Kapıyı açıp beni arabanın ön koltuğuna bir çocukmuşum gibi yavaşça oturttu. Çantamı ayaklarımın dibine bırakıp emniyet kemerini bağladı. Aceleci ama nazikti. Şoför koltuğuna geçip arabayı çalıştırır çalıştırmaz camları daha iyi nefes alabilmem için açmıştı. Başımı camın olduğu tarafa çevirip üst gövdemdeki kemeri biraz gevşettim. Ciğerlerime yetmeyen havayı daha çok solumak için elimden gelen tüm çabayı sarf ediyordum.
Aslında astımım ileri düzeyde değildi. Sık sık atak da geçirmezdim. Bazı ataklar çok basit olurdu, yorgun ve sıkışmış hissederdim ve ilacımdan tek bir nefes çekip biraz dinlenince hemen geçerdi. Ama bu seferki farklıydı, sertti. Boğuluyormuş gibi hissediyordum. Gökçe arabayı kontrollü ama hızlı sürüyordu. Sık ve gürültülü nefeslerimin arasında bile onun da hızlanan nefeslerini duyabiliyordum. Endişeliydi. Bir ara elini başıma koyup saçlarımı hafifçe okşadı. ''Korkma güzelim iyi olacaksın hiç merak etme.'' Benim kadar kendisini de teskin ediyor gibiydi. Biraz sonra bu kez koluma dokunup hafifçe sıktı. ''Biraz daha dayan, hastaneye çok az kaldı.''
Bileğinin üzerine elimi koydum. ''Ben iyiyim.'' dedim. Rahatsız olduğumu düşünmüş olacak ki derisi sobada yanmış gibi hemen elini çekti ve sessizleşti. Elimi göğsüme koyup daha derin nefes almaya çalıştım ama çok işe yaramıyordu, bronşlarım daralmış olduğu için ciğerlerim havayı verimli kullanamıyordu. Çok bitkin hissediyordum. Biraz sonra hastane aciline ulaşmıştık. Durumu anlattığımızda girişimi yapıp beni sarı alana yönlendirdiler. Sonraki prosedüre zaten alışıktım. İçerideki, kırklı yaşlarında gösteren kadın hemşireye durumu anlattım, beni bir sedyeye oturttu ve tansiyonum ile satürasyonuma baktı. Diğer sedyelerden birindeki bir hasta ile ilgilenen genç erkek doktor, bana bakan hemşire ile konuştu. Sonra da yanıma geldi. Ona da adımı ve yaşımı söyleyip şikayetlerimi ve hastalığımı anlattım, ilacımı yurtta unuttuğum için kullanamadığımı söyledim. Sırtımı dinleyip ''Çok sıkışıksın.'' dedi. Sonra hemşireye dönüp, ''Ben orderı giriyorum hemşire hanım oksijen ve ventolin başlayalım.'' dedi.
Oksijen maskesi ile vücudumdan içeri giren ilaç her zamanki gibi beni çabucak rahatlattı. Yeniden rahat nefes alabildiğim için şükrettim. Gökçe benimle içeri girememişti. Ben sarı alan kapısından girerken telefonumu elime verip, ''Bir şeye ihtiyacın olursa hemen haber ver, ben buradayım merak etme.'' demişti. Telefonu elime alıp ona mesaj yazdım. 'Gökçe ben çok daha iyiyim. Sen gidebilirsin ben taksi ile dönerim. Her şey için çok teşekkür ederim.'
'Seni yurda ben götürmek istiyorum. Tamamen iyi olduğunu görmem lazım.' yazdı.
'Gerçekten iyiyim, daha önce çok kriz yaşadım. Alışığım.'
'Ama ben seni böyle görmeye alışık değilim. O yüzden lütfen izin ver, seninle kalayım.'
Mesajını okuyunca ister istemez gülümsedim. O kadar iyi bir insandı ki çok yakın olmasak bile hastalığıma şahit olduğu için ciddi bir sorumluluk hissediyordu. 'Peki.' yazdım karşılık olarak.
'Kantinden sana bir şey alayım mı, ister misin?'
'Şu an canım bir şey yemek istemiyor, yurda gidince akşam yemeği yerim.' yazıp gönderdim. Kısa bir süre sonra telefonuma tekrar mesaj bildirimi düşmüştü. Ama bu kez Gökçe'den değildi. 'Gülşah beni aramışsın, banyoda olduğum için duymadım. Bir şey mi oldu?'
