Derince yutkundum. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Başını hafifçe kaldırıp uzun kirpiklerinin altından bana baktı. Göz bebekleri büyümüştü. Tepkisizce onu izliyordum sadece. Yavaşça sırtını dikleştirdi, bakışlarını bir saniye bile kaçırmadı yüzümden. Elim hala avuçlarının içindeydi. Gerginliğim yerini utanca bırakıyordu. Elimi geri çektim, tenim yumuşak ellerinden kayıp gitti. Yüzümü yere eğerken ellerimi ceketimin ceplerine soktum. Kafamı tekrar kaldırmasam da hala baktığını hissedebiliyordum. Onun yanında kendimi ufacık hissediyordum. Karşı konulmaz bir dalgaya kapılmak gibi sürüklenip gidiyordum. Küreklerimi çoktan kaybetmiştim. Kayığım artık o nereye götürürse oraya süzülecekti.
''Ne düşünüyorsun?'' diye sordu.
Başımı kaldırıp ona baktım ve gülmeden edemedim. ''Bunu benim sormam gerekirdi.'' dedim. ''Seninle ne zaman konuşsam yüzünde çözülmez bir ifade görüyorum. O zamanlar ben de içimden hep bu soruyu soruyorum. Bu adam şimdi ne düşünüyor?''
''Nasıl bir ifade?''
Yüzümü onun yüzüne yaklaştırdım. ''Şu an olan gibi bir ifade.''
Belli belirsiz gülümsedi, bakışları yüzümde gezindi, dudaklarımın üzerinde biraz fazla oyalandıktan sonra gözlerime baktı. ''Bu bir hayranlık bakışı şahım.''
Şaşkınlıkla geriye doğru çekildim. 'Hayranlık mı?' diye geçirdim içimden. Gökçe bana hayran mıydı? Böyle bir bakışı daha önce hiç görmemiştim, belki de bu yüzden anlamlandıramamıştım.
''Tu es un rêve, tu es une énigme, tu es un miracle.'' Kaşlarımı çatıp anlamaz bir bakış attım. ''Sen bir rüyasın, bir gizemsin, bir mucizesin. Sana böyle baktığımda aklımdan tam olarak bunlar geçiyor.'' dedi derin bir ses tonuyla.
Beni daha da çok utandırmıştı. Yanaklarımın kızarmaya başladığını hissediyordum. Ellerimi ceplerimden çıkarıp parmaklarımla oynamaya başladım. Bunu fark edip iki eliyle bileklerimi yakaladı, başparmaklarıyla dokunduğu yeri okşadı, tüylerim ürperdi. Utanç, heyecan ve daha önce tatmadığım için anlayamadığım başka bir duygu birbirine karışıp bedenimi ele geçirdi. Bir tarafım ellerimi tekrar çekmek istiyordu, diğer tarafım ise onunla temas halinde olmaya devam etmek... Kendimle ne yapmam gerektiği ile ilgili bir savaş veriyordum. Beni her seferinde nasıl böyle allak bullak etmeyi başarıyordu?
''Gerilme, sadece bana ne istediğini söyle.'' dedi.
''Ne istediğimi zaten söyledim.''
Alnını bileklerimin üzerine koydu, derin bir nefes alıp verdi. ''Benden uzak durma dedin ve bunun için çok mutluyum. Ama bir taraftan işkence gibi; çünkü sana daha fazla yakın olmak istiyorum. Ancak sınırı da geçmek istemiyorum. Seni rahatsız edecek hiçbir şey yapmam.'' Ellerimi bilinçsizce yumruk yaptım, bunu fark eder etmez başını kaldırdı ve bu kez ellerini o çekti. Sonra da yavaşça geriye çekildi. Bir anda ellerim üşümüştü sanki. ''Sadece tekrar ve tekrar seni ne kadar sevdiğimi söyleyebilirim.'' dedi.
Derin bir nefes aldım. Yine sessiz kalmıştım. Ben de seni seviyorum diyemiyordum, seni sevmiyorum da diyemiyordum. Ondan etkilendiğim açıktı. Onun yanında elim ayağım birbirine dolanıyordu. Özellikle bana yaklaştığında nefesim kesiliyor gibi oluyordu. Ama tüm bunlar ona olan derin hayranlığımdan mı kaynaklı yoksa gerçekten ondan hoşlanıyor muydum bilmiyordum. Bir ilişkiden çıkıp diğerine balıklama da atlamak istemiyordum. Gökçe'ye güvenmediğim için değil, kendime güvenmediğim için. Aslında bir taraftan onu mutlu edemeyeceğimi de düşünüyordum. Gürkan sıkıcı olduğumu söylemişti. Onun lafıyla kendimi değerlendirmem doğru değildi belki ama bir haklılık payı da olabilirdi.
