İçeriğe geç

Okyanus

Bölüm 11 · 16 dk okuma

Okyanus

Bölüm 11

Yüzündeki Gölgeler

Zihnim bulanıktı, kampüs kapısından çıkarken bile bilincim puslu gibiydi, hala olan bitenin şaşkınlığı vardı üzerimde. Biraz yürüyüp otobüse birkaç durak sonra binmenin daha iyi olacağını düşündüm. Kampüs kapısından çıktıktan biraz sonra telefonum titredi ve durdum.

'Böyle bir olaya şahit olduğun için üzgünüm.'

Gökçe'nin mesajına uzun uzun baktım. 'Biraz daha sakinleşebildin mi?' yazdım, saniyeler sonra cevap geldi. 'Evet.'

'Meral sayesinde mi?' cümlesi zihnimin ortasında belirince kendi kendime şaşırdım. Niye böyle bir şey yazmayı düşünmüştüm ki? İnsan beyninin kontrol edilemez gariplikleri vardı. En alakasız düşünceler en alakasız zamanlarda sizin peşinize düşebiliyordu. Hele de benim gibi sizinle sürekli konuşmak isteyen bir iç sesiniz varsa işler daha da karmaşıklaşabiliyordu. Tam sevindim yazıyordum ki, Gökçe'den bir mesaj daha geldi. 'Seninle göz göze geldiğimde sakinleşmiştim zaten.' Donup kaldım, yine beni hazırlıksız yakalamayı başarmıştı. Sık sık çok beklenmedik şeyler söyleyip beni gafil avlıyordu. Bir mesaj daha attı. 'Eminim sormak istediğin çok şey vardır.'

'Evet var.'

'Bugün Meral'in yanında kalmam gerekiyor, yarın konuşsak olur mu?'

'Olur.'

'Yarın okulda görüşürüz, kendine iyi bak.'

'Sen de.'

Telefonu cebime koyduğumda iç çektim ve tekrar yürümeye başladım. Meral hala ağlıyor muydu acaba? Neden bu kadar üzgündü? Korkmuş muydu yoksa eski sevgilisi ile ilgili başka bir durum mu vardı? Semih'in iddia ettiği şey korkunçtu ama inanasım gelmiyordu. Bugün Gökçe'nin öfkelendiğinde kendini kaybetme noktasına geldiğini görmüştüm. Ama birini kıskandığı için öldüresiye dövmesi, öldürmekle tehdit etmesi... Gökçe'nin böyle kötü bir insan olduğuna inanasım gelmiyordu, daha doğrusu inanmak istemiyordum. Belki de arkadaşı Gökçe'ye yalan söylemişti ya da aralarındaki düşmanlıktan dolayı bilerek ona iftira atıyorlardı. Belki de Gökçe bunun için onu yanımda görünce o kadar öfkelenmişti. Meral da manipüle edilmiş zavallı bir mağdur değildi, Gökçe'nin yanında durmasının sebebi onun haklı olmasıydı. Belki de sadece kendi kendimi ikna etmeye çalışıyordum.

Ne olursa olsun bir yabancının lafıyla sırtımı Gökçe'ye dönmek istemiyordum. Önce onu dinlemeliydim, eminim ki her şeyin mantıklı bir açıklaması vardı.

*************

Hoca ilk derse gecikmişti, amfi gürültülüydü. Bizimkiler de kendi arasında konuşuyordu, bense sadece boşluğa bakıp kalemimi çeviriyordum. Gürkan dalgınlığımı fark etmişti. Kulağıma doğru eğilip, ''İyi misin?'' diye sordu. Hafifçe gülümseyip başımı salladım. Benden onay alınca yüzünü tekrar diğerlerine döndü. Ben de Uğurların tarafına baktım. Gökçe hala gelmemişti, geç kaldığı pek olmazdı. Göğsümde bir endişe hasıl oldu. Acaba Meral ile ilgili bir şey mi olmuştu? Ben karanlık düşüncelerde boğulmadan kapıda tüm heybeti ile belirdi. Dikkatimi daha iyi vermek için sırtımı dikleştirdim. Yüzü gölgeliydi, morali iyi değil gibiydi. Arkadaşlarına sadece başıyla selam verip, Kartal'ın yanına oturdu ve kollarını kavuşturdu.

