Bölüm 5: En Riskli Anlar
High – Stephen Sanchez
Yalnız büyüyen çocukların yalnızlığı arkadaş, kardeş hatta anne, baba bildiğini söylerler.
Yalnızlığı kendimle büyüttüm ama sanki o yalnızlık büyüdü de...
Yalnız büyüyen çocuklar yalnızlıktan korkar.
Benim de korkularım büyüdü.
Bir gün o kadar korktum ki o korkunun geçmesi için neleri yapabileceğim fikri bile beni korkutmaz hale geldi.
Annemi hastaneden kaçırmaya çalışırken, onun mezarının önünde başımdaki ödünç siyah tülbentle beklerken bile içimdeki tek korku yalnızlık korkusuydu.
Ama en korktuğum an... onun gittiğini anladığımdaydı.
Egemen Tuna'nın.
En yakın arkadaşına, Mert'e, o restoranda numaramı yazıp verdiğimde asla yapmayacağımı düşündüğüm bir şeyi yaparken tek hissettiğim şey meraktı. Mert, benimle konuşurken ona arkadaşça davranabilmek için her türlü yolu denediğim halde bir ayın sonunda benden hoşlandığını söylediğinde de hissettiğim tek şey meraktı. Birinin benden hoşlanabileceğiyle ilk kez yüzleştiğim için değil, masadaki diğer oğlanı Mert ile konuşmayı kesersem bir daha görüp göremeyeceğime dair bir meraktı bu. Bencilliğime yabancı değildim ama merak ile ilk kez tanışıyordum.
Yine de çok da kötü biri değildim.
Mert'e beni yanlış anladığını söyleyip onunla iletişimi kestiğimde sadece artık asla öğrenemeyeceğim bir olasılığın hayal kırıklığıyla kalmıştım. Egemen Tuna'yı bir daha göremeyecektim.
Her gece kendime tekrar tekrar aynı soruyu sordum. Sadece gözlerime bakan gözlerine neden bu kadar ısrarla tutunduğumu anlayamıyordum. Onu bir daha gördüğümde anladım ama. Egemen'i, akşam tek başıma oturduğum bir kahvecide yeniden gördüğümde anladım.
Arkadaşlarıyla oturuyormuş, elimdeki kitaba o kadar dalmışım ki saat bir diğerinin üstüne bindikçe sanki daha da fazla çekilip gidiyormuşum. Arkadaşlarıyla kalktıkları sırada garson ikinci kahveyi getirirken çantama çarpmış, birkaç eşyam yere düşmüş. Ona göre o çantanın içindeki eşyalar yere düştüğünde sadece onun fark etmesi birbirinden farklı iki dünyayı aynı sahnede birleştiren ilk perdeymiş.
Bizim sahnemizin perdesi Egemen Tuna'ya göre o kahvecide benim eşyalarım yere düştüğünde başlamış.
Ona bizim ilk sahnemizin, onun en yakın arkadaşına numaramı verdiğimde ve onu kendime aşık ettiğimde başladığını hiç söyleyemedim.
O da biliyordu ama bazen gerçekler öyle bir çıkmaza sokardı ki, o gerçekleri unutmaya çalışmak bizi mutlu olduğumuz yolda ilerletmenin tek çıkış sapağı olurdu.
Ta ki o gerçekler yeniden karşınıza çıkana kadar.
Her yalanın bir gün ortaya çıkacağını söylerler, ama bence bir gün kesin ortaya çıkacak bir şey varsa o da unutulmaya çalışılan gerçeklerden başkası değildi bence.
Ve eğer bir hikayemiz gerçekten varsa, o hikayenin kötü karakteri bendim. Kötü karakterlerin hiçbir zaman mutlu sonu olmazdı.
Bu benim her lanet şeyi hatırlayan zihnimin ilk falsosuydu. Unutmuştum. Onunlayken kötü karakter olduğumu unutmuştum.
Tam karşımdaki adamın ela gözlerinin esaretinin zihnimde canlandırdığı hatıralar beni boğmak üzereyken kafamı suyun üzerine çıkardım.
Egemen'i itemeden kendisi çekildiğinde boşluğa düşmüşüm gibi sendeledim. Tam eli bana doğru yeniden uzandığında kendimi geriye doğru çektim. Başımı kaldırıp bana seslenen o sese doğru baktığımda sert ve hızlı adımlarının bize yaklaştığını görmemle Egemen'e döndüm.
"Git." Hiçbir şekilde üzerimde olan gözlerini çekmezken bir kez daha tekrarladım. En son içinde bulunmak istediğim şey şu an onunla ve babamla aynı karede olmaktı. "Egemen, git."
