Buruk bir gülümseme belirdi güzel yüzünde. Başını yan tarafa eğip yere baktı. Denizden gelen tuzlu rüzgar saçlarının arasından geçip gitti. Kirpikleri titredi o zarif maviliklerin üzerinde.
''Yarısı kesilip atılmış ölü bir beden.'' dedi. ''Öyle olduğumu düşünüyordum, öyleydim. Seninle tanışana dek...'' Mavilikleri bana değdi, derin bir nefes çektim ciğerlerime. Oturduğum kızgın kumun üzerinde hafifçe kayıp ona doğru biraz daha yaklaştım. Şemsiyenin gölgesi üzerimize düşüyordu. Yüzünü gözlerimi kısmadan görebildiğim için minnet duyduğum o turuncu şemsiye... Elim yüzüne gitti, avucum yanağıyla bütünleşti. Bu kez gözlerini kapatmadı. Mavilikleri esirgemedi benden. Bir hayal gibiydi. Elimi indirip elinin üzerine bıraktım. Bana doğru sokuldu ve alnını alnıma değdirdi. Yaz rüzgarı sertleşti. Uzun saçlarım yanaklarına, omuzlarına değdi. Rahatsız olmamış gibiydi ya da olduysa bile kendine sakladı. Yüzünü boynuma doğru yaklaştırdı. Güçlü kolu sırtımı sardı beni kendine çekti. Ona sarıldım. Boynumun en hassas yerine küçük bir öpücük kondurdu. Bir armağan gibi, bir lütuf gibi... Kalbim göğüs kafesimde kanat çırptı... Derin derin kokladı tenimi. Dünya üzerinde bambaşka bir portal açıyordu onunla yakınlaşmak. Daha sıkı sarıldım. Üst bedenim sıkı göğsüne daha çok yapıştı. Ona deli gibi sarılırken bile daha fazla yakınlaşmak istiyordum. Tenine değil, altındaki ruha ulaşmak istiyordum belki de. Güneşe ulaşmaya çalışan İkarus gibiydim. Ama sadece kanatlarımı değil tüm bedenimi eritecekti bu güneş. Boşluğa düşemeden onun bedeniyle bütünleşecektim.
Nazlı nazlı ayrıldı bedenlerimiz. Bir gülümseme daha sundu bana. Tekrar sırtını döndü. Anlatmak istemiyordu, sormak istemiyordum. Kremi parmaklarıma döktüm. Tenine değdiğimde bir an ürperdi ama çekilmedi. Krem soğuk gelmiş olmalıydı sıcak tenine. Parmaklarım teninde, dövmenin üzerinde gezindi. Bu ölü ağacı canlandırmak isterdim. Dallarına yeşil yapraklar kondurmak... Belki bunu yapamazdım ama Gökçe'nin ruhundaki tüm acılar için bir yara bandı taşıyabilirdim yanımda. Bir kalbe değmek ve onu iyileştirmek hiç kolay iş değildi. Ben daha kendimi sarmalayamıyordum. Ama onun için, onun yanında kalmak için, ona iyi gelmek için her şeyi yapacaktım.
Elime biraz daha krem aldım ve omuzlarına sürdüm. Ensesine geçmeden oraya bir öpücük kondurdum. Gökçe gülmeye başladı. ''Hoşuna mı gitti? '' dedim ona takılarak.
''Evet gitti.'' dedi. ''Annem babamın onu ensesinden öpmesine asla izin vermezdi. Ayrılık getirirmiş, öyle söylerdi.''
İçimdeki denize bir damla suçluluk düştü. Belki de bunu yapmamalıydım. ''Buna sen de inanıyor musun?'' diye sordum.
''Hayır.'' deyip bana yüzünü tekrar döndü. ''Annem buna hiçbir zaman müsaade etmemiş olsa da yine de ayrıldılar. Bir insan seni terk etmek istiyorsa eder, onu hiçbir batıl rutinle yanında tutamazsın.''
