İlk şoku atlatıp konuşacak gücü bulduğumda, ''Ne zamandan beri?'' diye sordum. Kahve gözleri hafifçe açıldı. ''Bir süredir.'' Yutkundu. ''Aslında söylemeye niyetim yoktu. Ama sevdiğin adamın ben olabileceğimi düşündüm, bu yüzden şansımı denemek istedim.''
Mutlulukla gülümsedim ve çekinceyle sordum. ''Çok mu belli ettim?''
Başını hafifçe geriye attı. ''Yani o kişi benim.'' Duygularımı yaşarken bir gün bile utanç duymamıştım ama şimdi onun gözlerine bakıp bunu kelimelere dökmek çok zordu. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum. Sadece başımı salladım. Dudağının kenarı kıvrıldı. ''Bana karşı her zaman çok naziktin. Canımın sıkkın olduğunu her zaman herkesten önce fark ettin, duygularımı daha kolay ifade edebilen bir adam olsaydım tüm dertlerimi sana anlatırdım.''
''Geç değil, istediğin zaman anlatabilirsin.''
Bana doğru yaklaştı. ''Bundan sonra anlatırım.'' Yakışıklı yüzünü ilk defa bu kadar yakından görüyordum, kalbim hızlandı. Uzanıp sol elimi tuttu, parmaklarımız birbirine geçti. Avuçlarımız buz gibiydi. Heyecandan uzuvlarımdaki tüm kan çekilmişti. Kenetlenmiş ellerimize bakıp durdum, yüzüne tekrar bakmaya cesaret edemedim. Sonra birden elini geri çekti ve ceketinin cebine soktu. Ancak o an kafamı kaldırabilmiştim. ''Yürümeye devam edelim mi?'' diye sordu. ''Olur.'' Banktan kalkıp parkta dolaşmaya devam ettik.
Yurda dönüş yolunda içim içeme sığmıyordu. Ben hiç rüya görmezdim ama bugün başıma gelen sadece rüyalarda olabilecek bir şeydi benim için. Gürkan'ın da benden hoşlanmasına ihtimal dahi vermezdim ama olmuştu işte. Yine de hala gerçekliğini sorguluyordum. Odama döndüğümde Ece orada değildi, kendi başıma etraftaki mantıksızlıkları arıyordum. Bunun bir rüya olduğuna dair bir ipucu bulabilmek için... Ama hiçbir belirti yoktu. Yatağa bedenimi bırakırken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.
Ece geldiğinde bendeki farklılığı hemen anladı. Haliyle ona anlatmak zorunda kaldım. Düz bir ifadeyle bana baktı. ''Tebrik ederim.''
''Henüz tebriklik bir durum yok. Sadece birbirimize hislerimizi itiraf ettik. Herhangi bir ilişkiye başlamadık.''
''Hayaline ulaştığın için tebrik etmiştim.''
Yatağımın üzerinde oturuyordum, hafifçe öne arkaya sallandım. Gözüm okyanus posterime ilişti. ''Bu kadar imkansız bir hayal gerçekleştiyse belki bir gün okyanusun kenarında da yaşayabilirim.''
''Belki Gürkan ile yaşarsınız.''
''O kadar uzun vadeli düşünemem, aslında şu an hiçbir şey düşünemiyorum.''
''Aşk sarhoşluğundan o.'' dedi, sandalyesinden kalktı. Kendine bir bardak alıp içine sıcak su doldurdu ve hazır kahve poşetini açıp, kahveyi bardağın içine boca etti, karıştırırken gözlerini bana dikti. ''Dikkat et çarpılma, seni toparlamakla uğraşmak istemiyorum.''
''Aşk acı da getirebilir, biliyorum.''
Alaycı bir tavır takındı. ''Gerçekten biliyor musun?''
''Biliyorum ve göze alıyorum.'' dedim kendimden emin bir şekilde. Ece sessiz kaldı, elinde kahvesiyle masasına tekrar geçip tabletiyle oyalanmaya başladı. Ben de yatağıma uzanıp hülyalara daldım.
