İçeriğe geç

Okyanus

Bölüm 6 · 14 dk okuma

Okyanus

Bölüm 6

Ön yargı denen illet

Şarkı bittikten sonra radyodaki program reklam arası verdi. Gökçe radyoyu kapattı ve yavaşlayıp sağa dönüş yaptı. Dar sokağın sonundaki bahçeli büyük evin önüne park etti. Evin çevresinde birkaç araba daha vardı. Gökçe henüz kontağı kapatamadan, Yasemin kemerini çözmüştü bile. Hızlıca arabadan indi. Bir şeylerden kaçar gibiydi. Gökçe'ye döndüm. ''Senin de o şarkıyı sevdiğini bilmiyordum.''

Gökçe oturduğu koltukta arkasında dönüp bana baktı. ''Sevmiyorum, daha önce duymadım bile. Bir öncekini severdim aslında.''

''Serenad'ı mı?''

Yumuşak bir ifadeyle şaşkın bir tavır takındı, başını salladı. ''Öyleyse neden onu dinlemedik, niye benim sevdiğim şarkı açık kaldı?'' diye sordum.

''Sorunun içinde cevap yok mu? Sen mutlu ol diye.'' Gülümsemekle yetindim. Hediyeleri alıp arabadan indim. Bir iki adım ilerdeki Yasemin'in yanına gittim. İyi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktım ama bakışlarını yakalayamadım, heyecanlıdan ziyade gergin gibiydi, evi izliyordu. Bakışlarını takip ettim. Üç katlı, müstakil, modern mimarisi olan bahçeli siyah bir evdi. Kapı biz onu çalamadan açıldı, Uğur tüm neşesiyle bizi içeri buyur etti. Ceketlerimizi askılığa asıp kısa holü geçtik ve geniş salona ulaştık. İnsanlar çoktan gelmişti, çoğunu fakülteden simaen tanıyordum, birkaçının da ismini biliyordum. Bazılarını ise daha önce hiç görmemiştim, Ayhan'ın daha önce bahsettiği fakülte dışından arkadaşlarıydı muhtemelen. Kalabalık bir grup değildi. Birkaç kişi oturuyor, geri kalan ayaktaydı. Büyük koltuklardan birinde Ayhan vardı, Kartal ile konuşuyordu. Bizi gördü, başıyla selamlayıp 'Hoş geldiniz.' dedi ve tekrar yanındaki arkadaşına döndü.

Hediye poşetlerini köşedeki diğer paketlerin yanına koyduk ve kalabalığa uzaktaki ikili koltuğa yan yana oturduk. Uğur, Gökçe'yi mutfağa çağırdığı için Yasemin ile yalnız kalmıştık. Onun gidişini izledikten sonra kulağıma eğildi. ''Bu adam normal değil.''

Kaşlarım çatıldı ve fısıldayarak konuştum. ''Nasıl yani?''

''Bana nasıl baktığını görmedin. İnsan düşmanına öyle bakmaz. Arabadan atacak sandım.''

İster istemez gülmüştüm. ''Saçmalama.''

''Doğruyu söylüyorum, manyak mıdır nedir?'' Gökçe'nin neden bu kadar öfkelendiğini düşünmeye başlamıştım ki fikirlerim Uğur'un sesiyle bölündü. ''İyi ki doğdun Ayhan!''

Gökçe elindeki büyük pastayı yavaş adımlarla getirirken herkes alkış tutup tek bir dilden aynı şarkıyı söylemeye başlamıştı. Pastayı masaya bıraktı ve cebinden çıkardığı çakmakla mumları yakmaya başladı. Kartal onu videoya alırken, önündeki pastaya bakan Ayhan'ın yüzünde güller açıyordu. Gökçe mumları yakmayı bitirip geriye çekildi. Ayhan tam üfleyecekti ki, Uğur durdurdu onu. ''Dilek tut!''