Karanlık enerjisi birkaç sıra öteden bile olsam ruhuma sirayet edebiliyordu. Onu mutsuz ya da üzgün görmenin canımı çok sıktığını fark ettim. Yanına gidip sorunun ne olduğunu sormak istedim ama arkadaşlarının yanında bunu yapmanın doğru olmayacağını düşündüm. Bugün baş başa konuştuğumuzda bunu da sorabilirdim. Sahi bugün dünkü olayla ilgili konuşacaktık öyle değil mi? Unutmamıştı. Umuyorum ki unutmamıştı, belirsizliklerle koca bir hafta sonunu geçirmek istemiyordum. Kısa bir süre sonra hoca geldi ve ders başladı. Arada kantine gitmeye karar verdik, Gürkan ile ben bizimkilerin arkasından yürüyorduk. Kapıdan çıkmadan önce son bir kez dönüp Gökçe'nin olduğu tarafa baktım. Dirseklerini masaya koymuş, yüzüyle ellerini kapatmıştı. Koridora çıktığımızda, Gürkan aniden durup bana baktı. ''Niye sürekli onu izliyorsun?'' Yüzünde sinirden ziyade merak vardı. Ama yine de sorusu beni afallatmıştı. Bizimkiler çoktan uzaklaşmış, sadece ikimiz yan yana kalmıştık.

''İyi görünmüyor.''

''Bundan bize ne?''

''O benim arkadaşım.''

''Yeterince arkadaşın var.''

''Onunla arkadaşlık yapmamı istemiyor musun?''

''Ben kıskanç bağnaz adamlardan değilim, istediğini yapabilirsin. Üstelik senin sadece beni sevdiğini biliyorum.'' Kolunu omzuma attı, ben de elimi sırtına koydum ve birlikte yavaşça yürümeye başladık. ''Güzel, çünkü bugün onunla özel olarak konuşmam gerekiyor.'' dedim.

''Ne konuşacaksın?''

''Nasıl söylesem... Dün bir yabancı gelip onun hakkında garip şeyler söyledi. Doğru olup olmadığını soracağım.''

''Doğru değil derse, ona inanacak mısın?''

''Sanırım evet.''

Gülmeye başladı. ''Seni kandırmak çok kolay. Sadece hastaneye götürdüğü için her dediğine inanacak mısın?''

''Onun öncesi de var.''

''Birkaç iyilik yaptı ve her dediğine inanacak mısın?''

''Hayır, sadece... Bir yabancıya inanmak için bir sebebim yok.'' Durdu ve kolunu omzumdan çekip yüzüme baktı. ''Bunca yıl aile ortamında öğrendiğim bir şey varsa o da yabancılardan ziyade tanıdıklarımız bize yalan söylemeye daha çok meyilli oluyorlar.''

Söylediği şey beni hüzünlendirmişti. Kırgın gülümsemesini görmek yüzümü daha çok düşürdü. Gürkan aile problemlerini bana hiç anlatmazdı ama yaralarının derin olduğunu görebiliyordum. ''Ben sana hiç yalan söylemeyeceğim Gürkan.'' Yaklaşıp alnımdan öptü. ''Biliyorum.''

Üçüncü dersten sonra bir boşluğumuz vardı. Gökçe yanıma gelip konuşmak istediğini söyledi. Demek ki unutmamıştı. Fakülte bahçesinin biraz ilerisindeki çardaklardan birine oturduk. Bitişik binamız hukuk fakültesiydi, çimenlerin üzerindeki bu çardaklar onların binasına daha yakın olduğu için genelde hukuk öğrencileriyle dolu olurdu burası. Ama şu an sabahın on biriydi. Çoğunun dersi olmalıydı ki, bizden başka sadece iki kişi daha vardı etrafta.

Biz oturur oturmaz Gökçe elini cebine attı ve kumaş siyah bir maske çıkardı. Bana uzattı. ''Bana mı aldın?''