Pazar günü Gürkan bana öğlen vakitlerinde mesaj attı. Onun ismini telefon ekranında görmek bile tüm kaygımı alıp götürüyordu. Ve günün çoğunluğunda stres topu gibi gezdiğim için böyle anlar benim için çok kıymetli oluyordu. Arkadaşları ile buluşacaktı o yüzden çok konuşamadık. Ama gece vakti, ''İyi geceler.'' mesajı göndermeyi de ihmal etmemişti. Ece aptal aşığın teki olduğumu düşünüyordu, muhtemelen de haklıydı. Aşk zeki insanların işi değildi. Lakin beni hayatımda mutlu eden çok az şey vardı, ufacık mutluluklara bile dört elle sarılırdım. Gürkan ufak bir mutluluk değildi. Ona ona olan duygularım gibi... Kocaman gövdesiyle bana kocaman bir mutluluk bahşetmişti.
*************************
Ertesi gün, sabah okulda Gürkan ön sırama, Bulut'un yanına oturmuştu. Konuşamadık, sadece günaydınlaştık. Ancak ikinci dersin arasında hep birlikte kantine gittiğimizde yanıma oturdu. Yeterince yakın olmadığımıza kanaat getirmiş olacak ki sandalyesini bana doğru biraz daha çekti ve tekrar oturdu. Sonra da nefesimi kısa süreliğine kesecek bir şey yaptı. Sağ kolunu omzuma doğru attı. Tüm vücudum titremişti ama belli etmemek için kendimi kastım. Bulut konuşmasını kesip bize şokla baktı. ''Bir şey yok, devam et.'' dedi Gürkan ona. Cemre kıkırdadı. Baran ortamdaki garip sessizliği bozdu ve Bulut'la tekrar konuşmaya başladı.
Bakışlarımı kızlara çevirdim, Cemre çok eğleniyor gibiydi. Yasemin ile Ece birbirlerine baktılar ama bir şey söylemediler. Ece, Yasemin'e telefonundan bir şey gösterdi. Kızlar Bulut'un aksine şaşkın değildi, Ece onlara Gürkan ile olan muhabbetimizi anlatmış olmalıydı. Gürkan da Bulut ve Baran'ın sohbetine çok geçmeden katıldı.
Ellerim kucağımda kaskatıydı, kıpırdamadan öylece duruyordum. Omzundaki kolunun ağırlığı arttı ama orada kalsın istediğim için bir şey söylemedim. Bir taraftan tuhaf bir utanç duygusu hissediyordum. Daha önce hiç erkek arkadaşım olmamıştı, böyle şeylere hiç alışık değildim, hele hele toplum içinde gösterilen bir yakınlığa hiç... Erkeklerin muhabbetini dinliyordum, keşfettikleri yeni bir mekandan bahsediyorlardı. Sonra aniden içimde tuhaf bir his belirdi. Batıcı, rahatsız edici, huzursuz edici bir his... Biri tarafından izleniyor olma hissi... Yavaşça başımı çevirip etrafa baktım. Kısa süreli bir taramadan sonra beni izleyen o yakıcı mavi gözleri gördüm.
Gökçe, hemen yan masada tek başına oturmuş bana bakıyordu. Tıpkı onunla göz göze geldiğim ilk günkü gibi... Buz gibi... Midemde karanlık bir his yükseldi, ciğerlerimi ulaştı, boğazımı yakıp geçti. Yutkunamadım bile. Bakışlarını kaçırdı, önündeki kitaba çevirdi. Nedense çaresiz hissetmiştim. Önünde açık olan sayfayı sert bir şekilde çevirdi ve bir daha benim olduğum tarafa hiç bakmadı.
*************************
Gürkan o gün kalan derslerde yanımda oturdu. Okul bitimine kadar sık sık konuştuk, öğle arası yine fakülte yemekhanesinde birlikte yemek yedik. Onun yanında zaman çok hızlı geçiyordu, bir an bile sıkılmadım. Okul çıkışında şirin bir kafeye gittik. Sohbet etmeyi seven biriydi, sıcak kanlıydı, onun bu huyunu çok seviyordum, onu dinlemeyi seviyordum. Sevdiği müzikleri, filmleri, yemekleri, oyunları, yerleri... Bilmediğim her şeyi merak ediyordum. O konuştu ben dinledim. Zaman akıp gitti. Kahvelerimiz bittiğinde elimi tuttu, aynı kalp çarpıntısını hissettim. Elimi sadece biz hesabı öderken bırakmıştı, sonra tekrar tuttu. Evi ters tarafta kalsa da benim bineceğim otobüsün olduğu durağa kadar benimle birlikte yürüdü. O kadar mutluydum ki adımlarımı taş kaldırımlarda değil de yumuşak bulutların üzerinde atıyor gibiydim.
