Bildiğim şarkıydı, sevdiğim şarkıydı. Neden şimdi sanki ilk defa duyuyormuş gibi hissediyordum? Onun elinin dokunduğu her şey farklı oluyordu. Sesi ruhuma dokundu, kalbimi eritti. Yine zamanı yavaşlattı. Bir an geldi ki bana bakıp şarkıyı söylemeye başladı. İşte o zaman her şey durdu, herkes yok oldu. Sadece o, ben ve gitarına eşlik eden güzel sesi vardı şimdi dört duvarın içinde. Onun duvarlarının içini ise ilk kez bu kadar net görüyordum. O böyle bir adamdı işte, sırf beni mutlu etmek için bunu da yapmıştı. Beni sevdiğinden emin olmuştum artık. Bu sevgiye layık olamama korkusu ise, havada süzülen ezgiye karışıp boşluğa doğru süzülüyordu. Gökçe'nin cesareti benim de kanıma karışıyordu. Onun çok sevdiği doğaya ait bir kelebek gibi metamorfoz geçiriyordum.
Şarkı bitince kafede bir alkış koptu. Bir hayalin içinden çekip koparılmış gibi irkilerek kendime geldim. ''Helal be.'' dedi Ayhan.
''Çok güzel söyledi.'' dedi Kartal. Gökçe masaya döndüğünde sahneyi biraz önceki genç adam devralmıştı, Gökçe'ye bir kez daha teşekkür etti ve mikrofonu kendi boyuna göre ayarlamaya girişti. Ayhan sandalyesini ona verdiği için Gökçe yanıma oturmuştu bu kez. Arkadaşlarının tebriklerini bir kez de yakından işitti. ''Eyvallah.'' dedi sadece. Bana doğru yaklaşıp kulağıma eğildi, alçak bir sesle. ''Beğendin mi?'' diye sordu.
''Çok.'' dedim. ''Daha önce gitar çalışını duymak istiyorum dediğim zaman reddetmiştin.''
''Önünde küçük düşmek istemedim. Ama sonra oturdum düşündüm. Seni mutlu etmek için senin önünde küçük düşmeyi bile göze almalıyım dedim kendime.''
''Ne fısıldaşıyorsunuz çifte kumrular.'' dedi Ayhan. ''Diğerlerinin yanında kulaktan kulağa konuşmak ayıp, size öğretmediler mi? Yoksa Gökçe bir daha mı aşkını itiraf etti?''
''Gevşeklik etme lan!'' dedi Gökçe.
''Bana hiç atar gider yapma, ben 2 hafta senin o iğrenç gitar çalışına katlandım, bir de öğretmenliğini yaptım.''
''Tamam ben de karşılığında seninle konsere geleceğim işte.''
''Bir şeyi de karşılıksız yap be.'' dedi Kartal.
''Abim o kadar masraf yapmış, biletler yansın mı?''
''Fakülteden birini götürsene, niye Gökçe'yi sürüklüyorsun? Sevmez o gürültülü müzik.'' dedi Kartal.
Ayhan şaşkın bir şekilde arkadaşına baktı, hemen ardından kızgın bir ifadeye büründü. ''Gürültü mü? Sen ne anlarsın metalden Allah'ın cahili.''
Kartal, Ayhan'ın kafasına vurdu. Ayhan da arkadaşına atak yaptı, Kartal onu koluyla engellemeye çalıştı. İki küçük çocuk gibi kavga etmeye başladılar. Gökçe'nin sahte öksürük sesini duydukları an hemen didişmeyi bıraktılar. Ayhan gömleğini düzeltirken Kartal'a son bir kez sinirli bir bakış attılar. Ergenler gibi didişmelerini komik bulmuştum. Elimde olmadan kendi kendime güldüm.
''Neden okuldan biriyle gitmiyorsun?'' diye sordu Uğur. ''Bizden başka da çok arkadaşın var.''
''Çok kafa sikiyorlar.'' dedi Ayhan. Ağzından çok kötü bir şey kaçırmış gibi mahcup bir ifade ile bana baktı. ''Yani... Çok boş yapıyorlar.''