''Polen zamanı geçmedi ve seni hiç maske ile görmüyorum. Markette satılanlar genelde cerrahi maske oluyor, onları takmaktan hoşlanmadığını düşündüm, bu yüzden sana pamuk maske aldım. Umarım bu da işe yarıyordur.''

Bunu düşünmüş olması bile o kadar ince bir davranıştı ki... ''Teşekkür ederim. Aslında geçenlerde alacaktım ama markette çok sıra vardı, ben de vazgeçtim. Sonra aklımdan çıkmış. Çok da hoşlanmıyorum maske takmaktan aslında.''

''Bence yine de takmalısın. En azından okul bahçesinde... Ya tekrar kriz geçirirsen?''

''Çantamda ilacım var şu an, geçen seferki kadar sorun olmaz.''

''Kaybettiğin spreyi bulabildin mi?''

''Evet evet buldum. Odadaymış, yatağımın altında.'' deyip güldüm. ''Ece yanlışlıkla çantamı devirmiş, fark etmemiş oraya kaçtığını.''

Kaşları hafifçe çatıldı. ''İlginç.''

Maskeyi ceketimin cebine iliştirdim. ''Meral nasıl oldu?''

''Şu an gayet iyi. Onunla tanışmak ister misin?''

''Elbette, ama işaret dili bilmiyorum.''

''Sorun değil, ben tercümanlık yaparım. Ben olmasam bile o da senin gibi yazarak konuşmayı seviyor.'' Gülümsedim, aynı şekilde karşılık verdi. Sonra ifadesi dondu, yüzü tekrar gölgelendi. ''O herif seninle ne konuştu?'' diye sordu.

Aniden değişen ifadesi beni de germişti. ''Meral'e aşık olduğunu ima etti.''

''Bu bir yalan.'' dedi kendinden emin bir şekilde.

''Meral ile eski sevgilisinin barışmasını sen engellemişsin.''

''Bu da yalan.''

''Meral'i manipüle etmişsin.''

Hafifçe gülümsedi. ''Bu da yalan.''

''Arkadaşını öldüresiye dövdüğünü söyledi.''

Sıcak ifadesi silinip gitti. ''Bu doğru.''

''Onu öldürmekle de tehdit etmişsin.''

''Bu da doğru.'' dedi soğuk bir sesle. Önce şaşkınlık ardından tedirginlik hissettim. Demek Semih haklıydı, Gökçe'nin gerçekten şiddet eğilimi vardı. '' Neden?'' diye sordum, taşıdığım hayal kırıklığını sesime elimden geldiğince yansıtmamaya çalışarak.

''İlki canını acıtmak içindi, diğeri Meral'den uzak dursun diye.''

''Neden?''

''Hak ettiği için.''

Başımı iki yana salladım. Hiçbir duygu belirtisi göstermiyordu. Tüm taşların arkasına saklanan, bir sonraki hamlesi asla belli olmayan bir vezir gibiydi şimdi. Tül perdelerin arasından ona ulaşamıyordum. ''Bana söylemediğin bir şeyler var.'' dedim.

''Sana söyleyemeyeceğim çok şey var.''

''Meral'e zarar mı verdi?''

Başını hafifçe geriye atıp çenesini kastı. Korkutucu bir kızgınlığa büründü, söylediğim şeye değil de söylediğim şeyin ondan tetiklediği bir anıya öfkeli gibiydi. Başını çevirdi, birkaç derin nefes aldı. Yüzüme tekrar baktığında daha sakindi. ''Tek söyleyebileceğim Meral'i kardeşim gibi gördüğüm. Semih ne kadar şerefsiz ise onun arkadaşı onun on katı ve öyle birini kardeşimin yanında barındırmam.''

''Anladım.'' dedim sadece, sessizleştim. Kucağımdaki ellerimle oynayamaya başladım. Onunla göz temasını kesmiş, sadece ellerime bakıyordum. Ama beni izlediğinin de farkındaydım. ''Şiddet gösteren bu adamla artık arkadaşlık etmek istemezsen anlarım.''

