18 saat süren uzun otobüs yolculuğundan sonra nihayet eve varmıştım. Eski bir apartman dairesinde kaldığımız için asansör zaman zaman arızalanırdı ama çok sık da başımıza gelen bir şey değildi. Benim koca bir valizle kapıda belirdiğim gün, tam da o gün, tabi ki arızalı olacaktı. Hiç sekmez. 3 katı leş gibi ağır valizle nefes nefese çıktım. Son birkaç basamakta durdum çünkü tıkanmıştım. Göğsüm şiddetle inip kalkarken daha fazla zorlayamayacağımı anladım. Ayağımla valizi basamakta düşmesin diye desteklerken, tek omzuma asılı kol çantamın içinde astım ilacımı aradım. Bir ara dengesizlik yaşadım, az kalsın düşüyordum. Dengemi sağladıktan sonra içimden bir oh çektim. Tatile kırık kemiklerle başlamak hiç de güzel bir şey olmazdı. ''Nerede bu sprey? Nihayet!''
İlacı ciğerlerime çektikten sonra biraz daha o basamakta, zorlayıcı o pozisyonda kaldım. Gücümün biraz daha yerine geldiğini düşündüğüm zaman son basamakları da tırmandım ve aşina olduğum kapının ziline bastım. Annemin, ''Kim o?'' sesini duydum kısa bir süre sonra.
''Anne benim, Gülşah.''
Kapı açıldı, annem başında yazması, belinde ev eteği, üzerinde yıllardır giydiği mor düğmeli penyesiyle kapıyı açtı. Ellerini havada tutuyordu, belli ki mutfaktaydı yine. Onun bu halini özlemiştim, onu özlemiştim.
''Niye söylemedim kızım vardığını?'' deyip elleri üzerimi kirletmesin diye yarım yamalak sarıldı bana.
''Servisle geldim anne.''
''Mümtaz abin izne geldi, söylerdim o almaya gelirdi seni otogardan.'' Mümtaz abi amcamın oğluydu. İstanbul'da güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Diğer kuzenlerimle olduğu gibi onunla da pek yakın sayılmazdık. Ailelerimiz buluştuğunda görürdüm onları sadece.
''Ne alaka anne ya, hem o dükkandadır şimdi, çalışıyordur.'' dedim içeri bavulumu içeri taşırken.
''Ne çalışması? Gezip tozuyormuş arkadaşlarıyla. Küçüklüğünden beri sevmedi o dükkanı zaten.''
''Esnaflık zor iş, herkes yapmak istemez. İnsanlarla uğraşmak özellikle...''
''Aman lafa bak, şimdi uğraşmıyor sanki insanlarla. Hadi soyun dökül de mutfağa yardıma gel. Baban aç bil aç gelecek işten. Sofrayı kurulmamış gördüğünde söylenmesin.''
''Banyo da yapacaktım aslında ama...''
''Yemekten sonra yaparsın.''
''Tamam anne.''
Odama girdiğimde mutlulukla gülümsedim. Beyaz ahşap başlıklı tek kişilik yatağım, beyaz bir çalışma masası, tek bir kapağında ayna olan beyaz bir dolap, iki çekmeceli beyaz küçük bir komodin... Küçük ama bana ait olan bir alan. İşte bunu seviyordum. Annem bu mobilyaları alırken itiraz etmişti, beyaz kir gösterir demişti. Ama ben yine de ısrar ettim. Aileme karşı kendi kararıma sahip çıktığım ilk andı. 15 yaşındaydım. Annem surat asıp 'Sen temizlersin o zaman.' dedi. O günden beri ben temizliyordum odamı. Ama masada birikmiş bir toz havuzu yoktu, camlar yerler temizdi. Demek ki annem ben yokken dayanamayıp girip temizlemiş içeriyi. Canım annem, hiç dayanamazdı zaten. Hiç kullanmayan bu oda bile illa temiz olmalı. Bavulumu açmadım, sadece köşeye bir yere bıraktım. Dolabımdan rahat kıyafetler alıp giydim. Oda biraz havasız olduğu için pencereyi açtım. Çocuk parkına bakan aşina olduğum bu tatlı bir manzara içimi ısıttı.
Mutfak kapısından girdiğimde annem yıkadığı pirinçten kafasını bir an kaldırıp bana baktı ve beni baştan aşağı süzdü. Meraklı bir sesle, ''Zayıfladın mı sen?'' diye sordu.
Yanına yürüyüp tezgaha dayandım. ''Evet biraz.''
''Kaç kilo verdin?''
''7.''
