Endişe ve çekince bir insanın ömründen ömür götürür müydü? Eğer böyle bir şey varsa sadece bugün yüzünden bile çok daha kısa bir hayat yaşayacaktım. Dersleri dinleyemiyordum bile, aklımdaki tek şey onunla konuşmaktı ama cesaret edemiyordum. Soğuk ifadesini görmek beni yaralar diye korkuyordum, saatler geçtikçe durum daha da kötü olacaktı. Tek bir samimi bakış görsem en azından içim rahatlardı ama olduğum tarafa bakmıyordu bile.
Oturduğum arka yüksek sıradan hocadan ziyade, en önde oturan Gökçe'nin arka yan profiline bakıp duruyordum. İçimdeki dipsiz huzursuzluk büyüdü, tüm bedenim yay gibi gergindi. Kalbim göğüs duvarımı, fırtınanın doğurduğu dalgaların kayalıkları arka arkaya dövmesi gibi dövüyordu. Önüme baktım, kalemimle oynadım, defteri karaladım, başka şeyler düşünmeye çalıştım ama nafile. Ruhumdaki karanlıktan kurtulamıyordum. Koluma dokunan ten ile irkildim. Dönüp temasın olduğu yere baktığım zaman tüm kıvrımlarını ezbere bildiğim o eli gördüm, dünyadaki her şeyden daha fazla tutmak istediğim o eli... Sol tarafıma bakıp elin sahibiyle göz göze geldim ve o an Gürkan'ın dersin başında yanıma oturduğunu hatırladım. Zihnim o kadar doluydu ki zaman içinde dalıp gitmiş, bu gerçeğin farkındalığını tamamen yitirmiştim.
Kulağıma doğru yaklaştı ve fısıldadı. ''İyi misin?'' Başımı salladım. Bana inanmamıştı. ''Emin misin? İyi görünmüyorsun.'' Kısık sesle konuştum. ''Gökçe'ye çok ayıp ettim. Onunla kahve içecektim ama gelip sizin yanınıza oturdum, yüzünü sen de gördün. Çok bozulmuştu.''
''Cemre'nin seni zorla masaya oturttuğunu söyle.''
''Bahane bulduğumu düşünebilir.''
''Nazik ve anlayışlı bir adam düşünmez. Tabi o böyle biri mi emin değilim. Öyle insanlarla konuşurken her şeye hazırlıklı olmak lazım.''
''Onun hakkında Bulut gibi düşünüyorsun demek.''
''Sadece arkadaşlık yapman için uygun biri olmadığını düşünüyorum. Sen hassas birisin, öyle insanlar seni kolay incitir.''
''Öyle insanlar.... Onu neden kafanızda bir şekle sokuyorsunuz?''
''Onun gibi kaba ve soğuk insanlara bakıp derisinin altında daha fazlası olduğunu umarız ama çoğu zaman yanılırız ve bu arayış sadece bir vakit kaybıdır.''
''Neden onun kaba olduğunu düşünüyorsun?''
''Yasemin'e dün kaba davranmış, bu sabah sana olan tavrı da öyleydi. Yüzüne bile bakmadan çekip gitmesi hiç hoş değildi. Sana birkaç kez yardım ettiği için ona karşı anlayışlısın, bu olabilir. Ancak birkaç küçük iyilik insanın tabiatını değiştirmez.''
''Konuşacaksınız dersi terk edin!'' Hocanın sert uyarısı ile önümüze döndük ve sustuk. Hoca birkaç saniye daha bize sert bir biçimde baktıktan sonra dersi anlatmaya devam etti. Önümde oturan Ece bana dönüp ters ters baktı. Normalde böyle bir durumda herkese rezil olduğumu düşünüp çok acı çekerdim ama o an kafam o kadar doluydu ki hiçbir şey hissetmedim.