Egemen, elindeki ceketi omzundan arkasına attığında bir kez daha bakmadan davetin olduğu villaya değil önündeki sokaktan yola ilerlediğinde onun gittiği yeri biliyordum. Evine gidiyordu. Tam dört blok ötedeki eve.
"Tanışmak yine kısmet olmadı, benden kaçtığını düşünmeye başlayacağım ki öyleyse en azından doğru olanı biliyor. Değil mi Hazan?" Sonunda tek şansım olduğunu bildiğim için bakışlarımı babama çevirdiğimde başımı iki yana salladım. "Biz böyle değildik. Sen ve ben, baba. Aramızdaki ilişki böyle değildi. Neler oluyor?"
Sanki komik bir şey söylemişim gibi o, başkalarına sürekli kullandığı gülümsemeyle bana baktığında kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum. "Seansları neden bıraktın?" Ben seansları bırakalı aylar olmuştu. Onun da bunu yeni öğrenmediğine emindim. Sadece şu an elindeki tek güçlü kartı, buydu. Ortak paylaştığımız tek şey. Acılarımız.
"Bırakmak benim verdiğim bir karar değildi. Psikiyatrist önerdi, ben de kabul ettim. Merak etme, sadece seansları ve uyku haplarını bıraktım. Sakinleştiriciler duruyor." Gülümsemesinin yerini çatık kaşları aldığında elini yeni tıraşlanmış temiz yüzüne götürdü. "Hazan! Bana senin kötülüğünü isteyen düşman muamelesi yapma. Buraya gelmemeni istedim ve nedenini de çok iyi anladığına eminim. Şu az önce giden zibidinin de kim olduğunu çok iyi bilsem de ağzımı açmadım ve şimdi karşıma geçip bana bu şekilde davranmanı kabul etmiyorum, duydun mu beni?" Sesini yükseltmediği halde sanki yüzüme yüzüme bağırıyormuş gibi hissettiren tavrı sık gördüğüm bir şey değildi babamda. Biz tartışmazdık kolay kolay. Bağırıp çağırmaz, kızmazdı bana. Balkondan kendimi attığımda ve gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk yüz onundu, bağırmamıştı bir kere. Annem benim yüzümden öldüğünde, o morgun önünde ona yalvarırken de sesini yükseltmemişti. Kendimi dakikalar sonrasında bir yolda aynı şekilde öldürmeye çalıştığımda, günlerce evin içinde bir ölüden farksız yaşamaya çalışırken de çıkmamıştı sesi hiç yüksek.
Babam bana hiç bağırmamıştı.
Ama bazen bağırsın isterdim. Onun için. Sanki içinde büyüyen her his, duvar oluyordu. Sanki bağırsa o duvar yıkılacak ve sonunda babamı hissedebilecekmişim gibi düşünürdüm.
"Sen de buradasın. Evet içerisi berbat bir yer, gelmemeliydim ama sen de buradasın. Sen niye buradasın baba?" Yutkundu. "Eylül Hazan Akay. İçinde yaşadığın dünya sana çok zor geliyor biliyorum ama inan bana kızım, öyle dünyalar var ki, sadece sana dokunsalar yaşadığın her şey önemsiz görünecek aslında. O, bahçenin arka tarafına kolunda gittiğin oğlanın babasının ve bu partideki her adamın ne pislikliklere bulandıklarını bilsen... o adam beni arayıp seninle tanıştığını söylediğinde benim aklıma gelen onlarca şeyin hesabını sormadım senden. Sadece gitme dedim, lanet olası o davete gitme dedim."
Gözlerimi ondan çekip villaya çevirdiğimde sertçe yutkundum. Bu binada hayatımdaki iki değerli insanın da ailesi vardı. Yavuz Ailesi.
Vedat Akay, bana hiçbir zaman yalan söylememişti. Evet çok açık bir adam değildi belki ama hiç yalan söylememişti.
"Yavuz-" sözümü keserken sanki söylemesi gerekenden fazla şey söylemiş gibi gergin bir hoşnutsuzlukla elini ensesine götürdü. "Hayır. Ahmet Yavuz, eski Cumhuriyet Baş Savcı'sı. İşledikleri tek suçlar, makamı olan ailelerin suçlarını üstünü örterek savunmalarıdır." Başımı iki yana sallarken hala gözlerim villanın üstünde dolanıyordu. Bir anda çeneme değen elle başım yeniden ona döndürüldü. Elini çenemden çekmeden başparmağı bir süre yanağımda oyalandı. Yaptığı şeyi yeni fark etmiş gibi hızla elini kendine çekti.