Ayhan ona kısa bir bakış attı. Kısa bir an dalıp gitti ve yüzü ifadesizleşti, çok kısa bir andı, pek çok kişinin fark etmediğine eminim ama hissetmiştim. Sonra hemen toparlanıp tekrar güldü. ''Ne dileyebilirim ki? Her şeyim var.'' dedi ve tüm mumları aynı anda üfledi, tekrar bir alkış koptu.

Uğur mumları ayıklayıp eline bıçağı aldı, kişi sayısına göre eşit bölmeyi ayarlamaya çalışıyordu. Birkaç kez tereddüt etti. Bıçağı bir türlü batıramadı. Yanına gittim, ''Yardım edeyim.'' Bu hayatta pek çok şeyde kötü olabilirdim ama bu işte değildim. Evimize her misafir geldiğinde annemin yaptığı kekleri, börekleri ve pastaları eşit oranda bölüp dağıtmak benim görevimdi. Eskiden sık sık misafir ağırladığımız için de bu konuda ustalaşmıştım. Sonrasında zaman içinde ben de yemek yapmayı öğrendim. Özellikle günlerde kendi yaptıklarımı kesip dağıtmak çok hoşuma giderdi. Kalabalıklara böyle alıştım, kalabalıklar içinde sessiz kalmaya da...Tek istediğim bir 'eline sağlık' lafıydı. Onu duymak beni dünyanın en mutlu insanı yapardı. Emeğin karşılığındaki ufak bir övgünün dünyanın en kıymetli armağanı olduğunu daha çocukken öğrenmiştim.

On dört kişiydik.Ama Ayhan ben daha pastayı kesemeden iki dilim pasta ayırmamızı, abisinin ve arkadaşının geleceğini söyledi.Ben de büyük meyveli pastayı on altı eşit parçaya böldüm.Gökçe, Kartal ve Nilgün mutfaktan abur cuburları ve içecekleri getirdiler.Kısa bir yemek yeme faslından sonra sıra hediyelerin açılmasına gelmişti.Ayhan tek tek hediyeleri açtı ve herkese nezaketle teşekkür etti.Yanında üst dönemlerden Orhan da vardı.Hediyelerle Ayhan'dan daha çok ilgileniyor gibiydi, biri hariç hepsine yorum yapmıştı, üstelik nahoş yorumlardı.Gökçe'nin aldığı şahane tabloya ise hiç bir kulp takamamış, sadece tuhaf bir bakış atmakla yetinmişti.

Sıra Yasemin'in aldığı hediyeye gelmişti.Ayhan paketi yırtarken, arkadaşım yanımda heyecandan yaprak gibi titriyordu.Kumral çocuk parfümü paketinden tamamen sıyırıp kısa bir süre baktı.''Oha benim parfümüm!'' dedi Orhan hediyenin esas sahibi daha yorum yapamadan.

Ayhan kafasını kaldırıp, ''Bunu kim aldı?'' diye sordu.

''Ben aldım.'' dedi Yasemin titrek bir sesle.

''Teşekkür ederim.''

Yasemin gülümsedi.''Rica ederim.''

''Bu benim olsun mu?Nasıl olsa sen kullanamıyorsun.'' dedi Orhan.Ayhan kısa ve bıkkın bir nefes verdi.Parfümü arkadaşının eline tutuşturdu.Kaşlarım çatıldı, görüntü beni çok rahatsız etmişti.''Niye kullanamıyorsun?''Ayhan bana baktı.''Migrenim var, kokulara çok hassasım, parfüm sıkamıyorum.''

''Yaa öyle mi!'' dedi Yasemin.Yaşadığı büyük hayalkırıklığı sesine de yansımıştı.''Bilemedim ben, keşke başka bir şey alsaydım.''

''Nereden bileceksin?Düşünmen bile yeter, çok teşekkür ederim tekrardan.''

Ayhan bir sonraki hediye paketine yöneldiğinde dönüp Yasemin'e baktım.Yüzünde korkunç bir hüzün vardı, ağlayacak gibiydi, başını eğip halıya baktı.Elimi sırtına atıp yavaşça okşadım ona destek vermek için, bir adım kenara çekildi.Rahatsız olduğunu anlayıp hemen elimi çektim.Tekrar Ayhan'a baktığımda elinde benim aldığım hediyeyi gördüm.Yüzünde devasa bir şaşkınlıkla hediyeme bakıyordu.