Bunu söylemesini hiç beklemiyordum. Kafamı kaldırıp aniden ona baktım. Yüzünde hüzünle karışık bir anlayış vardı. ''Ne?'' dedim şaşkın bir sesle.

''Benim yanımda kendini güvende hissetmeyeceksen senden uzak duracağım.''

Kaşlarımı kaldırdım. Teklifi canımı yakmıştı. ''İstediğin bu mu?''

''Elbette hayır. Ama benim ne istediğimin bir önemi yok. Önemli olan senin ne istediğin...''

''Sana inanmak istiyorum. Belki de beni ikna etmeni istiyorum.''

''Senin canını asla yakmam. Masum birinin de canını asla yakmam.''

''Masum olmayan birininkini yakarsın ama...'' dediğimde sessiz kaldı. İnanamıyormuş gibi baktım. ''Adalet kavramı böyle işlemiyor.'' dedim.

''Buralarda pek adalet yok.''

''Öyle bile olsa adaleti sağlayacak kişi sen değilsin.''

''Haklısın, ama bazen sevdiklerimizi korumak zorundayız.''

''Meral'in başına ne geldi bilmiyorum ama biri bana zarar verse bile beni bu şekilde korumaya çalışma!'' Sadece tamam demesi gerekiyordu, tamam diyecek, bu mesele kapanacak, eski halimize dönecektik ama bana sadece o sisli ifadesiyle derin sessizliklerinden birini bahşetmekle yetindi. Bu anlamsız tavrından ziyade inatçılığına kızıyordum. Tamam öyleyse deyip yerimden kalkmam gerekiyordu şu an ama oturduğum yere çivilenmiş gibiydim. Gerçekten arkadaşlığımızı bitirmek istemiyordum, ona söylediğim gibi beni ikna etmesini istiyordum. Ama o bunun için hiçbir şey yapmıyordu, sanırım dürüstlük çemberinden bir an bile ayrılmak istemiyordu.

''Ne istiyorsam yapacağını söylememiş miydin?'' diye sordum bu kez. Sağ kaşını kaldırdı. İşte şimdi onu bacaklarından yakalamıştım. Kendi karesine hapsolacaktı. ''Evet söyledim.'' dedi. ''İstediğim bu, beni sakın bu şekilde koruma. Bu sadece ben bunu yanlış bulduğum için değil, başın belaya da girsin istemem.''

''Peki bunu umursamıyorsam?''

''Ben umursuyorum ama... Meral'i kardeşin gibi görüyor olabilirsin ama beni öyle görmüyorsun değil mi? ''

''Hayır.''

''Öyleyse sorun yok. Sana daha önce de söyledim korunmaya ihtiyacım yok. Olsa bile beni koruyacak yeterince insan var.''

Alaycı bir şekilde gülümsedi. ''Gürkan gibi...'' Dalga geçer gibi takındığı tavır beni rahatsız etmişti. ''Sevgilimin beni koruması komik mi?''

Yüzü düştü. ''Hayır, sadece ona güvenmiyorum.''

''Ama ben güveniyorum.''

''Umarım güvenini boşa çıkarmaz.'' dedi. O sırada telefonu çaldı. Aslında rahatlamıştım, çünkü konuşmanın gittiği yer hoşuma gitmiyordu belki de ilk kez tartışacaktık. Gökçe arayan kişiye bir süre düşünceli bir ifadeyle baktı, ardından telefonu açtı ve beni şoka sokacak bir şey yaptı. Fransızca konuşmaya başladı. ''Allo, oui...'' Sadece ilk iki kelimeyi anlamıştım, geriye kalan konuşma tam bir gizemdi. Boş boş yüz ifadelerini izliyordum, bir ara derin bir nefes aldı. Endişeli bir tavır takındı, sonra gözlerini kapattı. Tekrar açtığında mavi gözlerine çöken hüznü görebiliyordum. Kısa bir süre daha konuştu. Ardından telefonu kapatıp ayağa kalktı.

''Özür dilerim Gülşah, benim gitmem lazım.''

Ben de ayaklandım. ''Ne oldu?''

''Teyzem bir kaza geçirmiş.''

''Gerçekten mi? Çok geçmiş olsun. Durumu nasılmış?''