"Sana kazanın ardındaki o gün, neden arkadaşın için sahte psikiyatri raporu ve kırmızı reçete çıkarttığımı sormadım. Güvendim, Hazan. Bunu bir daha konuşmayacağımızı söylediğinde de tamam, dedim. Şimdi bana sen güveneceksin. Az önce gördüğün bu hayattan uzak duracaksın. Yavuz'lar sorun değil ama sadece o kadarı. Sana güvenebilir miyim?"
Bana güvenmek...
Ona kendime bile güvenmediğimi söylemedim.
Sadece başımı salladım. Bana güvenebilirsin baba, dedim.
...
Elimdeki poşetler, parmak boğumlarımı keserken artık daha fazla dayanamayarak yere, hemen önüme bıraktım. Birkaçı birbirinin üzerine düşerken umursamadan aynanın önünde üzerine geçirdiği kabanı deneyen Firuz'a döndüm. "Boyumu kesti değil mi?" Kısa bir an yüzünü bana çevirdiğinde başımı aşağı yukarı sallayarak onu onaylamamla kabanı üzerinden çıkarıp askısına astı.
"Sen bir anda doğru kıyafeti bulabiliyorken ben neden aynaların önünde sürünüyorum?" Sorusu kıkırdamama neden olduğunda askıdaki diğer kabanı aldı. "Çünkü siyah olan her şey doğrudur. Elindeki kırmızı kabanın doğrusunu bulmak ise çok zor." Bir süre elindeki kırmızı kabana baktığında sırıtarak bana uzattı.
"Seni sadece siyah ve beyaz gördüm. Bunu denese!" Başımı iki yana salladım. Tam bir yalancıydı. Daha geçenki sergide pembe saten elbiseyle saatlerce dolanmıştım. "Yalandan bir iddia atıp o kan kırmızısı kabanı giymemi sağlayamazsın." Beni duymamış gibi kabanı olduğu yerden bana doğru tutup alıcı gözüyle süzdü.
Kesinlikle yakın bir zamanda alışveriş planı yoktu. Ama son yaşanan gerginlikler ve ortaya atılan gerçeklerden kaçabilmenin tek yolunun konuşmaya vakit bulamayacağımız bir an yaratmak olduğunu ikimiz de biliyorduk. Elimizdeki poşetlerin açıklaması da bu olmalıydı. Çünkü nerede giyeceğimi bile bilmediğim beyaz bir elbiseyi almam hakkında verebilecek başka bir savunmam olduğunu sanmıyordum.
"Kırmızı ruj ve kırmızı kaban. Bu ikisini giyip... mesela yani... bir partiye gitse-" Sözünü keserken işaret parmağımı ona doğru kaldırdım hemen. "Sakın! Unut Firuz. Onun doğum günü partisine gelmeyeceğim!" Yüzünü buruşturduğunda hızlıca aramızdaki mesafeyi kapatıp kolumdan tuttu. Aynanın önüne çektiğinde üzerimdeki ceketi çoktan çıkarmaya başlamıştı.
"İyi be! Gelmezsen gelme. Gündelik hayatta giyersin, dene şunu bir!" Doğum günü konusu hızlı kapandığı için ikiletmeden kabanı üzerime geçirdim. Saçlarıma sarı demezdim, ama sanki kan kırmızısı etrafındaki her şeyi soldurmuş gibi bir anda tüm ifademi değiştirdiğinde Firuz da şaşkın bir gülümsemeyle bana baktı.
Kabanın altında kalan saçlarımı elleriyle nazikçe çıkarırken oyuncak bebeğiyle oynuyormuş gibi okşadı. "Bu kabanı kesinlikle alman gerekiyor, Hazan."
Güzeldi. Gerçekten güzeldi. Kırmızı ruj ya da ojeyi sık kullanırdım ama ilk defa üzerimde bu kadar canlı bir renk görüyordum. Başımı onu onaylarcasına salladığımda ben üzerimdeki kabanı çıkarırken o çoktan başka bir şeyleri üzerine geçirmeye başlamıştı.
Kabanı askılığın üzerine bırakıp kendi ceketimi giyerken poşetleri koyduğum yere yürüdüm. Poşetlerin arasındaki kol çantamı elime aldığımda hissettiğim titreşimle hızlıca telefonumu aldım içinden. Ekrandaki isim ile bir süre telefona baktıktan sonra derin bir nefes alıp aramayı cevapladım.
"Efendim?"
"Açacağını hiç düşünmemiştim. Bu yüzden ne diyeceğimi unuttum galiba."
