İçeriğe geç

Okyanus

Bölüm 25 · 13 dk okuma

Okyanus

Bölüm 25

Yaz Neşesi

Gökçe'nin anlattığını göre Ayhan konserde çok eğlenmişti. Müzik tarzı ona çok hitap etmese de Gökçe de konseri çok başarılı bulmuş. Ayhan konserden pek çok fotoğraf ve video çekip instagram sayfasında yayınladı, Uğur ile hepsini ayrı ayrı inceledik. Gökçe'yi tek başına yan profilden çektiği bir fotoğraf da vardı onlarca fotoğraf arasında. Görür görmez büyülenmiş gibi öylece bakakaldım. Gökçe saçlarını arkaya doğru yatırmış güzel yüzü daha da belirgin bir hale gelmişti. O fotoğrafı Ayhan'dan istedim ve ekran koruyucum yaptım. Telefona her baktığımda sevdiğim adamın yüzünü görmek bana iyi gelecekti. Hele de böyle gergin geçmesi muhtemel bir haftada oldukça faydalı olabilirdi. Zaten hafta bitince eve döneceğim için fotoğrafı kaldırmam gerekecekti. Ailem görebilirdi, bu riski alamazdım.

Bu final haftasına çok iyi hazırlanmıştım, bu kez büte kalmayacak gibiydim. Garipti ama bu beni neşelendirmiyordu. Çünkü annemin yardımıma ihtiyacı vardı ve tüm sınavları geçersem eve hemen dönmemek için bir bahanem kalmayacaktı. Gökçe ise Fransa'ya gidecekti. Tüm yazı ondan ayrı geçirecektim. Şurada bir iki hafta daha birlikte vakit geçirebilsek iyi olurdu.

Bunu düşündüğüm için kendimi kötü hissettim. Ben büte kaldığım için burada biraz daha oyalanmak zorunda kalırsam o da muhtemelen sınavlarını geçse bile benimle birlikte burada kalacaktı beni yalnız bırakmamak için. Ama belki de bunu yapmak istemezdi. Teyzesini özlüyor, onun için endişeleniyor olmalıydı. Üstelik tamamen birbirimizden habersiz kalacak değildik. Her gün mesajlaşmak için sözleşmiştik. Tabi ki aynı olmazdı ama bu durum da sonsuza kadar sürmeyecekti. Ama onunla evin içinde telefonla konuşamazdım, annem her arayan için 'Kim arıyor?' diye sorardı. Gün içinde elimde telefon sürekli de mesajlaşamazdım, annem yine kesin fark eder ve yine kiminle mesajlaştığımı sorardı. Belki akşamları odama çekildiğim zaman diye düşündüm. Gökçe'ye üç ay kadar yaşayacağımız bu uzak ilişki konusunda şartlarımdan henüz bahsetme fırsatım olmamıştı. Ne tepki vereceğini merak ediyordum. Gerçi o da teyzesi ile ilgilenecekti, belki onun da benimle konuşmak için çok kısıtlı vakti olacaktı ya da bambaşka dertleri olduğu için inzivaya çekilmeyi tercih edecekti.

''Öff!'' dedim ve elimdeki kalemi açık kitabıma fırlattım. Salondaki masada tek başıma çalışıyordum. Daha doğrusu çalışmaya çalışıyordum. Yarın pazartesiydi. 2 tane final sınavı vardı ama ben beynimi susturamadığım için okuduklarımı anlamıyordum. ''Kafanı topla Gülşah yoksa istediğin olacak ve tüm derslerden büte kalacaksın bu kez.'' dedim kendi kendime. Böyle bir şey olursa ailemin vereceği tepkiyi düşünmek bile istemiyordum. Daha doğrusu annemin... Babamın artık beni o kadar bile kaale aldığını sanmıyordum.

Gece yatmadan yarın giyeceğim kıyafeti ayarlarken hava durumuna baktım. Sıcak olacağını biliyordum ama kaç derece sıcak olacağını öğrenmek de önemliydi. Hava durumunda polen uyarısını gördüm ve ayırdığım kıyafetlerimin üzerine koymak için çekmecemden sevgilimin aldığı kumaş maskeyi çıkardım. Maskeyi iki elimin arasında tutarken başparmaklarım kumaşın üzerinde gezindi. İster istemez kendi kendime gülümsedim. Böylesi bir sevgiye daha önce hiç mazhar olmamıştım.