''Çok vermişsin, daha fazla zayıflama böyle güzel. Tahta gibi kızları kimse beğenmez.''
Gözlerimi devirmemek için kendimi zorladım. ''Ben erkekler için kilo alıp vermiyorum anne.''
''Tövbe tövbe ben öyle mi dedim şimdi? Lafı nerenden anlıyorsun? Hadi domatesleri doğra da salatayı yapmaya başlayalım.''
''Tamam anne.''
Zavallı annem çok yoruluyordu. Hadi şimdi fırsat buldukça ablam da ben de yardım etmeye çalışıyorduk ama biz bu evden tamamen ayrılıp gidince ne olacaktı Allah bilir? Babam suyunu bile kendisi doldurmazdı. Bir güne bir gün yerdeki yastığı bile alıp koltuğa koyduğunu hatırlamıyordum. Bir şeyi yere döksün, silmez anneme söylerdi. Zaman akıp gidiyordu, annem yaşlanıyordu. Bir keresinde bana, 'Gençken hiç yorulmazdım. İki evin işini yapar bir de hasta bakardım, şimdi tek evin işine yetişemiyordum.' demişti. O kadar içime oturmuştu ki...
Biz yemekleri hazırlarken kapı çaldı, ablam gelmişti, onu da çok özlemiştim. Sıkı sıkı sarıldık. Onun dönemi hala bitmemişti, okula gidiyordu. Bu hafta da sınav haftasıymış. 'Zaten iki üç haftada bir sınav oluyoruz artık çok bunaldım.' dedi. Bize yardım etmeyi teklif etti ama annem ona sen git yemeğe kadar ders çalış dedi. Ablam da itiraz etmedi. Üniversite sınavında il birincisi olmuştu, aynı çalışkanlığı üniversite başlayınca da devam etti. Şu an fakültesinde de dönem birincisiydi. Annem kesinlikle bu ünvanı kaybetsin istemiyordu.
Yemekleri hazırladık, sofrayı kurduk. Sonra kapı çaldı. Kesik bir nefes aldım. Kalbim küt kür atmaya başladı. Babam gelmişti. Ellerinde poşetler vardı. İş çıkışı pazara uğramıştı. Kapıyı açan annemin arkasında belirdim. 'Hoş bulduk babacığım.' deyip gülümsemek için. Ama o bana hoş geldin bile demediği için bu isteğimi gerçekleştiremedim.
''Hoş geldin bey.'' dedi annem ona, elindeki poşetleri alırken.
''Hoş bulduk.'' dedi yorgun bir sesle.
Bana sadece göz ucuyla bakmakla yetindi. Yanımdan geçip giderken tek bir söz etmedi. Benimse kelimeler boğazıma dizilmişti. Konuşamadım. Bütün moralim yerle yeksan olmuştu. ''Asma suratını.'' dedi annem. ''Al şunları mutfağa götür, ocaktan çorbayı getir de kaselere dök. Oturalım sofraya.''
Başımı sallayıp dediklerini yaptım. Babam baş köşeye oturduktan sonra biz de yerlerimize yerleştik. Her zaman olduğu gibi kaşıklarımızı çorbaya daldırmak için onun yemeğe başlamasını bekliyorduk. Kısa bir dua etti. Hepimize ''Afiyet olsun.'' dedi.
Hepimiz yemek yemeğe başlayınca sofrada kısa süreli bir sessizlik olmuştu. Sonrasında babam ablamla okuluyla ilgili konuşmaya başlamıştı. ''Şimdi bu artık son staj mı Gülnur?'' diye sordu.
''Hayır baba bir tane daha var. Kardiyovasküler cerrahi, bu ikisini de geçersem artık intörn olacağım.''
''Güzel güzel inşallah ikmale kalmayacaksın yine.''
''İnşallah baba.''
''Ne zaman kaldı ki benim çalışkan kızım.'' deyip ablamın saçını okşadı annem. Onlardan hiçbir zaman böyle bir takdir göremeyeceğimi bilmek bunca yıl sonra bile haşa içimi acıtıyordu.
''Hiç belli olmaz anne kardiyoloji çok zormuş, geçen grubun yarısı kalmış. Hele bir tane hoca çok sıkıntılıymış, kurada onu çekersem yandım.''
''Onu çeksen de geçersin sen yavrum. Hiç canını sıkma.'' dedi annem.
