Evdeki tüm boğucu atmosfere rağmen mutlu olduğum bir konu vardı; o da sabah erken kalkmak zorunda kalmamaktı. Babam işe gitmek evden erken çıkıyordu, bu yüzden onun soğuk tavrına maruz kalmıyordum. Annem favori sabah programını salonda izleyip bir yandan örgü örerken kahvaltımı rahat rahat mutfakta yapıyordum. Sınav stresi yoktu, sabahın köründe derse yetişme telaşı, toplu taşıma garabeti yoktu. Kısaca rahattım ve huzurluydum. Bu da beni daha neşeli ve enerjik yapıyordu.
O gün annem öğleden sonra komşuya gitti. Evde tek kaldım ve bunu fırsat bilip Gökçe'yi aradım. ''Nasılsın canım? Ne yapıyorsun?'' dedim telefon açılır açılmaz.
''İyiyim şahım. Taksideyim, havaalanına gidiyorum. Sen ne yapıyorsun?''
''Kahvaltımı yaptım, kitap okuyordum şimdi. Babam işte, ablam hastanede, annem de komşuda. Ben de seni arayayım dedim.''
''İyi yaptın. Özlemiştim sesini.''
Derin bir iç çektim. ''Ben de.'' dedim.
''Ailenle durumlar nasıl?''
''Bir sorun yok, gayet güzel.'' Babamla akşam yemeğinde yaptığımız tartışmadan, daha doğrusu onun beni azarlama seansından, Gökçe'ye bahsedip onu endişelendirmek istemedim. Zaten benden çok uzaktaydı, daha da uzaklara gidecekti. Yanıma gelip bana destek olamadığı için kendini kötü hissetsin istemiyordum. Tüm odağı şu an bende değil teyzesinde olmalıydı.
''Emin misin?''
Sorusu karşısında afalladım. Sorun olmadığını söylerken hiçbir duygu belirtisi göstermediğimden emindim. Ondan bir şey sakladığımı nasıl anlamıştı? Bu çocuğun karşıdaki kişinin düşüncelerini okumasını sağlayan özel gücü falan mı vardı? ''Elbette eminim. Bir sorun olsa anlatırım zaten.''
''Anlat mutlaka şahım. Sakın içinde saklama. Ben senin için her zaman buradayım. Seni üzerlerse de hiç çekinme söyle. Tek telefonun yeter, ilk uçağa atlayıp gelirim.''
Zaten bu yüzden söylemiyordum ya. ''Söylerim'' dedim.
''Beyefendi geldik.'' Taksicinin sesini duydum. Elbette Gökçe'nin havaalanına geldiklerini fark etmemesinin imkanı yoktu. Belli ki taksiden inmeyip benimle konuşmaya devam etmişti ve taksici de onu kibarca inmesi için uyarıyordu.
''Borcum ne kadardı? Tamam. Buyurun.''
Kapının açılış sesini duydum. ''Gökçe ben kapatıyorum, sonra görüşürüz.'' dedim alelacele. ''Sen uçağa geç kalma hem benim de evde yapacak işlerim var.'' Aslında şu an evde yapacak hiçbir işim yoktu. Ama benim yüzümden uçağı kaçırırsa vicdan azabından uyuyamazdım.
''Peki şahım. Kendine çok dikkat et.''
''Sen de. Varınca mutlaka mesaj at.''
''Atarım. Seni seviyorum.''
''Ben de seni seviyorum.''
Konuşmamız bittiğinde kendi kendime sırıtıyordum. Onunla çok mutluydum. Yatağımdan fırladım, çalışma masamın üzerindeki tabletimden müzik açtım ve odamda dans etmeye başladım. Kimseden utanmadan, çekinmeden, içimden geldiği gibi davrandığım bu anlar nadirdi. Bu yüzden çok kıymetliydi. Ben müziğe kendimi kaptırmışken, ''Kız ne yapıyorsun?!'' sesiyle yerimden sıçradım. Annem kapımın eşiğinde durmuş beni şaşkın bakışlarıyla izliyordu. ''Anne sen komşuya gitmedin mi?'' dedim çaresiz bir sesle.
''Yakın gözlüğümü unutmuştum. Kapat şunu başım ağrıdı!'' Panik olduğum için iki hamlede ancak kapatabilmiştim müziği. ''Tamam tamam kapattım.''
''Ne dansözler gibi kıvırtıyorsun?'' deyip kızdı bana.
''Öylesine, şarkıyı dinlerken kaptırmışım kendimi.''