'Astım krizim tuttu yine.' yazdım Gürkan'a. 'Hastaneye geldim şimdi acildeyim, oksijen veriyorlar.'
'Hay Allah! Yine mi?'
'Maalesef.'
'Nasılsın peki şimdi?'
'Çok daha iyiyim merak etme.'
'Gelmeme gerek var mı?'
'Yok yok hiç gerek yok, birazdan ilaç bitince taburcu ederler beni zaten.'
'Tamam, iyi olmana sevindim. Dinlen şimdi sen. Yarın okulda görüşürüz.'
'Görüşürüz canım.'
Telefonun ekran kilidini kapatıp yan tarafıma koydum ve ilacın bitmesini bekledim. İlaç bitince doktor gelip beni tekrar muayene etti, nasıl olduğumu sordu. Çok daha iyi olduğumu söyledim. Çantamda bulundurman gereken ilacı reçete etti ve göğüs hastalıklarına görünmemi söyledi. Sarı alanın kapısından çıktığımda Gökçe'nin hala koridorda beni beklediğini gördüm. Beni görünce gülümsedi. Yakınlardaki bir eczaneden ilacımı aldık. Yurda dönüş yolunda çok daha neşeli görünüyordu. Bir yere beni yemeğe götürmeyi teklif etti ama reddettim, 'Yurda dönüp dinlenmek istiyorum.' dedim. Ona bugün yeterince yük olmuştum zaten, bir an önce benden kurtulsa iyi olurdu.
''Beni nasıl gördün?'' diye sordum ona.
''Çalışma odasının penceresinden.''
''Demek sen de odalardan birindeydin. Seni görmedim.''
''Ben seni gördüm ama rahatsız etmemek için yanına gelmedim.''
''Keşke gelseydin, diğer masalar boştu.''
''Keşke...'' dedi gerçekten pişmanmış gibi bir sesle. ''Ama bundan sonra seni daha az yalnız bırakacağım, en azından o yokken. Bir süre benden bıkabilirsin.''
Güldüm. ''Niye Gürkan'ın adını söylemiyorsun?''
''Dilimde alerji yapıyor.'' Şaka yaptığını bildiğim için daha çok güldüm. Genelde durgun ve ciddi biriydi, ondan beklenmedik şeyler duymak hoşuma gidiyordu. Neden benim gibi biriyle arkadaşlık etmek istediğini anlamıyordum. Bir süredir bunu düşünüyordum aslında. Bu fikir yine aklıma gelip çöreklendi ve beni peşine düşmem için tahrik etti. İfadesizleşen yüzüm ve sesimle farkında olmadan kelimeler ağzımdan dökülmüştü bile. ''Neden benim yanımdasın Gökçe?''
Çatılmış kaşlarıyla dönüp bana baktı. ''Nasıl yani?''
''Yanlış ifade ettim. Demek istediğim benimle neden arkadaşlık ediyorsun?''
''Sen benimle neden arkadaşlık etmek istiyorsun?'' diye sordu beklemeden. Bu soru beni hazırlıksız yakalamıştı, çünkü bunu oturup uzun uzun düşünmemiştim. Sahi neden onunla arkadaş olmuştum, zaten arkadaşlarım vardı. Bizi sık sık yan yana getiren tesadüflerimi mi takip etmiştim? Aslında hayır... Ona Ayhan'ın evinin bahçesinde söylediğim şeyde samimiydim. İçinde sakladıklarını merak ediyordum. Ama neden? Bir taraftan düşünüp bir taraftan yavaş yavaş cevapladım sorusunu. ''Sen iyisin, yardımseversin. Bir de senden öğrenebileceğim çok fazla şey var gibi geliyor.''
Dudağının kenarı kıvrıldı. ''İyi bir öğretmen olmaya çalışacağım o zaman.''
''Bakıyorum hemen kabullendin, hiç itirazın yok.''
''Bana yüklediğin her sıfatı kabul edebilirim.'' deyip beni tekrar güldürdü. ''Şimdi cevaplama sırası sende.'' dedim.