''Hayırlısı neyse o olsun, biz onu bilemeyiz.'' dedi babam. Derin bir nefes aldı ve çorbasından son kaşığını aldı. ''En azından bir evladım hayırlı çıktı.'' diye kendi kendine söylendi. Kendi önüne bakarak alçak sesle söylemişti ama hepimiz duymuştuk. Sinirle elimdeki kaşığı sıktım. Annem bu halimi görüp endişelenmiş olacak ki, ''Gülşah babama yemek koy.'' dedi hemen ben ağzımı açmayayım diye. Babama diklenmemden korkuyordu. Bunu en son üniversite tercih döneminde yapmıştım, evde kıyametler kopmuştu. Annemin başı tuttu, babamın tansiyonu fırladı. Annem sürekli babanı öldürmek mi istiyorsun diye söylenip durdu günlerce. Vicdanıma oynamaya çalışmıştı ama başarılı olamamıştı. O zamandan beri babamla aramda yeniden bir gerginlik çıkar da evin huzuru kaçar diye korkuyordu.
Ben tam ayağa kalkmaya yeltenmiştim ki babam boş kasesini altındaki temiz tabakla birlikte ablama doğru uzattı. Ablam kısa bir şaşkınlıktan sonra hemen toparlanıp babamın elindekiler aldı ve mutfağa gitti. Ben de yerime çöktüm. Konuşmamak, bir şey söylememek için kendimi zorlayıp duruyordum ama bu kadar yok sayılmak çok ağırıma gidiyordu. Ne yapmıştım ben? Adam mı öldürmüştüm? Hırsızlık mı yapmıştım? Niye bana bu kadar düşman olmuştu?
Ablam, yemek doldurduğu tabağı babamın önüne koyup, ''Afiyet olsun.'' dedi ve tekrar sandalyesine oturdu.
''Sağ ol kızım.'' dedi babam ona. Ve ben de tam o anda tüm şalterler attı, onunla konuşmam gerekiyordu. Ne olacaksa olsun artık diye düşündüm. ''Ben neden hayırsız evlat oluyorum baba?'' dedim dayanamayarak. Sesimi yükseltmeden sormuştum bu soruyu. Hesap sormuyordum çünkü, sadece bir cevap istiyordum.
Annemin kızgın sesi kulağımda çınladı. ''Gülşah!''
Babamın gözleri büyüdü. Dikkatini tekrar yemeğine verip söylenmeye başladı. ''Sen ananın atanın sözünü çiğne İstanbullara okumaya diye git, orada milletle dövüş, yurttan atıl. Neden hayırsız evlatmış? Başını eğip hicap duyacağına bir de babaya laf yetiştirir. Ne günlere kaldık!''
''Anneme söylemiştim baba ama sana da söyleyeyim, o kız bana iftira attı. Onu bilerek itmedim ben.''
Babam sonunda bana bakıp konuşmaya başladı. ''Niye elin kızı ile itişiyorsun o zaman? Niye ağzına laf veriyorsun? Sana yabancılarla kavga etmeyeceksin, muhatap olmayacaksın demedim mi? Sen böyle kavgacı biri miydin? Ben seni böyle mi yetiştirdim? Sana laf söylüyorsa sen de lafını söyle yürü bak işine. Niye bana laf getiriyorsun, müdürlere başımı eğdiriyorsun?''
''Ben başını eğdirecek hiçbir şey yapmadım, müdür o kıza inanmış olabilir ama ben haksız değildim. Ece beni kıskandığı için...''
Babamın yarım ağız gülüşünü görünce duraksadım. ''Seni niye kıskansınlar? Çok mu çalışkansın? Çok mu akıllısın? Doktorluk mu mühendislik mi okuyorsun da seni kıskansınlar? Daha bölümünün derslerini zor geçiyorsun. O kızın notları senden iyi mi kötü mü? Cevap ver iyi mi kötü mü?''
''Önceki dönemlerde daha iyiydi, bu son dönemi bilmiyorum.''
Babam başını salladı. ''Kendini dev aynasında görme. Akıllı ol. Beni çiğnediğin halde seni evimden atmadım, reddetmedim. Yurda gittin paranı verdim, eve çıkacağım dedim paranı verdim. İnat ettin gittin, kız başına cehennemin dibinde tek başına yaşıyorsun. Bari davranışlarına dikkat et. Bir daha bana laf getirirsen Gülşah bu kez silerim seni haberin olsun. Konu komşu ne der, akrabalar ne der gözüm görmez. Aklını başına al.''