Son ders bitiminde Gökçe'nin notlarını alıp hiç oyalanmadan sınıftan çıktığını gördüm. Bugün onunla konuşamazsam muhtemelen gece uyku tutmayacaktı. Bu yüzden çantamı omzuma asıp arkasından gittim, koridora çıktığımda çoktan belli bir mesafe aldığını gördüm, yetişmek için adımlarımı hızlandırdım ama ona yetişmek çok zordu. Arkasından manyak gibi bağırmak da istemedim. Ancak arabasının yanına geldiğinde yetişebilmiştim, kapısını açıp notları gelişi güzel yan koltuğa fırlattı ve aniden dönüp bana baktı. ''Niye beni takip ediyorsun?''
Nefes nefese, ''Konuşmak için.'' dedim. Derin mavi gözleri hafifçe kısıldı, arabasının kapısını sert bir biçimde çarptı ve bana doğru bir adım attı. Tüm heybetiyle bana yukarıdan bakıyordu. ''Dinliyorum.'' Sesindeki duygusuzluk canımı yaktı. ''Sabah ben ikimiz için bir masa arıyordum ama Cemre beni zorla kolumdan tutup onların masasına oturttu. Sonra da soru yağmuruna tuttular, kalkmaya fırsat bulamadım.''
''Biliyorum, gördüm.''
''Söylediklerini de duydun mu?''
''Bir kısmını...'' Gözlerimi kapattım ve sıkıntılı derin bir nefes verdim, kısa bir duraksamadan sonra ona tekrar bakıp konuştum. ''Canları sıkılıyor, konuşacak malzeme arıyorlar. Ama ben onlara gereken cevabı verdim, bir daha ikimizin hakkında böyle saçma sapan şeyler söylemeyecekler merak etme.''
Bir süre gölgeli bir ifadeyle yüzüme baktı. Ardından kaşları çatıldı ve bakışlarını kaçırdı. ''İnsanların hakkımda atıp tutmalarına alıştım. Kısacası umurumda bile değil. Bırak istediklerini söylesinler.''
''O zaman hala arkadaşız.'' dedim emin olmak için.
Keskin bir ifadeyle bana baktı. ''Niye bunun onayını almak istiyorsun?''
''Onların söyledikleri şeyleri duyduktan sonra yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için belki benimle görüşmek istemezsin diye düşündüm.''
''Beni senden diğer insanların söylediği hiçbir şey uzak tutamaz, bunu sadece sen yapabilirsin. Senden uzak durmamı istiyor musun?'' Şaşırdım, bir an ne diyeceğimi bilemedim. Başımı iki yana salladım. Gülümsedi, ''O zaman arkadaşız.'' dedi. Ben de ona gülümsedim. Başıyla arabasını işaret etti. ''Seni yurda bırakayım.''
''Teşekkür ederim ama bugün yürümek istiyorum.'' Söylediğim şey ilgisini çekmiş gibi baktı. Meraklı bir sesle, ''Yürüyüş yapmayı seviyor musun?'' diye sordu.
Tereddütle cevapladım. ''Aslında hayır ama yakında dışarıda çok dolaşamayacağım. Fırsat varken yapmak istiyorum.''
''Neden?''
''Bahar geldi, polen mevsimi başlıyor.''
''Polene alerjin mi var?''
''Astımım var ve pek çok şeyle tetiklenebiliyor. Polen de bunlardan biri.''
Kafasını kaldırıp okul bahçesindeki ağaçlara kısa bir bakış attı, kaşlarını çatıldı. ''Maske tak mutlaka.''
''Bugün marketten alacağım.'' Başını salladı. ''Yarın görüşürüz.'' dedim.
''Görüşürüz.'' Yanından geçip giderken çok daha huzurlu hissediyordum.
