İçeriğe geç

Okyanus Altındakiler

Bölüm 5 · 28 dk okuma

Okyanus Altındakiler

Bölüm 5

Bölüm 3: Zihnin Duvarına Kazınan Hatıralar

Bölüm 3: Zihnin Duvarına Kazınan Hatıralar

Amy Winehouse – Back To Black

Sessizliğe alıştığında kendi sesin bile gürültü gibi gelirdi.

O gürültü zihninde yankılanmaya başladığında insan ilk önce sorgulardı, sonra alışırdı ve en son... nefret ederdi.

Gürültüden nefret ederdi.

Kendinden nefret ederdi.

Alışık olduğum bir duyguydu.

Annemi hiç görmeden büyüdüğümden ya da çekirdek bir aileye bile sahip olamadığım için değildi. Ben, o tamamlanmayan çekirdek ailede tek başıma bir aile olmaya çalıştığım zamanlarda alışmıştım o duyguya. Babamın varlığını sadece ismiyle bilirken, tek başıma başka bir ülkede yardımcı ablanın yaptığı yemekleri ısıtıp büyük koltukta gece olmasını beklerken alışmıştım.

Başka bir ülkede doğan ve büyüyen bir çocuğu, ailesinin memleketine gönderen bir babanın hissettirdiği kadardı benim için yalnızlık ilk önce. Sandım ki bu kadarla sınırlı kalır, sandım ki bu yalnızlığa tepkim sadece bir şımarıklıktan ibaretti. Kendimi, geldiğimin ilk senesini geride bırakırken balkondan aşağıya attığım bedenimin hissettirdiği anlık korkuyla bulduğumda bile yanıldığımı anlamamıştım. Ya da mezuniyetime tek başıma katıldığım, okul birinciliği için konuşma yaparken beni dinleyen tek bir ebeveynimin olmadığını gördüğümde de anlamamıştım.

Ben yanıldığımı, babama ilk kez güvenmediğim zaman anlamıştım.

Babama güvenmediğim tek anın sonuçlarıyla karşılaştığımda ne kadar yalnız olduğumu o zaman anlamıştım.

Annemin kopyası olduğumu söylerdi onu tanıyanlar. Bunu söylerkenki anneme dair anılarının bu kadar canlı olmasının tek nedeni, annemi son görüşlerinin de benim şu anki yaşlarımın olmasıydı sanırım.

Eylül Akay.

Babamla lisede tanışan ama babamın aksine Almanya'da doğup büyüyen genç bir kız. Babam, Mersin'den Almanya'ya liseyi okuması için bir tanıdığın yanına gönderildiğinde ona ilk arkadaş olan o genç kız. Lise bittiğinde, babamın elinden tutup ailesiyle tanışması için getirdiği o genç kız. Birlikte geri babama yabancı olan o ülkeye dönüp elinden tuttuğu adamla tıp okuyan o genç kız.

Gün geçtikçe deliren o kız.

Gün geçtiktçe, elinden sımsıkı tutan adamla her şeyin düzeleceğine inanan ve ailesinin trajedisini unutan o genç kız.

Gün geçtikçe...

Günün geçtiği her an korkuyla yaşayan, endişeyle soluyan ve hücrelerine kadar yayılan hastalığı reddeden o genç kız.

Benim annem, annesinin babasından kalan tüm mirasın sahibi olduğu için kumarbaz ve alkolik babası tarafından şiddet gören o genç kızmış. O genç kızın düğününde babası annesini tek kurşunla vurup öldürdüğünde benim annem hala her şeyin güzel olabileceğine inanan o kadınmış.

Benim başkalarından duyduklarım sadece bu kadardı. Bir başkası, babaannemdi. Bizim yıllarca yüzlerini görmediğimiz, amcamın vefatıyla tanıdığım babamın ailesiydi bir başkası. Ama sorular vardı. Anlatılan bu hikayede birçok bilinmeyen, birçok saklı gerçek vardı. Onların bile dile getiremediği gerçekler.

Lisenin ikinci yılıydı. Kendimi evin balkonundan attıktan sonra psikoloğun direktifiyle babamın beni her ay bir kere ziyarete gelip sanki o evde yaşıyormuş gibi yapmaya başladığı ilk zamanlar. O zaman kaybetmiştik hiç tanımadığım amcamı. Babamın kardeşini.

Babama sormuştum cenazenin ardından, o çalışma odasına çekildiği bir gece. Çok konuşmaz hale gelmiştik ama sanki o an ilişki durumumuzun ne olduğuyla ilgilenmeyecek kadar bıkmıştım tüm bu bilinmezliklerden. Aklım erdiğinde, annemin nerede olduğunu sorduğum zaman söylenen oldukça eksik ama doğru olan o bilgi yeterli gelmemeye başlamıştı büyüyen o kıza.

'Annen, şizofreni hastası. Kendisini, seni öldürmeye çalıştığı için hastanede tutuluyor.'

Böyle bir açıklama bir kez, ben küçükken yapılmıştı sadece.

Ona sadece tek bir soru sordum odasına girdiğimde.

'Baba, dedemler annemi sevmez miydi?'

Alacağım cevap neyi değiştirecekti hayatımda bilmiyorum ama babamı uzun zamandır ilk kez güldürmemi sağlamıştı bu sorum. Gülmüştü, gülmüştü ve sanki son aylarda yaşanan tüm o olaylar hiç yaşanmamış da ben hala onun Sirk'e götürdüğü ve tüm gün elinden tutup eğlendirdiği o küçük kız çocuğuymuşum gibi yanına çağırmıştı. Öyle anlatmıştı anneme ve ona dair tüm anıların detaylarını.

Anlatılanları hepsi doğruydu da eksik çok şey vardı duyduklarımda.

Dedemin adı Vedat'tı. Adana'dan Mersin'e uzanan çiftlikleri olan, eli bol ve açık adamdı. Herkes severdi. Bir oğlu vardı sadece o zamanlar, babaannemin başka çocuğu olmamış. Sonra çiftliğin kapısının önüne bir erkek çocuğu bırakılmış o gün. O erkek çocuğuna mucize demişler. Dedem, mucizem demiş. Babaannem en sevdiği adamın ismini vermiş o çocuğa. Eşinin ismini fısıldatmış kulağına bebeğin.

Vedat Akay. O çiftliğin önüne bırakılan çocuk, babammış.

Lise için Almanya'ya gönderilmesini öğretmenleri söylemiş dedeme. Çok zeki demişler. Bunu yurt dışında okutun. Dedem sadece lise demiş, amcam ikna etmiş dedemi. Babam lise bitince elinde bir genç kızla gelince... Çiftlik halkı bu anı tüm yaz kutlamışlar. O kadar çok sevmişler ki annemi, dedem ikinci günün akşamı kızım diye çağırmaya başlamış annemi. Ama hayalleri varmış ikisinin de, Almanya'da okuyacaklarmış ikisi de. Doktor olacaklarmış.