''Hayati tehlikeyi atlatmış ama hala hala hastanedeymiş. O yüzden benim hemen bir uçak bileti bulup Bordeaux'ya gitmem lazım.''

''Teyzen Fransız mı?''

''Evet.'' dedi ve duraksadı. Yüzünde güller açtı. ''Annem gibi...''

Gülümsemesine karşılık verdim. ''Tekrar çok geçmiş olsun.''

''Sağ ol, sonra görüşürüz.'' Gökçe arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı. 'Gökçe Uluhan...' dedim kendi kendime. İsmi de soy ismi de Türk adıydı, annesi Fransız ama babası Türk o zaman diye düşündüm. Yoksa evlatlık mıydı? Bunu sormak münasebetsizlik olabilirdi. Bir sonraki konuşmamızda tüm merakıma rağmen yine de bu konulara girmesem iyi olurdu... Daha şimdiden bir sonraki konuşmamızı düşündüğümü fark edip kendime şaşırdım. Ona ne kadar kızarsam kızayım bu çocukla görüşmeyi kesmek istemiyordum ben.

***********************

Cumartesi günü öğleden sonra Uğur ile bir kafede buluştuk. Bir süredir görüşemiyorduk, onunla vakit geçirmek bana çok iyi gelmişti. Onun hakkında yeni bir şeyler öğrenmek de hoşuma gidiyordu. Bugün hem annesinin hem de babasının mimar olduklarını, İzmir'de oturduklarını öğrenmiştim mesela. Ailesinden de şehrinden de bahsederken neşe saçıyordu, mutluluk veren pozitif bir enerjisi vardı. Onun yanında canım hiç sıkılmıyor, kötü düşünceler aklıma uğramıyordu.

''Gökçe Fransa'ya gidebildi mi?'' diye sordum.

''Fransa mı?''

''Evet, teyzesini görmeye gitti ya...''

''Kartal'a bir akrabamın yanına gidiyorum, birkaç gün okula gelmeyeceğim yazmış sadece. Teyzesi mi?''

''Evet, Fransa'daki teyzesi kaza geçirmiş.''

''Gökçe'nin Fransa'da akrabaları mı var?''

''Bilmiyor muydun?''

''Hayır. O ailesinden hiç bahsetmez.'' Kendimi kötü hissetmiştim, belki de bunu söylememem gerekirdi. ''Hiç anlatmadı demek..'

''Hayır, bir keresinde Ayhan sormuştu ama geçiştirdi. Biz de bu konuda konuşmak istemediğini düşünüp bir daha sormadık. Demek Fransa ile bağlantısı var, belki de o yüzden Galatasaray'a gitti.''

Gülümsedim. ''Demek Galatasaray Lisesi mezunu.''

''Öyleymiş, muhtemelen onu da söylemezdi gerçi ama... Elinde Fransızcadan okuduğu bir romanı gördüğümde Fransız lisesi mezunu musun diye sordum, o zaman söyledi.''

''Pek kendinden bahsetmeyi sevmiyor değil mi?''

Uğur kahvesinden bir yudum alıp, ''Hem de hiç.'' dedi. ''Ama bazı insanlar çok içine kapanıktır, onları öyle kabul etmeliyiz. Kartal da ona benziyor aslında, o da pek konuşmaz. Ama gerek de yok, Ayhan dördümüze de yetecek kadar konuşuyor.'' deyip güldü.

''Siz nasıl arkadaş oldunuz?''

''Hepimiz her gün en ön sırada oturuyorduk. Ayhan, ben ve Kartal kısa sürede kaynaştık bu sayede. Gökçe ise bir muammaydı. Hiç arkadaşı yoktu. Kartal'ın bir gün okul çıkışı motoru arızalanmış, yakınlardaki bir tamirhaneye kadar sürüklemesine yardım etmiş. Kartal ona bakıp, bu iyi bir çocuk galiba ya diye düşünmüş. Sonra arkadaş oldular, onun sayesinde biz de arkadaş olduk. Öyle işte...''

''Yardımsever biri...''