Bakışları yoldayken konuştu. ''Biz kendi hayatımıza güzellikler istiyoruz ve bize bunların sadece güzel insanlar eliyle getirileceği öğretildi, ancak güzellikler güzel kalpli insanlarla gelir. Ve ben güzel kalpli bir insan görünce bunu anlarım.'' Sonra bana baktı. ''Yüzün kadar kalbin de güzel.'' Başımı hafifçe sallayıp, teşekkür ettim. Aslında asla güzel bir kız olduğumu düşünmüyordum ama buna itiraz etmek muhabbeti bir yere götürmeyecekti. Çünkü böyle durumlarda insanlar hep aynı şeyi söylerdi. 'Ama öyle söyleme sen çok güzelsin, bir göz doktoruna görün çok güzelsin, duru bir güzelliğin var, çok tatlısın...' Kendimi iyi hissetmem için söyledikleri destekleyici sözler çok önemli değildi, zira bana Bulut gibi Ece gibi gerçekçi insanların gerçekçi fikirleri lazımdı. Ben aynaya baktığımda ne gördüğümü biliyordum. Ne güzel ne de estetik olan sıradan bir çehre... Unutulmaya mahkum bir yüz... Ama Gökçe öyle değildi mesela. Onu bir kere gören bir daha ömrünün sonuna kadar unutamazdı, ikimiz içinde hem yüzü hem kalbi güzel olan oydu. Ben değildim.
Yurdun önüne gelip park ettiğinde, arka koltuğa uzanıp çantamı aldım ve Gökçe'nin yanında çoğu zaman hem iki üç tane kitabını hem de notlarını taşıyan çantasını hiç görmediği fark ettim. ''Senin çantan nerede?'' diye sordum.
''Yanına aceleyle gelmem gerektiği için çalışma odasında bıraktım.''
''Gerçekten mi?'' Sesimdeki üzüntüyü de suçluluğu da hemen hissetti ve beni teselli için, ''Okulda kimse kalmamıştı zaten. Bir şey olmaz merak etme.'' dedi. ''Hem olsa da önemli değil.''
''Nasıl önemli değil? O kitaplar ne kadar?''
''Kütüphaneden ödünç alabilirim.''
''Sadece iki haftalığına.'' deyip çıkıştım aniden.
Kendi kendine gülüp başını iki yana salladı. '' Onları tekrar alacak kadar param var. Hatta defalarca alacak kadar param var. Sen sakın bunu kafana takma o yüzden. Olur mu?'' Demek bir de zengindi. Farkında olmadan çocuk gibi dudaklarımı büzdüm. Bu halimi komik bulmuş olacak ki daha çok güldü. Onun karşısında çok sık küçük düşüyordum, mimiklerime de sözlerime daha çok dikkat etmeliydim.
Ciddi bir tavır takınıp, ''Teşekkür ederim.'' dedim.
O da ciddileşmişti. ''Sana bir şey olacağından dolayı endişelendiğim için mi?''
''İyi bir arkadaş olduğun için.''
Aslında güzel bir şey söylemiştim ama nedense yüzü gölgelendi. ''Önemli değil.'' dedi soğuk bir sesle. O tını yine canımı sıkmıştı ama belli etmemeye çalıştım. Değişken ruh hallerine alışmam gerekiyordu. Neyi, nasıl ve neden söylediğini anlamaya çalışmak çok zor ve yorucuydu. Kabuğunun altına ulaşmak zordu, yine kendini kapatmıştı işte. Böyle durumlarda ne kadar beklesem de ondan bir cevap gelmeyeceğine alışmıştım. O yüzden tekrar teşekkür edip arabasından indim.
******************************
Odama girdiğimde endişeli bir Ece ile karşılaştım. ''Nasıl oldun?'' diye sordu.
''Demek Gürkan hemen yumurtlamış.'' dedim ceketimi çıkarıp kapının arkasına asarken. ''Niye telefonuma cevap vermiyorsun, ne kadar endişelendim haberin var mı?!''
''Beni aradın mı? Hiç duymadım aşkım valla ya, hastanede sessize almıştım.''
''Hiç bakmadın mı telefonuna taksideyken?''
''Çantamdaydı. Hem taksi ile gelmedim, Gökçe getirdi. Onunla konuşuyordum, o yüzden hiç bakmadım.''
Kaşları havalandı. ''Gökçe mi?''
''Evet, beni hastaneye de o götürdü zaten. ''
''Siz birlikte miydiniz?''