Dedem, mucize oğlunun kendi işlerini değil doktorluğu istediğini duyunca kıyamet koparmış ilk önce. Annem sakinleştirmiş onu. Annem ikna etmiş. Bir el kızı, dedemin oğluna sırt çevirmesini engellemiş.

Onlar geri döndüklerinde Almanya'ya, annemin ailesindeki işlerin daha da kızıştığını fark etmişler. Annemin babası artık daha da canavarlaşıyormuş. Annemle babam da sürekli Akay ailesini görmeye gitmeye başlamışlar her vakit bulduklarında, sanki annemin ailevi travmalarını bastıracak olan o yol buymuş gibi.

Bir gün Türkiye'den bir arama gelmiş. Amcam, işlerin çiftliklerde kızıştığını söylemiş. Dedemin ortağının kara paradan tutuklandığını soruşturulmaya başladıklarını söylemiş. Varlıkların bir kısmının aileden olmayan birine hibe edilmesi gerektiğini. Dedem varlığının bir kısmını... O el kızına hibe etmiş. Anneme yani... Ona o kadar güvenirmiş.

Babamın kulağına bir şeyler çalınmış. Soruşturma gittikçe ciddi bir hal almış. Babam sanmış ki, babasının ortağından bir farkı yokmuş. Babasının da kara paranın içinde çoktan o çamura bulandığını düşünmüş. Ona ders vermek için annemin üzerine hibe edilen tüm o paraları, o zamanlar yeni açılan hastane zincirine hisseletmiş.

Dedem, aklandığında babamı affetmemiş. O paranın tek bir kuruşunu da geri istememiş.

Sonra okul bittiğinde ve düğünlerinde annemin annesi, babası tarafından öldürüldüğünde... döndükleri o son kalan baba kapısı da açılmamış. Dedem onları kabul etmemiş.

Annemin zaten gün gittikçe kötüleşen psikolojisi artık kontrol edilemez bir hal aldığında hastaneye yatırılmayı kabul etmiş. Evleneli sadece bir hafta olan annem balayını hastanede geçirmiş. Hamile olduğunu, bir hastane koğuşunda aldığı psikiyatrik ilaçlara başlamadan önce yapılan testte öğrenmiş. Geri çıkarmış babam onu hastaneden. Bir bebek, annemi kurtarır zannetmişler.

Ben doğmuşum sonra. Babam anneme o kadar aşıkmış ki annemin adını koymuş bana. Annem Hazan'ı eklemiş, babam iki Eylül'e sahibim artık demiş anneme.

Babam ben daha bir aylıkken, iki Eylül'ünü ormanda kazılan bir çukurda bulduğunda mı küsmüştü hayata bilmesem de annem o zaman küsmüş hayata.

Babasının hayaletinden kaçmak için açmış karın ortasında o çukuru. Beni içine yerleştirmiş, kendisini yanına. Orada güvendeyiz sanmış. Üzerime toprak örtmeyecek kadar sağlıklı, o çukuru beşiğim yapacak kadar hastaymış.

Sonra da ne annem görmüş bir daha beni ne de ben görmüşüm onu.

Babama sarıldım o gün. O sarhoş olduğundan anlattı belki her şeyi ama ben o gün ilk defa onun dışında başka hiçbir varlığım olmayacakmış gibi hissettim. Sabah uyanınca onu evde göremediğimde, haber bile vermeden geri Almanya'ya döndüğünü anlayınca bile o geceki hatıraların hislerine sımsıkı tutunmaya devam ettim.

Ne zaman mı inancımı kaybettim bu aileye?

Liseyi bitirmeye günlerimin kaldığı o gece yarısı, kabuslar yüzünden uyandığım bir uykunun ardından, onu odasında telefondaki kişiyle konuşurken duyduğumda da değildi.

O konuşmadan annemin artık zorla hastanede tutulduğunu zannettiğim an da değildi.

Annemi, üniversite sınavından çıktığım bir günde, o hastaneden çıkardığım gün kaybetmiştim aile olabileceğimize olan inancımı.

Annemin katili olduğumda, o aile inancının da katili olmuştum.

Kendi ruhumun da.

Hastaneye bir taksiyle gitmiştim, o taksinin beni beklemeyeceğini bile bile beklemesini söylemiştim. Hastaneye girmiş, Eylül Akay'ın kızı olduğumu ve onu görmek istediğimi söylemiştim. Anne ben geldim, demiştim. Kızın geldi. Tutmuştu elimden. Sanki uzun zamandır kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi. Çıkarmıştım onu hastanenin önüne. Caddenin karşı tarafına geçip, beklemeyen taksi yüzünden başka bir taksi çağırmaya çalışmıştım.

İlk önce arabanın fren sesini, sonra insanların çığlığını duymuştum.

Annemin yerdeki kanlar içindeki bedenini, o an dönen dünyadaki her şeyden sonra görmüştüm.

O andan sonrası sadece sanrılardan ibaretti.

O sanrılar, morgun önünden ayrıldığımda kendimi caddeye atıp öldürmeye çalıştığımda son bulur sanmıştım. Ama araba frenlerinin seslerinden sonra hala atan kalbimi duyduğumda hayatımın sonuna kadar katil kalacağımı düşünememiştim.

Yıllar geçmişti hataların, ölümlerin, acıların ve anıların üstünden.

Bir aileye sahip olabileceğime dair tüm inançlarım tükenmişti belki ama onunla tanıştığımda ölü bir ruha bile yuva olabilecek bir adamı sevdiğimi düşünmüştüm.

Egemen Tuna, ölü ruhumu bile bende bırakmamıştı giderken.

Bomboş kalmıştım, o boşluğun duvarlarına kazılı hatıralarla bir başıma kalmıştım.

Saat sabaha karşı beşti. Hava aydınlanmak üzereydi ama yine de gece olmasına rağmen açıktı gökyüzü. Tüm akşam yağmur yağmış, gittikçe soğuyan havaların şiddettini boydan hastane camlarına bakarak bir kez daha onaylamıştık. Nedense bugünün acil servisi fazlasıyla sakindi. O boşluğu gökyüzü doldurmaya yemin etmiş gibiydi. Rüzgarın fırtınaya dönmesi çok uzun sürmemişti. Fırtına ise sanki göz dağı verip erken dinmişti. Tek başıma bahçede oturuyordum. Ne hasta yakını ne hasta ne de çalışan vardı etrafta. Belki en kalabalık yerde olunabilecek en yalnız haldeydim.