''Dinlediği şarkı da şarkı olsa, tövbe ya Rabbim! Beynini yıkar kızım bunlar.'' deyip salona yöneldi. Ben de mahcup bir tavırla penguen gibi paytak paytak peşinden yürüdüm. Ben rezil olduğum için kendimi berbat hissederken, annem bir taraftan gözlüğünü boynuna takıp bir taraftan söylenmeye devam etti. ''Aklın bir karış havada! O programdaki kızlar gibi olursun maazallah!''
''Anne şimdi ne alakası var?''
''Çok var. Her gün kızı evden kaçan başka bir anne programa çıkıyor. Bu sabah yine biri geldi öyle, kadının ağlamaktan gözleri böyle içine içine çökmüş. Hasta hasta çıkmış oralara kızını yalvar yakar arıyordu. Aynı senin yaşında bir kız. Bir de güzel, bir içim su... O da böyle internete, şarkılara kaptırmış kendini. Sonra oradan biriyle tanışmış, kandırmış kızı, kaçmışlar.''
''Anne ne diyorsun ya?! Bak onları izleyip izleyip paranoyak oldun iyice ha! Ben niye kaçayım şimdi evden durduk yere?''
''Durduk yere kaçmazsın da kandırırlar seni. Evleneceğiz derler, anan baban baskıcı, biz seninle rahat yaşarız derler, başka şeyler derler. Sen safsın, kanarsın.''
''Hep bunu söyleyip durma anne ya, gerçekten beni iyice salak belledin ha! Hem ben niye evden kaçayım evlenmek için birileriyle? Evlenme meraklısı biri miyim ben sence?''
''Değilsin ama hiç güvenmiyorum sana. Daha doğrusu insanlara güvenine güvenmiyorum. O kıza da çok güveniyordun, bak ne işler başına!''
''Bak bu konuda haklısın, bir şey diyemem ama ben akıllandım artık.'' Bana inanmadığını belli eden bir bakış attı. ''Valla ya!'' dedim.
''Yemin etme öyle kolaydan. Face'ten mace'ten de konuşma öyle kimseyle.''
''Anne benim facebook hesabım mı var?''
''Ne bileyim işte ne kullanıyorsanız artık siz. Sapık dolu o siteler.''
''Merak etme anne benim sayfam kapalı, öyle sapık falan gelemez bana. Ben pek bir şey paylaşmıyorum zaten, oradan kimseyle de tanışmadım ve konuşmadım.''
''İyi aferin yavrum böyle akıllı ol.'' dedi ve beni yanağımdan öptü. Zaman zaman kızıyordu ama kızgınlığı çabucak buhar olup uçuyordu. ''Anne ben birazdan evden çıkacağım.''
''Nereye?''
''Dolaşacağım biraz. Evde bunaldım.''
''Tamam ama çok gecikme, akşama karnıyarık yapacağız işimiz çok. Bir de dönerken marketten şeker al.''
''Tamam anne.''
Evden ayrıldığımda derin bir nefes aldım. Yalnızlıktan hoşlanmasam da şehirde tek başına dolaşmanın paha biçilmez bir güzelliği vardı. Bir yerden simit, meyve suyu alıp bir parkta boş bir banka oturdum. Yanıma siyah renkli bir kedi yanaştı. Onu kucağıma alıp sevdim ama kucağımda çok durmak istemedi. Yanıma oturdu. Simidimden verdim, çok az yedi. Keşke yakınlarda ona mama alabileceğim bir yer olsaydı diye düşündüm. Ama yoktu.
Komşumuzun tatlı bir kedisi vardı. Adı Minnoş'tu. Ben küçükken arada onlara gidip severdim. Beyaz tüylü, pofuduk, çok sevimli bir hayvandı. 9 yaşında vefat etti. Neredeyse sahipleri kadar üzülmüştüm. Ben de bizim eve bir kedi istemiştim; ama babam asla kabul etmedi. ''Bir de onunla mı uğraşacağız?'' dedi. Şimdi geriye dönüp düşündüğüm zaman, gerçekten bu hayatta babamın izin verdiği kadar yaşadığımızı fark ettim. Annem balkonu kapatmak istemişti mesela, ona da izin vermemişti. Evde her şey babamın izni dahilinde oluyordu ya da olmuyordu.
