana bakan Firuz'a dudaklarımı büzerek baktım. "Ben haşlarım şimdi-"
"Evde pilav yapacak pirinç bile yok, meleğim. Eğer hala kapanmamışsa sadece Pizza söyleyebilirsin." Emir, mutfak tarafına geçip yanımdaki sandalyeye otururken saçımı hafifçe okşadı. Elimdeki paketi tezgahın üzerine bıraktığımda ona döndürdüm bedenimi. "Numarası var mı sende Pizzacının?" Firuz'un önündeki Sushi'nin birini çekerken diğer eliyle de kapüşonlusunun cebindeki telefonunu çıkardı. Ekranı açacakken Egemen'in sesi evde yankılandı.
"Kapalı. Birkaç aydır gece yarısı olmadan kapatıyorlar." Sanki pizzacı onunmuş da o kapatmış gibi sırtına gözlerimi diktiğimde Firuz hafifçe kıkırdadı. Gözlerimi ona çevirdiğimde hemen ağzına bir tane daha iğrenç çiğ balıktan attığında tezgaha koyduğum cips paketine bir daha uzandım.
"Aaa, meleğim! Biz eve girerken komşu poğaça vermişti. Orada bir tane kalmış olması lazım, sehpada bak!" Emir, daha sözünü bitiremeden sandalyeyi geriye itip koltukların önündeki sehpaya yürüdüğümde boş tabak beni karşıladı. Egemen bacak bacak üstüne atmış elindeki kocaman poğaçadan bir ısırık alırken gözlerini yukarı, bana doğru kaldırdığında midemin guruldadığını hissettim. "Aa, kusuruma bakma. İster misin?" Isırdığı poğaçayı bana uzattığında elimle önüme düşen saçlarımı çekercesine geriye attım. "İstemez."
Ondan kurtulmam gerekiyordu.
En kısa zamanda.
Yoksa ya onu öldürecektim gerçekten ya da ben sinirden delirecektim.
"Ben merkezde açık bir yer var mı bakacağım." Kapıya doğru yönelmeden mutfaktaki çantamı aldım. "Bekle, ben de geliyorum." Firuz'un kalkmasına izin vermemek için elimi omzuna koyup dudaklarımı başının üstüne değdirdim hafifçe. Doğrulmadan kulağına doğru fısıldadım.
"Biraz sakinleşip geleceğim. Yalnız kalmak istiyorum." Doğrulduğumda Emir, başını iki yana sallasa da onaylamadığını belirtmek için bir şey demedi. Çantamı alıp çizmeleri ayağıma geçirdiğimde dış kapıyı açıp arabaya doğru yürüdüm.
Arabanın kilidini açtıktan sonra açtığım kapıdan giremeden arabanın önünden dolaşan bedenin varlığıyla şaşkınlıkla bakakaldım. Benden önce arabanın içine girdiğinde artık tamamen laçkalaşan sinirlerimle arabanın içine girip ona döndüm. "Sen iyice alışkanlık haline getirdin galiba? Rahat bıraksana beni!" Emniyet kemerini kendine çekip kilidine taktığında elinde hala taşıdığı poğaçayla bana döndü. "Merkezde bir işim var. Alkollü araba kullanamam, beni de bırakırsın işte." Egemen'e gerçekten neden böyle yaptığını anlayabilirmiş gibi öylece bakarken sonunda bakışlarını bana çevirdi.
"Biraz daha beklersen yalnız, ben de halledemeyeceğim işimi."
Ela gözlerinden hiçbir şey okunmuyordu. Dalga geçiyordu, orası kesindi ama bunu bile gözlerinden anlamak mümkün değildi.
Eskiden böyle değildi. Onun ne demeye çalıştığını, ne anlatmak istediğini ve ne hissettiğini gözlerinden anlamak o kadar kolay gelirdi ki. Bana bakar ve hafifçe başını eğerdi.
'Beni her zaman anlayacaksın, değil mi?' Derdi. Onu her zaman anlayacağımı söylerdim.
Şimdi onu anlamıyordum.
Çekip gittiğinde bile belki bir yanım onu anlamıştı ama şimdi onu anlayamıyordum.
Kesinlikle alkol içmemişti daha. Alkol kokmadığına yemin edebilirdim. Araba sürebileceğine, eğer çevirme yapılsa sıfır alkol çıkacağına yemin edebilirdim.
Önüme dönüp arabayı çalıştırdığımda u dönüşü alıp geldiğim yoldan ileriye sürdüm. Merkezi bulmak için telefondan konum açacağım sırada Egemen'in yön tarif etmesiyle inatlaşmak yerine onu dinledim. Sadece beş dakika içinde merkeze indiğimizde hala sokaklarda dolaşan sahil kasabası yerlileri vardı ama balıkçılar dışında gerçekten açık bir yer yoktu.
"Nerede gideceğin yer?" Bir süre etrafa bakındı ve eliyle ileriyi işaret etti. "Şu ileriden sağa döneceksin." Başka bir şey demeden yüz metre ileriden sağa döndüğümde dar bir sokağa girdik. Sokakta ilerlerken bir anda konuştu. "Tamam, burada bekle beni." Başka bir şey demeden kepenkleri inmiş bir dükkanın önünden sağ sokağa girdiğinde gözden kayboldu.
Resmen beni şoförü olarak kullanıyordu.
Ondan uzaklaşmak için gecenin köründe direksiyon başına geçiyordum ve yine beni deli etmenin bir yolunu buluyordu.
Onu beklemek zorunda değildim.
Onu şu an burada bırakıp gidebilirdim.
Sahile iner, arabayı çeker biraz kafamı dinlerdim.
Çok düşünmemeye karar verip arabayı çalıştırdığımda kararımdan caymamak için navigasyonu açmadan hareket ettirdim arabayı. Sokakların içinde bir oraya bir buraya saparken sonunda navigasyonu açıp sahili girmeyi başardığımda çok önemli bir görevdeymiş gibi yola odaklandım.
Onu bırakmıştım.
Orada.
Sahile vardığımda iskeleye girdim. İskelede, diğer araçların yanına park ettiğimde deniz sadece bir metre kadar ilerimdeydi. Tam önümdeki açıklık sanki benim için yapılmış gibi, diğer teknelerin kapattığı manzaradan fazlasına sahiptim. Hala canlı olan iskelede arabanın motorunu kapatmadan sadece farları söndürdüğümde yavaşça arkama yaslandım. Onu ilk defa bırakmıştım.
Ben Egemen Tuna'yı ilk defa ardımda bırakmıştım.
Bazen bazı şeyleri asla yapamaz hissederdin. Şunu, bunu bile yaparım ama işte onu yapamam derdin. Yapamadığın gün geçtikçe büyür, başka şeyleri de saklayan kocaman bir dağa dönüşürdü ve artık aşamayacağına emin olduğun kocaman bir anın önünde diz çökerdin. Diz çöker ve yapabilmek, aşabilmek için değil seni de tutmaması için yalvarırdın.