''Susun da şarkıları dinleyelim artık.'' dedi Gökçe ve masadaki herkesin dikkati tekrar sahneye odaklandı. Gözlerim şarkıcıdan zaman zaman masadaki gençlere kaydı. Güven veren sağlam kale, yetenekli güzel at, özgürlüğüne düşkün fil ve güçlü, yenilmez vezir... Onların masasına ilk oturduğum günü düşündüm. Kendimi nasıl da aciz, güçsüz ve gergin hissetmiştim! Bugün öyle hissetmiyordum. Bir anda mucizevi bir şekilde kendimi artık piyon olarak görmüyor değildim. Sadece yanında durduğum vezirden güç alıyordum ve bundan utanmıyordum.
Bakışlarım ona değdi. Hemen hissetti ve başını çevirip gözlerini gözlerimle buluşturdu. Bu okyanus gözlere hiçbir zaman uzun uzun bakamamıştım, her seferinde utançla bir boşluğa saklanmıştım. Ama şimdi utanmak istemiyordum, başka bir yöne bakmak istemiyordum. O güzel mavi gözlere bakabildiğim kadar bakmak istiyordum. Şarkı bitine kadar, kimseden çekinmeden uzun uzun birbirimize baktık.
***********************
Kafede yaklaşık bir saat daha oturup sonra dağıldık. Gökçe beni yurduma bırakacaktı ama henüz yurdun son giriş saatine vakit olduğu için sahile gitmek isteyip istemediğimi sordu. İstiyordum. Bu gece onun yanından ayrılmak istemiyordum. Kalabildiğim kadar onunla kalmak, yüzüne bakmak istedim. Arabasını sahile park etti ama dışarı çıkmadık. Öylece ön koltuklarda yan yana sessizce oturup denizi izliyorduk. Bütün gece kanımda dolaşan o deli cesareti beni terk ediyordu. Yine tuhaf bir utancın kıyısına savruluyordum. Benim konuşmamı bekliyordu, biliyordum.
Kaç defa 'Senden bir karşılık beklemiyorum.' demişti. Ama ben yine de bir şeyler söylemek istiyordum. Hislerimi anlatmak istiyordum. Ama söze nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Her şey karmakarışıktı. Bu yüzden en basitinden başlamak istedim.
''Korkuyorum.'' dedim.
Gökçe'nin kaşları hafifçe çatıldı. İfadesi kızgın değildi, endişeliydi. Alçak bir sesle sordu. ''Neden şahım?''
''Senden... Seninle baş edememekten... Senin aşkınla baş edememekten...Her şeyi berbat edecek bir hata yapmaktan, seni kaybetmekten, bu yüzden kendimi suçlamaktan... Böylesi kuvvetli bir suçlamayla baş edememekten korkuyorum. Zihnim seslerin asla susmadığı dipsiz bir çukur gibi. Oraya düşüp bir daha çıkamamaktan korkuyorum.''
''İnsanı üç şey yok eder derler. Kuşku, kaygı, karamsarlık. Benden kuşkulanma, sana asla yalan söylemeyeceğim. Karamsarlığa kapılma, her şeyi senin için daha güzel yapmak için, kanımın son damlasına kadar savaşacağım. Kaygı ise... Onu birlikte yok edeceğiz.''
Başımı ümitsizce iki yana salladım. ''Bu kanımda dolaşan bir mikrop gibi. Ömür boyu bununla yaşadım, nasıl yok edilir bilmiyorum.''
''Bir yolunu bulacağız, gerekirse psikiyatriste gideriz.''
''İstemiyorum.''
Gülümsedi. ''Ne istiyorsun, onu yapalım.''
''Burada kalmak istiyorum, seninle. Çünkü şimdiye kadar hiç kimse kaygıma senin kadar iyi gelmemişti.''
Bana yine uzun uzun o anlamlı bakışlarla baktı. İçime bakıyordu sanki, ruhumu görüyordu. Sakladığım tüm sırlarım gözlerinin önündeydi. Kaçacak bir yerim yoktu. Yolun sonundaydım. Bu çıkmaz sokağa onunla girdiğim için mutluydum. Belki de artık kaçmak bile istemiyordum. Arkamı dönüp kollarına atılmak istiyordum. Onunla derin bir rüyanın içine dalmak istiyordum. Ve hiç uyanmamak...