Pek çok aile benimki gibiydi biliyordum. Bu yüzden bu konuda bir isyanım yok. Korkunç bir ailede de doğabilirdim ya da hiç ailem olmayabilirdi. Bu benim için çok daha zor bir hayat demek olurdu. Omuzlarım çok güçsüzdü, daha kendi hayatımdaki yükleri güç bela taşıyordum. Öyle bir durumda ayakta kalabilir miydim? Hiç sanmıyordum. Yine de bazen keşkeler dilime dolanıyordu. Keşke babam daha anlayışlı olsaydı, keşke benden bu kadar nefret etmeseydi, keşke daha şevkatli olsaydı, keşke bu kadar soğuk olmasaydı, keşke ondan bu kadar korkmasaydım... Keşke keşke keşke.... Emimim onunda benimle ilgili çok keşkesi vardı, zaten bu yüzden orta yolda bulaşamıyorduk. Hayata bambaşka pencerelerden bakıyorduk, bu yüzden manzaramız da bambaşka oluyordu.
**************
Ablamın sınavını yine yüksek bir notla geçtiği haberi evde sevinçle karşılandı. Annem ona sıcak bir şekilde sarıldı. ''Gülnurum benim, birtanem!'' dedi. Babam saçlarından öpüp, ''Akıllı kızım benim.'' dedi. Ablamın başarılarına ben de seviniyordum; ama onların sevgi dolu hallerini uzak bir köşeden izlerken bazen bu aileye ait olmadığımı hissediyorum. Dikenlerle dolu bu histen kurtulamıyordum.
Bir sonraki gün bayramdı. Sabahın köründe kalktık. Yapılacak çok iş vardı. Bu yüzden bu histe uzun süre kalma lüksüne sahip olamadım. Bayram temizliğini zaten yapmıştık. Yine de babam kurban kesimine gittikten sonra annemin isteği üzerine evi bir kez daha süpürdüm. Öğlene doğru, babam, amcam ve iki erkek kuzenim ellerinde et dolu plastik büyük kovalarla geldiler. Annem, ben ve ablam hem amcamın hem bizim evin kurban etlerini temizleyip ayırdık. İşimiz akşama kadar sürmüştü. O kadar yorulmuştuk ki... Bel ağrısı bizi mahvetmişti. Ama başka seçeneğimiz yoktu. Yarından itibaren bayram misafirleri gelmeye başlardı. Bugün bu işin halledilmesi gerekiyordu.
O akşam yorgunluktan erkenden uyayakaldım. Gökçe ile değil konuşabilmek bayramını kutlayan mesaj bile atamamıştım. Sonraki gün yine erkenden kalktık. Babamın bir saat uzaklıktaki köyüne, büyüklerin mezarını ziyarete gittik. Buraya her geldiğimde içimde bir hüzün peydah oluyordu. Babaannem ablamla bana hep okumamızı tembihlerdi. Onu kız diye okutmamışlar. İçinde hep bunun acısını taşıdı, o acıyla gitti. Sürekli öksürürdü, öksürmekten ciğerlerinden kan gelirdi bazen. Ablam ona, 'Merak etme babaanne ben doktor olup seni iyileştireceğim.' derdi. Üniversiteden mezun oluşumuzu görmesini o kadar isterdim ki...
Köydeki akrabalarla bayramlaştıktan sonra eve döndük. O akşam amcam ve oğulları bize yemeğe geleceklerdi. Bunun için hazırlık yapmamız gerekiyordu. Biri yirmi sekiz yaşındaki Mümtaz abiydi, diğeri de benimle yaşıt olan İbrahim. İbrahim açık öğretimde okuyor bir yandan da babasının dükkanında çalışıyordu. Mümtaz abi lise mezunuydu. 19 yaşından beri farklı farklı işlerde çalışmıştı. 4 yıl önce yakın arkadaşının yanına İstanbul'a taşınmış, orada iş aramaya başlamıştı. İlk iki yıl önce benzincide, sonra da bir markette çalışmıştı. 2 yıl önce de şimdiki çalıştığı iş yerine geçmişti.
***********************
Misafirlerimiz geldi, masaya oturduk, yemekleri ablamla servis ettik. Yapılan muhabbet hiçbir zaman ilgi çekici gelmiyordu. Hep aynı şeyler döngü halinde tekrarlanıyordu sanki... Bazılarının adını bile bilmediğim akrabaların aldıkları evler, köye yaptırdıkları evler, askere giden çocuklar, evlenen çocuklar, okutulan okullar, işe girilen yerler, maaşlar... Konu hep bir başkalarıydı ya da amcamın kıyafet satan dükkanı, şikayet ettiği cirosu, dert yandığı satışlar... Ne hikmetse de satışlar hep kesat oluyordu, kendimi bildim bileli böyleydi.