Egemen Tuna, önümde uzanan o kocaman dağdı. İlk başta asla bırakamam dediğim adam önümde büyümüş, aşılmaz bir yamacın önüne diz çöktürmüştü. Onu aşamayacağımı sanarken onun ardındaki hiçbir şeyi aşamayacağıma inandırmıştı beni. Onsuz yapamayacağıma inanmıştım.
Bu tamamen... Benim ellerimle toprak taşıdığım, depremler yarattığım, beslediğim bir dağdı. Her zerreme bir ip düğümlemiş, o ipin ucunu ona vermiştim. Ne ipi bana veren oydu ne de o ipi bana teker teker düğümleyen. Her şeyi kendi ellerimle yapmıştım. O ipin ucunu bırakan adam...
Egemen Tuna'nın tek günahı eline tutuşturduğu ipin ucunu bırakmaktı.
Ben bugün, ilk defa, onu değil kendimi seçmiştim.
Onunla tanıştığımız ilk zamanlarda, bir gün kapıma gelmiş ve rahat bir şeyler giyinip hızlıca inmemi söylemişti. Heyecandan ve stresten, en son üzerimde daha önce hiç giymediğim bir elbise ile tam bir saat bekletmiştim kapının önünde. Bir kere bile aramamıştı beni, nerede kaldığımı sormamıştı. Onu beklettiğim için kızmamıştı. Arabaya bindiğimde üzerimdeki elbiseye bakıp kocaman gülümsemiş, eğer üşürsem arka koltuktaki montunu alabileceğimi söylemişti.
Ona neden beklerken bir kere bile merak edip beni aramadığını sorduğumda, dikkatle sürdüğü arabanın ön camından bakışlarını kısa bir süre ayırıp bana bakmıştı.
Geleceğini biliyordum, bu yeterliydi, demişti.
Şimdi de geleceğimi, geri döneceğimi düşünüyor muydu?
Şimdi de orada beni bekliyor muydu?
O gün, kesinlikle hiç rahat olmayan elbisemin üstüne giydiğim ona ait siyah ceketle kocaman bir lunaparka gitmiştik. Yükseklikten korktuğumu hiç söylememiştim ama onun anladığını bilecek kadar da tanımaya başlamıştım onu. Korku tüneline, birkaç kez üst üste çarpışan arabalara binmiştik. En son, küçük bir poligonun önünde durduğumuzda alaycı bakışları bana meydan okurken kazananın dilek hakkı olacağı konusunda anlaşmıştık. Eline aldığı oyuncak tüfek teker teker ördekleri indirirken ikisine mermisi yetmediğinde kazanacağından yine de o kadar emindi ki sanki o gün ilk defa bu kadar eğleniyormuşum gibi kahkaha atıyordum.
O gün, elimdeki oyuncak tüfekle tüm ördekleri vurmuştum. Dilek hakkı benimdi.
Bana nasıl bu kadar iyi bildiğimi sormamıştı. Ama sorsaydı o gün, onu çok iyi tanımamama rağmen gerçeği söylerdim sanırım.
İnsanın elindeki silahı başına doğrultup kilidi açmamasının ne kadar büyük bir savaş olduğunu anlatırdım ona. Açılan kilidin ardından önündeki kağıda değil de kalbine nişan almasının vereceği hazza rağmen bunu engellerken ki psikolojinin ne kadar hastalıklı hissettirdiğini anlatırdım ona. Annemin ölümünün ardından asla toparlayamadığımı anlatırdım, psikiyatristimin bir hobi bulmamı söylediğinde seçtiğim hobinin elimdeki silah olduğunu nasıl sakladığımı anlatırdım ona.
Ona yalan söylemezdim ben hiç.
Ama şimdi söylemediğim her yalanın nasıl da beni gerçeklere boğdunu düşünmek arabayı ileri doğru sürmek istememe neden oluyordu.
Arabayı sadece biraz daha ileriye sürmek.
Denize doğru.
Egemen Tuna'yı ilk defa ardımda bırakmıştım.
Telefondaki saat gece biri gösterirken Firuz aradı ilk önce. Aramasını açmadan, sahilde oturduğumu mesaj attığımda iyi olup olmadığımı sormadı. İyi olmadığımı biliyordu.
Arabanın ekranındaki saat gecenin üçünü gösterdiğinde motoru çalıştırıp evin yolunu tuttum. Eve varmadan öylece yollarda turladıktan sonra, Firuz'a kapıyı açmasını söylemek için aradığımda saat gece üçü çoktan geçmişti.
Eve girdiğimde tezgahın üstündeki bir tabak makarnayı gördüğümde elimden düşen telefonun aydınlanan ekranında saat gecenin dördünü gösteriyordu. Ben o gece, yerde Firuz'un kollarında sessizce saatin kaçı geçtiğine değil benden neden geçmediğine ağladım.
Egemen Tuna, benim için yiyecek bir şeyler bulurken ben onu ardımda bırakmanın hazzını tadıyordum.
Neden geçmediğine ağladım.
Firuz ile o gece, koltukta birlikte yattık. O küçük bedeninin önüne kıvrılıp kolunun altında uyuyakaldığımı hatırlamıyordum bile. Ama güneşin perdenin açık bıraktığı yerden tam üzerimize vurduğu anda gözlerimi açtığımda Firuz hala uyuyordu. Beni uyandıranın güneş ya da otuz santimlik alanda uyuduğum rahatsız koltuk olmadığını sonradan anladım.
"Ne demek zeytin salatası Egelilerin bulduğu bir şey değil?" Emir'in sesi kulaklarıma dolduğunda hızlıca gözlerimi kapatıp hareketsiz durmaya çalıştım. "Hataylılar içine zahter dedikleri yaş kekik koyuyor buna. Egeliler içine yağ, baharat koyunca salata olmuyor yani. Doğradığın domatesleri versene bana."
Egemen, zeytin salatası hazırlıyordu.
Ona bu salatayı ilk defa ben tattırmış, onun için yapmıştım.
"O domatesler menemen için, oğlum! Ellemesene lan onları!" Emir'in sesi gittikçe yükseldiğinde çoktan domateslerinin başka bir amaç uğruna kullanıldığını anlamak çok zor değildi. "Hazan, menemen sevmiyor. Firuz da yumurta yemiyor. Yani domates oy birliğiyle salatanın artık."
"Sen adam olmazsın. Fındık ezmesi nerede?" Emir'in sesi bir anda yakınlaştığında nefesimi refleks olarak tuttum. Poşet seslerinin ardından adım sesleri geldiğinde nefesimi hafifçe verdim. "Asil aradı beni. Hazan'ın bugünkü davete geleceğini düşünüyor. Bir şey biliyor musun?" Egemen'in sesi o kadar kısıktı ki tavadaki yağın sesi bile daha fazla duyuluyordu. Yine de onu duymuştum.