''Bunu kim aldı?''

''Ben aldım, beğendin mi?'' dedim.

Ayhan bana bakıp gülmeye başladı.''Beğenmek mi?Bayıldım.'' Elindeki gemiye tekrar baktı.Bu kez şaşkınlık değil hayranlık vardı yüzünde.''Şahane bir şey.''Yasemin'in kollarını birbirine kavuşturduğunu fark ettiğimde dönüp ona kısa bir bakış attım.Yüzü sirke satıyordu.Morali inanılmaz bozulmuştu.Onun bu hali içime dokundu.

''Çok basit bir şey sanki, ver bakayım.''Orhan'ın sesini duyduğumda onun olduğu tarafa baktım.Hediyemi yüzünde küçümseyici bir ifade ile incelediğini gördüm.''Nereden aldın bunu?'' diye sordu üsten bakan bir tavırla.

''Bir dükkandan.'' dedim buz gibi bir ses ve ifadeyle.

Kaşlarını kaldırdı, ona meydan okumama şaşırmış gibiydi.Alaycı bir şekilde sırıttı.''O dükkanı görmek isterdim.''Elinde parfüm de olduğu için, hediyemi çevirirken zorlandı ve cam hediye bir anda elinden düşüp yere çarpıp parçalandı.Salonda şaşkınlık nidaları yükseldi.Ben şaşkın bile değildim, sadece çok kızgındım.Kötü bir şey söylememek için dudağımın iç tarafını ısırdım.Hediyem tuzla buz olmuştu ama Orhan'ın umurunda bile değildi, yüzünü ekşitti.''Çok adi bir şeymiş.''

''Adi değil, sen salaksın.''Herkes bir anda dönüp sesin sahibine baktı, Gökçe'ye.

''Sakarsın demek istedi.'' dedi Uğur durumu toparlamak için.

''O da var.'' deyip eğildi ve yerdeki, etrafındaki cam kırıldığı için çıplak kalmış gemiyi eline aldı, Ayhan'a verdi.''Sana ait olanlara sahip çık, yoksa hadsizin biri gelip kırar.''

Orhan sinirden kıpkırmızı olmuştu ama hiçbir şey söylemedi.Ortamda derin bir sessizlik oldu.Ayhan gemiyi diğer hediyelerin yanına koydu. Uğur ile Kartal cam kırıklarını süpürdüler. Bu fasıl da bittiğinde herkes tekrar hiçbir şey yaşanmamış gibi koyu bir sohbete dalmıştı.Orhan hariç...O morali bozulmuş bir şekilde bir köşeye sinmişti.Arada göz ucuyla ona birkaç kez ona baktım, bu kadar umursamaz birinin neden Gökçe'nin tavrına karşı en ufak bir şey söyleyemediğini anlayamamıştım.Belki de Gökçe bilinçli bir şekilde oynadığı korkutucu olma rolünü daha önce ona da oynamıştı.Yasemin Nilgün ile konuşuyordu.Morali biraz olsun toparlanmış gibiydi.İkisini yan yana bırakıp su içmek için mutfağa gittim.

Dolaplara bakıp bir tane su bardağı çıkardım, tezgahtaki sürahiyi elime almıştım ki kapıdan içeri genç bir adam girdi.Onun da Orhan gibi bizim bölümün üst döneminden olduğunu biliyordum sadece.Orta boylu, zayıf, esmer, sakallı bir erkekti.Geniş yaka yeşil bir kazak giymişti, sol kulağında sallantılı gümüş bir küpe vardı.Yanıma gelip tezgaha yaslandı ve amacının sadece benimle konuşmak olduğunu daha o an anladım.''Orhan'ın kusuruna bakma, o biraz gevşektir.''