''Kesinlikle, bu hafta o gelene kadar notlarımı iyi tutmam lazım. O ben ne zaman okula gelemesem benimle notlarımı hep paylaşmıştı.''

''İçinizde en iyi not tutan o mu?''

''En okunaklı not tutan o, el yazısı çok güzel.''

''Elleri de çok güzel.'' dedim.

Garipsemiş bir biçimde baktı. ''Öyle mi, hiç fark etmedim.'' Kısa bir duraksamadan sonra, ''Bir erkeğin eli güzel olur mu bilemiyorum.'' dedi.

''Bir kızın eliyle mukayese edilemez.'' dedim şakacı bir şekilde.

''Kesinlikle.'' deyip ellerini öne doğru uzattı. ''Benimkiler nasıl?''

''Çok güzel.''

Parmaklarında ince yüzükler vardı, mavi ojesinin üzerine çiçek desenleri çizilmişti. ''Bunları sen mi yaptın?''

''Evet.''

''Gerçekten mi?''

''Çok basit aslında, bir ara benim eve gel sana da yapayım.''

''Çok isterim, çok teşekkür ederim.''

''Lafı bile olmaz, hem yurttan izin alıp bende kalırsın. Kız gecesi yaparız.''

Sıkıntılı bir nefes verdim. ''Ailemi aramam gerekecek.''

''İzin vermezler mi ki?''

''Verirler vermesine de ben bu ara onlardan bir şey istemek istemiyorum.''

Dudakları büzüldü. ''Anladım. Neyse ne yapalım, gündüz gelirsin.''

''Olur.'' Sağ elimi avucunun içine alıp baktı. ''Biliyor musun millete söylüyorsun ama esas senin ellerin güzel. Parmakların ince, uzun, şekilli, tırnakların çok düzgün. Niye hiç yüzük takmıyorsun, sevmiyor musun?''

''Severim aslında ama...''

''Kolye de takmıyorsun...''

''Hiç takım yok.''

''Gerçekten mi, hiç mi yok?'' Başımı iki yana sallayıp gülümsedim. ''Bak ne diyeceğim, şu ileride bir tane takıcı var. Buradan çıkınca oraya gidelim ne dersin?''

''Olur.''

Parmaklarını birleştirdi. ''Sana çok güzel kolye ve yüzükler alalım.'' Saçımı geriye doğru atıp kulağıma baktı. ''Kulak deliğin var, çok güzel. Küpe de alalım.'' Konuştukça daha da hevesleniyordu. Bana ne gibi takıların yakışacağını düşünüp önerilerde bulundu. Onun bu halini bu halini çok sevimli buldum, o konuştukça ben gülüyordum. Aniden konuşmayı bırakıp yanaklarımı sıktı. ''Çok tatlısın.'' dedi, daha çok güldüm.

Rahatlamış gibi bir nefes verdi. ''Kesinlikle kız arkadaş gibisi yok. Yani tabi bizimkileri de seviyorum ama... Onlarla her şeyi konuşamıyorsun.''

''Fakültede hiç kız arkadaşın yok mu?''

''Birkaç tane var, Ayhan ile ortak arkadaşlarımız... Ama ben onlarla çok yakın olmak istemiyorum çünkü arkamdan konuşuyorlar.''

''Nasıl? İnanamıyorum.''

''Öyle işte... O yüzden bizimkiler hariç pek kimseye güvenmiyorum, bazı insanlardaki bu garip kıskançlık huyunu hiç anlayamıyorum. Ben senin düşmanın değilim, rakibin değilim. Niye dedikodumu yapıyorsun ki? Çok saçma. Bir de ne kazanıyorsun yani? Ne kadar ezikçe... Eskiden daha çok sinir olurdum da, Kartal takma boş ver diyor ben de onu dinliyorum işte.''

''Kartal ile nasıl başladınız?''

''Aslında biz arkadaştık ilk başta. Geçen sene bir ara Besyo'dan bir kızla flört etmeye başladı bu tamam mı? Kızı da görmen lazım böyle çıtı pıtı tatlı bir kız. Ama ben bunları yan yana görünce bir fena oldum.''

''Kıskandın mı?''