Asil ile birkaç gün önce konuşmuştuk. Bana yazması için sadece kendine altı saat tanımıştı, uyandığımda telefonumda kayıtlı olmayan bir numaradan aldığım bir mesaj ve içeriğinde de o vardı. Ona gelip gelmeyeceğim kesin değil desem de aksini arayıp haber etmediğim için böyle düşünüyor olmalıydı.
"Firuz'a sormak lazım. Meleğim bu aralar beni boşlayıp duruyor. Bir bela tünedi sanırım başına?" İmasının ardından kısık sesle inlediğinde acı çekercesine konuştu yeniden. "Ne vuruyorsun oğlum? Belasın işte!"
Bir anda belimdeki elin sahibi tarafından yan tarafımdan cimciklendiğimde bağırmamak için refleksle ayağımla arkamdaki bedenin sahibine vurdum. "Gidiyor musun?" Firuz'un kulağıma oldukça sessiz fısıltısı dolduğunda Egemen ve Emir takip edemediğim bir şey hakkında konuşmaya devam ediyordu.
Bugünkü Asil'in annesi için düzenlenen partiden bahsediyordu, Firuz. Başımı iki yana salladığımda bir kez daha beni cimciklediğinde sinirle ona döndüm sessizce. "Neden be?" Sorusuna cevap vermek yerine işaret parmağımı dudaklarımın üstüne koyup susmasını işaret ettim. Uyumak yerine onları dinlediğimizi anlayacaklardı birazdan ve en son istediğim şey böyle bir rezillikti.
"Günaydın!" Firuz'un bir anda yüksek sesiyle yerimden sıçradığımda kendimi halıyla koltuğun arasında sert zeminin üstünde buluverdim. Ben daha ne olduğunu anlatmadan Firuz koltukta doğrulup esnedi. "Hazan da uyandığına göre bakalım yumurta bile pişiremeyen bu iki delikanlı bizim için ne hazırlamış?" Ona kötü kötü bakarken beni umursamadan kalkıp mutfak tarafına geçtiğinde düştüğüm yerden doğrulup tuvalete doğru yürümeye başladım.
"Yine nereye kaçıyorsun?" Egemen'in sorusuyla olduğum yerde durduğumda arkamı dönmeden cevapladım. "Tuvalete."
Tam yürüyemeye devam edeceğim sırada bir daha seslendi. "Bekleyelim mi, beklemeyelim mi?"
Bilerek yapıyordu.
Dünün intikamını almak için bilerek yapıyordu.
Bugün kesinlikle o davete gitmeyecektim.
Ona cevap vermeden girişteki tuvalete girdiğimde kapıyı kilitleyip ellerimi soğuk lavaboya dayadım.
Artık tek sorunum onun hatıraları olmaktan çıkmış onun yeniden varlığıyla birleşmişti. Aynaya baktığımda gördüğüm yansımam sanki bana bir çıkış yolu gösterebilirmiş gibi uzun uzun baktım. Yansımamdaki bakışlarım alabileceğim en güzel cevaptı. Gözlerimi sinirle yumduğumda derin bir nefes alıp suyu açtım. Soğuk su en azından ayılmamı sağlamalıydı.
...
'İçimin derinlerine çevirdim gözlerimi,
Öyle kara, öyle yoğun lekeler var ki içimde
Silinir, yıkanır gibi değil.'
Shakespeare'in Hamlet'inde geçiyordu bu dizeler. Geçmeyen yaraların, silinmeyen izlerine mi yazılmıştı bilmesem de karanlıkta boğulan bir kadının kendini en güzel kabullenişiydi belki de.
Öyle kara, öyle yoğun lekeler vardı ki zihnimin duvarlarında... kalbime akıtıyordu. Kalbime akıtıyor, zihnimi boğduğu yetmezmiş gibi bir de ruhumu boğuyordu.
Bir an ruhumun nefes aldığını hissetmiştim. Sandıklarımın üzerine tertemiz beyaz çarşafları sermişti, zihnimin duvarlarına kazınan cümlelerin üzerini karalamıştı. Elinde bir bezle, yorulmadan her lekeyi temizlemişti. Egemen Tuna, ben boğulurken bana nefes olmuştu. Sonra da gitmişti.
O gidince o çarşafları birbirine bağlayıp içimdeki küçük kız çocuğunu sallandırmıştı ruhumda. Katil o muydu, yoksa intihar mı etmiştim?
Egemen, Asil ve Özlem'in annesi için düzenlenen davete gelmiyordu. Bugün sabah kahvaltı yaparken sadece bir dinleyiciydim. Sessizliğimi tuzu istemek dışında bozmayı reddetmiş sonra da hızlıca toparlanıp Firuz'u kolundan tuttuğum gibi arabaya bindirmiştim. Firuz, söylemişti. Egemen bugünkü etkinliğe gelmeyecek, konsoloslukta toplantısı var, demişti. Sırıtırken gelmemem için bir bahanemin kalmadığını ima etmişti.
Yani şu an aynanın önünde ayağımdaki on santim topuklularla üzerimdeki siyah elbiseyi izlerken bahanemin kalmadığı yerdeydim.
Sadece Asil değil, Özlem bile aramıştı gelip gelmeyeceğimi kontrol etmek için. Sanırım herkes artık rahatlayabilirdi. Elbisenin kollarının bitti yeri avucumun içine alıp biraz daha aşağıya doğru çektiğimde omuzlarım az daha açıldı. Saçlarım jilet gibi dümdüz bir şekilde belime kadar iniyordu, bu kadar uzadığının farkında değildim. Aslında çoğu şeyin farkında değildim. Çıplak bacaklarıma giydiğim ince çoraptan bile belli olan morluklar çok büyük ihtimalle hastanede yarı ayık kafayla tuttuğum nöbetlerden hatıraydı. Elbisenin hemen altında kalan göğüslerimin kenarlarında oluşmaya başlayan kızarıklar stresten çıkardığım egzamalardan başka bir şey değildi. Yüzüm şu an her şeyi saklayabiliyordu ama vücudumun kontrolünü çoktan yitirmeye başlamıştım.
Aynanın asılı olduğu dolabı açıp askıdaki siyah deri ceketi aldım ve hızlıca üzerime geçirdim. Kenara bıraktığım çantayı koluma geçirip dressuardaki evin anahtarıyla telefonumu da aldıktan sonra dış kapıyı açtım. Çağırdığım asansöre binerken çalmaya başlayan telefonla ekranda aydınlanan isme cevap vermeden reddettim. Kapalı otoparkta indiğimde cam kapıdan görünen kırmızı aracın açık penceresinden bana bakan yüzle göz göze geldiğimde dudaklarımı büzdüm hafifçe.