****************
Olaylı yemekten sonra aldığım sıcak duş bile beni rahatlatmamıştı. Yatağımda öylece uzanıp boş boş tavanı izliyordum. Belki de hiç konuşmamalıydım ama o zaman babamın gerçek düşüncelerini de öğrenemezdim. Bu saatten sonra hiçbir hata, babamın canını sıkacak hiçbir şey yapmamam çok daha fazla dikkatli olmam gerekiyordu. Bu stresle koca yaz nasıl geçecek hiç bilmiyordum. Gökçe ile konuşmak bana şu an iyi gelebilecek tek şeydi. Ona 'Nasılsın?' yazdım.
Otogara vardığımda ona haber vermek için mesaj atmıştım ama servise bineceğim için pek konuşamamıştık. Çok geçmeden, 'İyiyim meleğim, sen nasılsın? Ne yapıyorsun?' cevabı geldi. Sofrada olanları anlatmaya niyetim yoktu. Onun da moralini bozmak, hatta endişelendirmek istemiyordum. Hele ki aramızda bu kadar mesafe varken. Benim yanımda olup beni teselli edemeyeceği için kendini kötü hissederdi kesin.
'Ben de iyiyim. Yatakta boş boş uzanıyorum öyle, yol beni çok yordu. Sen ne yapıyorsun?'
'Bavulumu topluyorum.'
'Yarın kaçta uçağın?'
'Öğleden sonra üçte.'
'Kaç saat sürecek?'
'Aktarmasız gideceğim için 4 saat.'
'Çok güzel, uzun değilmiş'
'Sen de uçakla gidebilirsin aslında, bu kadar uzun yolun çilesini çekmezsin.'
'Uçak bileti daha pahalı oluyor ya o yüzden çok istemiyorum.'
'Parayı dert etme Gülşah.'
Bunu neden söylediğini bildiğim için, 'Senin paranı kabul edemem. Anneme kendi cebimden verdim diye yalan söylemek istemem ki zaten öyle söylesem bile paranı niye çar çur ediyorsun diye başımın etini yer' yazdım. Yazıp yazıp sildi. En sonunda tek kelimelik bir mesaj gördüm ekranda. 'Tamam' Yazıp sildiklerini asla bilemeyecektim ama tahmin etmek de zor değildi.
'Yarın seni havaalanında kim karşılayacak?' yazdım konuyu değiştirmek için.
'Hiç kimse.'
'Kuzenin falan yok mu?'
'Dayımın çocukları var ama onlar Paris'te yaşıyor.'
'Nasıl yani? Teyzen o halde tek başına mı kalıyor?'
'Ona yatılı bir hasta bakıcı tutmuşlar. Evin işlerini yapan bir yardımcısı da zaten vardı. Laura da, en küçük kuzenim yani, hafta sonları vakit buldukça geliyormuş yanına.'
'Yine de yalnızlık çekiyordur. Neden o da Paris'e taşınmadı.'
'Evini çok sever o, ayrılmak istememiş.'
'Çocuğu yok mu ya da kocası?'
'Kocası vefat etti, çocuğu da hiç olmadı.'
Hiç tanımadığım halde kadıncağıza çok üzülmüştüm. 'Kaç tane kuzenin var?'
'3, iki tanesi erkek en küçük olanı kız.'
'Dayın hayatta değil mi?'
'Evet.'
'Annenler 3 kardeş miydi?'
'Evet.'
'Benim annemin bir tane kız kardeşi var. Malatya'ya gelin gittiği için orada yaşıyor. 3 tane çocuğu var. Babamın da bir tane abisi var. Aynı apartmanda yaşıyoruz.'
'Aile apartmanı gibi mi?'
'Aslında değil, ben küçükken başka bir yerde kirada yaşıyorduk. Ben hayal meyal hatırlıyorum. Sonra amcam üst katın kiracısının taşındığını söyledi. Biz de buraya yerleştik. Önceki evimiz çok küçüktü. Bu daha ferah.'
'Kendi odan var mı?'
'Evet evet var.'
'Buna sevindim. Her şeye rağmen kendine ait bir alanın olması güzel. Telefonla konuşabiliriz belki o zaman.'
'Evin duvarlarının yalıtımı iyi değil, fısıltı ile de konuşmak istemiyorum. Bir de annemin odama alakasız zamanlarda dalmak gibi bir huyu da var.'
'Rahatsızsan bunu ona söylemelisin.'
'Dinlemez ki, daha önce de üstün körü de olsa söylemeye çalıştım ama... Benden bir şey mi gizliyorsun diyor.'
'En basiti üzerini değişiyor olabilirsin.'
'O zamanlar kapımı kilitliyorum zaten ama başka zamanlar kilitlememi istemiyor. Bana karşı güvensizliği mi var yoksa çok mu meraklı bilmiyorum. Ama durum böyle maalesef. Bunu değiştirmeyi ben de isterdim ancak şimdilik böyle.'