Beni rahatlatmak için söylemiş olsa da ruhumdaki kara delikte farkında olmadan zayıf notalarıma vurmuştu. Zira ben de terk edilme korkusu taşıyordum. Parmaklarının arkasıyla çenemi okşadı. İçimden geçenleri yine okuyordu sanki. ''Ben seni asla tek etmeyeceğim.'' dedi.
Kasılmış olan yüzüm gevşedi. Hayran hayran baktım ona. ''Ben de.'' dedim. Yüzünü yüzüme yakınlaştırıp güçlü ama kısa bir öpücük kondurdu dudaklarıma. Otomatik olarak kapanan gözlerimi o geri çekildikten ancak iki saniye sonra açabilmiştim. Ondan ne kadar etkilendiğimi saklamaya artık eskisi kadar çaba harcamıyordum. Gerçi harcasam da bir şey değişmiyordu. Tüm duygularım yüzümde ve tüm bedenimde cayır cayır bağırıyordu. Ondan saklanamıyordum.
''Hadi arkanı dön de ben de sana güneş kremi süreyim.'' dedi.
''Ben yaparım. Zaten sırtımda çok az açıklık var.'' Biraz önce dudaklarını kendi dudaklarım üzerinde kabul eden ben değilmişim gibi utanmıştım.
Başını salladı. Utandığımı anlamış olmalıydı ki daha rahat soyunmam için yönünü çevirdi. Elbisemin düğmelerini çözerken yutkundum. İlk defa beni bu kadar çıplak görecekti. Bu, şu an aklıma geliyordu. Evet birkaç kilo vermiştim ama hala kilo fazlalığım vardı. Mayo kalçalarımdaki çatlakları örtüyordu ama bacaklarım, kollarım açıktaydı ve kalınlardı. Ayhan'ın doğum günü gecesi de sıfır kol bir elbise giymiştim gerçi, o gün kollarımı görmüştü zaten. Ama bunu o zaman hiç aklıma bile getirmemiştim, önemli değildi. Şu an niye önemsiyordum. Yüzü hala diğer tarafa dönüktü. Çaktırmadan vücuduna baktım. O kadar güzel bir fiziği vardı ki kendimi onun yanına yakıştıramıyordum.
İçimdeki panik dalgası yükseldi. Kalbim çarpmaya başladı. Son iki düğmeyi çözmek bile istemedim. İçimden bir ses, 'Kaç Gülşah hemen şimdi bir bahane bul ve kaç seni görmesine izin verme.' derken, diğer bir ses, 'Saçmalama rezil olursun. Hemen kendini topla ve onu daha fazla bekletme.' diyordu. Sessizce derin bir nefes aldım ve sakinleşmeye çalıştım. Birazdan suyun altına girecekti ve beni tam olarak görmeyecekti. Sadece yüzünü görecek dedim kendi kendime. 'Yüzünü beğeniyor. Güzel olduğunu düşünüyor.' Evet öyle demişti değil mi? Güzelsin demişti yüzüme bakıp. Sorun yok Gülşah, sorun yok. Seni seviyor Gülşah, o seni seviyor. Bedenindeki deformasyonları önemsemez.
Kendimi teskin ettikten sonra elbisemi çıkardım ve katlayıp poşetin içine çabucak sıkıştırdım. ''Ben hazırım.'' Bana döndü ve üzerime kısa bir göz attı. ''Mayon çok güzelmiş.'' dedi.
Gülümsedim. ''Gerçekten, beğendin mi?''
''Evet çok beğendim.''
Beni daha fazla süzüp çirkinlikler gözüne daha fazla çarpmasın diye, hemen ayağa fırladım. ''Hadi denize gidelim artık.'' dedim. O da ayağa kalktı ve elimden tuttu. Birlikte yavaş adımlarla yürümeye başladık. Kumlar çok sıcaktı ayağımın altı yanmıştı. ''Bastığın yere dikkat et.'' dedi Gökçe. ''Cam kırıkları oluyor bazen.''