Ertesi gün okulda yine yanıma oturdu, onun yanında hissettiğim gerginlik git gide azalıyordu. Aralardan birinde dışarı çıkmadık, sınıfta sadece ikimiz kaldık. Ona dönüp, ''Çıkışta kütüphaneye gideceğim gelmek ister misin?'' diye sordum.
''Yok ya bizimkilerle Fifa oynayacağım. Hem finallere daha çok yok mu, sen niye gidiyorsun?''
''Bu kez büte kalmak istemiyorum.''
Eliyle saçımı boynumun gerisine doğru attı. ''Sevgilim çalışkan öğrenci mi olmaya karar verdi?''
Duyduğum kelime ile donup kaldım. Bunu ilk kez söylüyordu, onun ağzından duymak çok garipti. '' Niye şaşırıyorsun? Sevgilim değil misin?'' Utanıp başımı çevirdim, gülmeye başladı. Ona dönüp hafifçe koluna vurdum. ''Dalga geçme.'' Kahkahası büyüdü. Bu haline uyuz olup cesaretimi topladım, ''Sevgilinim.'' dedim usulca. Yüzü birden ciddileşti, uzanıp yanağımı öptü, kalbim tekledi. Gözlerime bakıp, ''Öylesin.'' dedi. Başımı omzuna koydum, sınıf arkadaşlarımız dönene kadar bir süre öylece kaldım.
Kütüphane bu kez kalabalık değildi, pek çok boş yer vardı. Ama gözüm tanıdık birini fark edince istemsizce onun olduğu tarafa yürümüştüm. Tek başına çalışan Gökçe'nin tam karşısında dikildim ve önümdeki sandalyeyi tuttum. ''Burası boş mu?'' Yüzünde bir gülümseme belirdi, kısa bir süre başını önündeki kitaptan kaldırmadı. Sonra gözleri benimkilerle buluştu. ''Senin için her zaman.''
Kaşlarımı kaldırdım, şaşırmıştım. Dün bana dünyanın en soğuk bakışını atmıştı bugün ise tavrı çok samimiydi. Ona meraklı gözlerle bakarken sandalyeye kuruldum. Çantamı yan taraftaki sandalyeye bırakmıştım. Benimle ilgilenmiyor gibiydi, tekrar tüm odağını önündeki kitaba verdi. Benim ise dünkü tavrını sormak için içim içimi yiyordu, cevabı öğrenmeden derse dikkatimi veremezdim. Dosyamın içinden bir a4 kağıdı çıkardım, kurşun kalemle üzerine ''Dün bana niye öyle baktın?'' yazdım ve kağıdı ona itekledim.
Yazıyı okuyup yan tarafında, notlarının üzerinde duran mavi tükenmez kalemini aldı ve bir şeyler karaladı. Göz teması kurmadan kağıdı bana geri uzattı. ''Çünkü sinirliydim.''
''Neden?'' yazdım. Bir süre kağıda baktı, kalemini elinde çevirdi. A4'ü tekrar elime aldığımda, ''Çünkü ona güvenmiyorum.'' yazdığını gördüm.
''Sen kimseye güvenmiyorsun.'' yazdım. Gökçe'nin fikirlerine önem veriyordum. Gürkan hakkında böyle düşünmesi canımı sıkmıştı.
''Kolay kolay kimseye güvenmediğim doğru ama o adamda beni rahatsız eden ayrı bir şey var, seni incitecek diye korkuyorum.''
Okuduğum şey nedense beni sinirlendirmişti. Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. ''Onu uzun zamandır tanıyorum, sen ise onu tanımıyorsun. O güvenilmez biri değil. Aksine iyi kalpli ve düşünceli biri. Öyle biriyle sevgili olduğum için şanslı sayılırım.'' yazdım hızlı hızlı ve kağıdı sert bir şekilde önüne koydum. Yazdıklarımı okurken ifadesi kararmıştı, kafasını kaldırıp sert bir ifadeyle bana baktı. ''Sevgili misiniz?''