********************
Uzun bir yürüyüşten sonra yurdun yakınlarındaki markete gittim, bir kutu maskeyi ve birkaç abur cuburu raflardan aldım ve kasaya yürüdüm. Market de kasa önleri de çok kalabalıktı. Çok az kasa çalışıyordu ve bulunduğum sıra asla ilerlemiyordu. En öndeki müşteri aldığı bir ürünü değiştirmek istiyordu, sorun neydi bilmiyorum ama bir türlü çözemiyorlardı. Arkamdaki insanlar öf pöf etmeye başlamışlardı. Hemen önümdeki orta yaşlı kadın görevlilere ''Başka kasa açamaz mısınız?'' diye sordu. Çok geçmeden başka bir kasa görevlisi gelip yandaki kasaya geçti, ''Bekleyenleri buradan alabilirim.'' dedi. Ama ben oraya ilerleyemeden arkamdaki insanlar hızlı bir şekilde sıraya geçmişlerdi bile. Olduğum yerde kalmaya karar verdim ama bu kez de sırasını beklediğim kasa görevlisi, ''Bu kasayı kapatıyorum, lütfen başka bir sıraya geçin.'' dedi.
Asabım bozulmuş bir şekilde gülümsedim. Çok yorgundum ve stresli bir gün geçirmiştim, daha fazla beklemeye de tahammülüm yoktu. Elimdeki ürünleri yan taraftaki boş sepetin içine bıraktım ve bir şey almadan marketten çıktım. Böyle talihsizlikler başıma o kadar çok geliyordu ki artık alışmıştım. Can sıkıcı küçük şansızlıklar bazen büyük felaketlerden bile daha çok sinir bozucu olabiliyordu. Bir gün geç uyanmıştım ve otobüse yetişmek için koşarken düşüp en sevdiğim pantolonumun dizini parçalamıştım mesela. Tüm gün o yırtık pantolon ve yaralı dizimle korkunç bir acı içinde zorla yürümüştüm, yetişmek için bunca sıkıntıya katlandığım dersin hocası ise derse yarım saat geç gelmişti. Yani her şey boşunaydı. Gidip yeni kışlık pantolon aldım, ailemden ekstra para istemeye çekindiğim için bir ay kızlarla hiçbir yere gitmedim.
Akşam vakti yurt odamdaki yatağımda uzanırken Gürkan'dan gelen mesaj bildirimiyle neye uğradığımı şaşırdım. Bana o gün tuttuğu ders notlarını atmıştı. 'Çok dalgındın, hiçbir şey yazmadığını fark ettim, umarım bunlar işine yarar.' yazmıştı gönderdiği fotoğrafların altına. Bu bugün şahit olduğum en güzel şeydi, tüm can sıkıntım bir anda uçup gitti. O kadar düşünceli bir adamdı ki... Sevilmeye değer birini sevmek istiyordum ve o kişi kesinlikle Gürkan'dı. Bütün sevgimi hak ediyordu. Ona teşekkür ettim ve kocaman gülümseyerek telefonu göğsüme koyup boş boş duvarı izledim. Ece aptal bir aşık olduğumu düşünüyordu, belki aptal olmak kötüydü ama her ne olursa olsun aşık olmak çok güzel bir duyguydu.
Ertesi gün kampüsün kafeteryasında Bulut, Yasemin, Gürkan ve ben oturuyorduk, ikinci dersten sonra zaten bir saatlik boşluğumuz vardı, ilk iki dersi hoca blok yaptığı için ölü zaman daha da artmıştı. Ece bugün kendini iyi hissetmediği için okula gelememişti, Cemre ile Baran da aradaki boşlukta yakınlara bir yere baş başa kahvaltı etmeye gittiler. Biz de kalan mürettebat olarak aramızda sohbet ediyorduk.
''Bu öğlen kampüs yemekhanesine gidelim mi? Uzun zamandır gitmedik.'' dedi Gürkan.
''Oraya gitmememizin bir sebebi var dostum.'' dedi Bulut.
''Evet, yemekleri berbat.'' dedi Yasemin. ''En son gittiğimizde midemi fena halde bozmuştum.''
''Yemek şirketini değiştirmişler, düzelmiş mi acaba diye bir görmek istiyorum.''