Bardağıma suyu doldururken, onunla göz temasını kestim.''Nasıl biri olduğunun önemi yok, etrafa rahatsızlık vermemeyi seçseydi kimse için sorun olmazdı.''

''Sen de ikinci sınıf mısın Ayhan'lar gibi?'' Suyumdan bir yudum alıp başımla onayladım.

''Hayret, seni daha önce hiç görmedim.''

''Ben biraz hayalet gibiyimdir.''

''Öyle olmalısın, yoksa senin gibi bir kızı kesin fark ederdim.'' dedi imayla. Boş bir ifadeyle yüzüne baktım. Kısa bir sessizlik oldu, bundan rahatsız olmuş olacak ki elini uzatıp adını söyledi. ''Metin.''

Elini sıktım. ''Gülşah.''

''Yurtta mı kalıyorsun, evde mi?''

''Yurtta kalıyorum.''

Tek elini tezgaha koydu, gövdesini daha dik bir konuma getirip başını hafifçe kaldırdı. ''Zor olmuyor mu?''

''İyi yanları da var kötü yanları da.''

Gülmeye başladı. ''Yurtta kalmanın hiçbir iyi yanı olamaz.''

''Yurt bahçesinin büyük duvarları var, çakallardan korumak için.'' Sesin geldiği yöne baktığımda Gökçe'yi gördüm. Kapı pervazına sağ omzunu dayamış, kollarını birbirine bağlamış bir halde dikiliyordu, geldiğini fark etmemiştim. Metin'e diktiği gözlerinde anlam veremediğim bir öfke gördüm.

Metin bana döndü, elini tezgahtan çekti. ''Okulda görüşürüz.''

''Hayır, onunla görüşmeyeceksin. Ne okulda ne partide ne dışarıda, hiçbir yerde...'' dedi Gökçe keskin bir sesle.

Metin sıkıntılı bir ifadeyle boşluğa baktı ve yutkundu. Hiçbir şey söylemedi, Gökçe'ye ya da bana tekrar bakmadı bile. Sadece dönüp gitti, mutfaktan ayrıldı. O gidince Gökçe yanıma yürüdü. ''Konuşmanı bölmüş gibi oldum ama bu yavşağın amacı başka.''

Kaşlarımı kaldırdım. ''Sence bunu fark edemeyecek kadar çocuk muyum? Kendimi koruyabilirim.''

''Elbette, ama buna gerek bile kalsın istemem.''

Kısa bir süre ona baktım, aklıma bir anda gelen şeyi sordum. ''Senin kız kardeşin var mı Gökçe?''

''Hayır.''

''Beni kız kardeşinmişim gibi korumana ihtiyacım yok.''

Soğuk bir ifade takındı, söylediğim şey onu rahatsız etmiş gibiydi. ''Endişelenme, seni kardeşim olarak görmüyorum.''

Başımı salladım ve elimdeki suyu bir dikişte bitirdim. Boş bardağı lavabonun içine koyup salona geri döndüm. Herkes kendine bir yer bulup oturmuştu. Ben de Yasemin'in yanındaki boş sandalyeye kuruldum. Biraz sonra Gökçe de gelmişti, ama o bir yere oturmadı, Kartal'ın yan tarafta ayakta dikiliyordu.

Vize haftasından ve başarısız oldukları derslerden bahsediyorlardı. Adının Yaman olduğunu öğrendiğim çocuk ''Ferah hoca yine biçti bizi.'' dedi. Orhan ve Metin gibi o da üçüncü sınıftı.

''O kadının manyak olduğunu duydum.'' dedi Kader. ''Seneye işimiz var.''

''Hem de ne manyak.'' dedi Orhan .''Kocası bunu terk etmiş genç yaşta o yüzden böyle olmuş.''

''O doğru mu ya?'' dedi Nilgün.

''Doğru ama sorunlarının kaynağı o değil, oğlu.'' dedi Metin.

''Oğlunun nesi var?'' diye sordu Ayhan.

''Şizofren.''

''Hadi ya, yazık.'' dedi Merve.

''Yazık mı?'' deyip güldü Yaman.