Firuz, ben arabanın yolcu koltuğunun kapısını açarken bedenini hızlıca bana döndürdü. "Kızım ben senin manitan mıyım da beni bekletiyorsun?" Emniyet kemerini takarken daha da masum ve çocuksu bir ifade kondurdum yüzüme. "Yüz tane manitam olacağına senin gibi bir bebeğim olsun be güzelim!"
Kaşlarını alay edercesine kaldırdığında yanağını sıkıştırdım sertçe. Eliyle beni engellemeye çalışmak için koluma vurduğunda acımamasına rağmen elimi çekip kolumu tutarken yüzüme acı çeken bir ifade kondurdum. "Yalnız bu şiddet vücuduma değil kalbime yapılan bir saldırıydı."
"Beni delirtme Hazan! Geç kaldık kızım, yemin ederim geç kaldık! Daha Emir salağını alacağız ya." Firuz, arabayı siteden çıkarıp yola girdiğinde arabasına direk bağlanan telefonumla şarkı listemi açtım. "Sen niye bu kadar güzel oldun bu arada? Asil için diyeceğim de o çoktan yanmaya başlamış yani..."
Az önceki itirafıyla bir anda ona dönüp baktığımda sırıtıyordu. Hiç bana bakmadan arabanın hızını artırdığında telefonu boşverip dizimin üstüne koydum. "Saçma saçma konuşma, öyle bir şey yok." Başını iki yana salladı. "Asil gelmeni sağlamak için, sadece beni değil Emir ve hatta Egemen'i bile aramış senin haberin var mı?" Sonda duyduğum isimle gözlerimi utançla yumdum.
Egemen'i bile aramış.
O zaman Egemen de farkındaydı artık.
Böylece artık benimle uğraşmazdı.
Bugün o davete gittiğim için Asil'i kabul ettiğimi düşünür ve beni rahat bırakırdı.
Bir anda yüzümde oluşan gülümsemeyi engelleme gereği duymadan sırtımı rahat bir pozisyon için arkaya doğru yasladım. "Eh, ben de o ısrar ettiği için kabul ettim zaten. Ayıp olur, dedim. Bana çok iyi davrandı biliyor musun?"
"Sen bak bakayım benim gözüme." Firuz anlık başını bana çevirip geri önüne döndüğünde devam etti. "Egemen'den kurtulacağım diye Asil'e çok yüz verme, ben uyarayım şimdiden seni. Asil çok rahat bir çocuktur, yurt dışında büyüdü sayılır. Kendini bir anda kuytu köşede onunla buluverirsin, ilk öpücüğünü alıverir." Kaşlarımı çatarken önüme döndüğümde tam itiraz etmek için ağzımı açacağımda tükürüğüm boğazıma kaçtı. Öksürürken bu durum hoşuna gitmiş gibi kıkırdadığında sinirle bir daha ona döndüm.
"İlk öpücüğüm olmazdı yalnız!" Gülmeye devam ederken çevre yolundan caddeye girmek için sağa sinyal verdi. "İlk öpücüğün Egemen'di o halde?"
Ona cevap vermek yerine elime geri telefonumu aldım. "Emir'i ara da insin." Dediğini yapmak için arama kısmına girdiğimde o kadar sıcak basmıştı ki arabanın klimasını kapatıp penceremi açtım. "Oo... öpücükten fazlası vardı!"
"Firuz! Beni deli etme! Ben Egemen'den kaçmaya çalışıyorum sen bana ondan bahsediyorsun!"
"Meleğim, ben sadece Ege'den kaçmana gerek olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Emir de ben de sizi bir araya getirmemeye çalışırız ama zaten Ege senin her şeyi unuttuğunu anlayınca kendi yoluna bakar." Ona katılmadığımı belli etmek istercesine başımı iki yana salladım. "Egemen'in amacı beni yeniden kazanmak mı sanıyorsun? O sadece..." Onun ne yapmaya çalıştığını ben de bilmiyordum.
Sustuğumda bu suskunluğu o bozdu.
"Bence o sadece seni özledi. Yeniden bir araya gelmek istiyor mu istemiyor mu bilmem ama özledi." Arabayı bir plazanın önünde durdurduğunda o plazanın Yavuz ailesinin hukuk firması olduğunu dikkatli bakınca anladım. "Ondan gerçekten nefret ediyor musun, Hazan? Eğer öyleyse Ege ile konuşur ve seninle bir daha tek kelime bile etmemesini sağlarım."
Bana doğru dönen bedeni hafifçe öne doğru eğildi. Elimi tutup iki avucunun içine aldığında gülümsedi hafifçe. "Nefret bazen başka yoğun duyguları gizlemek için bir paravandır. Bazen acını gizler, bazen özlemini ve bazen de-" O cümlesini tamamlayamadan arka kapı açıldığında içeriye soğuk havayla birlikte Emir girdi.
"Oğlum geldiyseniz beni niye aramıyorsunuz? Sizin yüzünüzden eski manitayla aşırı iğneleme dolu bir sohbetin içinde boğuluyordum neredeyse!" Koltuğun kolçak kısmına doğru eğildiğinde ikimizin arasına kafasını soktu. "Ee, ne konuşuyordunuz?"
Firuz elinin tersiyle kardeşini geriye doğru ittikten sonra arabayı çalıştırdı. "Babam tembihlememi istedi, Emir. Bak, aldığımız şu son markanın davasından sakın bahsetme orada." Merakla Firuz'a döndüm. Bana açıklamak için başını kısa bir an çevirip önüne döndü. "Asil'in giyim markası var da. Şu an baktığımız bir davanın güncel araştırmalarına göre Asil'in de markası dahil olmak üzere birkaç markanın çalıntı ürün sattığına dair kanıt var." Şaşkınlıkla dudaklarım aralandığında Emir devam etti.
"Birkaç ünlü Türk markası, şu an hukuki danışmanlığını yaptığımız bir markanın tasarımlarını çalmış sanırım. O ünlü markalardan biri de Asil'in sahibi olduğu marka. Asil'in komutasında olan bir şey değil, o şu an sadece ticari ve sosyal ilişkilerle ilgileniyor ama... yine de dava sonuçlanmadan onun haberi olmasa daha iyi olur."
Tüm yol boyunca bu davadan bahsettik. Normalde benim de bilmemem gereken iş hayatlarını sanki üçüncü kardeşleriymişim gibi rahatça anlatırlarken yüzümde oluşan gülümsemeyi gizleme gereği duymuyordum. Bana 'meleğim' diye seslenen bu insanlar gerçekten de onların bir ailesinin parçası olmuşum gibi hissettiriyorlardı.
Beykoz'da dağ yolundaki kocaman bir villa sitesine girdiğimizde hızlıca Firuz'a döndüm. "Egemen de burada yaşamıyor mu?" Firuz, başını beni onaylamak için sallayıp ilerlemeye devam ettiğinde Egemengilin evinin önüne gelmeden başka bir villanın önünde durduk. Villanın önündeki iki valeden biri hızlıca Firuz'un kapısının önüne geldiğinde Firuz mırıldandı. "Demek ki bugün burası oldukça kalabalık."