''Sizin söz ne zaman amca?'' diye sordu Mümtaz abi.
''Gelecek ay.'' dedi babam.
''Katılmak isterdim ama iznim bitmiş olacak. Nişana gelirim artık.''
''Söz nişan birlikte olacak oğlum.'' dedi annem.
''Düğüne gelirim artık.'' deyip lafını düzeltti Mümtaz abi. Ablam gülümsedi.
''Olur mu canım öyle, 2 gün daha izin alamaz mısın?'' diye amcam.
''Bizim şirket katı bu konularda baba. Herkes çok çalışıyor. Yıllık izin harici eğer sağlıkla ilgili bir durum yoksa kolay kolay izin alamıyorsun. Patron çok sıkı.''
''Hangi şirketti oğlum?'' diye sordu annem.
''Odeur Cosmetics.''
''O nasıl gavurca bir isim? Sahipleri Türk değil mi?'' diye sordu annem.
''Yarı Türk yarı Fransız şirketiymiş, yıllar önce Fransız ortaklar hisselerini satıp çıkmışlar şirketten. Şimdi ise tek sahibi Türk bir adam. Aynı zamanda şirketin Ceo'su; ama bir süredir şirkette görmüyorum. Kötü hastalığa yakalanmış.''
''Kanser mi?'' diye sordu ablam. Mümtaz abi başıyla onayladı.
''Deme!'' dedi annem üzüntüyle. ''Genç mi?''
''Ellili yaşlarda, genç sayılır.''
''Yazık. Çoluğu çocuğu var mı?'' diye sordu babam.
''Bir tane oğlu var, bir iki kere gördüm şirkete gelirken.''
''İşleri o devralır artık.'' dedi amcam.
''Şirkette yöneticilik yapabilir mi emin değilim. Çünkü engelli o çocuk. Kulakları duymuyor.''
''Ah yazık!'' dedi annem. ''Herkesin imtihanı başka oluyor işte.''
''Meliha'nın söylediğine göre aslında bir oğlu daha varmış.'' dedi Mümtaz abi. Meliha onun kız arkadaşıydı. O da aynı şirkette çalışıyordu. ''Ama şirkete geldiğini hiç görmedim.''
''Belki babasının yanındadır ya da yurt dışına eğitim için gitmiştir. Zengin aileler çocuklarını genelde yurt dışında okutuyor.'' dedi ablam.
''Sanmıyorum.'' dedi Mümtaz abi. ''Meliha ilk işe başladığından beri o şirkette, daha lisede hiç gelmez olmuş. Söylenenlere göre babası annesi ile boşandığı için babası ile arası bozulmuş. Ama ne kadar doğru bilemem tabi.''
''Belki kötü bir boşanmaydı. Belki de adam kadını aldatmıştı ya da kötü davranmıştı.'' dedi ablam.
Annem kulağını çekip masaya vurdu, ''Evlerden ırak ya Rabbim!''
''Kadın akıl hastasıymış. Kafadan çatlakmış yani.'' dedi Mümtaz abi. Masaya yaklaşıp sesini de alçaltmıştı bunu söylerken.
''Nasıl yani?'' dedim. Bunu merak ettiğim için sormamıştım aslında, psikolojik bir rahatsızlıktan bu şekilde bahsetmesinin rahatsız ediciliğine vurgu yapmak istemiştim; ama o bunu anlamadı.
''Gaipten sesler duyuyormuş.'' dedi Mümtaz abi.
''Aman Allah korusun! Neler var dünyada!'' dedi annem.
''Neydi o hastalığın adı kızım?'' diye sordu babam ablama.
''Şizofreni baba.''
''Var mı tedavisi?'' diye sordu babam.
''Var tabi ki ama maalesef hastaların çoğu gördükleri, duydukları şeylerin gerçekliğine inandıkları için tedaviyi reddediyorlar.''
Babam derin bir nefes aldı. ''Adam haklıymış boşanmakta, öyle bir kadınla aynı evde nasıl yaşasın? Bir de çocuklar var.''
''Doğru ya, bir gün çocukları kocasını öldürse ne olacak?'' dedi annem.
''O hastaların çoğu şiddet eğilimli olmuyor anne.'' dedim.
''Aman belli mi olur kızım, bir gün öyle kafasında kurar gece uyurken seni bıçaklayıverir. Neler duyuyoruz.'' Sıkıntılı bir nefes verdim. Onlarla tartışmak anlamsızdı.