Üst üste tutulan iki nöbet... üç gündür gözümü on saniyeden fazla kapalı tutamamıştım. Saatler birbirine giriyordu sürekli ve zamanı algılamak için çaba göstermiyordum. Birisi yemek yemeyi hatırlatana kadar açlığımın bile farkında değildim. Sadece sürekli kendimi kahve poşetini bardağa boşaltırken buluyor, bu sefer yeterli diyemeden israf olmasın diye üstüne su döküp yudumlarken farkına varıyordum kafamın iyice bulandığını. Ama alışıktım. Hastanedeki nöbetler bana işe yaradığımı hissettiren tek zamanlardı. Kafamı dağıtmak için tuttuğum üst üste nöbetler, gerçekten işe yarıyor muydu bilmiyorum ama en azından evde yapayalnız dizi izleyerek ya da kitap okuyarak kafayı yememeye çalışmaktansa hastanedeki meşguliyet daha iyi geliyordu bu aralar.

Bahçedeki ağaçlar yeni budandığı ve yer yer dökülmeye başladığı için hastaneden otoparka kadar olan alanda açıklık vardı. Kocaman bir bahçe olsa da ucu seçilebiliyordu. Burası staj yaptığımız hastanelerden en sevdiğimdi. Sakindi, şehirin gürültüsünden uzaktı ve yeni yapıldığı için daha ferahtı.

Son senem. Koskocaman altı yılın bitmesine birkaç aydan fazla kalmamıştı. Zaman hızlı geçmiş miydi? Hayır. Zaman bir türlü geçmek bilmemişti. Nasıl oldu da bitmişti demek yerine sürekli nasıl olacak da bitecek diyenlerdendim ben. Komik geliyordu kulağa. Oysa zaman küçükken bu kadar hızlı akmışken, yetişkinliğe attığımız ilk adımlarda neden ıstırap çektiriyordu bize?

Elimde sıcaklığını çoktan yitirmiş olan sade kahveye çevirdim bakışlarımı. Soğumuştu ama mevsimden değil beklemekten bu haldeydi. Ağzımdaki acı kahve ve sigara tadı midemi bulandırsa da yemek yiyecek takatim de isteğim de yoktu. Bu yüzden boş bir mide bulantısı hissi dışında faaliyete geçen bir hastalık senaryosu yoktu henüz. Sabah viziti için nöbete gelenlere devredip uyumak istiyordum. Tüm sorunlarımın çözümü uykudaydı hissediyordum.

Sadece...

Sadece uykumu kaçıran bazı şeyler vardı. Babam aramıştı mesela birkaç saat önce. Birkaç gün önce tanıştığım Çoker ailesiyle nasıl denk geldiğimi sorarak selamlamıştı kızını. Genellikle hal hatır sorup, nasıl gittiğinden bahsetmezdik zaten ama çok net bir şekilde olan kısa ricasını da beklemiyordum. Pazar günkü davete gitmemi istemiyordu. Mümkünse politikanın içindeki hiç kimseyle görüşmememi de eklemişti rica görünümlü buyruğuna.

Nedeninin politika değil, Tuna ailesinin oğlu olduğunu ikimiz de biliyorduk. Egemen'in bir gece yarısı vedasından sonra, kaybettiğim bilinçe Almanya'ya götürüldüğüm zaman karşıma geçip sormuştu. Kim bu çocuk, demişti. Karşısındaki kızın, annesinin kaybında bile ölümü arzuladığını görmüşken, şimdi bir oğlan çocuğunun bulunmadığı bir dünyaya bile cesaretinin olmadığını fark ettiği zaman şaşkınlıkla bakıyordu bana. Seni bu hale getiren kim, demişti.

Ben mi söylemiştim o oğlan çocuğunun kim olduğunu yoksa başka biri mi, hatırlayamacak kadar berbat bir haldeydim ama öğrenmişti.

Şimdi ise, Tuna ailesinin yeniden karşıma çıktığını biliyordu.

"Hey! Soğuk değil mi? Napıyorsun orada incecik kumaşla?" Bir anda bomboş karşıma baktığımı fark etmemle irkilmem bir oldu. Bir ses duyduğumda benim için mi olduğunu anlamak için sağıma döndüm. Ama ne dendiğini anlamamıştım çünkü dikkatim gerçekten bu sefer toplayamayacağım şekilde dağılmıştı.

Tüm gün bana asistanlık yapan hocamı görmemle hızlıca yerimden kalktım ve önüme düşen saçlarımı elimin tersiyle geriye attım. Buraya gelirken bozduğum toplu saçlarımı bir arada tutan tokayı bileğimde aradığımda bulamayınca bakışlarımı etrafta taradım ama karanlık çok da yardımcı olmayınca pes ettim.

Kardiyoloji bölümünün tek, hastanenin de en genç asistanıydı. Onun hakkında bu bilgileri hastanedeki yatıştaki hastalardan bile öğrenebilirdiniz çünkü bu aralar dedikodu malzemesi ondan çıkıyordu. Doktorların yıpranmış hayatlar algısını bozan bir görünümü vardı. İyi görünümlüydü ve dikkat çekiyordu.

Tek dikkat çeken şey bu değildi. İyi bir insandı da. Mizacı her zaman arkadaşça ve nazikti. "Pardon hocam, bana mı seslendiniz?" Kocaman gülümsedi ve bana yaklaşırken üstündeki koyu lacivert ceketi çevik bir hareketle çıkardı. Hiçbir şey demeden bir anda ceketi sırtımdan omuzlarıma bıraktı ve kalktığım yerin yanına, banka oturdu. "Biliyor musun, kaybolduğunda senin nerede olduğunu sorduğum her seferde bana burayı söylüyorlar. O yüzden bugün kimseye sormadan kontrol etmeye geldim. Kendimle iddiaya girdim."

Yanına oturdum ve bacak bacak üstüne atmak yerine çekindiğim için dizlerimi birleştirip ellerimi üstlerine koydum. Ceketin varlığı gerçekten de üşüdüğümü hissettirmişti.

Çok trajikomikti. Bir şeyin eksikliğini o gelene kadar, bir şeyin varlığını da onu kaybedene kadar fark etmiyorduk. "Teşekkür ederim ceket için. Kazandınız mi bari iddayı?" Sorumla birlikte yüzündeki gülümsemenin yerini ciddiyet aldı. "Hayır, burada olmaman üzerine bahis koymuştum." Başka bir şey söylemedi. Ben de sormadım nedenini. Çünkü kastettiği şeyi anlamıştım.

"Sadece bana eşlik etmesi için birini çağırmıyorum yanıma. Yoksa bir sorun olduğu için kaçmıyorum buraya hocam." Başını iki yana salladı ve işaret parmağıyla başının sağ tarafına vurdu tekrarlayarak.

"Kafan, Hazan. Kafan o kadar dolu ki bence burası en azından etrafında boşluk olsun diye geldiğin bir yer." İstemsiz bir şekilde kaşlarım çatıldığında başımı hemen önüme çevirdim ve gözlerimi taş zemine diktim. Ben eğer o sayfaları açmadıysam önlerine, insanların beni okumasından rahatsızlık duyardım.