Hepimiz indiğimizde Firuz eline tutuşturulan bir kartı alıp çantasına attı. O yanıma gelemeden kapının hemen yanındaki dar yoldan çıkan bir kadının ona seslenmesiyle oraya doğru ilerlemeye başladı.
"Hazan, meleğim... buradaki insanların cümleleri fazlasıyla yıkıcı ve ardı olmayacak şekilde çıkar. O yüzden, herkesin adına şimdiden özür diliyorum." Emir, dirseğini koluna girmem için büktüğünde yüzüne gülümseyerek baktım. Eğer bir erkek kardeşim olsaydı ondan daha fazlasını istemezdim. "Uzun zamandır böyle ortamlarda bulunmasam da babam dolayısıyla çok girdim çıktım. İnan bana yurt dışındaki Türkler daha sarsıcı olabiliyorlar."
Villanın iki kapısı da ardına kadar açıktı. İçeriye girdiğimizde asla ev hissiyatı vermeyen davet salonu karşıladı bizi. Sanki Emir düşüncelerimi okumuş gibi fısıldadı. "Burası davetler, partiler için kullandıkları bir ev. Çamlıca'da kalıyorlar normalde. Asil'in dedesi eski siyasi parti lideri."
Yeni duyduğum bilgiyle hafif gerildiğimde babamın belki de bu davete katılmamı istememesinin nedeninin Egemen değil siyaset olduğunu anladım. Onu yine dinlememiştim ve belki de olmak istemediğim bir yerde bulmuştum kendimi.
"Bizimkiler gelmiş Ahmet!" Sultan Teyze, biz içeriye girer girmez karşıladığında kocaman gülümsedim. Yavuz ailesinin dibinden ayrılmazsam kendimi asla yanlış durumda bulmazdım. Bunu kendime birkaç kez tekrarladım. "Güzel kızım, benim!" Sultan Teyze kollarını açtığında hızlıca ona sarıldım.
"Sultan Teyze, bugün de en şık sensin." Beni bırakmadan ellerini kollarıma koyduğunda baştan aşağıya süzdü. "Diyene bak! Yine siyah kuğu olmuşsun, nerede kaldınız sıkıldım sizi beklerken." Sesini kıstı. "Hiç sevmiyorum ve sevmeyeceğim sanırım böyle ortamları."
Ahmet Amca, gülerek eşini geriye doğru çektikten sonra kollarını açtı bana doğru. Ona da sarıldığımda Emir çoktan annesinin koluna girmişti. "Bir sorun yok değil mi anne?" Annesi cevap vermeden önce Ahmet Amca lafa girdi. "Sorun yok da Emir Bey, hallettin umarım toplantıyı." Emir, etrafına kısaca bakındıktan sonra babasına döndü. "Hallettim de, bir konuşalım mı baba?" Babası cevap vermeden eliyle dışarıyı işaret ettiğinde Emir bana ve annesine gülümseyip babasını takip etti.
"Gel melek kızım, biz de şu yemek alanına gidelim. Açlıktan bayılacağım, herkes sadece konuşup duruyor." Koluma girdiğinde beni yönlendirmesine izin verdim.
Emir ve Firuz, sarışınlığını annelerinden almışlardı. Sapsarı saçları annelerinde de hala parlaktı. Ama Sultan Teyze'nin yüz hatları çok daha yumuşaktı. Yuvarlak yüzünü çevreleyen saçları omuzlarına dökülüyordu. Firuz gibi minyon bir kadındı ama Firuz'un yüz hatları çok da sert çizgilerle çizilmişti, annesininkinin aksine. "Sultan Teyze, nasılsın? Firuz'a her sorduğumda evde diyor, şaşırdım bizim kız nasıl gezmiyor diye." Güldüğünde koluma dokundu zarif bir şekilde. "Bizimkiler söylemiştir ama... insanların ağzının torbası olmadığı sürece ben biraz daha evdeyim sanırım. Son çıkan haberlerden sonra, bizimkiler benden daha iyi baş ediyorlar."
Ahmet Amca, emekli Cumhuriyet Başsavcısı'ydı. Sonrasında kardeşiyle bir hukuk firması kurmuşlardı. O zamandan beri, sanırım Ahmet Amca'nın hayatı çok daha farklı bir yönde ilerlemeye başlamıştı. Ailesinin de... En sonki olayın haberlere çıkmasının nedeni de tamamıyla Ahmet Amca'nın eski kimliğinden başka bir şey değildi. Çok bir şey bilmesem de, Yavuz Ailesi'nin neden bu kadar etkilendiklerini anlayabiliyordum.
Sultan Teyze ile açık büfeden birkaç şeyi elimizdeki tabaklara doldururken ne kadar aç olsam da yemeyeceğimi bildiğim şeylere baktım uzun uzun. Onunla havadan sudan bahsederken elindeki tabak çoktan boşalmıştı. Yalnızlığımız çok sürmeden iki kadın ziyaretçimizle bozuldu. Olduğumuz yere doğru gülümseyerek yürümeye başladıklarında içlerinden birinin tanıdık yüzüyle elimdeki tabağı yavaşça önümdeki masaya bıraktım.
"Ben de Sultan nereye kayboldu diyordum? Seni kadınlar matinesine götürmeye geldim." Sultan Teyze, soğuk bir gülümsemeyi kondurdu cevap vermeden yüzüne. "Hazan ile tanışmıştın değil mi, canım?" Asil ve Özlem'in annesi sanki beni yeni fark ediyormuş gibi süzdüğünde rahatsızlıkla yerimde kıpırdanmamak için masanın altından, ellerimi kalçamın hemen altında biten elbisenin eteklerine koydum.
"Merhaba, davetiniz için teşekkür ederim. Ve nice güzel yıllarınıza." Başını aşağı yukarı sallayıp gözlerini gözlerime sabitledi.
Bir hafta önceki sergide çok daha sıcak kanlı olan bu kadının tavırlarında kesinlikle değişme vardı. Ya da çok gergindim.
"Teşekkür ederim, kızım." Yanındaki kadına bakışlarımı kaçırdığımda tanımadığın bu kadın bile bana daha samimi bir şekilde gülümserken Asil'in annesi Sultan Teyze'nin koluna girdi. "Hadi! Parti yan tarafta." Sultan Teyze, rahatsız bir ifadeyle bana döndüğünde onun konuşmasına izin vermeden lafa girdi.
"Baban senin gelmeyeceğini söylemişti ama... Bir onu gör istersen canım ilk önce sen."
Öylece ona bakarken Sultan Teyze boğazını temizledi hızlıca. "Ben sonra gelsem-" Yüzüme kondurmayı bile beceremediğim gülümsemeyle başımı iki yana salladım. "Babama sürpriz yapacaktım. Demek ki erken gelmiş. Sen geç Sultan Teyze, ben Firuz'u bulur gelirim sonra." Bir süre tereddütle bana baksa da en sonunda eşlik etmeye karar verdi.