''Ben kendimi denek olarak kullandırmam kardeşim.'' dedi Bulut.
''Ben gelebilirim.'' dedim.
Gürkan'ın gözleri ışıldadı. ''Gerçekten mi?''
''Her seferinde bir yancı buluyorsun valla kanka tebrik ederim.'' dedi Bulut.
Gürkan ona dönüp, ''Kes saçmalamayı!'' dedi tatlı sert bir tonla. Bulut arkasına yaslandı ve alaycı bir tavır takındı. ''Aman size de hiçbir şey söylenmiyor. Çok alıngansınız.''
Yasemin bile dayanamayıp araya girmişti. ''Kimse alıngan değil, sen çok boş yapıyorsun.'' Bulut muzip bir tavırla Yasemin'in saçını hafifçe çekti, ''Ben sana göstereceğim boşu doluyu.'' Yasemin Bulut'un omzuna vurdu. ''Yeter be! Çocuk gibisin ya.'' dedi tiz bir sesle.
Gürkan ile gülmeye başladık. Bulut sandalyesinde öne doğru kayıp Yasemin'e yaklaştı, ''Bana bir kız bulacaktınız ne oldu o iş?''
''Bıktık artık, hiç kimseyi beğenmiyorsun, manken gibi kız arıyorsun.''
''Manken gibi kız bulun o zaman.'' Yasemin yarı şokla yönünü tamamen Bulut'a dönüp eliyle onun yüzünü işaret etti. ''Manken gibi kız seni ne yapsın, orman kaçkını gibisin.''
''Ne! Ben mi? Sen bir göz doktoruna görün istiyorsan.'' Elleriyle saçlarını arkaya doğru taradı. ''Ben gayet yakışıklıyım.''
''Ya, Tom Hardy gibisin maşallah!'' dedi Yasemin. Onlar tartışmaya devam ettikçe biz de Gürkan ile daha çok güldük. Bir ara göz göze geldik, onun güler yüzüne baktığımda içimde derinlerden bir mutluluk yükseldi ve derime kadar çıktı, bu güzel duygu beni bir battaniye gibi sarıp içimi ısıttı. Ben utanıp gözlerimi kaçırana kadar birkaç saniyeliğine de olsa birbirimizin gözlerinin içine bakmıştık. O anı sonsuza kadar hafızamda hapsetmek istedim.
***********************
Gürkan ile öğle arası fakültemizden çıkıp kampüs yemekhanesine yürüyerek gittik, yemek kartımı uzun süredir kullanmamıştım ama içinde para olduğunu hatırlıyordum. Yemekhane binası her zamanki gibi çok kalabalıktı, bir süre sırada bekledikten sonra yemeğimizi alıp uzun bir masanın ucunda iki kişilik boş yer bulmayı başarabilmiştik. Yemek yerken bir süre konuşmadık. ''Tavuk bu kez fena değil ama çorba her zamanki gibi çok kötü.'' dedi Gürkan.
''Bulut iyi ki gelmedi, yoksa kafamızı şişirirdi.''
''Evet, sanki ona zorla zehirli bir yemek yedirmişim gibi beni suçlardı.'' Gülmeden edemedim. ''Yasemin haklı, çocuk gibi resmen.'' Elimdeki kaşıkla donup kaldım, aklıma Gökçe ile yaptığımız konuşma gelmişti. Bugün onu sadece derslerde görmüştüm, arada ortadan kaybolmuştu. Bırak konuşmayı selamlaşmamıştık bile. Aramızın kötü olmadığını dün teyit etmiştim ama yine de içimde bir huzursuzluk vardı. ''Bir şey mi oldu?'' diye sordu Gürkan endişeli bir sesle.
''Yo hayır.''
''Dalıp gittin.''
Kaşığımı metal tabldotun kenarına koydum. ''Aklıma bir şey geldi de.''
''Ne geldi?''
''Ablam da bana sık sık öyle söyler, çocuk gibi davrandığımı yani.''