''Kıskançlık değil, nasıl anlatsam... Göğsüme bir taş oturdu sanki. Ondan sonra anladım duygularımı, onun öncesinde fark etmemiştim bile...''

''Bir insan birine aşık olduğunu nasıl anlamaz?''

''Annem bir keresinde insan en çok kendi kalbine kördür demişti. Bazen gözümüzün açılması için sarsıcı bir şeylerin olması gerekiyor. O olaydan sonra ancak kendi kalbimi görebildim.''

''Sonra ne oldu peki?''

''O kızla birkaç kez görüştüler sadece, sonra kafaları uyuşmadı ayrıldılar, sevgili bile olmadılar yani. Birkaç hafta sonra da ben ona kendi duygularımı söyledim.''

''Benim asla cesaret edemeyeceğim bir şey.''

''Biliyor musun, ben de öyle söylüyordum ama sonra dedim ki en kötü ne olabilir? Ve sonra kötü şeyler olmadı, çok güzel şeyler oldu. O hayatıma girdiğinden beri hep çok güzel şeyler oluyor. Aşkın çok güzel tarafları var, bunu Gökçe'ye de söyledim ama o çok aynı fikirde değil.''

''Güzel Sanatlar'ın bahçesinde onu Meral ile gördüm. Sevgili olduklarını düşündüm.''

''Yok be, nerede! Meral kardeşi gibi onun.''

''Biliyorum, söyledi.''

''Demek tanıştınız.''

''Aslında tanışmadık, sadece uzaktan gördüm.''

''Tanış mutlaka çok tatlı bir kız.''

'' O fakülteye sık sık gittiğini söylüyorlardı, Meral'i görmek için gidiyor demek.''

''Sık sık gitmiyor ya arada bir gidiyor. Bir de Meral'i görmek için gitmiyor ki piyano çalmak için gidiyor.''

''Piyano çalmayı da mı biliyor?''

Uğur elini bileğinden döndürdü. ''Ohoo, daha neler biliyor. Gitar da çalıyor.''

''Ne?''

''Yemin ediyorum normal değil ya, uzaylı gibi resmen.''

Gülmeye başladım. ''Gerçekten bu dünyadan olamaz.''

Sohbete devam ettik, kafeden ayrıldıktan sonra Uğur'un önerdiği gibi takıcıya gidip alışveriş yaptık. Benim için şahane bir gündü.

****************************

O hafta içi ilk üç gün Gökçe okula gelmedi. Rahatsız etmemek için teyzesinin durumunu sormak için bile mesaj atmaya çekinmiştim. Perşembe günü merakıma yenik düşüp ders arasında Uğur'a durumu bilip bilmediğini sordum. Uğur da ''Geri gelmiş.'' dedi. ''Hatta okuldaymış, ama öğleden sonraki derslere gelecekmiş.''

''Niye?''

''Kafamı boşaltmak istiyorum demiş Kartal'a. Piyano çalacakmış biraz.''

''Anladım.'' Tek söyleyebildiğim buydu. Sözler çise olsa da düşünceler sağanaktı. Yine üşüşmüşlerdi bedenime. Demek iyi değildi, ne olmuştu acaba? Teyzesi kötüleşmiş miydi? Derin bir merak çukurunun içine düştüm. Tek yapmam gereken başlamak üzere olan dersin öncesinde sırama geri dönmekti ama yapamadım. Onu görmek istedim, iyi olduğundan emin olmak istedim. Hiçbir şey almadan önce sınıftan, sonra fakülteden çıktım. Sanki belime bir halat bağlanmıştı da onun olduğu tarafa çekiliyordum. Bir lucid rüyadaymışım gibi yürüdüm tüm o mesafeyi. Bilincim vardı ama birazdan uyanacaktım sanki. Rüyada olduğunu bilen bir insan ne yapardı? İçinden geleni... Normalde delilik olarak göreceği şeyi....