"Tamam bir şey demedim, örme hemen duvarlarını. Hayır anlamıyorum, kız sanki elli yıllık duvar işçisi. Hoşuna gitmedi mi Çin Seddi kuruyor milletin önüne." Bir anda sitemle söylediği cümleleri elleriyle tasvir etmeye çalıştığında gözlerimi şaşkınlıkla açtım. Esprisi ne kadar vasat olsa da gülmeme engel olamadım.

Samimiyetini esirgemeyen biriydi ve bana karşı olan samimiyetini hiçbir zaman rahatsız edici bulmamıştım. Ama bazen onu bu kadar hayat dolu yapanın ne olduğunu merak etmekten kendimi alıkoyamazdım.

Çok yüksek meblağlar kazanan ve hayatı yolunda gidiyormuş gibi görünen doktorlar bile hiçbir zaman onun kadar huzurlu görünmezdi. Belki de ilk başlarda böyle olacaktık. Mesleğimizi elimize aldığımızda kurtaracağımız hayatları düşleyerek, kuracağımız yeni hayatımızı kurgulayarak mutlu olacak ve birçok şeyi elde ettikten sonra hastanenin koridorlarında her şeye rağmen kayıp giden hayatların altında ezilmeye başlayacaktık.

Hastanenin o soğuk koridorlarında bir gün bizim de hayatımız kaybolduğunda ise belki nefes almıyor belki de ruhu kaybolmuş yaşayan bir bedende nefes almaya çalışıyor olacaktık. "Visit'i mi bekliyorsunuz hocam, yoksa poliklinikçilere mi yaptıracaksınız?" Yüzünü buruşturdu ve gerçekten de bu halleriyle ne kadar olduğundan daha genç, hatta çocuksu göründüğünü düşünmeden edemedim. "Hiç almayayım! Birazdan kaçarım ben." Anladığımı belirtmek için başımı salladım. Ani hareketimle düşmek üzere olan cekete doğru yeltendiğim sırada Murat Hoca ceketi tutmak için elini uzattı ve benden önce ceketi yakalayan eline temas eden elimle gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Elektrik çarpmış gibi elini çektiğinde ceket iki taraftan da kaydı ve bankın arkamda kalan kısmına düştü. Elimizin temas etmesine değil kendisini çekmesine şaşırdığımda havada kalan eliyle boynunu sıvazladı ve gülmeye çalıştı.

"Kızım ne yaptın, anjiyo aletini çıplak elle mi tuttun? Elektrik dolmuşsun?" Hissetmediğim çarpma hissiyle kaşlarımı istemsizce kaldırıp ona baktığımda boğazını temizledi.

Elektrik falan çarpmamıştı ki? Gözümdeki soru işaretlerini anlamış gibi arkamdaki cekete hareketlendi ama yana doğru hafifçe kayıp ceketi ondan önce aldım ve dizlerinin üzerine koydum.

İçeri geçip son raporları kontrol etmem gerekiyordu. Şu an zaten ne sohbet edebilecek halim vardı ne de birilerini dinleyebilecek. "Teşekkür ederim hocam, ben kalkayım ayıp olmazsa size. Verileri kontrol edip çıkacağım." Yüzü anlık bir ifadeyle düştü ama ben üzerinde takılı kalmadan, gülümsedi.

"Tamam sen geç, şimdiden iyi dinlenmeler sana." Gülümsedim ve kalktım.

Murat Hoca söz konusu olduğunda bir an garip bir şeyler varmış gibi hissediyordum ama sonra gayet normalleşiyordu her şey. Bu aralar kesinlikle normal bir psikolojide değildim. Bunun tek açıklaması buydu. En azından en kolay açıklaması.

Bu aralar en sevdiğim şey kolay açıklamalardı. Düşünmemi gerektirmeyen, başkasının kurcalamak istemeyeceği açıklamalar. O kadar ihtiyacım olmasına rağmen benim zihnim ise aksine o kadar aslı olmayan açıklamaları besliyordu ki sinirliydim. Sürekli sinirliydim.

O gerizekalıyı gördüğümden beri sinirliydim.

Egemen Tuna, aradan geçen yıllarda ilk kez hayatıma birkaç gün önce girmiş olamazdı. Daha önce... Daha önce de varlığımdan, benden haberdardı. Benim onu bilmediğim anlarda, onun beni bildiği anların olasılıklarını boğmak istedim.

Hastaneye girdiğim gibi, gerekli imzaları ve notlarımı son kez kontrol etmek için intern odasına girdim. Tüm kontrolleri sağlayıp, aldığım notları dosyaların ilk sayfalarına sıkıştırdım ve benden sonraki nöbetçiler için karışıklık çıkmaması için yaptıklarımı sohbet grubuna yazıp gönderdim. En köşedeki dolabı açıp askıdaki kıyafetlerimi aldıktan sonra üstümdeki önlüğü astım. Hızlıca içerideki tuvalette scrubsı çıkarıp kıyafetlerimi giydikten sonra çıkardıklarımı da dolaba koyup kilitledim. Üstüme geçirdiğim kabanla çantamı aldığımda hiç vakit kaybetmeden kendimi arabaya attım.

İnanılmaz bir trafik vardı. Tam işe gidiş saatinde çıktığım için bir türlü ilerlemeyen arabaların arasında her an bayılacakmış gibi hissediyordum. En sonunda uyanık kalabilmek için telefonumu arabaya bağlayıp şarkı açtığımda, yan koltuktaki çantamdan da sigara paketini çıkardım. Dudaklarımın arasına yerleştirdiğim sigarayı yaktıktan sonra camı açtığımda soğuk havanın tüm arabanın içini doldurması saniyeler sürse de biraz daha sesini yükselttiğim şarkıyla daha uyanık hissediyordum.

Telefonum arabanın hoparlöründe çalmaya başladığında ekranda aydınlanan isimle bir süre açmadan bekledim.

Firuze'ye hala Egemen Tuna'nın kim olduğunu soramamış, onun benim için kim olduğunu da söyleyememiştim. Ve her geçen günde her şeyi anlatmadan onun kim olduğundan nasıl bahsedebilirim bilmiyordum da. Bunu bugün halletmem gerekiyordu. Onunla bir daha denk gelmemek için en kısa zamanda, önlem almak zorundaydım.

Aramayı cevaplamak için arabanın ekranından yanıtladığımda sigaradan içime çekip kalanı camdan attım. "Günaydın meleğim!" Oldukça neşeli sesi gülmeme neden olduğunda ben cevap veremeden devam etti. "Sergideki tüm tablolar bugün itibariyle satıldı desem? Resmen başardık!"

Trafik biraz daha ilerlediğinde arabayı hareket ettirmek için tam gaza basacakken çaprazımdaki sinyalsiz önüme kırdığında hızlıca frene dayandım. Sinirle aralanan gözlerim, işte şimdi tam anlamıyla uyanık hissettirirken kornaya uzunca basıp bıraktım. "Nefret ediyorum trafikten!"