''Yazık tabi. Tamam kadını ben de sevmiyorum ama kim bilir neler çekmiştir?'' dedi Merve.

''Hala öyle biriyle yaşamayı göze alıyorsa sorumluluğu da almalı.''

''Ne diyorsun Yaman? Kadının oğlu sonuçta sokağa mı atsın?''

''Atabilir, ben olsam yüzüne bakmam.''

Duyduklarıma inanamamıştım, şaşkınlık içinde adeta donmuş bir vaziyette dinlemeye devam ettim. ''İnsanın ailesinden vazgeçmesi kolay değildir.'' dedi Merve.

''Ya gece birden delirir seni bıçaklarsa ben olsam hayatta aynı evde kalmazdım.'' dedi Orhan.

''Evden değil toplumdan izole edilmemeliler, toplumun tümörü bunlar.'' dedi Yaman.

''Sen iyi misin?'' dedim birden. Herkes dönüp bana bakmıştı. ''Sen psikoloji okuduğuna emin misin?''

''Okuduğum bölümle bunun ne ilgisi var?''

''Yarın bir gün şizofren danışanın olsa ona çöp gibi mi davranacaksın?'' Yasemin susmam için kolumu sıkmıştı; ama aldırmadım.

''Profesyonelliğimi koruyabilirim.'' dedi Yaman kendinden emin bir şekilde.

''Hiç sanmıyorum.'' Yüzünde önce bir şaşkınlık sonra da kızgınlık ifadesi belirdi. ''Psikolojik hastalıkların insanların seçimi olmadığını, hipertansiyondan ya da diyabetten hiçbir farkları olmadığını, bu yüzden o kişileri asla yargılamamamız gerektiği sana öğretilmedi mi? Bunu öğrenemeden nasıl üçüncü sınıfa kadar geldin?''

''Haddini bil, sen benim alt sınıfımsın.'' dedi öfkeli bir sesle. ''Sen kimsin de bana ders vermeye kalkıyorsun? Kimsin de benimle böyle konuşuyorsun? Böyle üstten üstten...Kendini ne sanıyorsun?''

''Sen istediğini konuşabiliyorsan ben de konuşurum. Okula benden bir sene erken başladın diye sana saygı duymak da zorunda değilim. Senin gibi insanlara saygı duymam ben.''

''Ya sus artık!'' dedi Yasemin. Dönüp ona kızgın bir bakış attım ve tekrar Yaman'a döndüm. O kadar öfkeliydi ki sinirden yumruklarını sıkıyordu.

''Tamam gerilmeyin, sakin olun. Kapatalım bu konuyu.'' dedi Uğur.

Yaman ayağa kalktı. ''Gerginlik çıkmasın istiyorsan bir daha böyle saçma sapan insanları aramıza sokmazsın.''

Uğur'un kaşları çatıldı. ''En yakın arkadaşımın doğum gününe kimi çağıracağımı sana soracak değilim.'' Yaman sinirden gülmeye başladı. Öyle olsun anlamına gelen bir bakış attı. Öfkeyle telefonunu eline aldı.

''Ben gidiyorum, sizi iyi partiler. Doğum günün tekrar kutlu olsun kardeşim.'' dedi Ayhan'a ve salondan ayrıldı. ''Biz de gidelim.'' dedi Orhan. O da Metin de Ayhan ile vedalaştılar ve arkadaşlarını takip ettiler.

Dönüp Yasemin'e baktığımda gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm. Fısıltıyla konuştu. ''Bravo, rezil ettin bize yine.''

''Ben mi rezil ettim? Ne dediğini duymadın mı?''

''Ne dediği umurumda değil, herkes yeri geldiğinde saçmalıyor. Çeneni kapatıp oturmak bu kadar zor mu?''

Bana arka çıkmadığı yetmiyormuş gibi bir de suçlaması kanıma dokunmuştu. ''Evet, benim için zor.'' dedim.