Gerçek olamayacak bir masalın baş kahramanı gibiydim. Başımı kaldırıp yeni odamın duvarına da vakit kaybetmeden astığım pasifiğin kıyısı posterine baktım. Gözlerim okyanusun maviliğine kaydığında yine zihnimde onun gözleri canlandı. Sonra yüzü, tam içime bakan bakışları, dudakları... Beni öptüğü an aklıma gelince gözlerimi kapattım. Dudaklarını dudaklarımın üzerinde şu an bile hissedebiliyordum. Bir an neyi hayal ettiğimi fark edip hemen gözlerimi açtım. Utanç tüm hücrelerime hücum etti. Ama sonra nereden geldiği belli olmayan bir huzur işledi iliklerime. Kendi kendime güldüm. Maskeyi dudaklarıma götürdüm. Birkaç derin nefes aldım ve kumaş parçasını kahverengi pantolonumun üzerine bıraktım.

Telefonumu açtım ve müzik klasörüne girdim. Son bir şarkı daha ve sonra uyuyacaktım. Kulaklığımı takıp yatağıma uzandım. Beyaz tavanda bile onun silüeti asılıydı. O her yerdeydi, dışarıda, içeride, kanımda, ruhumda, ciğerlerimde. Şarkı başladı. Kısık bir sesle eşlik ettim kulaklarımı dolduran müziğe, yan odada uyuyan Uğur rahatsız olmasın diye. Durup da söyleyemediğin adımsa, gizli kapaklı. Sevda türküleri tuttursam da ben, telli duvaklı. Yanıma korlar mı adam seni? Koparıp acıtmazlar mı beni? Nafile yanar elim, dudağım. Seni bana yar ederler mi?

*************

Geçirdiğim en rahat final haftalarından biri oluyordu. İnanılmaz bir şekilde uykumu bile alıyordum. Ama sene sonuna bu kadar az kalmışken içim buruktu. Anneme sınav sonuçlarını öğrendikten sonra memlekete döneceğimi söyledim. Eğer büte kalmışsam o kadar yolu git gel yapmayayım dedim. Sevgilimle vakit geçirebilmek için en azından birkaç gün daha kazanmış oldum. Çarşamba günü sabahki sınavdan sonra öğle yemeği için Gökçe ile Fen Fakültesi'nin yanındaki kafeteryaya gittik. Yanımızda Ayhan da vardı. Uğur ve Kartal ders çalışmak için okulda kalmışlardı.

''Uğur ile Kartal, Gülşah ile sen... Gruptaki tek sap ben kaldım.'' dedi Ayhan.

''Yalnız olmayı takmıyordun hani, öyle demiştin.'' dedi Gökçe.

''Yalnız olmak sorun değil, ama çiftlerin arasında yalnız olmak sorun. Kendimi fazlalık gibi hissediyorum.''

''Olur mu öyle şey?'' dedim. Böyle hissetmesine üzülmüştüm. ''Sen bizim arkadaşımızsın ve yanımızda olduğun için çok mutluyuz. Sakın böyle düşünme.''

Gökçe ise benim mahcup halimin aksine arkadaşına kızdı. ''Saçma sapan konuşma da yemeğini ye. Daha sana koşullanma ilkelerini tekrarlatacağım.''

Ayhan bir öf çekti ve ''Nefret ediyorum öğrenme psikolojisinden, çok karışık.'' dedi. Gökçe'nin telefonuna bir mesaj bildirimi geldi ve mesaja bir cevap yazdı. Mesajı atan kişiyle konuşma devam edince meraklandım. Ama dilimin ucuna gelen, ''Kim?'' sorusunu yuttum. Demek annem de biz telefonla biriyle iletişim halinde olunca böyle karşı konulmaz bir merak duygusu hissediyordu. Ama o bu duyguyu görmezden gelmeye çalışmıyordu. Çünkü aramızda bir otorite farklılığı vardı ve anne babamıza karşı bunu sana söyleyemem ya da seni ilgilendirmez diyemiyorduk. Ya da en azından ben öyle bir ailede yetişmemiştim.

Bir taraftan da her şeye karışıldığı, her şeyin merak edildiği en ufak bir hareketin bile sorgulandığı bir ortamda bulunmanın ne kadar boğucu ve kasvetli olduğunu biliyordum. Bu yüzden Gökçe'yi sıkboğaz etmek, ona benzer bir duygu yaşatmak istemiyordum. Başımı öne eğdim ve pilavımı kaşığımla karıştırdım. Gökçe'nin sesini tekrar duyana kadar da kafamı kaldırmadım.