"İşte ben de tam bu başarıyı kutlamak için seni aile arasında düzenlediğimiz kebap partisine çağırıyorum." Teklifiyle anında önümdeki magandayı unuttuğumda çekinik sesim kulağıma tiz bir mırıldanma olarak doldu. "Aile derken?"

Sorduğum sorunun saçmalığının ben de farkında olsam da artık Yavuz ailesinin aile derken neyden bahsettiğinde emin olamıyordum.

"İşte, Yavuz'lar. Balık Adam ve belki kız kardeşi. Bir de tabi ki de sen!"

Balık Adam.

Balık Adam, Egemen Tuna'ydı.

Birçok kez aynı ortamda olduğum ama asla göremediğim kişi Egemen Tuna'ydı. Beni denize düştüğümde kurtaran da oydu. Çıktığım asansöre girerken bana çarpan da oydu. Firuz'un sözünde geç kalan da oydu.

Egemen Tuna, bu iki kardeş ile tanıştığımdan beri hayatımdaydı ama yoktu. Benimle çok güzel oynamıştı. Ve sadece benimle değil, Firuz ve Emir ile de. İkisinin de hiçbir şeyden haberi yoktu. "Firuz, sen müsait misin şu an?" Firuz bir süre sessiz kaldığında kısık sesle sordu. "Bir sorun mu var? Yanlış bir şey mi yaptım? Başına bir iş mi açtın-" Sözünü kestiğimde ses tonum az önceki kadar ciddi değildi.

"Hayır, güzelim. Benim sana sadece anlatmam gereken önemli bir şey var. Nöbetten çıktım şimdi. Ofisine geleyim, eve geçmeden önce." Onun ofisi için olan sapağı kaçırmadan hızlıca sinyal verdiğimde beni onayladı. "Tamamdır, ben de on dakikaya ofisteyim. Yok- en geç beş dakikaya! Hazan, beni meraklandırdın iyice. Kapat telefonu, on sekizimden sonra ilk defa emniyet şeridine gireceğim."

Yüzüme telefonu kapattığında arabada yeniden şarkı çalmaya başladı. Ofise doğru sürerken ya da yol üstündeki kahveciden bir şeyler alırken aklımda sadece ne kadarını anlatmam gerektiği, hikayeye nereden başlamam ya da Egemen Tuna hakkındaki tüm gerçek nefretimi ne kadar yansıtabileceğim vardı. Dürüst olmak istiyordum. Yalan söylemekten nefret ederdim. Ve Firuz'a şimdiye kadar hiç söylememiştim.

Ama Egemen, onların Balık Adamı'ydı. Belki de yılların dostluğu vardı. Ve şimdi onu karşıma alıp, beni böyle terk etti ve ondan bu kadar nefret ediyorum gibi bir konuşma yapmak ne kadar doğruydu bilmiyordum.

Arabayı plazanın kapalı otoparkına sokmadan önce güvenliğe ismimi vererek onaylattığımda ilk boş yere park edip kahve poşetleriyle asansöre bindim. En üst kata bastığımda çoğu katta inip binen çalışanlarla sürekli duraklayan kabin en sonunda istediğim katta durduğunda kocaman ve sadece beyazın hakim olduğu bir karşılama salonuna girdim. Danışmadaki iki çalışan beni gördüğü gibi gülümseyip masanın arkasından çıktıklarında kahve poşetlerinden birini uzattım. "Kızlar, bunlar sizin. Firuz, odasında mı?"

"Evet, Hazan Hanım. Ama tam şimdi Ahmet Bey çağırdı Firuze Hanım'ı. İletmeye gidiyordum." Başımı aşağı yukarı salladım. "Ben söylerim."

"Kahveler için teşekkür ederiz." Gülümseyip cevap vermeden hemen sağımdaki Firuz'un odasının kapısını tıkladığımda gir sesini duymamla kapıyı açtım. Firuz koltukta, üstündeki takım elbisesiyle sırt üstü yatıyordu.

"Okula uyumaya giden çocuklar gibisin Firuz. Uyuyacaksan işe gelme, on yaşında değilsin." Firuz doğrulmadan elini kaldırıp orta parmağını gösterdiğinde kapıyı arkamdan kapatıp hemen koltuğun önündeki sehpanın üzerine oturdum. "Okula da zorla gönderiyorlardı, işe de aynı muamele. Bu yüzden bağımsız olacaksın Hazancığım. Yoksa zorlaya zorlaya öldürür bunlar seni." Gözlerimi devirdiğimde yattığı yerden kalkıp bacaklarını bağdaş yaptı. O kadar komik görünüyordu ki.

Kahvelerin olduğu karton poşete uzanıp bol krem şantili olanı aldı. Pipetin kağıdını soyup kahvesine yerleştirdiğinde birkaç yudumu art arda aldı ve bana baktı. "Sorun ne? Sende birkaç gündür bu hal var, o gece mi biri rahatsız etti yoksa?" Sergiye katıldığım geceden bahsediyordu. Başımı iki yana salladım. En iyisi olabilecek en açık şekilde anlatmaktı.

"İnsanların, yakın çevresinde bulunan sevdikleri hakkındaki düşüncelerin kolay kolay değişmediğini düşünürüm hep. Özellikle, bu sevdikleriyle birlikte büyümüşlerse, her ne olursa olsun hep bir savunma halinde olurlar onlara karşı. O yüzden ilk önce bilmeni istediğim, ben senin düşüncelerini değiştirmeye çalışmıyorum. Sadece bunu sana anlatmalıyım ki kendimi de koruma altına alabileyim." Dediklerim, ona fazla ciddi gelmiş olmalıydı ki tek kelime etmeden gözlerimin içine bakarken elindeki kahveyi de sehpaya, hemen yanıma bırakmıştı.

Poşetin içindeki diğer kahveyi çıkarıp yavaş hareketlerle ben de pipetimi yerleştirdim ve büyük bir yudum alarak boğazımı ıslattım. "Kaza yaptığımız hafta, hastanede seninle kalırken kitap okuyup bazı şeylerden konuşmuştuk. Sana aşık olduğum ama terk edildiğim bir adamdan bahsetmiştim. Hatırlıyor musun?" Gülümsemeye çalıştı ama başarısız bir girişim olduğunu ikimiz de biliyorduk. "Evet, ondan öyle bahsediyordun ki seni terk etmesine rağmen iyi biriymiş gibi hissettiriyordu. Zaten o gün dışında bir daha da açtırmadın konuyu."

Bu konuyu sadece bir kez daha, son kez daha açacaktım.