Güzel Sanatlar Fakültesi binasının kapısından girdim. Önüme gelen ilk kişiye müzik bölümünün nerede olduğunu sordum, tarif edilen yöne gittim. Başka bir öğrenciye ''İnsanlar nerede piyano çalıyor?'' diye sordum. İlk başta ne sorduğumu anlamamıştı. ''Piyano kabinlerini soruyorsan sağ taraftan dön.'' dedi sonra. Ona teşekkür ettim. Sağ tarafa döndüğümde önümde uzun dar bir koridor belirdi. Derinlerden gelen ve birbirine karışan müzik sesi kulağıma üşüştü. Yan yana odalar vardı, bazılarının kapısı açık, bazılarınınki kapalıydı. Açık olan kapılardan birinden baktığımda o öğrencinin neyi kast ettiğini anladım. Küçük bir odanın içinde bazı tuşları dökülmüş eski bir piyano vardı. Yavaş adımlarla koridorda yürüdüm ve odaların kapısının üzerindeki kare pencereden içeriye tek tek baktım. Sağ taraftaki en son odaya geldiğimde duyduğum melodi kalbimi yerinden oynatmıştı. Birisi Mariage d'Amour'u çalıyordu. Bu şarkı beni o kadar etkiliyordu ki olduğum yere çakılıp kaldım.

Neredeyse yeri incitmeye korkan iki kısa adımla hafifçe ilerledim ve küçük pencereden çekinerek baktım. Ve Gökçe'nin omuzlarına dökülen sarı saçlarını gördüm. Sırtı kapıya dönüktü. Onu daha iyi duyabilmek için, yavaşça kapı kolunu aşağı çektim ve kapıyı araladım. Kendini kahverengi dikey piyanoyla ürettiği müziğe o kadar kaptırmıştı ki beni duymadı. Ben de kapıyı biraz daha açıp eşikte kendime biraz daha yer açtım. Beni fark etmesin de çalmayı bırakmasın diye nefes bile almıyordum. Bu kesinlikle bir rüya olmalıydı. Şarkı bitti, melodiyi kesildi. Piyanonun kapağını yavaşça indirdi. Direklerini sert kapağa koydu ve yüzünü ellerinin arasına aldı. Bir süre öylece kaldı, beni hala fark etmemişti.

Derin bir iç çekme sesi duydum. O ağlıyor muydu? Bu düşünce kalbimi delip geçti. İçimde merhametle karışık bir hüzün yükseldi. Arkadan ona yavaşça yaklaştım. Kararlarımı mantık çerçevesinde almıyordum. Kendimi tamamen içgüdülerime teslim etmiştim ve o güdü onu teskin etmemi söylüyordu. Ona yeterince yaklaşınca elimi sarı saçlarına doğru uzattım, okşamak için dokunduğumda teması fark eder etmez irkildi ve geri çekildi. Oturduğu taburede dönüp dokunan kişinin kim olduğuna baktı. Yüzünden süzülen yaşlara zıt olacak bir şekilde kızgın bir ifadesi vardı. Ona izinsiz dokunan kişiye öfke kusmaya hazırlanırken beni görünce ifadesi anında yumuşadı. Ona bir adım daha attım. ''Dokunduğum için özür dilerim Gökçe. İyi misin?''

Elinin tersi ile göz yaşlarını silip başını iki yana salladı ve yere baktı. İçim parçalanmıştı. Son bir adım daha attım ve elimi omzuna koydum. Başını yaklaştırıp alnını karnıma koydu. Kesik bir nefes aldım. Sol elimi diğer omzuna atarken, sağ omzundaki elimi ise başının üzerine götürdüm. Saçları o kadar yumuşaktı ki okşayamıyordum bile, elimin arasından kayıp gidiyorlardı. Kolunu belime doğru atıp beni kendine biraz daha çekti. Başını yan tarafa çevirip derin bir nefes aldı. Hiçbir şey söyleyemeden öylece donup kaldım. Aklımda bin tane soru vardı hiç birini soramadım. Kuyrukları birbirine dolandığı için kördüğüm olmuş bin tane düşünce...Hiçbirini söyleyemedim. İyi olacaksın bile diyemedim. Sadece sakinleşmesini bekledim. Onun vücudu gevşerken benimki daha çok gerildi ama kıpırdayamadım bile.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.