Asil'in şaşkın ifadesiyle gözlerimi yumdum ve gülümsememi engellemeye çalıştım. "Neden böyle düşündün?"
"Çünkü mesajlarıma cevap vermiyordun."
Doğru söylüyordu. Vermiyordum.
Babama o gün, partinin yapıldığı villanın önünde söz vermiştim. İlişiğimin olmayacağına dair söz vermiştim. Asil'in mesajları ise bu sözü o kadar zor duruma sokuyordu ki, onu nasıl ekarte edebileceğimi artık gerçekten bilmiyordum. Ve açıkcası... onun varlığına biraz da olsa alışmıştım. Sanki hiç bilmediğim bir yerde, onun yanımda olması beni güvende hissettirebilirmiş gibi geliyordu.
Yine de mesafe koymaya çalışmıştım. Neredeyse partinin ardından geçen şu iki haftada Asil'in kaç mesajını cevapsız bıraktığımı ya da geç cevap verdiğimi hatırlamıyordum.
"Sadece... yoğun bir haftaydı. Acil'deydim tüm hafta, hastane ve ev arasında mekik dokuyorum." Özür dilemedim. Özür dilersem, mesafeyi koyamazdım.
"Özür dilerim, aklıma gelmedi. Seni de yoğun olduğun halde sıkmış bulundum." Ama o özür diledi. Özür dilemesi gereken o olmadığı halde.
Ailelerimiz kaderlerini her zaman çocukları mı yaşardı?
Onun ailesinin yaptıklarından onu sorumlu tutmak ne kadar doğruydu bilmiyordum. Ama babama göre ailesi neyse o da oydu. Çünkü şimdi gözlerinin önünde büyüyen kızına baktığında sadece karısını görüyordu. Ölen karısını. Annemi.
Ben annem değildim.
Bazen... Bazen ailemizden farklı yollar çizerdik. O yolları biz inşa eder, kendi doğrularımızı bahçesine eker ve ailelerimizi sadece misafir ederdik.
Babama verdiğim bu sözü çiğnemek üzereydim belki ama Asil'in gerçekten nasıl biri olduğunu merak etmekten kendimi alıkoyamıyordum. "Hayır, lütfen. Benim hatam, söylemeliydim. Nasılsın? Neden aramıştın?" Asil'in gülüşü kulaklarıma dolduğunda Firuz elindeki kıyafetlerle kabinden çıkıp önümden geçti.
"İyiyim ve açıkcası şimdi her şey yolunda diyebilirim. Harika bir restorana gittim dün iş arkadaşlarımla. Böyle sanki canlı bir serginin içinde yiyorsun yemeği. Aklıma sen geldin, ben de düşündüm ki... Belki birlikte de gidebiliriz, yani güzelsin- hayır, orası güzel yani-"
Gülmemle artık devam etmeyi bırakıp sustuğunda utançla etrafımı kontrol ettim. Asil Çoker, ya gerçekten masum bir ruha sahipti ya da bir kızı nasıl etkileyeceğini iyi biliyordu. Gülüşümü durdurmak için yalandan öksürdüğümde ona daha fazla eziyet etmemek için sözü devraldım. "Yarın akşam uygunum ama-" Kendimi durduğumda yarına planı olabileceğini geç fark etmiştim.
Yarın Egemen Tuna'nın doğum günüydü. Elbette Asil de davetliydi.
"Harika, yarın benim için de uygun. Yemekten sonra da Ege'nin partisine uğrarız, hediyesini verip görünsem yeterli. Onun etrafı şimdi kalabalık olur zaten."
Düşünmeden konuşmaktan nefret ediyordum. Zihnimden o kadar fazla şey aynı anda geçiyordu ki bu aralar, ardı arkasını düşünemez olmuştum. Ve şimdi Asil'e o partiye ayak üstü bile uğrayamayacağımı söylemenin bir yolunu bulmam gerekiyordu. "Egemen'e ayıp olmasın, hafta içi de gidebiliriz."
"Pazartesi sabahı uçağım var, yurt dışındaki bir pazarlama temsilcisiyle görüşeceğim. Bir hafta daha centilmen bir edayla seni görmemeyi kaldırabileceğimi sanmıyorum."
Asil açık açık benimle ilgilendiğini gösteriyordu.
Ve ben de bunun farkındaydım.
Belki bu farkındalık benim üzerinde düşünmem, kendimle savaşmam ve hatta reddetmem gereken bir gerçekten başka bir şey değildi ama nefes almak istiyordum. Kendimde boğulmak değil, nefes almak.