"Senin Balık Adam'ın, Egemen Tuna." Oluşan sessizlik yoğun bir şekilde bulunduğumuz odayı doldurup bizi boğacak kadar sürdü. Öylece birbirimize bakıyor ve tek kelime etmiyorduk. Firuz, sanki az önce ona katil olduğumu söylemişim gibi şokla açılmış gözleriyle bana bakıyordu ve bense onun bunu sindirmesini bekliyordum. Daha fazla dayanamayarak boğazımı temizledim. "Onunla başlangıcım da iyi değildi vedam da. Mert'i tanıyorsunuzdur belki. İkisiyle karşılaşmıştık bir mekanda. Egemen ile birbirimizi ilk göz göze geldiğimiz anda fark ettik ama günün sonunda masama Mert gelip, numaramı istemişti. Belki de o gün, sırf Egemen'e son bir şans vermek için, oyun oynamasaydım hiçbir şey bu kadar acı verici olmazdı da... geçmiş geçmişte kaldı. Ben Mert'e numaramı verirken fazlasını düşünmedim, onun hislerinin arkadaşça olmadığını fark ettiğimde geç kalmıştım. Mert çoktan, bana karşı farklı şeyler hissetmeye başladığında iletişimi kestim hemen ve birkaç gün sonra Egemen ile başka bir yerde yeniden karşılaştık."

"O karşılaşma, bize sunulan son şansmış gibi hissettirmişti o zamanlar. Mert'i kullanmıştım, Egemen'e en değerli dostum diyen arkadaşını kullanmıştım. Ama her şey o kadar hızlı ve gerçek olamayacak kadar güzel devam ediyordu ki Egemen ve ben bir anda kendimizi sadece ikimizin bildiği, yaşadığı bir masalda bulmuştuk. Sevgilisi miydim? Hayır. Arkadaşı mıydım? Hiçbir arkadaşıma onunla olduğum kadar yakınlaşmamıştım. O masala sıkışıp kalmıştık ve biri gelip o hayal dünyasında tek bir delik açsa darmadağın olurduk." Sustuğumda Firuze gözlerini benden kaçırarak plazanın yüksek katından tüm şehri gören cama çevirdi bakışlarını. "O deliği Ege açtı."

Başımı hafifçe eğip gülümsediğimde ben de bakışlarımı o cama çevirdim. "Birine haksızlık yaparsan... eninde sonunda onun ahı bir şekilde çıkıyor bence hayatından. Mert'i dahil etmemeliydim. Egemen'in dikkatini çekmek pahasına, onu kullanmamalıydım. Ama yaptım." Gözlerimi yumdum ve birazdan söyleyeceğim asıl benliğim hakkındaki gerçekler için cesaretimi topladım. "Ben bencil bir insanım Firuz. Pişmanlık duymam. Her zaman bir gerekçem vardır. Bahanem değil. Daha yapmadan önce bir nedenim vardır, öylesine yapmam. Öylesine hareket etmem. Her şey, zihnimdeki plana göre işler. Ama Mert'in bana, aradan geçen aylara rağmen hala aşık olduğunu öğrendiğimizde... Pişman oldum." Gözümü korkarak açtığımda direk yüzümde gezinen bakışları gördüğüm gibi hızlıca başımı eğip kahvemi yudumladım.

"Egemen, gittikçe daha gergin birine dönüşüyordu. Suçluluk hissi onu benden, bencillik hissi de beni olduğum kişiden uzaklaştırıyordu. Bir gün, Egemen beni arkadaşlarının davet ettiği bir kulübe götürdü. Orada iğrenç birkaç şey yaşandı ve Egemen'e düşünmesi için zaman verdim. O istedi benden bunu. Bir haftadan fazla haber alamadığımda onu kaybetmekten o kadar korkar hale gelmiştim ki, Mert beni aradığında ve konuşmak istediğinde hemen kabul ettim." Ben devam etmeden önce uzun bir aradan sonra lafa girdi, Firuz.

"Mert'i tanırım. Seni görmek istediğinde sana aşık olduğunu ama Egemen ile aranızdakilerin farkında olduğu için sizi engellemek istemediğini söylemiştir."

Mert'i tanıyordu.

Sorun şuydu ki, o zamanlar ben de tanıyordum.

"Öyle dedi. Ama aslında Egemen söylememiş ona, kendisi fark etmiş. Ben de ona teşekkür ettim. Bizi anladığı ve bize izin verdiği için teşekkür ettim. Oradan ayrılır ayrılmaz mutlulukla Egemen'e ulaşmaya çalıştım, sanki her şey düzelmiş, yoluna girmiş gibi. Egemen açmadı. İki gün sonra yeni yıla giriyorduk. Yeni yıla dakikalar kala, gece yarısı aradı beni. Onun konuşmasına izin vermeden lafa atladım ama ne dediklerimi ben anlıyordum ne de o. Sözüm bitti ve o konuştu." Ağlamıyordum. Ağlamayacaktım da.

Ama nedense onu tanıyan birine bunları anlatmak kalbimin yanmasına o yangının gözlerime ulaşmasına neden oluyordu. Gözlerim yanıyordu. Gözlerimin dolmasına izin vermeyecektim.

"'Aramızdakileri yanlış anladığını düşünüyorum. Böyle düşünmene ben mi neden oldum?'"

Firuz, duyduğu son cümleyle hızlıca gözlerini kaçırdığında gülümsedim ve dizlerinin üzerinde duran eline uzandım. Sıcak eli buz tutmuş elimde kaybolduğunda dahi gözlerini bana çevirmedi.

"Ondan sonra bir daha görüşmedik. Bunları sana Egemen hakkındaki fikirlerin değişsin, değişmeli diye anlatmıyorum. Bizim ilişkimizde yanlış giden çok şey vardı, yapılmaması gereken çok şey. Ben bir daha affedemem belki ama ne nefret ediyorum ondan ne de başka bir his kaldı içimde."

Yalan söylüyordum.

Firuz'a işte şimdi ilk yalanımı söylemiştim.

Ama bu ilk yalan kendime de uzun zamandır söylediğim bir yalandan başka bir şey değildi.

"Sadece onunla bir daha denk gelmemeyi tercih ederim, Firuz. Bir sorun olacağından değil... Konuşacak, yüz yüze bakacak dahi bir şey kalmadığından aramızda. Bu yüzden anlatmak istedim sana her şeyi."

Onunla bir daha denk gelirsek, önceki gibi sakin kalabilir miydim bilmiyordum.

Firuz, elini kaldırıp avucunu yanağıma yasladığında hafifçe başımın ağırlığını ona verdim. Baş parmağı belli bir ritimde tenimde sürtünürken gülümsememi büyütmeye çalıştım. Boğazını temizledi. "Özür dilerim. Her şey için, herkes adına ben özür dilerim."

Firuz, benden özür diledi.

Ben o özürü herkes adına ondan kabul ettiğimde, içime başka bir korku ekildi. Onu hayal kırıklığına uğratmaktan, bir gün ona özür dilesem bile affolmayacak bir şey yaşatmaktan korktum. Ama o korku zihnime yerleştiğinde, onun benden dilediği özrünün verdiği mutluluk bile sönmedi. "Teşekkür ederim."