Babam mı buradaydı?
Babam neden buradaydı?
Hızlıca etrafa bakınırken gözlerim umarsızca o tanıdık yüzü arıyordu. Çantamı masanın üstünden alıp etrafta bir o yana bir bu yana sürüklenirken bir türlü bulamadığım babamla gittikçe gerilen sinirlerim yavaştan ellerimden başlayan bir titremenin vücuduma yayılmasına neden oluyordu.
İçeride daha fazla aramayı kesip hızlıca bahçeye açılan balkon kapısına ilerledim. Bir anda önüme çıkan bedenle zamanında duraksamayı başaramadığımda sertçe gri takım elbiseli adama doğru çarptım. "Ben-"
"Sindirella bugün davetten on iki olmadan mı ayrılıyor yoksa?" Başımı kaldırdığımda Asil'in kocaman gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Kolunu yukarı kaldırdı ve hemen yanındaki balkon pervazına yasladı. "Babamı bulmaya çalışıyordum."
Sesim o kadar kısıktı ki sanki yalan söylüyormuşum gibi üç kelimeyi bile bir araya zor getirmiştim. "Vedat Amca'yla kesinlikle iddiaya girmeliydim." Dediğinden hiçbir şey anlamadığım için yüzüne aval aval bakarken sırıttı. "Gelmeyeceğini çok net bir şekilde ifade etse de ben seni bir kez daha göreceğimden emindim."
Asil'in ikinci kez tüm gerginliğimi vücudumdan bir ağ ile alıp kıyıya vurmasıyla hafifçe gülümsedim. Sergide bir an bile yanımdan ayrılmadan her tablonun önünde beni güldürecek bir şey bulan bu adam şimdi de beni güldürmenin bir yolunu bulmuştu.
"Teşekkür ederim." Ne için teşekkür ettiğimi sormak yerine bedenini hafifçe yana çevirdi ve yine centilmence dirseğini büktü koluna girmem için. Onun koluna girerken beni yönlendirmesine izin verdim.
"Vedat Amca, şu an babamlarla yoğun ve seviyeli bir tartışmanın içerisinde. Eğer ısrar edersen seni babana kavuşturabilirim ama şurada henüz kimsenin keşfetmediği bir yer biliyorum." Bahçeye birkaç basamakla indiğimizde durup karar vermemi beklerken derin bir nefes aldım. "Eh.. On ikiye daha var."
Kahkahası kulaklarımda yankılandığında beni bahçenin kenarından ağaçların yoğunlaştığı bir yerdeki patikaya ilerletti. Patikanın sonunda taş havuzun çevresine yerleştirilmiş birkaç ahşap sandalyenin olduğu alana çıktığımızda, kolunu çekip hızlı adımlarla önüme geçti ve kollarını iki yana açtı. Taş havuzun içinde henüz yanmayan ama odunları hazır bir şekilde bekleyen yerden bakışlarımı ona çevirdim. "Bu partideki insanlar çok şanssızlar."
Tahta sandalyelerden birinin üstündeki yaprakları eliyle temizlediğinde geriye doğru çekti oturmam için. Üzerimdeki deri ceket soğuğun tenime işlemesini engelleyemediği için önümdeki fermuarı kapatıp sandalyeye oturdum. Asil, takım elbisesinin ceketinin iç cebinden çakmak ve birkaç kartvizit çıkardığında taş havuzun önüne doğru çömeldi.
"İnsanları kartvizitlerinden tanıdığımız bir devirdeyiz sanırım. Herkes adını söylemeden elime bir kart tutuşturuyor." Kartvizitleri teker teker yakıp havuzdaki odunların üstüne bıraktığında o yerine geçerken çoktan ateş alevlenmişti.
"Sanırım eve benzeyen tek yer burası." Bir anda filtresiz dudaklarımdan çıkan kelimeler ile hızlıca elimle ağzımı kapadım. "Özür-" Asil başını iki yana sallayarak sözümü kesti. "Hayır, sakın özür dileme! Burası o kadar ev değildi ki, ablamla ben tamamen gittiğimizde onlar bile burada yaşamaktan vazgeçti."
Gülümsemesini bozmadan devam etti. "Senin çocukluğun nerede geçti?"
İlk defa biri, annemin öldüğünü bildiği halde sanki bu benim kara lekem değilmiş gibi rahatça çocukluğumu sorduğundan mı yoksa verecek cevabımı toparlayamadığımdan mı bilmesem de sessizce bekledim. Fark ettim ki, bunun sadece hayatımın bir anına ait kayıp olduğunu düşünen biriyle ilk defa karşılaşıyordum. Hayatımın kaybı değil, bir anına ait bir kayıp.
"Almanya'da doğdum ben, Münih'te. Liseye kadar orada okudum ama sonrasında Türkiye'ye geldim." Dirseklerini dizlerine yaslayıp heyecanla bana baktı. "Liseden beri İstanbul'dasın o zaman?" Başımı iki yana salladığımda ben de gülümsüyordum onun gibi.
"Mersin. Babam aslen oralı. Üniversite için geldim İstanbul'a."
"İçimden bir ses küçük Hazan Akay'ın oldukça yaramaz olduğunu söylüyor. Genellikle yaramaz çocuklar ileride daha sakin oluyorlar." Yanlış tespitiyle sırıtmamı engelleyemediğimde kaşlarını çattı. "Sakın bana küçükken de bu kadar hanımefendi ve can yakıcıydım deme!"
"Sakin bir çocuktum diyelim." Bir şey demeden öylece gözlerimin içine bakarken bakışlarımı çekingen bir tavırla iyice harlanan ateşe çevirdim.
Asil benimle ilgileniyordu.
Ve bunu göstermekten çekinmiyordu.
Aşkla ilgili hatıramda kalan tek bir şey vardı. Üstünü karaladığım, kat kat çarşaf örttüğüm, gerektiğinde kuytu köşeye çekildim ve yetmediğinde terk ettiğim bir hatıraydı bu.
Proust'un, Albertine Kayıp kitabında şöyle bir paragraf geçiyordu;
'Hatıralarımız bize aittir elbette, ama küçük, gizli kapıları bulunan kimi mülklere benzerler; çoğu kez bu kapılardan bizim bile haberimiz yoktur, bir komşumuz bize bu kapılardan birini açtığında, daha önce hiç görmediğimiz bir köşesinden kendi evimize girmiş oluruz.'
Asil, farkında değildi belki ama o kapıları bana açarken belki de bana yapabileceği en kötü şeyi yapıyordu. Asil'in ya da başka birinin... o kapıları açmak yerine bana yeni kapılara götürmesini istedim delice. Umutsuzca.
O hatıralar bana aitti ama ben o anıların kapılarını açamayacak kadar yabancıydım hatıralarıma. Aşkıma...