Denizin kenarı da içi de insanlarla doluydu. Suya bacağımı ilk değdirdiğimde soğukluğu yüzünden irkildim. Gökçe hala elimi tutuyordu. Bir iki adım daha attık. Su şimdi dizlerime geliyordu. ''Of çok soğuk!'' dedim.
''Bir anda dalarsak daha kolay olur.''
''Saçmalama, onu hayatta yapmam!'' Gökçe gülmeye başladı. ''Kardeşime beziyorsun.'' dedi.
Dönüp aniden ona baktım. ''Kardeşin mi var?!'' dedim şaşkın bir şekilde.
Pot kırmış gibi yüzü asılmıştı. ''Evet.'' dedi.
''Bana kız kardeşin olmadığını söylemiştin.''
''Erkek. Pek görüşmüyoruz.''
''Anladım.'' dedim. Bu konuda konuşmak istemediği çok açıktı. Tekrar gülümseyip, ''Hadi devam et.'' dedi beni yüreklendirmek için. Soğuk su bedenime vurduğu için zorlana zorlana bir iki adım daha attım ve su hemen göğsüme kadar çıktı. Soğukluk bedenime bir bıçak gibi batıyordu ama bir iki dakika geçmeden de alışacağımı biliyordum. Demek bir erkek kardeşi vardı. Nasıl biriydi acaba? Ona benziyor muydu? Babası gibi onunla da konuşmuyordu belli ki? Ama neden? Onu özlüyor muydu? Ben ablamla küs olsam çok üzülürdüm. O da üzülüyor muydu?
''Şahım? İyi misin?''
Karşımda duran yüzünü gördüğümde kısa bir şaşkınlık yaşadım. Dizlerini suyun içinde bükmüş olmalıydı ki yüzümüz aynı hizadaydı. ''Evet.'' dedim.
''Dalıp gittin. Bir şey mi oldu?''
Ona aklımdakileri söyleyemezdim, o yüzden. ''Şey ben yüzmeyi pek bilmiyorum da...'' dedim. ''Yani daha doğrusu şöyle böyle biliyorum. Teknik yüzmeyi bilmiyorum.''
''Sorun değil. Ben sana öğretirim. Suyun üzerinde kalabiliyorsun değil mi?''
''Evet onu yapabiliyorum, böyle kollarımı çırpıp ilerleyebiliyorum da ama...'' Ellerimle söylediğim şeyi göstermem komiğine gitmiş olmalıydı. ''Bir çırpsana bir bakayım.'' dedi.
''Ya! Dalga geçme!'' deyip kızdım ona, kahkaha attı. Suyun altına daldı ve hemen sonra çıktı. Islak sarı saçlarını arkaya doğru atıp yüzünü açtı. Teninden akan su damlalarına çok bakmamaya çalıştım. Bugün o benim eğitmenimdi bense onun öğrencisi... Bana anlatacaklarına odaklanmam gerekiyordu, ona değil.
******************
Suyun üzerinde sırt üstü durmamı istedi. İstediğini yaptım. Bacaklarımı, kollarımı nasıl hareket ettirmem gerektiğini anlattı. İlk başta kötü olsam da zamanla alıştım. Sırt üstü yüzmek benim için daha kolaydı. Ama serbest stil tam bir işkenceydi. Su yutmaktan korktuğum için kafamı hep biraz üstte tutuyordum. Tamamen suya paralel olamadığım için bacaklarım hep biraz suyun altına giriyor, attığım kulaçlarla tam senkronize olamıyor verimli bir şekilde yüzemiyordum. Gökçe ben yüzmede çok iyi olmadığım için boyumuzu aşan yere doğru pek gitmek istemedi. Suya paralel yüzmeye çalışıyorduk. Ama insan kalabalığı buna engel oluyordu. Sık sık durmak zorunda kalıyorduk. Ayrıca ne kadar dikkat etsem de yine de su yutmuştum. Burnuma da dolan tuzlu su genzimi yaktı ama tüm talihsizliklere rağmen yine de çok eğleniyordum.