''İyi, o zaman bir daha seninle bir yere gelmem.'' Yanımdan kalkıp salonun ortasındaki sahte şöminenin yanında oturdu. Dizlerini kendine çekip, hüzünle sadece bir ilüzyondan ibaret olan ateşi izlemeye başladı. Bu davet onu mutlu eder diye düşünmüştüm ama bütün gece sadece gerilmiş ve üzülmüştü. Kendimi vicdanen kötü hissettim, belki de buraya hiç gelmemeliydik. Kısa bir süre daha onu izledikten sonra Ayhan'ın yanına gelip oturduğunu gördüm, onunla konuşmaya başladı. Yasemin'in tüm huzursuzluğu gitmiş gibiydi.

İnsanlar yine biraz önce yaşananlar hiç olmamış gibi kendi dünyalarına dönmüştü. Derin bir nefes aldım, yorgun hissediyordum. Bir anda içime dolan bir arzu ile bahçeye çıkmak istedim. Ceketimi aldım ve salondaki cam kapıdan ön bahçeye çıktım. Temiz ve soğuk havayı içime çektim.

Gökyüzüne baktım. Bu gece dolunay vardı, şehirden uzakta olduğumuz için yıldızlar çok daha net görünüyordu. Telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim. Anneme atmayı düşündüm ama onun fotoğraftan çok bulunduğum evle, evdeki insanlarla ilgileneceğini, bin tane soru soracağını bildiğim için vazgeçtim. Ece bile ilgilenmeyecekti, daha önce başıma geldiği için biliyordum. Şahit olduğum güzellikleri konuşabileceğim hiç kimse yoktu. Bazı zamanlar çok yalnız hissediyordum ve bu his beni ümitsizliğe sürüklüyordu.

Orada ne kadar kaldım bilmiyorum; ama üşümeye başladığımda arkamda bir çift ayak sesi duymuştum. ''Burada mı kalacaksın?''

Gökçe yanıma geldiğinde sorusunu cevapladım. ''Sadece biraz daha...''

''Hava soğuk değil mi? Sen söyledin.''

''Katlanamayacağım kadar değil.'' Belli belirsiz gülümsedi. Ceketini çıkardı.'' Zaten ceketim var.'' deyip hemen itiraz ettim onu engellemek için ama bu onu durdurmadı. ''O çok ince, seni ısıtamaz.'' dedi ve bana çok büyük gelecek ceketini omuzlarıma bıraktı.

''Isınmaya niyetim yoktur belki.''

İfadesi sert bir hal aldı. ''Hasta olmaya mı niyetin var?'' Yine korumacı bir tavır takınmıştı ama tekrar rahatsız olmasın diye bunu yüzüne çarpmadım. ''Yasemin tartışmamdan rahatsız oldu.''

''Doğru olanı yaptın, sen konuşmasaydın ben susturacaktım onları.'' Benimle aynı fikirde olması hoşuma gitmişti. Derin bir nefes verdi ve uzaklara baktı.'' Bu sadece tek bir örnekti. Bizim bölümde çok daha kötüleri var, yaptıkları zorbalıklarla övünenler duydum, kendileri gibi olmayan herkesten nefret eden o kadar çok insan var ki aramızda.''

''Değişirler mi sence?''

''Zannetmiyorum, içten içe nefret ettikleri danışanları manipüle edip intihara sürükleyen bir psikolog biliyorum.''

''Neden oluyor peki?''

''İçlerinden çıktıkları toplumlardan farklı olmadıkları için. Toplumlardaki en büyük hastalık nedir?'' Başımı bilmiyorum anlamında iki yana salladım. ''Önyargıdır. Korkuyu da nefreti de doğuran ve herkesin hayatını cehenneme çeviren o kanser...Peşin yargı denen illet, bundan en uzak olması gereken kişilerin bile gözlerinde bir perdedir.''

''Yargının kendisi zaten kibir içermez mi? İnsan kendi yaptığını düşündüğü şeyleri kolay yargılar mı? Birini yargılarken iç dünyamızda çoktan ondan daha onurlu, daha saygıdeğer, daha akıllı olduğumuzu düşünmez miyiz?''