Öyleydi hayat işte, kilidi verilmeyen hatıralarımın kapısına dayandığımda öğrendim benim bile yetemeyeceğimi bazı şeylere. Başkaları ellerindeki kilitlerle o kapıları bana açarken çöktüm eşiğine çaresizce.
Oysa Proust'un da aynen devam ettiği gibi, 'İnsan 'ancak hatırlayabildiği şeyi özleyebilir'di. Ama kimse özlememek için o kapıların eşiğinde bekçilik yaptığımı anlayamayacaktı.
Asil'e nasıl davranacağımı bilmiyordum. Bir arkadaşa ihtiyacım yoktu, aksine hayat karşıma Firuz ve Emir'i çıkardığında bile hak ettiğimden fazlasına sahip olmuşum gibi hissetmekten kendimi alıkoyamamıştım.
Gözlerimi yeniden ona çevirdiğimde o da çoktan bakışlarını benden çekip ateşe çevirmişti. Esmer teninde, siyah saçları çok kısa kesilmiş bir şekilde yüzünü çevreliyordu. Keskin hatları tıraşlanmış teninde daha da belirgin duruyordu. Atletik bir vücudu vardı, boyu çok uzun değildi ama çimenlerde zorlukla da olsa yürümeyi başardığım topuklularla yine de benden biraz daha uzundu. Asil bana birini hatırlatıyordu.
Babamı.
Asil, babama benziyordu.
"Ben size buradadırlar demiştim!" Bir anda arkadan gelen sesle başımı çevirdiğimde Özlem'in mahcup yüzünün ardında Emir'in kolunda zorlukla yürümeye çalışan Firuz'un endişeli yüzünü gördüm. "Neredesin kızım sen?" Firuz, Emir'in kolundan çıkıp yalpalaya yalpalaya bana doğru yürürken ben de endişeyle yerimde doğruldum. Bir şey mi olmuştu?
Firuz, belki de sadece benim fark ettiğim bir anda sinirle kısa bir an Asil'e bakıp bana döndüğünde onu yarı yolda karşıladım. "Telefonum sessizdeydi. Beni mi arıyordun güzelim?" Eliyle kolumu tutup ağırlığının birazını bana verdi. Ve kulağıma doğru fısıldadı. "Annem, babandan bahsetti. Her yerde seni arıyorum!" Olayı anladığım gibi kolumdaki elini tuttum.
"Özür dilerim, gerçekten."
"Hayır, Hazan burada kaybolsa en fazla annemin sosyetik arkadaşları tarafından mahsur alınmış olurdu." Özlem'in esprisine sadece Asil güldüğünde durumu toparlamak içi Firuz'dan uzaklaşıp ben de gülümsedim. "Asil, bugünün kahramanıydı diyebilirim."
"Aman kıçımın kahramanı." Firuz'u sadece ben duyduğumda hızlıca kolundan cimcikledim. Neden bu kadar düşmanca davrandığını anlamasam da irdelemeden Özlem'e döndüm. "Nasılsın, Özlem?"
Kocaman gülümsedi ve beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Kollarını bedenimden ayırdığında yanına gelen Asil'i işaret etti. "Seni ararken biraz gerilsek de şimdi tasasız bir mutluluğa sahibim diyebilirim." Asil, ablasını kendine çekip kolunu omzuna attı. "Bu tasasız mutluluk, kuytu köşede saniyesinde diklediğin sayısız margaritadan kaynaklanıyor olabilir mi abla?"
Özlem onu dirseğiyle iterek kendinden uzaklaştırdığında gülmeden edemedim. "İtalya'ya döneceğim günü iple çekerken zamanın hızlı akmasını sağlayan her şeye varım."
"Eh, annemin kocaman düğün pastası gelmeden Hazan'ı babasına götürsem iyi olacak." Asil'in teklifiyle kaçındığım anın zamanının geldiğini fark ederek memnuniyetsiz bir şekilde onu onayladım. O an Firuz'a döndüm kurtarıcımı seçmişim gibi. "Siz de gelin, geçen sefer sohbet etme şansınız olmamıştı."
Geçen sefer diye bahsettiğim Firuz ve Emir ile birlikte geçirdiğimiz kazanın ilerleyen günlerinde babamın hastaneye baskınıydı. Biraz gergin, biraz sinirli ve oldukça doktor kişiliğinde olan Vedat Akay ile tanışmaları da fazlasıyla garip ve kısaydı.
Firuz niyetimi anlamış gibi sırıttı ve çantamı tuttuğum koluma girdi. "Yemiyor tabi, gizlice geldiğin partide babana tek başına selam vermek di mi?" Firuz'a dil çıkardığımda onun sırıtışı daha da büyüdü.
Evet, dediği gibi büyük bir sorunumuz vardı şu an. Babam geleceğimi bilmiyordu. Ben de onun geleceğini bilmiyordum. Bunun iyi bir savunma olmasını dilesem de Firuz ve ben, Emir ile sohbet eden Çoker kardeşlerin arkasından ilerlerken kurbanlık koyun misali sessizdik. Korku ya da endişe değildi bu hissettiğim. Ben babamdan bir şey saklamazdım.
Vedat Akay'dan sakladığım tek şey hayatını aldığım bir cana mal olduğundan beri ondan bir şey saklamamaya yemin etmiştim belki de.
Bahçeye geçer geçmez merdivenlerin önündeki bir grup adama doğru ilerlediğimizde babam varlığımı hissetmiş gibi konuşmasına devam ederken gözlerini bana çevirdi. Uzunca bir süre ayırmadığı gözleriyle başını hafifçe iki yana sallayıp yeniden önündeki adama döndüğünde sertçe yutkundum.
"Aa, asla aradığında bulamayacağın genç nüfus da gelmeyi başarabilmiş." Asil'in babasının alaycı cümlesine Asil de aynı şekilde karşılık verdi. "Lanetli şatonun kayıp ruhları tanımlamasını tercih ediyoruz. Hatta harika bir grup ismi olduğu için çoktan gitarda kimin, vokalde kimin duracağına bile karar verdik babacığım." Babasının yüzündeki anlık ciddiyet, yeniden yerini gülümsemeye bıraksa da başka bir şey söylemedi.
"Hazan'ın bu grupta olmaması gerekiyordu." Babamın kalın tonlaması yalancı samimi havayı kestiğinde oluşan sessizliği yine kendisi bozdu. "Müzik kulağı yoktur ama tüm şarkıları ezbere bilir."
Toparlasa da az önceki cümlesinin ardındaki gerçek uyarıyı anladığımı biliyordu.