Arkasına yaslandı. ''Hepimizin çocukluk yaptığımız zamanlar olur, ama günün sonunda yetişkiniz. Bunun bilincinde olup ona göre davranmalıyız.'' Başımı onaylar biçimde salladım. Kısa bir duraksamadan sonra, ''Dün akşam gönderdiğin notlar için teşekkür ederim.'' dedim.
''Zaten etmiştin.''
''Olsun, tekrar söylemek istedim. Çoğu kişi bunu düşünmez bile.''
''Sen de daha önce düşünmüştün.'' Kaşlarım çatıldı, 'Nasıl yani?' anlamına gelen bir bakış attım. ''Daha önce hastalanıp okula gelemediğim bir dönem olmuştu, ben sormadan notlarını vermiştin bana.''
''Hiç hatırlamıyorum.''
''Uzun zaman oldu, geçen senenin başlarıydı.'' Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, henüz Gürkan'a tutulmadığım dönemlerde olmuş olmalıydı bu. O yüzden hafızamdan uçup gitmiş diye düşündüm.
''Sen nazik bir insansın Gülşah ve bu nezaketi de insanların gözüne sokmayacak kadar yüce gönüllüsün.'' Böyle bir iltifatı hiç beklemediğim için ne diyeceğimi bilemedim. O da eylemsizliğimin üzerine daha fazla gitmek istemedi, bakışlarını önüne çevirdi. ''Sadece söylemek istedim.'' dedi ve yemeğini yemeğe devam etti. Ben de aynısını yaptım. Sonrasına çok konuşmamıştık, tatlılara geçtiğimizde Gürkan birdenbire, ''Korku filmlerini sever misin?'' diye sordu.
''Çok sevdiğim bir tür değil ama arada izlerim.''
''Bugün vizyona bir korku filmi geliyor, yarın gitmek istiyordum ama bizimkiler yan çizdi. Sen benimle gelmek ister misin?''
''Tabi isterim.'' dedim sevincimi çok belli etmemeye çalışarak. Gideceğimiz sinema salonuna karar verdik. ''3 gibi orada buluşsak olur mu? Ben hafta sonları çok erken kalkamıyorum.'' dedi Gürkan.
''Olur tabi.'' Geç buluşmak benim için de iyiydi, hazırlanmak için daha çok vaktim olurdu. Gürkan gideceğimiz filmin yönetmeninin önceki filmlerinden bahsetti ve merakla onu dinledim. Çok geçmeden kalktık ve fakülteye doğru geri yürüdük. Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar mutluydum.
Yurda dönerken manava uğrayıp Ece için meyve aldım. Akşam odamızda onları soyup bir tabağa koydum, Ece'ye uzattım ve Gürkan ile yarınki sinema planımızdan bahsettim. Garip bir şekilde hiç şaşırmış görünmüyordu. ''Sonunda başarıyorsun.''
''Bilemiyorum Ece, belki de sadece yanında birini istiyor. Diğer arkadaşları onu reddettiği için son seçenek olarak elinde ben kaldım.''
''Aptal olma, bir erkek seni baş başa dışarı bir yere çağırıyorsa bunun tek bir sebebi olabilir.'' Sıkıntılı bir nefes verdim ve başımı yatak başlığına dayadım. ''Boş yere ümitlenmek istemiyorum.''
Elindeki elmadan bir ısırık aldı. ''Bence ümitlenebilirsin, sadece kendini çok kaptırma.'' İşaret parmağını bana salladı. ''Erkeklere güven olmaz.'' Başımı 'Tamam' anlamında salladım. Ece eline telefonunu aldı ve onunla ilgilenmeye başladı, ben de boşluğa bakıp hayallere daldım. Sevileceğim o tepenin ardına ulaşmış olabilir miydim gerçekten?