Çocuklar gibi birbirimize su sıçratıp kahkaha attık. Bir ara onun sırtına çıkıp onu batırdım ve deli gibi güldüm. Bana kızıyormuş gibi yapıyordu ama kızmadığını biliyordum. Rahatsız olsa beni kolayca sırtından atabilirdi ama aynı şeyi birkaç kez daha tekrarladığım halde buna asla teşebbüs etmedi. Nefesimizi tutma yarışı yaptık. Elbette beni yendi.
Dudaklarımı büzdüm. ''Ama suya girmeden tam nefesimi tutamadım, sayılmaz.'' dedim. ''Tekrar deneyelim.''
''Boş ver yapmayalım, belki nefesini tutmak astımını tetikler. Aklıma şimdi geldi.''
Aslında soğuk da benim astımımı tetikliyordu ama ona bunu söylemedim. Suya girmemi bile istemezdi belki. Benim için çok endişeleniyordu her zaman. ''İlacın yanında mı?'' diye sordu.
''Kol çantamın içinde, arabada.''
''Kötü hissedersen hemen söyle bir koşu gidip alırım.'' dedi.
Gülümseyip, ''Tamam.'' dedim.
''Acıktın mı?''
''Biraz.''
''Getirdiğimiz sandviçleri yiyelim, bu sırada biraz dinleniriz.''
Yemeğimizi yerken sohbet ettik ve yarım saat kadar dinlenip suya geri döndük. İnsan kalabalığı azalıyordu ve su ilk girdiğimiz zamankinden daha ılıktı. Bu yüzden 'Denize girmek için en güzel zaman akşamüstüdür.' diyorlar sanırım. Güneşin o yakıcılığı da kaybolmuş oluyor. Hatta güneşin batışını bile izleyebiliyorsun. Denizin üzerine bıraktığı o kızıllığı seyretmek nefes kesici oluyor. Ama tüm bu güzellikler çok kısa süreli oluyor. Dünyadaki pek çok güzel şey gibi...
*********
Dönüş yolunda vücudumdaki tüm yorgunluğu hissediyordum. Mayomun üzerine elbisemi giydiğim için, elbisem nemliydi. Tıpkı havlu ile sildiğim halde kurumayan saçlarım gibi. Arabanın makyaj aynasını açıp kendime baktım. ''Çok yanmadım değil mi?'' diye sordum telaşla.
''Herhangi bir yerin acıyor mu?''
''Hayır, güneş yanığından bahsetmiyorum. Yani esmerleşmiş miyim?''
''Şu an bir değişiklik gözükmüyor ama bir iki güne daha iyi anlaşılır herhalde. Neden? Bronzlaşmak istemiyor musun?''
''Ondan değil. Annemle babam denize gittiğimi anlar diye korktum.'' dedim.
''Denize gitmen de mi yasak?'' Bunu şakacı bir tavırla söylemişti ama sesindeki gergin tınıyı hissedebiliyordum. Hiç tanımadığı annemle babama bilenmesini istemiyordum aslında. Onları yanlış tanımasını ya da önyargı oluşturmasını da. Çünkü kesinlikle kötü insanlar değillerdi.
''Yasak olur mı canım? Babam götürmüştü küçükken bizi bizzat denize.'' deyip hemen savunmaya geçtim. ''Sadece kim kim gittiniz diye soracaklar.''
''Anladım. Yani sorun benim.''
''Alınma lütfen öyle söylemek istemedim.''
''Alınmıyorum Gülşah, sadece sürekli endişeli ve korku içinde olman canımı sıkıyor.''
'' Kızlarla gittim desem sorun olmaz ama annemlere yalan söylemek istemiyorum. Bu hiç söylememek daha mantıklı geliyor. Gerçi o zaman da sır saklamış gibi olacağım ama ne yapayım?''