''Meral buraya geliyor.''

''Gerçekten mi?'' dedim.

''Evet.'' deyip gülümsedi Gökçe. ''Onunla tanışmanı istiyorum.''

''Meral şu Güzel Sanatlar'daki arkadaşın mı?'' diye sordu Ayhan.

''Evet o. Sen onunla tanışmadın değil mi?''

''Hayır, gittiğiniz pikniğe gelemedim ben.''

''Gelemedin değil gelmedin. O yavşak arkadaşın Metin'in doğum günüydü.''

''Metin, Yaman gibi değil şimdi. Haksızlık etme.'' dedi Ayhan.

Gökçe'nin çenesi kasıldı. ''Gülşah'a askıntı olmaya kalktı.''

Ayhan sandalyedeki duruşunu düzeltti. ''Ne zaman?''

''Senin doğum gününde.''

''Sadece muhabbet etmeye çalışıyordu.'' dedim.

''Emin ol sadece muhabbet etmeye çalışmıyordur.'' dedi Ayhan. ''O biraz çapkındır.''

''Çapkın mı? Onun için çok daha fantastik kelimelerim var.'' dedi Gökçe. ''Seviştiği kızları puanlıyormuş.''

''Ne?'' dedim.

Ayhan da aynı şaşkınlığı taşıyordu. ''Sen ciddi misin?''

Gökçe başını salladı. ''Zeynep söylemişti.''

''Niye sana bunu söyledi ki?''

''Benimle konuşmaya çalışıyordu. Sonra masaya Metin de oturdu. Salak salak konuştu, ben onunla çok muhatap olmayınca da kalktı. Zeynep'e benim yanıma istediği zaman oturabileceğini ama o arkadaşı yine gelirse masadan kalkacağımı, böyle bir durumda ona tavır aldığımı zannetmemesini söyledim. Zeynep de bunun üzerine onun hakkında bir sürü şey anlattı. O da o pislikten çok hoşlanmıyormuş aslında.''

''Seninle konuşmak yabancılar için çok zor, zavallı kız ortak bir konu bulduğu için çok sevinmiş olmalı.'' dedi Ayhan.

Onların ana konusu Metin iken ben bambaşka bir şeye takılmıştım. ''Zeynep seninle neden konuşmaya çalışıyordu?'' diye sordum Gökçe'ye. Ama o cevap veremeden Ayhan lafa atladı. ''Zeynep arkadaşımızdan hoşlanıyordu. Ama sen de bilirsin Gökçe biraz...'' Sahte bir şekilde öksürüp devam etti. ''Kalastır.''

''Benim elim Kartal'ın eline benzemez yalnız ağırdır. Kafana bir vurursam beynin dağılır.'' dedi sinirli bir sesle Gökçe.

''Çok korktum.'' dedi Ayhan yüzünü ekşitip, sonra tekrar bana döndü. ''Bu yüzden bir süre sonra bizimkinden sıkıldı ve peşini bıraktı.''

''Demek peşindeydi.'' dedim Gökçe'ye bakıp imalı bir şekilde. Bakışlarıma karşılık verip hafifçe gülümsedi ama hiçbir şey söylemedi.

''Peşindeki kızlardan sadece biriydi. Gökçe ile tanıştırılmak için Uğur'un kapısını çalan çok kız oldu.'' dedi Ayhan.

Kollarımı masaya koyup Ayhan'a doğru yaklaştım. ''Ne oldu o kızlara peki?''

''Bir süredir ortalıklarda yoklar. Gökçe'nin soğuk tavrı onları yıldırmış olmalı. Kaldı ki fakültenin kapısından el ele girdiğiniz günden beri onunla flört etmek isteyecek bir kız olacağını sanmıyorum.''

Ayhan'a, ''Güzel.'' dedim ve Gökçe'ye baktım. ''Bana kaldın.''