Gülümsedi ve bağdaş kurduğu bacaklarını koltuktan indirip yüzümdeki elini çekti ve ellerimi sımsıkı tutup dizlerinin üstüne çekti.

"Haftasonu hastaneye gidiyor musun?" Sorusunun nedenini merak etsem de sadece başımı iki yana salladım. "Harika, ben iki dakikaya geliyorum. Bekle beni!" Koltuğun önündeki topuklu ayakkabıları ayaklarına geçirdikten sonra beni odada yalnız bırakıp koşar adımlarla çıktı.

Onun bu tez canlılığına artık alıştığımdan oturduğum sehpadan kalkmadan kabanımın cebinden telefonumu çıkardım. Kahveden bir yudum daha alırken aydınlanan ekranda sadece tek bir kişiden gelen mesaj vardı. Mesajın üstüne basıp sohbet ekranına girdiğimde genellikle kısa cümlelerden oluşan içeriğe bir süre öylece baktım.

Babam:

'Çokerlerin partisine gitmeyeceğinden emin olabilirim, değil mi?'

Gerçekten bir şeyi kafasına koyduğunda asla peşini bırakmıyordu.

Hazan Akay:

'Eğer ısrarcı başka bir teklif almazsam, gitmeyi düşünmüyorum.'

Anında çevrimiçi olduğunda uğraşmamak için telefonun ekranını kapatıp kabanımın cebine geri attım. Kapı açılıp Firuz yeniden göründüğünde yüzünde keyifli bir sırıtma vardı. "Ne oldu, baban artık seni öğleden önce burada istemiyor muymuş?" Dil çıkarıp kalçasını masasına yaslayarak bana baktı. "Kış lastiklerini taktırdın mı?"

Anlamsız bir şekilde ona bakmaya devam ettiğimde arabamın lastiklerinin türünün neden şu an önemli olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

"Sen arabana düşkünsün, taktırmışsındır." Yaslandığı yerden doğruldu ve çocuk gibi ayağındaki topuklularla sekerek yanıma geldi. Ben ne olduğunu anlamadan çantama ve ardından da bıraktığı kahvesine uzandığında geriye doğru çekilip kapıyı işaret etti.

"Evine götür beni bebeğim. Hazırlanıp Alice Harikalar diyarına yola çıkacağız!"

...

İstanbul'da kış ağır geçerdi. Akdeniz'e benzemiyordu, Mersin'de yağan yağmurun şiddeti artardı sadece. Yine o ılık esinti aralığın sonunda bile hissedilirdi. İstanbul'da tek bir yer bana Almanya'dan gelip tek başıma büyümeye çalıştığım Mersin'i hatırlatıyordu.

Şile.

Şile'de kış İstanbul'un merkezinden daha kötüydü belki ama yazları Mersin'e o kadar benzerdi ki, birçok kez tek başıma buraya kaçmış ve iskeleden denizi izlerken bulurdum.

Şimdi ise çok soğuktu. O kadar soğuktu ki, ikimiz de sigara içmek için camı açamayacak kadar soğuktan korkuyorduk. Yaklaşık iki saat olmak üzereydi ve biz gece yarısına dakikalar kala, hala arabadaydık. Firuzegilin yazlığını bulmak için fazla mı karanlığa kalmıştık yoksa yanımda berbat bir yön duygusu bir arkadaşa mı sahiptim henüz karar vermekte zorlanıyordum.

Artık dayanamayarak ortadan sigara paketini aldım ve neredeyse tek yönlü sayılabilecek yoldan gözlerimi çekmeden paketi yanımdaki bedene attım. "Bana acil sigara yak Firuz, acil!" Korkusundan tek kelime etmeden sigarayı yakıp bana uzattığında penceremi aralayıp parmaklarımın arasında sıkıştırdığım daldan derin bir nefes aldım. "Ama çok soğuk!"

"Bana bak! Bir saatlik Şile yolunu yarım saatte geldim. İki saattir yoldayız. Bir saatten fazladır evi arıyoruz. Birazdan arabayı bir kenara çekeceğim göreceksin!" Sert ve çileden çıkmış halime aldırmayarak çocukça mırıldandı.

"Ya nereden bileyim ben bir kere sapak kaçırınca kendimizi Ağva'da bulacağımızı?" Saniyelik gözlerimi ona çevirip geri önüme döndüğümde sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirip bir nefes daha aldıktan sonra ona uzattım.

Parmaklarımın arasındaki sigarayı eline almadan dudaklarını yerleştirip derin bir nefes aldığında geldiğimiz yol ayrımında yavaşladım. "Nereden?" Elindeki navigasyona bir kez daha baktı ve eliyle sol tarafı işaret etti. "Sağdan"

Şaşkınlıkla arkamı kontrol edip frene bastığımda duran arabayla bedenimi ona çevirip sakinleşmek için gözlerimi birkaç saniyeliğine yumup geri açtım. Kolçağı kaldırıp içindeki kutudan çıkardığım tükenmez kalemin kapağını açtım ve sol bileğinden tutup kendime çektim. Sigaradan son bir nefes daha aldıktan sonra ortadaki küllükte söndürdüm.

Elinin tersine kocaman harflerle 'sol' yazdıktan sonra diğer bileğini de kendime çekip ona da 'sağ' yazdım.

"Şaka yapıyorsun?" Sırıtarak ona bakarken başımı iki yana salladım. "Hayır, bebeğim. Sen de şaka yapıyor gibi görünmüyordun. Ben de karıştırmaman için, ilkokul öğretmenini güzel kelimelerle anarak sana yardımcı olmak istedim."

"Kızım, beynim pelteye döndü. Dalga geçme de dön şuradan. Geldik, sonunda." Kalemi aldığım yere koyup arabayı geri çalıştırdım ve sağdan döndüm. Arabanın farı ile aydınlanan yol sonunda çıkmaz bir sokağa girdiğinde etrafındaki birkaç evin aksine ışığı yanan tek evi heyecanla işaret eden Firuze'ye gergince döndüm.

Evin ışığı yanıyordu.

"Firuz?" Ben daha sorunun devamını getiremeden, eli kolumu gergince kavradı. "Hazan, evin boş olması gerekiyordu." Hiç beklemeden arabanın farını kapattığımda koluma tutunan elinin üstüne elimi koydum ve ona döndüm. "Bu eve gelebilecek başka biri var mı?" Başını korkuyla iki yana salladığında o kadar gergin görünüyordu ki ben de sakin kalmakta zorlanıyordum. "Hayır, iki anahtar vardı. Biri her zaman bende durur zaten, diğerini de annem bende olduğunu unutup bugün verdi."