"Pazartesi, sabah yedide ameliyata verdiler. O yüzden yemekten sonra eve erken gelsem benim için daha iyi olur. Akşam yedi uygun mu senin için?" Bir anda ahizede Asil'in gülüşü duyulduğunda kendi gülümsememi saklayabilirmişim gibi ben de gözlerimi yumdum. "Akşam altıda kapınızdayım hanımefendi. Unutmayın, acele etmenize gerek yok. Sizi beklemek benim için her zaman zevk."
Babamı da konferansa almalıydım. Belki tanıdığı insanların içinden Asil gibi bir adamın çıktığını kendisi de görürdü. O an zihnimde bu konuşmaları babamın da dinlediği ihtimalinin senaryosu oynadığında ister istemez kıkırdadım. "Anlaştık. Görüşürüz, ben kapatayım artık."
"Görüşelim."
Telefonu kapatıp çantamın içine yeniden koyduğumda başımı kaldırıp etrafa bakındım Firuz'u bulmak için. Elindeki kırmızı elbiseyi bana doğru salladığında yüzümdeki gülümseme yavaşça soldu. "Sen benim belam mısın? Püsküllüsünü biliyordum da Allı Bela olarak ilk sen olacaksın sanırım." Firuz elindeki elbiseyi askıya yeniden asıp buruşturduğu yüzüyle bana doğru yürümeye başladı. "Sen kırmızı kulağa hoş gelmedi diye onu 'al'a mı çevirdin?" Başımı sırıtarak onu onaylamak için aşağı yukarı salladığımda yüzünü mümkünmüş gibi biraz daha ekşitti.
"Türkçe netin tamdır da senin?" Sadece sırıtarak cevap verip kolumu omzuna attığımda bana doğru sendeledi. "Beni kırmızı olmadan da sev, be gülüm!" Gülüşü tüm mağazada yankılandığında ben de kıkırdadım.
"Arayan Asil'di galiba. Bayağı mutlu görüyorum sizi Hazan Hanım?" Yerdeki poşetleri kolumu omzundan çekmeden aldıktan sonra kasaya doğru yürümeye başladık. "Yarın akşam yemeğe davet etti." Kasanın önüne geldiğimizde şaşkınlıkla benden uzaklaştığında ne soracağını bildiğim için ondan önce lafı devraldım. "Yemekten sonra geçecekmiş Egemen'in doğum günü partisine. Ben de taksiye atlar, eve geçerim." O tam konuşacakken kasiyer kız araya girdi.
"Hoşgeldiniz, takım elbise vardı sizin değil mi?" Firuz, bu konuyu yeniden konuşacağımızı anlatmak istercesine gözlerini kısarak bana baktıktan sonra kasiyere döndü. O ödemeyi yaparken kasanın arkasında bekleyen kırmızı kabana çevirdim gözlerimi.
Belki de konfor alanından çıkmanın vakti gelmişti. Belki de...
Belki de yeni deneyimler eskilerinin pişmanlıklarını unutturabilecek kadar renkliydi.
...
Hayatımda gördüğüm en güzel restoranın tam ortasındaydım. Etrafımdaki onlarca tabloların duvarlarının oyuklarına yerleştirilmiş vazolar, çiçekler ve kaplar bile toprak tonlarındaydı ve etrafımızı saran yeşilliklerle sanki dört duvar arasında değil bir antik kent sergisindeydik.
Masanın üstündeki kolalı beyaz örtünün üzerindeki aynı tonlardaki tabaklar ve çeşit çeşit önden servis edilen mezelerinin hemen yanında ikimize aynılarını söylediğimiz yemekler vardı. Birer kadeh şarap sağımızda ve şarap şişesi ise buz dolu bir küvetin içinde hemen masanın kenarındaydı.
Ben ikincisini bitirmek üzereydim. Asil ise ilkinin tadını çıkarıyordu.
Üstümdeki beyaz elbisenin kadife kumaşı dirseklerimden yukarıya, kollarımın iç tarafına yumuşak bir şekilde dokunuyordu. Asil'in üstündeki beyaz boğazlı kazak kadar yumuşaktı. Sandalyemi çektiğinde çıplak kollarım göğsüne değdiğinde hafifçe bana alan açmak için geriye çekilmiş sonra da ben oturunca sandalyemi masaya yaklaştırmıştı.
Her şey oldukça güzeldi.