Aklımdan geçenleri fark ettiğimde dehşete kapıldım. Yüzümü arabanın ön camına çevirip gece denizini izledim. O denizde şimdi bir tsunami olsun ve sadece beni yutsun istedim. Gökçe biliyordu belki de duygularımı. Biliyor olmalıydı. Öyleyse neden saklıyordum? Geriye dönememekten korkuyordum. Onun verdiği tüm sözlere rağmen, ona güvenmeme rağmen...Neden bu kadar karışıktım? Benden sıkılacaktı değil mi? Belki daha birinci haftanın sonunda benden kaçacaktı. Buraya gelecektim o zaman, bu geceye lanet edecektim. Keşke daha iyi saklasaydım hislerimi diyecektim. Keşke... O zaman kaybetmezdim Gökçe'yi...
Gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. Susturmaya çalıştım iç sesimi ama yapamadım. Gözümün önüne sürekli felaket senaryoları geliyordu. Hepsinde Gökçe'nin o sarılmak istediğim sırtını görüyordum. Benden uzaklaşıyordu. Rüya görmüyordum, dolayısıyla kabus da görmüyordum. Ama zaten kabuslara gerek yoktu. Her yer karardığında kendi hayal dünyamın kabusları başlıyordu.
Sıkılı avucumun üzerinde bir ten hissettim. Gözlerimi yavaşça araladığımda, Gökçe'nin elini sol elimin üzerinde gördüm.
''Kendini sıkma.'' Ellerim yavaşça gevşedi. Açılan avcuma başparmağını değdirdi, derin tırnak izlerimin üzerinde gezindi parmağı... Uyuşmuş avucumdaki tüm sinir uçlarıma dokundu. Sırtımdan bir ürperti geçti. Ona bakamıyordum, başım önümde elinin hareketlerini izliyordum. Parmaklarını parmaklarıma geçirdi, sıkıca kavradı. Ona engel olmadım. Avucumun içi alev almıştı sanki. El ele tutuşuyorduk, bu gerçeklik bana bir tokat gibi çarptı. Derin nefes sesleri arabanın içinde yankılanıyordu. Ben ise nefes bile alamıyordum. Yan taraftan bana bakıyordu. Kafamı çeviremiyordum. Ona bakmaya cesaret edemiyordum ama elimi sıcaklığından uzaklaştırmak da istemiyordum. Diğer ihtimal beni donduracak gibi geliyordu. Nasıl bir kapana kısılmıştım böyle?
''Gülşah...'' dedi derin sesiyle. ''Bak bana.'' Yutkundum, kirpiklerim titredi ama söylediğini yapamadım. Boştaki eliyle nazikçe çenemi tuttu. Kendine doğru çevirdi. İnatçılığımdan ve donukluğumdan sıkılmış olmalıydı. Yüzüne sonunda bakabildiğimde mavi gözleri bir kere daha beni delip geçti. Ciğerlerim nefessiz kalmış gibi hissettim. Arabadaki hava bana yetmiyordu. Göğsümü oksijenle doldurdum. Bayılacak gibi hissediyordum. ''Rahatsız hissetmiyorsun değil mi?'' diye sordu neredeyse fısıltıyla. Ağzımı açıp tek kelime bile konuşacak mecalim yoktu. Tek kelime söyleyip 'Hayır' bile diyemiyordum. Başımı iki yana sallamakla yetindim.
Gözlerim yakışıklı yüzünden boynuna kaydı. Yüzümü oraya gömmek istedim, burnuma dolan kokusunu daha iyi içime çekmek, boynundaki şah damarını öpmek... Aklıma gelen şeyler beni dehşete düşürdü. Nasıl böyle şeyler hayal edebilirdim? Gökçe'nin yanında bambaşka biri oluyordum sanki. Kendimden korkuyordum. Bu korku ile tekrar yüzüne baktım. Aklımdan geçenleri fark etmemiş olsun diye içimden dua ediyordum. Gülümsedi. Bu gülümseme beni daha çok panikletti. Her şeyi anlamış mıydı yoksa?
''Sadece bana ne istediğini söyle.'' dedi.