''Yok ya, fakültenin kapısının önüne yığılıp kaldım. O da çalışma odasının penceresinden görmüş beni, ondan yanıma yardım etmek için geldi.''
''O geri zekalı Gürkan niye hastaneye gelmedi?''
''Ben gelme dedim.''
''O da ısrar etmedi. Ne muhteşem bir sevgili ama.''
''Fena değil.''
''Bok fena değil. Tövbe tövbe.'' Kıkırdadım ve odada kendi ilacımı aramaya başladım. ''Ece nefes açıcımı gördün mü? Normalde çantamda olur hep ama...''
''Bir saniye.'' dedi aydınlanma yaşamış gibi. ''Ben dün sen banyodayken çantanı yanlışlıkla devirdim, içindekiler döküldü. Sonra geri koydum ama...'' Yatağı hafifçe çektim, ilacım oradaydı. ''Demek altına kaçmış.'' dedi Ece. ''Çok özür dilerim gerçekten.''
''Ne olacak canım benim, bahaneyle iki tane nefes açıcım oldu. Uzun bir süre idare eder.''
***************************
Ertesi gün derslerimiz öğlen bitti, okul çıkışı kütüphanenin yanındaki kırtasiyeye not çıkarmaya gittim. Dönüşte kampüs içinde yürürken, Güzel Sanatlar Fakültesi'nin bahçesinde ağaçların arasından Gökçe'yi bir masada otururken gördüm ve duraksadım. Uzun kahverengi saçlı beyaz tenli bir kız vardı karşısında. Metrelerce öteden bile kızın güzelliğini görebiliyordum. Kız işaret diliyle konuşuyordu. Şaşıp kaldım. Gökçe anlıyor gibi başını sallıyordu. Sonra o da bir taraftan dudaklarını oynatıp bir taraftan işaret diliyle konuşmaya başladı. İşaret dilini biliyordu demek. Daha önemlisi bu kız sevgilisi miydi? Hiç bahsetmemişti. Cemre'nin onu Güzel Sanatlar'ın orada gördüklerini söyledikleri aklıma geldi. 'Kesin orada bir sevgilisi ya da hoşlandığı biri var.' demişti. Bu kız o olabilir miydi? Kızı dinlerken yüzünde büyüyen gülümsemeyi buradan bile görebiliyordum. Ona çok değer verdiği aşikardı.
''Dalıp gittin.'' Yanımdan gelen sesle aniden irkildim. Sağ tarafa baktığımda benim boylarımda, benim yaşlarımda genç esmer bir adam gördüm ama onu tanımıyordum.
''Pardon?''
''Psikoloji bölümünden misin sen de?''
''Evet ama...'' Niye benimle konuşmaya çalıştığını anlamamıştım.
''Sarışın prensin stalkerlarından biri misin?''
Aniden panik oldum çünkü şu an acayip yanlış anlaşılıyordum. ''Hayır hayır, alakası bile yok. Arkadaşım o benim. Görünce şaşırdım o yüzden durup baktım.''
Başını aşağı yukarı salladı ama hiç inanmışa benzemiyordu. ''Sen Güzel Sanatlar'dan mısın?'' diye sordum. ''Evet.'' dedi, elini uzattı. ''Semih.''
''Gülşah.'' deyip elini sıktım ve sonra sorunca anında pişman olduğum bir soru sordum ama laf ağzımdan çıktığımda artık çok geçti. ''Onlar birlikteler mi?''
''Meral sadece arkadaş olduklarını söyledi, daha doğrusu yazdı.''
Kesik bir nefes aldım. ''Konuşamıyor mu?''
''Maalesef, hem sağır hem dilsiz. Ama heykel bölümündeki en yetenekli öğrenci.'' Başımı salladım, 'Gökçe ile yakın arkadaş olduğuna göre elbette öyledir.' diye düşündüm.
''Demek Gökçe'den hoşlanmıyorsun.''
''Hayır.'' dedim kendimden emin bir şekilde. ''Sadece arkadaşız, hem benim zaten bir sevgilim var.''
''Sevindim. Gerçi arkadaşlık bile etmesen daha iyi olabilir. Gökçe biraz... Nasıl desem, problemli biri.''
''Nasıl yani?'' diye sordum anlamamış bir ifadeyle.
''Şiddet eğilimi var.''