"Ablam ve Firuz çok yakınlardı ama bence ablam yurt dışına gittikten sonra araları ister istemez açıldı. Yani sorduğun soruya şöyle cevap verebilirim, seninkiler ile ablam dolayısıyla tanıştım." Gülümseyerek onayladığımda devam etmeden önce bir yudum daha aldı şarabından. "Firuz ve Özlem aynı dönemden, Ege de onlarla yaşıt ama annesi vefat ettiğinde bir alt dönemle devam etmek zorunda kaldı. Biliyorsundur zaten, Emir ile ben de Ege'nin bir alt dönemiyiz işte. Seninle aynı dönem oluyor değil mi?" Başımı salladığımda sırıtarak bana baktı.
"Senin Yavuz ailesiyle tanışmanı biliyorum ama bu kadarla sınırlı hakkında bildiklerim. Başka arkadaşların var mı?" Sorusu gülümsememe neden olduğunda bana merakla bakan gözleri hafifçe kısıldı. "Benimki de nasıl soru ama? Elbette bir sürü arkadaşın vardır."
"Yağmur var, Türkiye'ye geldiğim zaman tanıştık. Aynı sınıftaydık, pek arkadaş canlısı sayılmamama rağmen beni kendisine hayran bırakmayı başardı diyebilirim." Şaşkın bir ifade yüzüne oturduğunda kıkırdamadan edemedim. "Üniversite çok... farklı bir yer. Özellikle tıp fakültesinde arkadaşlık kurmak tamamıyla senin faydaların ve karşı tarafın bu faydalar için karşılığında verebilecekleriyle alakalı diyebilirim. O yüzden Yağmur ve Yavuz ailesi dışında arkadaşım yok." Kadehimde kalan son yudumu boğazımdan yuvarlarken o da ortamızdaki mezelerden birinden bir kaşık benim önümdeki tabağa bıraktı. Ona sessizce teşekkür ettiğimde gülümsedi.
"Bir de ben. Ben de her zaman sana arkadaşlık etmek isterim, Hazan." Çatalıma koyduğum mezeyi dudaklarıma götüremeden kısa bir duraksama yaşadığımda fark etmesine izin vermeden başımla onayladım söylediklerini.
Benimle arkadaşlığın ne olduğunu bilmiyordu.
Benim kim olduğumu bilmiyordu.
Benim hala hangi hatıralara ev sahipliği yaptığımı bilmiyordu.
Ama yine de benimle arkadaş olmak istiyordu.
"Bir marka sahibisin değil mi? Öyle duymuştum. Kıyafet markası sanırım." Önündeki yemekten küçük karidesi çatalına batırdıktan sonra fazla çiğnemeden hızlıca yuttu. "Evet, Solo'yu kurduğumda üniversiteye yeni başlamıştım. Bu kadar büyüyeceğini asla tahmin etmesem de beni asıl hala şaşırtan şey marka dışında tekstil sektörüne de girmiş olmam diyebilirim. Nasıl diyeceğimi bilmiyorum ama... her zaman babamın izinde giderim diye düşünüyordum. Anlarsın." Anlıyordum.
Babası Başkonsolos'tu. Ondan beklenen bundan farklı bir şey değildi. O ise, kendi istediği yoldan ilerlemişti. Benim aksime. Firuz ve Emir'in aksine. Egemen Tuna'nın aksine. O hepimizden daha farklı bir şey mi istemişti yoksa daha mı cesurdu bilmiyordum ama Asil'e hayranlıkla bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
"Sen okulu bitirince ne düşünüyorsun? Burada mı çalışacaksın yoksa Vedat Akay'ın yanına mı döneceksin? Bitmesine birkaç ay kaldı değil mi?"
Uzun süredir kimse hatırlatmadığından ya da kafam bu sıralar aşırı dolu olduğundan okulun bitmesine birkaç ay kaldığı gerçeğiyle ilk defa yüzleşmişim gibi bir süre durakladım. Ben mezun oluyordum. Ben artık doktor oluyordum.
Yıllardır üzerinden planladığım her hayalimin ilk adımını gerçekleştirmeme sadece birkaç ay kalmıştı ve ben bunun sanki yeni farkına varıyordum. "İngiltere." O, sanki alakasız bir cevap vermişim gibi bana kaşlarını çattığında boğazımı temizledim hafifçe. Tam o sırada gelen garson boşalan bardağımı doldurmak için şarap şişesini aldığında Asil benim bardağımı garsona yakınlaştırdı nazikçe. Kendisine doldurmasını istemediğini belirttikten sonra uzaklaşan garsonla bana yeniden döndü.