Etrafındaki adamlar güldüklerinde elimle saçımı geriye doğru ittim. Firuz'un kolundan çıkıp babama doğru ilerlediğimde o da birkaç adım geriye doğru çıktı. Sadece bir kolunu açtığında zarifçe ona sarıldım. Elini iki kez sırtımda yavaş bir vurmayla hissettikten sonra ondan ayrılmak için çekildiğimde kolunu belimin arkasına yerleştirdi. "Firuz, Emir! Nasılsınız çocuklar?" Firuz, babamın uzattığı elini tutup sıktıktan sonra Emir de aynısını yaptı. "İyiyiz Vedat Amca. Almanya nasıl?" Emir'in sohbet olsun diye attığı soruyla konuşma o alanda ilerlemeye başladı. Dikkatim çoktan toparlayamacağım şekilde dağıldığında sadece etrafı izliyordum gözlerimi kimseye değdirmeden.
"Birbirimizden bir şey saklamadığımızı sanıyordum." Babamın kısık sesiyle nefesi kulağımı sıyırdığında yüzümü ona çevirmeden mırıldandım. "Gitmeyeceğimi söylememiştim." Bir süre cevap vermedi. "Görene kadar hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olmayacaksın değil mi?"
Eski anıları acımasızca hatırlatan sorusuyla hafifçe gülümsedim ve ona çevirdim yüzümü. Başımı kaldırdığımda onun da gözlerinin gözlerime bakabilmesi için başı eğilmişti. "Eğer benden saklanılmışsa..."
"Vedat'ın kızının doktor olacağı kimin aklına gelirdi?" Tanımadığım bir adamın sorusuyla babam gözlerini benden çekip ona miras bıraktığım gerginliği koruyarak adama döndü. "Neden Ömer?" Adam sırıtarak devam etti. "Hep o dünyanın ne kadar stresli olduğundan bahsederdin. Şimdi kızın o mirası yaşatacak, değil mi?" Babam, adamın cümlesi biter bitmez cevapladığında sorusunu, kısa bir sessizlik oluştu bulunduğumuz küçük alanda.
"Hazan, ne Almanya'da ne de burada doktorluk yapacak. Bana ait her şey onun sadece banka hesabındaki bir miras olabilir."
Boğazımı temizledim ve şaşkın bakışlarını gizleyemeyen Firuz ve Emir'e doğru gülümseyip etrafımdaki adamlara döndüm. "Daha sakin bir hayat istiyorum, yeni yerler görmeyi falan... Klasik bir gençlik fulyası işte."
Sohbet yeniden beni ilgilendirmeyen bir çerçevenin içinde dönmeye başladığında babamın kolundan onun itiraz etmesine fırsat vermeden ayrılıp kendimi Firuz'un yanına attım. Kulağına doğru eğildim. "Pasta gelmeden sigara içeceğim girişte." Firuz tam konuşacakken annesiyle babası sol taraftan gelirken seslendiğinde asla toparlamaya bile çalışmadığım suratımla yeniden mırıldandım. "Hemen geleceğim."
Kimseyle göz göze gelmemek için başımı önümden kaldırmadan kendimi arabaları bıraktığımız villanın girişine attığımda oldukça sakin olan alan karşısında rahatlamayla derin bir nefes aldım. Burada ne sahte gülümsemeler ne de sahte bir gülümsemeyi bile yüzüne yerleştirme gereği duymayan babam vardı. Sadece ben...
Sadece ben vardım.
Küçük çantanın içinden titrediğini bile fark etmediğim ellerimle sigara paketiyle çakmağı çıkardığımda içinden bir dal alıp paketi geri çantaya attım. Dudaklarımın arasına yerleştirdiğim dalın ucunu cılız ateşle birkaç kez yakmaya çalıştıktan sonra en sonunda alevlenen sigarayla derin bir nefes aldım. Hava çok soğuktu. Ya içeridekiler damarlarında gezinen kaliteli alkolden dolayı farkında değillerdi ya da üşümelerine rağmen daha mühim konular söz konusuydu.
Kolumla belimi sardığımda titreyen elimle tuttuğum sigarayı bir kez daha dudaklarımın arasına götürdüm. Aldığım nefes boğazımdan geçmeden önce bir anda omuzlarıma konan kalın ve ağır ceketle hızlıca arkamı döndüm.
"Düşündüğümden erken pes etmişsin."
Egemen, üstteki birkaç düğmesi açılmış beyaz gömleğinin kıvrılmış kol manşetlerini daha da yukarıya sıyırdı. Parmaklarının arasındaki sigaradan son nefesi alıp ayaklarının önüne attığında gözlerini yerden kaldırıp bana çevirdi. "Telefonla konuşmak için çıktım. Bu yüzden, izin verirsen eğer..." Bahaneme inanmadığını belli edercesine kısa bir gülüş dudaklarından çıktığında başını iki yana salladı. "Neden masallardaki prensesler gibi asla yalan söyleyemiyorsun?" Sinirle ona döndüğümde bugün ikinci kez duyduğum prenses benzetmesinin ilkinden ne kadar da daha aşağılayıcı olduğunu fark ettim. Asil, gerçekten prenses gibi hissettirirken Egemen'in aşağılamak için başvurduğu bir benzetme artık iyice midemi bulandırmaya başlamıştı.
"Ben prenses falan değilim zaten. Ama için rahatlayacaksa benim aksime senin masaldaki rolün kesinlikle hazır." Egemen, merakla tek kaşını kaldırdığında onun gibi alaycı bir tavırla sırıttım. "Kurt. Senden kesinlikle kurt olurdu. Üzerine iki elbise geçirince canavar olduğunu saklayabileceğini düşünen bir kurt."
Egemen, aynı gülümsemeyle bana sessizce bakmaya devam ederken çoktan sönmüş olan dalı onun gibi ayaklarımın önüne attım. Tam ortamıza düştüğünde bir adımla ona yaklaşıp sigarayı ezdim. "Ben senin masalının karakteri değilim. Eninde sonunda amacını anlayacağım ama dua et ben amacını anlayana kadar senin canını yakmayayım Egemen Tuna."
Üzerimdeki ceketin varlığını tam arkamı dönmüş adım atacağım sırada hatırladığımda sertçe omuzumdaki ceketi çekip ona doğru uzattım. Cekete uzanan eli, bir anda ceketin altındaki elimi tuttuğunda şaşkınlıkla ona baktım. Beni kendine çektiğinde aramızdaki mesafeden esen soğuk havanın bile rüzgarı geçmiyordu. "Kibritçi Kız." Öylece ona bakarken devam etti.
"Sen sıcak bir yuvanın duvarına kibritleri sürterek ısınmaya çalışan o kızsın." Dudakları dudaklarımın hemen önüne yaklaştığında hafife dudaklarını ıslattı. "Her yaktığı kibritten hayale, donarak ölmeyi tercih eden o küçük kız."
Ellerimin titremesi geçti belki ama kalbim titremesi ruhumu yıllar sonra ilk defa sarstı.
"Eylül Hazan Akay!"
Vedat Akay'ın sesi kulaklarımıza dolduğunda ikimiz de duran anın nasıl aramızdan akıp gittiğini bir kez daha izledik.