''Tanrı'ya şükürler olsun.'' dedi Gökçe ve beni güldürdü. O sırada masamıza uzun boylu güzel bir kız yanaştı. Tam masanın yanında dikildiğinde o kızın Meral olduğunu fark ettim. Gökçe ayağa kalktı. ''Hoş geldin Meral. Kız arkadaşımla tanış.'' dedi tane tane. Hem biz anlayalım diye sesli konuşuyor hem Meral anlasın diye kelimelerini işaret diliyle ona anlatıyordu. Meral bana bakıp gülümsedi. Ayağa kalktım ve ona elimi uzattım. ''Merhaba.'' dedim. Tokalaştık. Meral Gökçe'ye baktığında, Gökçe ona, ''Onun adı Gülşah.'' dedi. Sonra eliyle Ayhan'ı işaret etti. ''Yakın arkadaşım Ayhan. Sana anlatmıştım.''

Meral Ayhan'a baktı ama masanın diğer tarafında olduğu için sadece başıyla selam vermişti. Çok kısa bir andı, hemen kafasını çevirdi. Ayhan ise bu güzel kıza bakmaya devam etmişti. ''Hoca heykelini beğendi mi?'' diye sordu Gökçe.

Meral ona işaret diliyle cevap verdi. Gökçe'nin yüzü aydınlandı. ''80 mi? Tebrik ederim.'' Meral işaret diliyle konuşmaya devam ederken ben tekrar sandalyeme oturdum. ''Gerçekten hiç vaktin yok mu? En azından bir çay içseydin.''

Meral ellerini havaya kaldırıp, olmaz anlamında bir işaret yaptı. Sonra birkaç işaret daha yaptı. ''Anladım.'' dedi Gökçe. ''Sonra görüşürüz. Gitmeden ben senin yanına veda etmek için uğrarım.'' Gökçe'nin yurt dışına gidecek olacağı gerçeği yine beni rahatsız etmişti ama bozuntuya vermedim. Meral başını aşağı yukarı salladı. Giderken bana bay bay yaptı ama garip bir şekilde Ayhan'ın olduğu tarafa hiç bakmadı.

Dönüp Ayhan'a baktım, kaşları çatık bir şekilde uzaklaşan Meral'i izlediğini gördüm. Gökçe'ye ''Benden rahatsız mı oldu?'' diye sordu.

''Hayır sadece yetiştirmesi gereken başka bir proje varmış. Bu yüzden yanımıza oturmayıp eve gitti.''

''Ondan bahsetmiyorum. Benimle göz teması bile kurmak istemedi, hiç bakmadı bile neredeyse. Farkında olmadan bir şey mi yaptım?''

''Hiçbir şey yapmadın. Dediğim gibi acelesi vardı, boş ver.''

Ayhan arkasına yaslandı. ''Uğur güzel olduğunu söylemişti ama bu kadarını beklemiyordum. Melek gibi.'' Gökçe ona imalı bir şekilde bakınca, ''Yanlış anlama kötü bir niyetim yok.'' deme ihtiyacı hissetti.

''Kötü niyetin olsaydı seni şu camdan uçururdum.''

Ayhan güldü ve bana döndü. ''Abilik damarı kabardı. Halbuki aynı yaştalar.''

''İki insan aynı yaşta olup da yine kardeş olabilirler.'' dedi Gökçe.

''Nasıl olacak o?'' dedi Ayhan alaycı bir şekilde.

''İkiz olabilirler.''

''Doğru nasıl aklıma gelmedi? Bu final haftası beynimin yarısını eritti.''

''Gökçe o kızı niye bu kadar seviyor?'' diye sordum Ayhan'a. Gökçe tam karşımdaydı, aslında ona da sorabilirdim ama sevdiğim adam genel olarak ketum bir insandı. Ayhan'dan daha fazla bilgi koparabilirdim, hem onun bakış açısını da merak etmiştim.

''Çünkü engelli.'' dedi Ayhan. ''Gökçe'nin engelli insanlara karşı zayıf bir karnı var. Geçen sene kalabalık otobüs durağında bekleyen yaşlı, engelli bir kadını fark etmiş. Haline üzülüp hastaneye kadar götürmüş, tüm işlemleri yapılırken yanında beklemiş, sonra da onu evine bırakmış. Zavallı kadının kimsesi yokmuş. O gün ilk kez devamsızlık yapmıştı. Biz de hastalandığını düşündük. Hikayeyi duyunca şaşırdık. Daha da şaşırtıcı olanı söyleyeyim mi? Gökçe hala o kadına her ay para gönderiyor.''