"İngiltere'ye yerleşeceğim." Bir süre sessizlik dışında benden sonra başka bir şey duyulmadığından bakışlarını tabağına çevirdi. Bu gerçeği duyan ikinci kişiydi ve sanki söyleyiş tarzımdan o da bunun farkındaymış gibi gerginlik masanın üzerinde öylece duran ellerinden okunuyordu. "Henüz Firuzgil bilmiyor, konuşmadık hiç."
Bakışlarını yeniden bana çevirdiğinde gülümseyen yüzüm onu biraz rahatlattı ve derince nefesini alıp verdi.
Sandalyesinin arkasına astığı takım elbisesinin ceketine uzandığında çok geçmeden iç cebinden sigara paketi ve çakmağı çıkardı. Acelesiz hareketlerle paketten bir dalı hafifçe öne doğru çıkarıp bana uzattığında parmaklarımın arasına aldım. Kendisi için çıkardığını dudaklarının arasına yerleştirdiğinde ilk önce çakmağın yanan ateşini bana doğru uzattı. Dudaklarımın arasına yerleştirdiğim sigaranın ucunu tutuşturduğunda aldığım nefesi yavaşça verdim.
Burada sigara içilip içilmediğini anlamak için çevreme bakındığım anda gülüşünü duydum. "Evet, kuralsızlığı ve anı yaşamayı sevsem de, yasakları çiğnemeyi sevmem." Ben de güldüğümde sigarasını uzun ve şekilli parmaklarının arasına sıkıştırıp masaya yasladı elini.
"O gün niye erken ayrıldın?" Annesinin doğum gününün paravan olarak kullanıldığı iş partisinden bahsediyordu. Birçok yalanı destekleyebilir, önüne inandırıcı bir şekilde sunabilirdim. Ama o an, sanki bazı saklı gerçekleri çıkarmanın rahatlığıyla gelen dürüstlüğü giyindim yavaşça üzerime.
"Bana göre bir yer olmadığının farkına vardım."
Yeni doldurulan şaraptan aldığım yudumun ardından hemen başka bir garsonun önümüze bıraktığı küllüğe sigaramı dokundurdum. Düşen külün ardından gelen Asil'in sorusu aslında benden beklediği cevabı kendisinin vermesine neden oldu. "Oradaki ailelerin uğraştığı farklı hobilerin olduğunu mu fark ettin?"
İster istemez ikimiz de güldüğümüzde gözlerimi gözlerine değdirdim. "İnsanlar ailelerin kaderlerini yaşarlar mı her zaman?"
Hayır, desin istedim. Hayır, ben en güzel örneğiyim, desin istedim. Ben ailemin uğraştığı, girdiği oyunların hepsini reddettim desin istedim. Babamın haksız çıkmasını ve bugün burada onunla geçirdiğim değerli vakitten pişman olmamak istedim.
"Evet, Eylül Hazan Akay."
"Biz öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, ailenin kaderi seninkine yazılıyor daha en başından. Eylül, annenin ismiydi değil mi?"
Asil'in imasıyla dudaklarındaki gülümseme silindi. Ama gözlerini ısrarla gözlerimden çekmezken ikimiz de aynı anda sigaradan nefes aldık.
Eylül. Bu ismin anneme ait olduğunu biliyordu.
Eylül. Bu ismin bana bıraktığı tek hatıranın annem olmadığını biliyordu.
Eylül. Bu ismin, bana yaşattıklarını biliyordu.
Asil, düşündüğümden de fazla şey biliyordu.
"Yaşadığın en riskli an neydi?" Sorusuna cevap vermek yerine umursamazca başka bir soru yönelttiğimde sigarayı küllükte söndürdüm.
"Bu sorunun gerçek cevabını verdiğimde, başka bir soru olmayacağına söz verebilir misin?" Nasıl bir anın içine düştüğümü bilmiyordum ama yaptığı pazarlık sırıtmama neden oldu.
Vereceği cevabın ardından başka bir sorunun gelmesinden endişeleniyordu. O sorunun ardından aramızdaki iletişimin ne halde olacağından değil.
O an fark ettim ki, hücrelerimde dolaşan tek şey meraktı. Ne endişe ne üzüntü ne de kaybetme korkusu. Sadece cevabı merak ediyordum.
"Sen. Yaşadığım en riskli an, seninle tanışmaktı."
Ve sıkı sıkı tutunduğum merak söndüğünde o an Asil'in kömür karası gözlerindeki verdiği cevabın hazzı benim ruhuma korkuyu ekti.
O korku o kadar güçlüydü ki uzun zamandır tatmadığım bu his beni ansızın yakaladığında ellerim kucağıma doğru düştü. Asil Çoker, benden bahsetmiyordu. Benden ve benim ardımdaki her şeyden bahsediyordu. Kendisi adına doğan riskten değil, ailesi adına sırtlandığı riskten bahsediyordu.