Başımı onaylar bir biçimde salladım. Bir süre bir şey söylemeden bana baktı, sonra önündeki kağıda tekrar bir şeyler yazdı ve nazikçe benim olduğum tarafa doğru itti. Yazıyı okudum. ''Dışarıda çıkalım. Sesini duymak istiyorum.''
**********************************
Kütüphanenin önüne konuşmaya rahat devam etmek için gelmiştik ama bir süredir konuşmuyordu. İkimiz de sessizlik yemini etmişiz gibi boş boş duvarın önünde dikiliyorduk. Lafa o başlasın istiyordum çünkü söyleyecek pek bir şeyim yoktu. Bana bakmıyordu, gözü başka yerlerde oyalanıyordu. ''Ne zamandan beri?'' diye sordu. Ancak cümlesini bitirince göz teması kurmuştu. ''Geçen cumartesi birbirimize duygularımızı ifade ettik.''
''Sevdiğin adam oydu.'' Soru cümlesi değildi ama yine de teyit etmek için başımı salladım. ''Onu ne zamandır seviyorsun?''
''1 yıldır.''
Bir iç çekip omzunu duvara doğru yasladı. Ayakkabısının ucuyla yeri eşeledi. Odağı sık sık dağılıyor gibiydi. Bana tekrar baktığında, ''Onun da seni sevdiğini biliyor muydun?'' diye sordu.
''Hayır.'' Gülmeden duramadım. ''Aslında hiçbir fikrim yoktu.''
Meraklı bir ifade yüzüne gelip oturdu. ''Hiç şüphelenmedin mi?''
''Hayır, bir an bile... Çok şaşırdım ki hala inanılmaz geliyor.''
''Mutlu musun?'' Sesi sanki derinlerden bir yerden gelmişti.
''Çok.'' Bir an durdum, söylediğim şeyin anlamını kavradığımda gülümsedim. ''Bunu söyleyebilmek benim için mucizevi bir şey ama evet, mutluyum.''
Yüz ifadesi sert bir hal aldı, söylediklerim hoşuna gitmemiş gibiydi. ''Normalde mutsuz musun?''
''Genellikle evet.'' Kendimi mahcup hissettim. ''Aslında hayatımda büyük zorluklar yok, böyle söylemek şımarıklık gibi geliyor. Ama beni mutlu edecek şeylere çok odaklanamıyorum, mutsuz edecek şeyler ise çok net ve her zaman önümdeler. Çoğunlukla sadece onları görüyorum. Belki de hayatımda ilk defa herhangi bir yönüyle beni mutsuz etmeyen bir şeyle karşılaşıyorum.''
''Dilerim bundan sonra sadece seni mutlu edecek şeyleri kucaklarsın.''
Kaşlarım çatıldı. ''Neden veda eder gibi konuşuyorsun?''
Kollarını birbirine kavuşturdu. ''Veda değil sadece bir dileğimi söylüyorum.''
Sıkıntı dolu bir nefes verdim. ''Ona neden güvenmiyorsun?''
''Gözümle gördüğüm bir şey yok, benimki sadece bir his.''
''Önyargı denilen illete kapılmış olmayasın?'' dedim şakayla karışık.
Dudağının kenarı kıvrıldı. ''Belki de. Herkes bir gün o hastalığa yakalanacaktır.''
''O yoldan daha fazla gitmeden dönebilirsin.''
''Buradan u dönüşü yasak.''
''Her yerden dönebilirsin, izin veriyorum.''
''Neden bu konuda senin iznini isteyeyim?''
''Çünkü sen benim arkadaşımsın, o ise sevgilim. Onun hakkında kötü düşünmeni istemem, hele de bunun sebebi sadece bir önyargıysa...''
Yüzü ifadesizleşti. ''İstediğin bu mu?''
''Evet.''
''Tamam o halde, onun hakkında artık kötü bir şey konuşmayacağım, kötü şeyler de düşünmemeye çalışacağım.''
Kolay ikna olmasına şaşırmıştım. ''Bu kadar basit mi?''
''Evet öyle. Sen bir şey iste ve ben de onu yapayım. Bu kadar basit...'' Böyle bir cevap beklemediğim için ne diyeceğimi bilemedim. Kuru kuru bir teşekkür etmekle yetinmiştim. ''Hadi içeri geçelim, çok oyalandık.'' Onu takip ettim, kütüphaneye girip tekrar masamıza oturduk. Ve bu kez hiç iletişim kurmadan ders çalıştık.