Derin bir nefes aldım ve elindeki navigasyonu açık telefonu aldım. Hızlıca arama kısmına jandarmanın numarasını girdiğimde çok geçmeden bağlanan sorumluyla rahat bir nefes verdim. "Merhaba iyi günler, Şile'deyiz. Evimizde davetsiz misafirler var. Acil bir ekip gönderilmesini rica ediyoruz." Sorumlu kişi adresi sorduğunda hızlıca telefonu Firuz'a uzattım. O adresi verirken evde herhangi bir hareketlilik olup olmadığını anlamaya çalıştım ama kapalı fon perdelerden hiçbir şey anlaşılmıyordu.

"Çok yakında bir ekip arabası devriye geziyormuş. On dakikaya oradayız diyorlar ama hangi ev olduğunu gösterebilmemiz için de uzaklaşmayın dediler." Başımı anladım dercesine salladıktan sonra ona döndüm. "Sorun yok. Sen annenlere haber ver."

Oldukça gerilmiştim. Hatta o kadar gergindim ki arabayı geri vitese takıp bu karanlıkta kaybolmaya bile razıydım. Ama sorun şuydu ki, Firuz benden daha da korkmuş görünüyordu. Yüzü arabanın karanlığında telefonun ekranının aydınlığında bile bembeyaz görünüyordu. Derin bir nefes aldım ve sakin kalmaya çalıştım.

Telefonu kulağına götürdüğünde boştaki eline uzandım ve ben daha elini kavrayamadan o benim elimi tuttu sıkıca. Gülümsemeye çalışsam da oldukça başarısız bir girişim olduğu onun yüzündeki ifadenin daha da gerilmesine neden olunca bakışlarımı önüme çevirdim.

"Açmıyorlar, Hazan. Daha fazla aramasam mı, jandarma geliyormuş zaten." Başımı salladığımda ikimiz de bir süre arabanın içinde sessizce bekledik.

Dakikaları saydığımızdan sessizliğimizin sekizinci dakikasında bir arabanın farı sokağı aydınlattığında arkamı dönüp hızlıca gelene baktım.

Jandarmanın aracı hemen arkamızda durduğunda ikimiz de birbirimize bakıp hızlıca kapılarımızı açtık. Sadece arabanın anahtarıyla telefonumu alıp çıktığımda soğuk o kadar keskindi ki eğer acele kanımda kaynamasaydı parmaklarımı hareket ettiremeyecek kadar üşürdüm sanırım.

"Arayan siz miydiniz?" Firuz benden daha hızlı adımlarla üç görevlinin indiği araca yaklaştığında kolunu kaldırıp evi işaret etti. "Evet, şu ev." Adamın biri Firuze'ye yaklaştığında ben de hemen yanına doğru ilerledim.

"Öncelikle kimlik bilgilerinizi almamız lazım. Sistemde bu ev, Sultan Yavuz adına kayıtlı. İhbarda bulunabilmeniz için çocuklarından biri ya da eşi olmanız gerekmektedir." Firuze cüzdanını üzerinde ararken o kadar telaş içindeydi ki koluna dokunup onu durdurmak zorunda kaldım. "Sen bekle cüzdanını getirip geliyorum."

Hızlıca arabanın kilidini açıp arka koltuktan çantasını aldığımda içindeki cüzdanı çıkarıp geri bıraktım ve kapıyı kapatıp kilitledim. Yeniden yanına gittiğimde cüzdanını ona uzatmadan içinden kimliğini çıkarıp görevliye uzattım. Onlar kendi aralarında kimliği doğrularken Firuz ona uzattığım cüzdanını teşekkür ederek kısa ceketinin cebine koydu.

"Tamamdır, bekletmek istemezdik ama burada bu prosedürlere uymak zorunda kalıyoruz. Lütfen kusura bakmayın. Evin anahtarı var mı?" Firuz, anahtarı uzattıktan sonra aldı ve biz cevap vermeden ekip arkadaşlarına dönüp eliyle işaret verdi. Onlar önden yürümeye başladıklarında biz bıraktıkları yerde öylece kalakaldık bir süre.

Ne yapmamız gerektiğini söylememişlerdi ve biz de zaten mantıklı bir karar veremeyecek kadar şaşkındık. İlk kimin onları takip etmek için yeltendiğini bilmesem de ikimiz omuz omuza arkalarından ilerlerken o kadar komik görünüyor olmalıydık ki şu anın hızlıca geçip gitmesi için nelerimi verebileceğimi düşünmek istemiyordum.

Görevliler dikkatli bir şekilde dış kapının önüne geldiklerinde biri onlardan ayrılıp arka bahçeye inen merdivenlerden ilerlemeye başladı. Anahtarı deliğe sokmaya çalıştıklarında başarısız olunca görevli kaşlarını çatarak bize döndü. "Anahtar var arkada, hanımefendi. Emin misiniz, evdekilerin tanıdığınız biri olmadığından?" Firuz da şaşkınlıkla bakakaldığında başını titrek bir şekilde iki yana salladı. "Yani, iki anahtarı var sadece ve ikisi de bende. Kardeşim iş yemeğindeydi, ailem de evde uyuyorlar. Anlamadım ki bende!"

İki görevli huzursuz bir şekilde birbirlerine baktıktan sonra diğeri bir anda kapıya sertçe vurmaya başladı. Ardından yüksek sesi tüm sokakta yankılandığında biz birkaç adım geriye çekildik. "Jandarma! Kapıyı açın!"

Kapıya vurmayı kesmeden birkaç kez daha tekrarladığında yanındaki arkadaşına döndü. "Arabadan takozu getir, abi." Tam görevli uzaklaşacakken kapı geriye doğru açıldığında korkuyla arkaya doğru kaçan Firuz, kolumdan sertçe tutarak beni de çektiğinde düşmemek için ona tutundum.

İnsanların korktuklarında birçok duyguyu ve anıyı daha derinden hissedebilmeleri kadar ironik bir şey yoktu sanırım. Oysa korku o kadar güçlü bir duyguydu insanın bununla bile başa çıkmakta zorlanırken başka duyguların istilasına savunmasız kalması yukarıdakinin acımasız bir şakasıydı sadece. En savunmasız olduğun anda, zihninde beliren ilk hatıra ve onun sana hissettirdiği ilk duygu o kadar kör edici bir çarpıcılığa sahipti ki kalbini ağrıtan şeyin adrenalin mi yoksa ruhun mu olduğunu anlamak mümkün değildi.

İlk önce korkuyu hisseden bedenim onun misafirliğine alışamadan üzüntü ve heyecanla sarmalandığında karşımdaki gördüğüm silüetin tanıdık hatırası bir bir zihnimin duvarlarına boya misali sıçradı. O boyalar ayak tabanlarım etrafında göl oluşturduğunda yavaşça olduğum yere çömelip tüm boyanın bedenime bulaşmasına izin verdim sakince.

Korkudan daha dehşet bir duygu varsa, bu kaybın ardından kalan ve geçmek bilmeyen üzüntünün acısından başka bir şey değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.