Onun ailesinin bulaştığı şeye benim ailemin izinin değme ihtimalinden bahsediyordu.
Onun en riskli an olarak bahsettiği şey, benim başıma gelebilecek risklerdi ve Asil bunu bile bile benimle bugün, bu masada oturuyordu.
Vedat Akay, doğru söylüyordu.
Vedat Akay, bana hiçbir zaman yalan söylemezdi.
"Sen neredesin Tanrı aşkına!" Bir anda restoranda yankılanan sesle başımı hızlıca kaldırdığımda karşılaştığım tanıdık yüzle, gözlerim şaşkınlıkla açıldı.
"Ege? Sen ne arıyorsun burada?" Asil'in tepkisine rağmen gözlerini benden çekmeden yeniden konuştu Egemen. "Yağmur, İstanbul'a inmiş. Sana ulaşmaya çalışmış ama telefonuna ulaşılamıyormuş."
"Ve sen nereden biliyorsun bunları?" Ben sessizliğimi korurken Asil yeniden araya girdiğinde bu sefer Egemen bir anda değişen ifadesiyle ona döndü. Yüzündeki nefret sadece bu masadakilerin değil, küçük bir çocuğun bile fark edebileceği kadar somuttu. "Sen çok iyi biliyorsun, nereden bildiğimi."
Asil'in cevap vermesine izin vermeden bana döndü yeniden. "Sana ihtiyacı varmış, eve geçiyor şimdi. Seni götürmeye geldim."
Yüzümde zaten tazeliği koruyan korkunun üstüne endişeyi yerleştirip Asil'e döndüm. "Yağmur, habersiz geldiyse bir sorun vardır. Kalksam iyi olacak." Elimi hesabı istemek için yukarıya doğru kaldıracağım sırada bir anda elime tutunan elle kafamı yukarıya çevirdim. Sandalyemin kenarındaki çantamı diğer eline alıp beni hafifçe çektiğinde sandalyeden kalkarken o an içinde bulunduğum durumu değil Egemen'i idrak etmeye çalışıyordum.
"Hesabı-" Sözümü kestiğinde kabanlarımızı teslim ettiğimiz bankonun önünde durdu. "Ben hallettim, hangisi senin?" Elimi sertçe kendime çekmeye çalıştığımda daha sıkı bir şekilde kavradı. Şu andan kurtulmak için bankodaki genç kıza döndüm.
"Kırmızı kaban." Kız kabanımı bana uzattığında Egemen, çantamı tuttuğu eliyle aldı ve beni restoranın lobisinden hızlıca kapının önüne çıkardı.
Arabası hemen girişin önünde çalışır vaziyette bekliyordu. Valeler onu gördüğü gibi bizden önce arabaya yaklaşığında açılan kapılarla Egemen, ben oturana kadar elimi bırakmadı. Kapı ben oturduktan sonra kapandığında Egemen de hemen yanıma oturdu ve kabanımla çantamı arka koltuğa attı.
"Kemerini tak." Ona ciddi misin der gibi başımı çevirdiğimde arabayı hareket ettirmek yerine bana döndü. "Hazan."
Şu an ne yapıyorduk?
Bir anda bana doğru uzandı ve sağımdaki kemeri çekip vücudunu üstümden çekmeden soluma taktı. Başını kaldırıp hala pozisyonunu bozmadan bana baktığında nefesimi tuttum.
Kokusu aynıydı.
Gözleri aynıydı.
Kaşının hemen üzerindeki küçüklük kazasının hatırasının bıraktığı iz aynıydı.
Gözlerim yavaşça aşağıya doğru indiğinde onunkileri takip etmeyi bıraktım.
Dudakları. Dudakları aynı değildi. Hemen kenarındaki yara izi, daha önce onda gördüğüm bir hatıranın anımsatıcısı olamayacak kadar yabancıydı.
"Destekli bir yalandı." Gözlerimi yeniden gözlerine çıkardım.
"Seninle geldim, çünkü bir yalanla beni alıkoyacak kadar seni aciz yapanın ne olduğunu merak ediyorum Egemen."
Telefonum açık ve seslideydi.
Yağmur ile alakalı bir sorun yoktu.
Buradaydım çünkü Egemen burada olmamı istiyordu.
O öyle sanıyordu.
Buradaydım çünkü oradan çıkmayı ben istemiştim.
"Senin o duvarın önünde hayal kurarken ölmeni istemediğim için geldim, Kibritçi Kız."