Şaşkın bir halde Gökçe'ye baktım. Sıkıntı yüklü bir nefes verdiğini gördüm. Yaptığı iyiliğin anlatılmasından rahatsız olmuş gibiydi. Ayhan bunu fark etti. ''Ne? Sevgilinden saklamana gerek yok ki...'' dedi Gökçe'ye ve ardından tekrar bana döndü. ''Bu herif soğuk bir moloz yığını gibi görünebilir. Ama kalbi yumuşacıktır.'' Ayhan'a gülümsedim. Bunu ben de biliyordum artık.

Gökçe yarı sert bir şekilde kolunu Ayhan'ın omzuna atıp sıktı. Ayhan irkildi. ''Hadi kalk da gidip ders çalış. Bu dersten kalırsan yumuşak mıyım sert miyim göreceksin!''

******************

Zaman su gibi akıp geçti. Finaller bitti. Cuma akşamı Uğur ile birlikte yaşadığımız eve döndüğümde buruk bir haldeydim. Geçen yıl dönem bittiği için çok mutluydum, bavulumu toplarken neşe içindeydim. Ama bu sene farklıydı, bu yıl hayatım bambaşkaydı. Çünkü artık o hayatın içinde Gökçe de nefes alıyordu ve ben de ancak onun yanında rahat nefes alabiliyordum. Bu yüzden ondan bir nefes bile uzağa gitmek istemiyordum.

Cumartesi Gökçe ile buluşup odam için bir çalışma masası aldık. Parasını ödemek için ısrar etti ama bunu babama açıklayamayacağımı söyledim. Elinden geldiğince saklasa da bu sözümden rahatsız olduğunu anlamıştım. Sanırım ailemden ilişkimizi gizlememize bozuluyordu. Ona durumumu zaten açıklamıştım. Ailemin nasıl katı olduğunu, sevgilimin olmasına hoş gözle bakmayacaklarını... Elbette aile evinde yaşarken hayatımın merkezindeki insanın aslında hiç var olmadığının numarasını yapmak kolay olmayacaktı. Gökçe'ye onunla sadece belli saatler arası mesajlaşabileceğimi, bazen mesajlarına geç dönebileceğimi, sadece dışarı yalnız çıktığım takdirde telefonla konuşabileceğimizi anlattım. Hayal kırıklığına uğramıştı. ''Sesine bile hasret kalacağım yani.'' dedi.

''Sadece 3 ay.'' dedim.

''Çok uzun bir süre.'' dedi. ''Fransa'da iki hafta kalıp hemen yanına gelirim diye umuyordum.'' Tüm yazı Fransa'da geçirir sanıyordum. Demek planları farklıydı ama maalesef bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. ''Üzgünüm Gökçe bu mümkün değil. O kadar yolu gelsen bile, belki bir iki kez ancak görüşebiliriz, o da gizlice. Öyle evden her gün dışarı çıkamam. Annem hemen şüphelenir.''

''Çok zor bir ailen var.'' dedi. ''Zorlanıyor olmalısın.''

Gülümsedim. ''Ben alıştım.'' dedim.

''Böyle bir şeye alışmamalısın. Umarım bir gün daha çok özgürleşebilirsin.''

Ben cevap vermeyince konu kapanmıştı. Ama akşam eve geldiğimde bu konuşma içimi kemirip durdu. Çünkü bazen Gökçe ile ne kadar farklı hayatlardan geldiğimiz, ne kadar farklı şekilde yaşadığımız gerçeği yüzüme çarpıyordu ve kalbimde bir yerleri incitiyordu. O istediği yere gidebiliyordu, kimseye hesap vermeden istediği gibi yaşayabiliyordu. Onun için sadece kendine koyduğu kurallar vardı, benim içinse kendi kurallarımdan çok ailemin kuralları... Ona uyum sağlayamamaktan korkuyordum. Bu farklılıklar bir süre sonra bizi farklı yerlere savurur diye korkuyordum. Sanki benim gibi o da bir hülyada yaşıyordu. Gerçekliğimi görmüyordu. Sanki beni olduğumdan farklı görüyordu. Benim zayıflıklarımı, çelişkilerimi fark ederse kaçıp gider diye kaygılanıyordum. Sanki bir gün gözündeki perde kalkacak ve her şey toza dönüşecekti.