''Doğru, o yüzden bizim gibi olanı yargılamayız ya da sevdiğimiz biri öyleyse belki, o da her zaman değil...''

''Ama bu kolay olan değil midir? Senin gibi olana kucak açmak kolaydır, mühim olan senin gibi olmayana el uzatmak değil midir? Senden çok uzakta olana, masanın öbür tarafında oturana da anlayışlı olmak...''

''Masanın öbür ucundaki yakmak istiyorlar, yakıp küle çevirmek, toprağın altına gömmek, yaşam hakkı tanımamak...Bu onlar için derin bir haz.''

''Tabi bir gün masanın karşısında onlar oturuncaya kadar...O zaman eğlence biter, öyle değil mi? Belki o zaman gerçeği görürler.''

''Sen gerçekten bu insanların kendilerine haksızlık yapıldığında kendi geçmişleriyle yüzleşip yaptıkları haksızlıklardan dolayı pişman olacaklarını mı düşünüyorsun? İnsanları hiç tanıyamamışsın.''

''Böyle söylediğine göre sen tanıdığını düşünüyorsun demek. Bu yüzden mi kaçıyorsun onlardan?'' Donup kaldı, hiç bir şey söylemedi, yüzünde hiçbir ifade belirmedi. Cevap vermediğini görünce devam ettim. ''Bu yüzden mi etrafında bu kadar duvar var? Bu yüzden mi hiç kimse değil yaklaşmak içeriye bile göremiyor? Çakallardan korunmak için.''

Hafifçe gülümsedi, ellerini ceplerine attı. Yere bakıp başını iki yana salladı. Tekrar bana baktığında çok daha aydınlık bir ifadesi vardı. ''Belki de onları kendimden koruyorumdur.''

''Hayır, bu kez bu numarayı yemeyeceğim. Onlara yaptığın gibi korkutamayacaksın beni.'' Elimi ona doğru uzattım. ''O duvarın içini görmek istiyorum.'' Elini cebinden çıkarıp elime doğru uzattı. Parmaklarımız arasında santimler kalmıştı.'' Ya duvarın üzerinde elektrikli teller varsa, ya yaklaştığında seni yakarsa...''

''O çakallar içindir, bana zarar vermez.'' İkimizde bir süre ellerimize ve aradaki tuhaf boşluğa baktık, bunu komik bulmuştum. Elimi geri çektim. Yüzü birden düştü. Eli hala havada asılıydı, bana bakmadan ümitsiz bir sesle konuştu. ''Ya duvarın içinde gördüğün şey hoşuna gitmezse...'' dedi ve elini indirdi, ardından bakışları bana tekrar değdi, bir cevap bekliyordu. ''O zaman arkamı dönüp giderim, kapıyı çalmam, içeri girmeye çalışmam.''

Yine ara sıra yaptığı o şeyi yapmıştı işte. Uzun uzun hiçbir şey söylemeden bana tuhaf bir ifadeyle baktı. O bilmediğim bir lisanda yazılmış bir parşömen gibiydi. Onu okumak olanaksızdı. Ancak hissedebilirdim, lakin hiçbir zaman hislerimin kuvvetli olmasıyla övünen bir insan da olmamıştım. Günün sonunda yapabileceğim sadece izlemekti. Hoş görünen, sebepsizce iç ısıtan bir tabloya bakmak gibiydi ona bakmak.

Yüzünü gökyüzüne çevirdi, derin sıkıntılı bir nefes verdi. Soğuk hava yüzünden ağzından çıkan hava buharlıydı. Ceketini de bana verdiği için ince kazağı ile ne kadar üşümüş olabileceğini o an fark etmiştim. Hasta olmamdan endişelenmişti ama kendisi hasta olacaktı. Hala dolunayı izlerken yarı bilinçsiz bir haldeymiş gibi fısıltıyla söylediği o kelimeyi duydum. ''Gülşah...''Adım dudaklarımdan ilk kez dökülüyordu. Öyle güzel bir tını ile söylemişti ki nefret ettiğim ismimi ilk kez sevesim gelmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.