*********************
Ertesi gün yine okulda Gürkan ile yakın olduğum güzel bir gün geçirmiştim. Baran ile yemeğine iddiaya girdikleri bir masa tenisi maçı yaptılar öğle arası. Maç esnasında sık sık söylendi, sonrasında da kaybettiği için çok sinirlenmişti ama ben onun bu halini de çok sevimli bulmuştum. Gerçekten bu adamı her haliyle seviyordum. Kızgınken, üzgünken, mutluyken...O anlarda her daim yanında olmak ve her haline şahitlik etmek istiyordum.
O gün derslerimiz üç civarı bitti. Bu kez kütüphaneye gitmeden ders çalışma odalarında çalışmaya karar verdim ama bir saatin sonunda sıkıldım ve toparlanıp oradan ayrıldım.
Artık bahar gelmişti, havalar ısınıyordu. Bahçedeki çiçek açan ağaçların yanından hızlıca geçtim. Durağa yürüdüğümde cebimdeki otobüs kartının orada olmadığını fark ettim. Sandalyeye ceketimi astığım zaman cebimden düşmüş olabileceğini düşündüm. Koşar adım geri döndüm. Bir sonraki otobüsü uzun süre beklemek istemiyordum. Fakülte kapısından jet hızıyla girdim. Merdivenleri koşar adım çıktım. Ayrıldığım çalışma odasına panik halinde dalmıştım. Kısa bir süre bakındıktan sonra yerde kartımı gördüm. Rahatlayarak derin bir nefes aldım. Merdivenlerden inerken ise göğsümde bir sıkışma hissettim. Fakülte kapısından çıktığımda nefes darlığım artmıştı. Yürürken bir taraftan elimi çantama atıp astım spreyimi aramaya başladım. Ama bulamadım. Bulamadıkça paniğim de nefes darlığım da arttı ve durdum.
Çantamı ters çevirdim, içindeki her şeyi yere boşalttım. Diz çöküp tüm eşyalarımı ayıkladım. Ama yoktu. İlacımı yanıma almamıştım, böyle bir şey nasıl olabilirdi? O sabah kontrol etmemiştim doğru ama çantamdan hiç çıkarmıyordum ki... Acaba çıkarmış mıydım? Nefes almam zorlaştıkça zihnim daha çok bulandı. Göğsüm sıkışıyordu, hırıltılı soluk seslerimi duyuyordum. Sanki yoktan var olacakmış gibi eşyalarıma bir kere daha baktım, boş çantamı bir kere daha kontrol ettim. Ama nafileydi. Hastaneye gitmem gerekiyordu. Gürkan'ın arabası bir süredir tamirdeydi, ama dün teslim almıştı. Evi de yakınlardaydı. Bu yüzden onu aramaya karar verdim, beni hastaneye götürebilirdi.
Titreyen ellerimle telefona ulaştım. Zorlanarak da olsa rehberde adını bulup ara tuşuna basabilmiştim. Telefon çaldı, çaldı, çaldı ama açılmadı. Kimse yanıt vermediği için aramam kendiliğinden kapandı. Elimi hızlı hızlı yükselip alçalan göğsüme koydum. Gürkan'ı kısa bir süre sonra tekrar aradım ama yine cevap alamadım. Telefon elimden kayıp düştü.
''Gülşah!'' başımı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru baktım. Gökçe fakülte kapısında bana şokla bakıyordu, koşarak yanıma geldi ve yanıma diz çöktü. ''İyi misin?'' diye sordu endişeyle. Başımı iki yana salladım. Zorlanarak da olsa, ''Hastaneye gitmem lazım.'' dedim.
''Tamam hemen gidiyoruz.'' Yerdeki eşyalarımı toparlamaya çalıştım, bunu fark edip ileri atıldı. Her şeyi hızlıca çantamın içine tıktı ve fermuarı kapattı. Çantamı omzuma geçirip beni hiçbir şey söylemeden kucakladı. Düşmemek için boynuna sarıldım. Arabasına doğru hızlı adımlarla yürürken, ''İyi olacaksın sakın korkma.'' dedi. Garip bir şekilde korkmuyordum zaten. Biraz önce dehşet içindeydim ama şu an hiç korkmuyordum.