''Nereden biliyorsun?'' Sert bir tını ile sorduğum için yüzünde 'Bak sen?' anlamına gelen bir ifade belirdi. ''Hayranlarından biri olmadığına emin misin?'' dedi alayla ama aldırmadım. ''Arkadaşım hakkında ciddi bir ithamda bulunuyorsun. Neden böyle konuştuğunu elbette sorarım.''
''Meral'in eski sevgilisini öldüresiye dövdü. Öldürmekle de tehdit ettiği için çocuk şikayetçi bile olamadı.'' Duyduğum şeyle donup kaldım, tepki bile veremedim. ''O çocuk nerede şimdi?''
''Bu olaydan sonra ortadan kayboldu, okula sadece bir kere diplomasına almaya geldi.''
''Bundan emin misin?''
''Elbette eminim o benim arkadaşımdı. Başına gelenlere bizzat şahidim. Bölümdeki herkes biliyor aslında ama kimse konuşmuyor, bu olay yüzünden herkes o manyaktan korkuyor. Ben hariç...''
''Şeytanın avukatlığını yapmak istemem ama belki de bir sebebi vardı.''
Yüzü gerildi. ''Elbette bir sebebi var. Meral ile tekrar bir araya geleceklerdi. Bunu engellemek için yaptı.''
''Öyleyse neden Meral onunla hala arkadaşlık yapıyor?''
''O psikopatın manipülasyonlarının kurbanı masum bir güvercin olduğu için.''
Kaşlarım çatıldı. Semih'in yüzüne uzun uzun baktım, yalan söylediğine dair bir ipucu aradım. Duyduklarım beni inanılmaz rahatsız etse de inanmamıştım. ''Neden bir yabancı gelip bana bunları anlatıyor?''
''Tatlı bir kıza benziyorsun, üzülmeni istemedim.''
''Ondan hemen uzaklaş!'' Gökçe'nin bağrıntısını duyunca yerimden sıçradım. Ağaçların arasından hızlı adımlarla yürüyüp yanımıza yaklaştı. Meral de yanındaydı. Semih hiç oralı olmadı. Alaycı bir gülümseme takınıp, ''Öfkelenince de çok tatlı oluyor.'' deyip güldü.
Gökçe'nin yüzünde korkutucu bir kin vardı, bu sesine de yansıdı. ''Boğazına çökmeden önce siktir olup git!''
Semih bana döndü. Umursamaz tavrı devam ediyordu. ''Sana söylemiştim, bu herif normal değil.'' Gökçe kızgın bir boğa gibi aniden Semih'e doğru yürümeye başladı. Meral hemen önüne geçti ve ellerini göğsüne koyarak onu durdurdu. Gökçe ona baktığında genç kız başını iki yana salladı. Yüzünde yalvarır gibi bir ifade vardı. Gökçe tekrar Semih'e onu öldürecekmiş gibi baktı, yine de Meral'i ezip geçmemişti. Kendine ne kadar zor hakim olduğunu görebiliyordum. Onu ilk defa bu kadar kontrolünü kaybetmiş görüyordum. Hem şaşkındım hem de ürkmüştüm.
''Böyle bir adamla arkadaşlık yapma, senin iyiliğin için söylüyorum.'' dedi Semih ve arkasını dönüp gitti. Gökçe onun adımlarını izledi. Göğsü öfke ile inip kalkıyordu, yüzü ve bedeni kaskatı, yumrukları sıkılıydı. Avını parçalara ayırmak isteyen bir aslandan farkı yoktu. Derin bir hüzün hissettim. Kafam allak bullak olmuştu. Meral hala Semih'in arkasından atılıp gitmesin diye önünde bekliyordu. Bakışları ilk kez bana kaydı, yüzü anında yumuşadı. Tüm öfkesi silinmiş gibiydi. İçimi sızlatan mahcup bir ifade takıntı. Sanki buna şahit olduğum için benden özür dilemeye çalışıyordu.
Meral ağlamaya başladı ve yüzünü kapattı. Gökçe bakışlarını benden çekip ona baktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Tekrar açtığında yüzündeki merhameti görmüştüm. Bana bakıp, ''O tekinsiz pislikle bir daha sakın konuşma.'' dedi. Kolunu Meral'in omzuna atıp onu yönlendirdi ve birlikte yürümeye başladılar. Onlar gözümün önünden kayboluncaya kadar yerime çakılıp kalmıştım.