''Aydın Bey de sizin gibi düşünüyormuş ki karısından ayrılmış.'' dedi Mümtaz abi.
''En doğrusunu yapmış.'' dedi amcam.
''Bu doğuştan gelen bir hastalık mı?'' diye sordu İbrahim.
''Daha çok yirmili yaşlarda ortaya çıkıyor diye biliyorum.'' dedi ablam.
''Aileden mi geliyor?'' dedi İbrahim.
''Tam olarak kalıtsal geçtiğine dair bir kanıt yok bildiğim kadarıyla. Ama yakın akrabanda varsa sende olma olasılığı artıyor.''
''Yani annede olduğu için çocuklarda da olabilir.'' dedi amcam.
''Evet tabi. Onlar için risk normal popülasyona göre daha yüksek.''
''Popülasyon mopülasyon bir şeyler diyorsun ama ben hiç anlamıyorum.'' dedi Mümtaz abi şakayla karışık.
Ablam güldü. ''Toplumun geri kalanına göre daha çok görülüyor onlarda yani.''
''Ha şöyle söylesene! İlla karıştıracaksınız araya o tıbbi terimleri.''
''Yakınları bu hastalıkla cebelleşenlerin Allah yardımcıları olsun, çok zor.'' dedi annem kendi kendine.
''Amin!'' dedi babam.
''Allah Aydın Bey'in de yardımcısı olsun.'' dedi Mümtaz abi. ''Annem de bu hastalıktan gitmişti genç yaşta.'' Yengemin lafının geçmesi omuzlarımı düşürdü. Onun da mezarını en yakın zamanda ziyaret etmeliydim.
''Kader işte oğlum.'' dedi amcam. ''Ecel gelince çare yok. Zengin de olsan fakir de olsan genç de yaşlı da olsan aynı...''
''Öyle tabi ama Aydın Uluhan çok güçlü bir adam, ne doktorlar bakıyordur ona şimdi yurt dışından gelen ne ilaçlar kullanıyordur!''
''Ne dedin Mümtaz abi? Yani patronunun adı...''
''Aydın Uluhan.'' dedi tekrar ve şüpheli gözlerle bana baktı. ''Neden sordun? Tanıdık mı geldi?''
Elbette tanıdık geldi, sevgilimin soyadı ile aynı. Nadir bulunan bir soyadı değildi elbette; ama yine de bende büyük bir şaşkınlık uyandırmıştı. Gökçe'nin görüşmediği babası gerçekten bu adam olabilir miydi? Eğer o ise Gökçe'nin onun hastalığından haberi var mıydı? Annesi şizofren olabilir miydi? Ölmeden önce mücadele ettiği hastalığı bu muydu? Bu yüzden mi psikoloji okumayı seçmişti? Kafama milyon tane soru üşüştü; ama sevgilimin aile öyküsünü merak ediyorum bu yüzden soruyorum da diyemezdim. Hele de masadaki tüm gözleri bana dönmüşken...
''Hayır.'' dedim. ''Bir an başka bir isim duyduğumu sandım. Bizim sınıfta soyadı Uluçam olan bir kız var da...'' Aileme yalan söylemekten nefret eden ben Gökçe ile ilişkim ortaya çıkmasın diye ayaklı yalan makinesine dönüşmüştüm. Bunun vicdan azabını sonraya bırakmam gerekecekti. Zira beynim buna odaklanamıyordu bile.
''Sen askere ne zaman gideceksin İbrahim?'' diye sordu babam.
İnsanların dikkatinin benden uzaklaşması beni bir nebze olsun rahatlatsa da zihnimdeki karmaşa sürüyordu. Bunların hepsi bir tesadüf ve isim benzerliği de olabilirdi. Ama ya değilse? Ya Gökçe'nin babası cidden kanserse ve Gökçe onunla görüşmediği için bundan haberi yoksa... Bunu Gökçe'ye nasıl soracaktım? O sırada aklımda bir ampul daha yandı. Gökçe bir erkek kardeşi olduğundan bahsetmişti, belki de bu çocuk Mümtaz abinin bahsettiği sağır çocuktu. Belki de Gökçe o yüzden engelli insanlara karşı hassastı. Zihnimde tüm parçalar yerine yavaş yavaş otururken dalıp gittim. Her zaman olduğu gibi kimse beni de bendeki garipliği de fark etmiyordu. Ama o masada o an iç dünyasında boğulan tek kişi bendim.