'Sadece 2 sene daha... Sonra kendi ayakların üzerinde duracaksın ve onlara muhtaç olmayacaksın. Kendi evinde kendi kurallarınla yaşayacaksın.'
'Sonrasında hemen iş bulabilir miyim bilmiyorum. Kurslara gitmem, sertifika almam lazım.'
'Hiç kafana takma, birlikte hallederiz.'
'Mezun olur olmaz buraya dönmemi isteyecekler. Sen İstanbul'da mı kalacaksın?'
'Sen nereye gidersen ben de oraya gelirim.'
'Benimle tanışmadan önceki planın Erzurum'da yaşamak değildi ama sanıyorum.'
'Fransa'ya dönecektim.'
Okuduğum cümle kalbime bir bıçak gibi saplandı. Bunu nasıl düşünememiştim? Ailesi oradaydı, ana dili Fransızcaydı. Orada büyümüştü. Elbette oraya dönmek isteyecekti. Biz sadece karakter olarak farklı değildik, hayatı yaşayış tarzımız, gelecekle ilgili hayallerimiz de farklıydı. Bir araya gelmesi mümkün olmayan dünyanın iki ayrı kutbu gibiydik. Aşkın girdabına kapılıp hülyalara dalmıştık ve ucu uca gelmesi çok zor olan bir ipliği düğümlemeye çalışıyorduk. Bir süre hiçbir şey yazamadan boş boş ekrana baktım. Gökçe benden bir cevap gelmediğini fark edip bir terslik olduğunu anlamış olmalıydı. 'Bu plan seninle tanıştıktan sonra değişti tabi ki' yazdı, 'Şu an tek planım senin yanından bir metre bile uzağa gitmemek.'
Onu üzmemek için, 'Benim de.' yazdım. Ama gerçek şuydu ki onun hayallerine bir set olmak, potansiyelini ziyan etmesine sebep olmak en son isteyeceğim şeydi. Benimle kalıp ömrünün sonuna kadar pişman olmasını asla istemezdim. Bugünkü büyük duygusal travmadan sonra bir de bunları düşünüp üzülmek istemiyordum. Geleceğe dair tüm karanlık düşünceleri görmezden geldim. O ümitsiz sokaktan bakışlarımı çektim ve ışığın olduğu yere doğru yürüdüm. Şu an, bu zamanda, Gökçe vardı, biz vardık.
'Hadi bir şarkı seç birlikte dinleyelim.' yazdı. Bu saatlerde şarkı dinlediğimi artık öğrenmişti.
'Nasıl bir şarkı olsun?'
'Kendi sevdiklerinden.'
'Ben genelde eski şarkıları seviyorum ama.'
'Bana uyar.'
'Biraz düşüneyim.' Neyi severdi ki? Dinlediğimiz müziklerin tarzı çok farklıydı. Onun sevebileceği şarkıları düşünürken gözümde yüzü canlandı. Ve zihnimin ortasında o şarkı belirdi. Deli Mavi... Kendi kendime gülümsedim. Ve şarkıyı ona attım.
'Bu şarkıyı bilmiyorum.' yazdı.
'Dinle, seveceksin.'
'Birlikte dinleyelim.'
'Başlatıyorum o zaman.'
'Bekle kulaklığımı takıyorum. Şimdi başlat.'
Yatağıma uzandım. Yeşim Salkım'ın sesi kulaklarımdan sızıp kalbime işledi. Tuhaf bir şekilde ağlamaklı olmuştum. Sanırım Gökçe'yi özlemiştim, daha bir gün olsa bile deli gibi özlemiştim. Ruh eşimi bulmuş muydum acaba? Belki de o değildi, onca kalabalık arasında aynı gün doğmuş, aynı sınıfa doğmuş olabilir miydik? Ben bu kadar şanslı olabilir miydim? Bu mümkün gelmiyordu. Ama önemli de değildi. Onun benim ruh eşim olmasına lüzum yoktu, çünkü o zaten benim ruhumun kendisiydi. O olmazsa etrafta ruhsuz bir hayalet gibi dolaşırdım. Nakarata sessizce eşlik ederken gözümden bir damla yaş düşüp yastığıma erişti. Mümkün gibi görünmese de kuzey kutbundan güneye doğru yalın ayak koşacaktım. Kollarına bir kere atılmak için... Babam beni burada istemeyecekse benim yuvam artık burası olmayacaktı. Ama yuvasız da kalmayacaktı. Benim yuvam Gökçe'nin kollarıydı.