''Seni o aileden bir an önce çekip çıkarmak istiyorum.''
Ona alıngan derken bu söylediğine ben alınmıştım bu kez. ''Ben ailemden kurtulmak istemiyorum Gökçe. Evet biraz sert biraz baskıcılar ama seviyorum ben onları.''
Araba sürerken dönüp bana kısa bir bakış attı. Kaşları hafif çatılıydı. ''Onlardan kurtulmanı söyleyen kim? Sadece yeni bir aile kurarsan eski ailenin kurallarına uymak zorunda kalmazsın artık.''
''Ne demek istiyorsun?''
Tekrar yola bakıp güldü. ''Ne demek istediğim gayet açık bence.'' Yine evlilik iması yapıyordu. ''Komik değil.'' dedim.
''Şaka yapmıyorum.'' dedi.
''Yirmi beşten önce evlenmeyi düşünmüyorum.'' dedim keskin bir sesle.
''Emin misin?''
''Evet hem de çok emimim.'' dedim üzerine bastırarak.
''Hiç sorun yok şahım. Seni değil yirmi beşe yetmiş beşe kadar bile beklerim.''
''Yine büyük konuşuyorsunuz Gökçe Uluhan. Size bu cesareti ben mi veriyorum?''
''Sana olan duygularım veriyor.'' dedi.
Gülümsedim. Bana ne söylerse söylesin, ne kadar imkansız gibi gelse de ona inanıyordum. ''Radyoyu açayım mı?'' dedim.
''Aç tabi.'' dedi. Yolculuk esnasında radyo dinlemek adetimiz olmuştu. Daha ilk frekansta, sunucunun 'Şimdi sırada sanat güneşi Zeki Müren'in ölümsüz eseri Beni Terk Etme şarkısı var.' cümlesini duydum. Başka kanala geçmeyip şarkıyı dinlemeye karar verdim. Daha önce duymadığım bir şarkıydı ama çok güzeldi. Sessizce şarkıyı dinlediğimi fark eden Gökçe, ''Beğendin mi?'' diye sordu.
''Çok.'' dedim.
''Orijinali Fransızca. Ne me quitte pas.''
''Ne anlama geliyor?''
''Beni terk etme. Bence orijinali daha bile güzel, onu da dinlersen seversin eminim. Çok şiirsel bir şarkı.''
''Ya da sen Fransızca bildiğin için sana öyle geliyordur.''
''Belki de.''
''Şarkıyı ezbere biliyor musun?''
''Hayır.''
''Hadi ya, benim için söylemeni isteyecektim.''
''Söz veriyorum ezberleyip söyleyeceğim.''
''Aşkım benim.'' dedim ve yanağını öptüm. Şarkı bitti. Program ara verdi. O sırada telefonuma sınıf grubundan mesaj geldi ama okuduğum şey hiç hoşuma gitmemişti. Radyoyu kapattım. ''Ne oldu?'' diye sordu Gökçe.
''Hazal hoca sınav sonuçlarını sisteme girmiş.''
''Baksana.'' dedi. Benden daha hevesliydi.
''75 almışım.''
''Tebrik ederim güzelim.''
''Teşekkür ederim.'' dedim. Bu sonucunu beklediğimiz son sınavdı. Bununla birlikte tüm sınavları, finalde geçmiştim böylece. Aslında çok mutlu olmam gerekiyordu. Mutluluktan havalara uçmam gerekiyordu. Ama bir tarafım çok buruktu. Çünkü biliyordum, artık geri dönmeliydim.
*************************
Otobüs garında ona sarılıp duruyordum. Başımı göğsünden bir an bile ayırmak istemedim. Elleri omuzlarımı okşuyor, dudakları saçlarımı öpüyordu. Bavulumu bagaja yüklettirmiştik. Otobüsün kalkmasına on dakika vardı. Yeterli değildi. Zaman nasıl da su gibi akıp geçmişti! Ağlamamak için kendimi sıktım. Sırtına doladığım kollarımı da...