Düşünmeden, bilinç altımdan gelen sesle konuşma gafletinde bulundum. ''Sana sarılmak istiyorum.'' Daha ben kendimin ne söylediğini idrak edemeden beni kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. ''Sen yeter ki iste.'' dedi. İlk şoku atlattıktan sonra sarılışına karşılık verdim. Bunu fark eder etmez sırtımdaki elleri sıkılaştı. Burnumu omzuna dayadım derin derin nefesler aldım. Kokusu hiç olmadığı kadar keskin ve sarhoş ediciydi. Gökçe'nin elleri saçlarıma gitti, ince telli saçlarımı yavaş yavaş okşadı. Göğsünün inip kalkışını hissettim. Başını boynuma doğru çevirdi. ''Gülşah bir şey söyleyeceğim ama kızma.'' Nefesini kulağımda hissetmek kalbimi yerinden oynattı. Aniden sarılışı bozup geriye çekildim ve yüzüne baktım. Gerildiğim için değil onu daha iyi dinleyip anlamak için böyle yaptığımı düşünmesini istedim. Üzerimdeki etkisini kesinlikle belli etmemeliydim.
''Ne oldu?'' diye sordum.
Kısa bir an yüzü asıldı, sonra çabuk toparladı. Aramızdaki vitese kısa bir bakış atıp tekrar bana baktı. ''Burada sana güzel sarılamıyorum. Arka koltuğa geçsek sorun olur mu?''
Yüzümü sabit tutmak için son enerjimi harcadım. Kötü niyetli olmadığını biliyordum. Yine de bu kalbimin deli gibi çarpmasına engel olmuyordu. Onu reddetmeliydim. 'Bu kadar yeter beni yurda götür' demeliydim. Neden diyemiyordum? Ondan ayrılmak istemiyordum. Ben de ona bir kez daha sarılmak istiyordum. ''Olmaz.'' dedim ve yüzündeki sonsuz mutluluğu gördüm. Arkamı ona dönüp ön koltuğun kapısını açarken, kafamı koltuğun camına sertçe vurup beynimi dağıtmak istedim. Çünkü artık o beyindeki düşüncelere engel olamıyordum. Ya da şu an beynimle mi karar veriyordum yoksa kalbimle mi? Bunların hiçbirini bilmiyordum. Bildiğim tek şey normalde asla yapmayacağım şeyler yapıyordum. Bu adam beni alt üst ediyordu.
******************
Arka koltuğa oturduğumuzda Gökçe bana tekrar sarıldı. Yüzümü omzuna yasladım. Ellerim tekrar sırtına gitti. Sağ elimle gömleğinin bir parçasını avcumun içinde alıp sıktım. Derin nefesleri beni sakinleştirdi. Bir süre sonra nefeslerimiz uyumlandı. Aynı anda soluk alıp veriyorduk. Bu kez çok daha yakındık. Bütün üst bedenimiz olduğu gibi birbirine yapışıktı. Karanlık ve uzun bir tünelin içinden geçip ışığı yeniden görmüş gibi huzurlu hissediyordum nihayet. Beni geren de yumuşatan da oydu.
Saçlarımı defalarca öptü. ''Seni seviyorum şahım.'' İşte tekrar nefesimi kesmeyi başarmıştı. Ne sözleri ne davranışları ne bakışları... Hiçbir şeyi kalbime iyi gelmiyordu. Ama yok olursa da kalbim artık atmayacak gibi hissediyordum. Ondan ayrılıp yüzüne baktım. Artık söylemeliydim. Söyleyip bu yükten kurtulmalıydım. Bilmeyi hak ediyordu. '' Her şey çok karmaşık Gökçe. Berrak olan sadece sensin. Dünyaya eşsiz maviliğini veren derin bir okyanus gibisin. Dingin ve gizemli...Okyanus gözlü güzel ruhlu bir adamsın. Senin için hisler taşıyorum. Artık bunu saklayamam. Bu hisler bedenimi aşıyor. Gizleyemiyorum.''
Mutlu olacağını sanmıştım ama hüzünlü bir ifadeye bürünmüştü. Bir süre o ifadeyle sessizce baktı bana. ''Bunu senden duymayı o kadar bekledim ki... Öylesine istedim ki... Bilemezsin.''
Gülümsedim. Ellerimizi birleştirdi. Ellerimi dudaklarına götürüp öptü, tekrar kucağına bıraktığında hala sarılıydılar. ''Sana bunları söylemeye cesaret ettiğime inanamıyorum.'' dedim.