*******************
Gürkan buluşmamıza 20 dakika geç kalmıştı, sinemanın önünde beklerken sıkılmıştım ama moralimi bozmadım. O kadar heyecanlıydım ki o sabah 3 kere kıyafet değiştirmiş bir türlü ne giyeceğime karar verememiştim. Saçıma küçücük banyoda fön çekerken çok zorlanmıştım ama canım hiç sıkılmamıştı. Ece'ye ''Sence kakül kestirsem mi?'' diye sormuştum bir keresinde. O ''Bence sana yakışmaz.'' dediği için vazgeçmiştim ama bu sabah saçımla oyalanırken kesinlikle kestirmeye karar vermiştim, kendi bildiğimi okumak bazen en çok ihtiyacımız olan şey olabiliyordu.
Gürkan nihayet bakış açıma girmişti, yavaş adımlarla yürürken arada esniyordu, saçları dağınıktı. Yanıma geldiğinde, ''Kusura bakma geç kaldım. Dün gece geç yattım da.'' dedi. Onun bu halini nedense sevimli bulmuştum, gülümsedim. ''Yine bilgisayar oyunu mu?''
Başını salladı. ''Son boss çok dişliydi, bir türlü öldüremedim.'' Daha fazla dışarıda oyalanmadan salonun kapısından girdik, yirmi dakika sonraki seansa bilet bulabilmiştik. Zaten salonun çoğu boştu, ortalarda bir yere yan yana oturduk. Film güzel başlamıştı, Gürkan daha ilk saniyeden gerilmişti. Paranormal olaylara çok inanmadığım için böyle filmleri çok korkutucu bulmazdım, ama bu eğlenmediğim anlamına gelmiyordu elbette. Film genel olarak güzeldi, yan tarafımda Gürkan'ın acı çekişine şahit olmak ise beni filmden daha çok eğlendiriyordu. Arada yerinden sıçrıyor, farkında olmadan kolçağın üzerindeki elimi tutuyor, her seferinde masum bir çocuk gibi özür diliyordu. İlk seferinde kalbim çok çarpmıştı ama birkaç seferden sonra artık komik bulmaya başlamıştım.
Film kısa sürdüğü için ara olmadı, son sahneden sonra ışıklar yandığında Gürkan rahatlamış gibiydi. Salondan ayrıldıktan sonra ''Biraz yürüyelim mi?'' diye sordu, ben de kabul ettim. Yol boyunca filmin tahlilini yaptı, daha çok o konuşsa da ben de aralarda fikirlerimi söyledim. Yol üzerinde bir parka girdik. Büyük çam ağaçlarının olduğu, insanların yürüyüş yaptığı çok güzel bir parktı. Boş banklardan birine oturduk. Aramızda kısa bir sessizlik oldu, etrafı izledik ve sesleri dinledik. Çocuklarıyla dolaşan aileleri, koşan gençleri, karşı bankta oturup gazete okuyan yaşlı amcayı, uçan kuşları... Derin bir nefes aldım ve içime çektiğim hava ile birlikte rahatlatıcı bir duygunun ciğerlerime dolmasına izin verdim. Yanımda sevdiğim adamla güzel, huzurlu bir ortamda oturuyordum, daha ne isteyebilirdim?
''Sana bir şey sormam lazım.'' Yönümü Gürkan'a döndüm. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. ''Sevdiğin biri olduğunu söyledin. O kişi.... Ben miyim?'' Donup kaldım, o kadar hazırlıksız yakalanmıştım ki ne diyeceğimi bilemedim. Cevap veremediğimi görünce tekrar konuştu. ''Tamam, bir şey söyleme. Bırak ben söyleyeyim. Umarım o kişi benimdir. Çünkü ben senden hoşlanıyorum Gülşah.''
Kesik bir nefes aldım, duyduğum şey o kadar imkansız geliyordu ki bir süre algılayamamıştım. Bu bir mucizeydi ve bunca yıllık ömrümde öğrendiğim bir şey vardıysa mucizeler beni asla bulmazdı. Hayat ilk defa bana bir armağan vermeye karar vermiş olmalıydı.