''Seni çok özleyeceğim.'' dedim.
''Ben de şahım.'' dedi ve saçlarımı kokladı. ''Tekrar kavuştuğumuzda bu ayrılığın acısını çıkaracağız.''
Kafamı göğsünden kaldırıp yüzüne baktım. ''Sana da koala gibi yapıştım.'' dedim çocuksu bir sesle.
Yüzümü okşadı ve gözlerimin içine baktı. ''Ben şikayetçi değilim.'' Alnımı öptü. ''Seni çok seviyorum şahım.''
''Ben daha çok.'' dedim.
Gülümsedi. ''Böyle bir şey mümkün değil.''
Ondan ayrılıp kollarını tuttum. ''Nedenmiş o? Belki gerçekten ben seni daha çok seviyorumdur.''
''Seni ne kadar sevdiğimi bilsen korkardın. Ama seni korkutmayacağım.'' Sesi bir fısıltı gibi alçak çıkmıştı. Duygularını gizlemekte maharetliydi şüphesiz. Belki şu anda da gizliyordu. Belki benden ayrılacağı için o da en az benim kadar üzülüyordu ama beni daha çok üzmemek için saklıyordu.
''Erzurum yolcusu kalmasın! Lütfen araca binelim. Erzincan, Erzurum yolcusu kalmasın!'' Muavinin sesini duyunca yutkundum. Boğazımda bir şey düğümlendi. ''Gitmem lazım.'' dedim.
''Yol boyunca uyanık kaldığın müddetçe konuşuruz.'' dedi Gökçe. ''Uyumaya çalış. Yol çok uzun, yorulursun.''
Gülümsedim. ''Biliyorum.'' dedim ve ona son bir kez sarılıp kokusunu içime çektim. Otobüse binip koltuğumu buldum. Yerim cam kenarındaydı ve yanımdaki yolcu henüz gelmemişti. Bu bakımdan şanslıydım. Pencereden baktığımda Gökçe'yi beni izlerken gördüm. Bana kemerini bağla işareti yaptı. Başımı sallayıp kemerimi bağladı. Muavinin, ''Kaptan tamamız!'' sesinden kısa bir süre sonra, araç harekete geçti. Gökçe'ye otobüs dönüş yapıp onu gözden kaybedinceye kadar el salladım. Kısa sürede onun varlığına çok alışmıştım. Onsuz günlerim nasıl geçecekti hiç bilmiyordum.
Kulaklığımı telefonuma taktım. Ne me quitte pas şarkısını dinlemeye başladım. Zaten var olan duygusallığımın üzerine acı dolu bir ses hiç iyi gelmemişti. Gözlerim açıkken, her iki gözümden iki damla gözyaşı düştü yanaklarıma. Akşamın saat dokuzuydu saat. Yıldızlar belirmişti. Başımı kaldırıp onları görmeye çalıştım. Şehir ışıkları bunu zorlaştırsa da oradalardı. Güzel ayla birlikte karanlığı süslüyorlardı. Uzayın derin karanlığını aydınlatmak için ne eşsiz bir çabaydı... Gökçe de benim karanlığımı aydınlatmıştı. Benim aşkım, yıldızım, okyanusum...
Telefonumda rehberi açtım, onun isminin üzerine geldim. Adını sildim ve ''OKYANUS'' yazdım. Ekran korucuda yüzünü bir kez daha gördüm. O fotoğrafı istemeye istemeye telefonun kendisinde kayıtlı olan bir tema fotoğrafıyla değiştirdim. Artık sürekli gözümün önünde olmayacaktı belki ama her zaman zihnimdeydi. Başımı koltuğa yaslayıp gözyaşlarımı sildim ve gözlerimi kapadım. ''Seni seviyorum Gökçe. Seni seviyorum okyanusum. Seni seviyorum.''