''Sana söylemiştim. Düşündüğünden çok daha cesursun.''
''Ve sen cesur kadınları seviyorsun.'' deyip takıldım ona. Güldü. ''Öyle.'' dedi. Yaklaşıp alnımı öptü. Geri çekilip tekrar gözlerimin içine baktı. ''Seviyorum.'' dedi.
Sol elimi ellerinden çekip saçlarına götürdüm, parmaklarımın uçları sarı kısa saçlarına değdi. Adından elimin tersini alnının kenarından aşağı kadar kaydırdım. Çenesine değin... Gözleri bir an kapanır gibi oldu, hemen kendini toparladı. Göz temasını kesmek istemiyor gibiydi. Saçlarımı geriye doğru attı. İşaret parmağı çene hattımı takip etti. Sırtım dikleşirken tüylerim diken diken oldu. Birbirimizin yüzünü ilk kez görür gibi her bir detayı ezberlemek istiyor gibiydik. Yüzünü bir tablo gibi zihnime asmak istedim. Gözümü her kapattığımda yüzümün önüne gelsin istedim. Onu asla unutmamak istedim.
Başparmağımla yay gibi eğimli olan kaşını okşadım. Göz bebekleri büyüdü. Ellerim yine buz gibi olmuştu. ''Bugün ilk günümüz olsun mu?'' diye sordu.
Gözlerimin kenarları kırışına kadar gülümsedim. ''Olsun.'' dedim. İşte yine tüm korkularımdan azade olmuştum onun yanında. Beni mümkün değil dediğim her şeye inandırıyordu. ''Yaralanmaktan korktuğunu biliyorum. Ben de çok korkardım. Ama er ya da geç hayat hepimize pençelerini geçirir. Ben seni hiç yaralamayacağım. Ve tüm yaralarını sarmak için hep yanında olacağım.''
Gözlerim doldu. Başımı omzuna koydum. Ağlamamalıydım. Ağlayamazdım. Bu gece çok mutlu olmam gerekiyordu. Gökçe'nin yanındaydım, onunlaydım. Üzülecek bir şey yoktu. Omzuma attığı eli olduğu yeri okşarken saçlarımı öpüp kokladı. ''Beni kaybetmeyeceksin Gülşah. Çünkü ben de seni kaybedemem. Buna katlanamam. Gördüğün gibi benzer korkuları yaşıyoruz.''
Benzer korkular, benzer bir sevgi... Sonunda Gökçe ile ortak bir nokta bulabilmiştim. Buna tutunacaktım. Gökçe'ye tutunmanın yegane yolu bu gibiydi. Saat artık çok geç olmuştu. Yurda dönmem gerekiyordu. Ama başımı onun omzundan kaldıramıyordum. Yanından bir dakika bile ayrılmak istemiyordum. Gökçe bana bu kadar kısa sürede nasıl aşık oldu diye sorgularken ben ona çok daha kısa sürede nasıl bu kadar tutulmuştum akıl alır şey değildi. Bu kadar kısa sürede yeni bir ilişkiye başlamanın mantıksızlığını bile gözüm görmüyordu. Tek düşünebildiğim o ve beni içine aldığı etki alanında hissettiklerimdi.
''Gitmemiz lazım.'' dedim sonunda gücümü toplayarak.
Sıkıntılı bir nefes verdi. ''Senden ayrılmak istemiyorum.'' dedi. 'Ben de.' demek dilimin ucuna kadar geldi ama sakladım. Başım hala omzundaydı. Tekrar gözlerine bakarsam ona tekrar sarılırım ve asla ayrılmak istemem diye korkuyordum. ''Sadece beş dakika daha. Sonra gitmeliyiz.'' dedim.
Eliyle yanağımı okşadı. Saçlarımı bir daha öptü. ''Yeterli değil.'' dedi. ''Ama yapacak bir şey yok. Şimdilik.''
Aniden başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. Anlamaz bir ifadeyle, ''Şimdilik mi?'' diye sordum.
''Bugünlük yani...Sonraki zamanlarda yanımdan öyle kolayca ayrılmaman için elimden geleni yapacağım.''
''Nasıl yani?''
Yüzünü yüzüne yaklaştırdı ve dudaklarıma baktı. Bakışlarını tekrar gözlerime çıkardı. ''Tahmin et.''