Kesif bir güçsüzlük bir tül gibi sardı bedenimi, kuşattı her yerimi. Omuzlarımı çökertti. Böyle de kolay yeniliyordum işte umutsuzluklara... Onun varlığı güneşti, yokluğu karanlık gibi çökecekti üstüme, biliyordum. Sadece ne kadar geç olursa o kadar iyi olur diye düşündüm. Kokusu bir ömür boyu unutmayacağım kadar burnuma işlesin istiyordum.

Ertesi gün sabah Gökçe bana ''Denize gidelim mi?'' diye mesaj attı. Kabul ettim ama ''Yarın gidelim.'' dedim. Çünkü mayom yoktu. O gün Uğur'la alışverişe çıktık, gezdik, dolaştık, sohbet ettik. Çok eğlenmiştim. Kendime eteği olan mor bir mayo aldım, bir elbiseye benziyordu, çok hoşuma gitmişti. Uğur da hazır benimle gelmişken kendine bir gecelik ve iki tane de bikini aldı. Ege sahillerinin ne kadar güzel olduğunu anlatıp durdu. Ben küçükken babam bir keresinde bizi Ayvacık'a tatile götürmüştü. 9 yaşındaydım. Denize girdiğim ilk ve son zaman, o zamandı. Yüzmeyi o beş günlük sürede öğrettiği kadar biliyordum. Beni ablamla birlikte çalıştırmıştı. Annem denizden korktuğu için ne kadar ısrar etsem de bizimle gelmedi. Kıyıda bizi izlemekle yetindi. Babamla en sevdiğim anım odur sanırım. Beni bir zamanlar seviyor olmalıydı. Kaybettiğim çoğu anı gibi o sevgi de zaman içinde yok olup gitmişti.

********

Ertesi gün Gökçe ile Şile'ye doğru yola çıktık. Lazım olan tüm eşyaları arabanın bagajına koyduk. Tek eli arabanın direksiyonunda diğer eli ise benim elimle iç içe geçmiş durumdaydı. Arabası otomatik vites olduğu için seviniyordum. Böylece teninin sıcaklığını avuç çizgilerimin üzerinde hissedebiliyordum. Bir ara parmaklarımız hala kenetliyken elimin dış tarafını dudaklarına götürüp öptü. Sonra elimi biraz çevirip bileğimin iç tarafına dudaklarını değdirdi. Kısa bir an ağzını araladı ve dilini tenimde hissettim. İrkilip hemen elimi çektim. Gülmeye başladı. ''Adil oynamıyorsun.'' dedim.

''Henüz oynamaya başlamadım bile.'' dedi ve bana derin bir bakış attı. Kollarımı birbirine kavuşturup yönümü diğer tarafa döndüm. Bu adam kalp sağlığıma hiç iyi gelmiyordu.

İstikametimize vardığımızda arabayı uygun bir yere park ettik, yanımızda iki poşet eşya ve bir tane şemsiye getirmiştik. Sahile gittiğimizde büyük bir kalabalıkla karşılaştık. Bu yüzden şemsiyemizi denize nispeten uzak bir yere kurmamız gerekmişti. Poşetten havlularımızı çıkardım ve plaj şemsiyesinin altına serdim. Hava çok sıcaktı.

''Şimdi aç değilsen sandviçleri biraz yüzdükten sonra yesek olur mu?'' diye sordum.

''Olur.'' dedi kot şortunu çıkarırken, altına giydiği yüzme şortu ortaya çıktı. Ben de kabin bulmakla uğraşmamak için mayomu elbisemin içine giymiştim. ''Sırtıma güneş kremi sürer misin?'' diye sordu.

''Tabi.'' dedim ve elinden kremini aldım. Bana arkasını döndü ve tişörtünü çıkardı. Bembeyaz tenine bir nakış gibi işlenmiş devasa siyah dövmeyi gördüğümde şok geçirdim. Tüm sırtının sağ tarafında omzuna kadar uzanan yarısı kesilmiş bir ağaç vardı. Kurumuş bir ağaç, dallarında hiç bir yaprak olmayan, hiçbir canlılık belirtisi göstermeyen bir ağaç... Kalın dallardan biri omzunun üzerinden koluna kadar uzuyor, deltoid kasının bitim noktasında sonlanıyordu.

Sessiz kaldığımı ve hiçbir şey yapmadığımı fark edince dönüp bana baktı. ''Dövmeme mi şaşırdın?''

''Evet. Çok büyük, nasıl yaptırdın?''

''Kolay olmadı.''

''Çok güzelmiş. Neyi temsil ediyor?''

''Beni.''

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.