Arkadaşken her şey daha kolaydı ama çok eğlenceli bir sevgili olacağımı sanmıyordum. Gökçe de benden hemen sıkılırsa ne yapardım? Tamamen kaybederdim onu... Gerçi onu reddetsem yine kaybetmeyecek miydim? Yine ona sarılmak istemiştim. Yine bu seslerden kurtulmak için... Korkularımı öldürmek için... Ona bir bahane ile sarılmak bencilce olurdu öyle değil mi? Daha önce sadece bir kere sarıldığımız halde kollarını özlemek delilik olmalıydı. Belki de deliriyordum. Duygularımı değil kontrol etmek, anlayamıyordum bile. Her şey onun yanında daha berrak ve daha karmaşıktı. Bu nasıl bir çelişkiydi?
''Sana seni merak ettiğimi söylemiştim.'' dedi düşüncelerimi bölerek. ''Kaç tane soru sorsam da bıkmayacağını söylemiştin.''
Gülümsedim. ''Bıkmam.''
''Ne sevmezsin?''
Bu soru benim için çok ani olmuştu. İnsanlar genelde ne seversin diye sorarlardı üstelik. ''Ne söylesem bilemedim şimdi.''
''İlk aklına geleni söyle.''
''Yalan sevmem.'' dedim ve hemen ardından kendi kendime güldüm. ''Benden başka herkes sevdiği için çok orijinal bir cevap oldu.'' Gülüşüme eşlik ederken başını iki yana salladı. ''Karnabahar sevmem, greyfurt sevmem, revaniyi sevmem.'' derin bir nefes verin, yüzümdeki gülümseme silindi, boş bir noktaya baktım. ''Karanlığı sevmem, yalnızlığı sevmem.'' Duraksayarak, ''Kendimi sevmem.'' dedim. Gökçe'ye tekrar baktığımda yüzünün buz kestiğini gördüm. İlk şoku atlattıktan sonra eliyle yavaşça saçlarımı okşadı ve omzumdan geriye doğru attı. ''Nedenini hiç düşündün mü?'' diye sordu.
''Uzun uzun düşünmeme gerek yok. Muhtemelen ailemle ilgilidir. Babam kolay sinirlenen biri, evde bize sık sık bağırır küçüklüğümden beri. Annem babamın sert mizacıyla boğuşurken bir de hasta babaanneme bakardı. Evin tüm iş yükü de çocukların bakımı da onun sırtındaki kamburlardı. Genç yaşta evlenmiş, genç yaşta anne olmuştu. Hayatın güzelliklerini hiç tadamadan çok büyük sorumluluklar üstelenmişti. Gerginliğini, üzgünlüğünü, içine attığı kızgınlığını dışarı vurabileceği hiçbir seçeneği yoktu. O da bana ve ablama yansıtırdı. Özellikle de bana... Çoraplarımı ıslatmam, bardaktaki suyu dökmem, evde koşturmam bile büyük azarlar yemem için yeterli bir sebepti.
Zamanla babam kadar annemden de korkar olmuştum. Ama benim için sadece azarlar vardı, ablama olduğu gibi övgüler hiç yoktu. Daha ilkokuldan itibaren çok başarılı bir öğrenciydi, çok akıllıydı. Birinci sınıfa başlamadan okumayı biliyordu, ben ise baharın sonlarında ancak sökmüştüm okuma yazmayı. O hep okul birincisiydi, ben ilk beşe bile zor girerdim.''
''Bizim okulun sıralaması da çok yüksek.''
''Öyle tabi ki. Ama ailem ablam sayesinde çok büyük başarılara alıştığı için benden de hep daha fazlasını bekledi. Ben onlara istediklerini bir türlü veremedim. Onları gururlandıramadım. Belki de bu yüzden içten içe beni hiçbir zaman ablam kadar sevmediklerini hissettim. Ve bu yüzden ben de kendimi sevemedim. Sebepler önemli değil. Sonuçlar ortada. Duygularımı kontrol edemiyorum. Oturup mantığımla bu düşünce çok saçma diyebiliyorum ama onu düşünmeme engel olamıyorum.'' Sıkıntılı bir nefes verdim. ''Senin de kafanı şişirdim.''
''Saçmalama, seni dinlemek, daha çok tanımak bana iyi geliyor. Seni anlıyorum. Benim de babamla problemlerim var. Hep vardı. Diğer milyonlarca çocuk gibi... Ailevi sorunlar hepimizde farklı yaralar açar. O yarayı nasıl saracağımıza bakmalıyız.''
Gökçe'nin yaralarını görmek istedim. O da bana anlatsın istedim. Hem babasının hem de o kızın açtığı yaraları... O kız... Neden şimdi tekrar aklıma o düşmüştü ki? Konumuz aşk bile değildi. Neden onu bu kadar merak ediyordum?
''Liseden görüştüğün arkadaşların var mı?'' diye sordu.
''Hayır. Senin?''
''Sadece Bertuğ var. Ankara'da okuyor, o yüzden pek sık görüşemiyoruz.''
''Lisede tek arkadaşın o muydu?''
''Hayır, üç yakın arkadaştık. Ama diğerinin adını anmak bile istemiyorum.'' Sesindeki kızgınlığı bastırmamıştı. Aklıma ilk gelen şeyi akıl süzgecinden geçiremeden dan diye sorma gafletinde bulundum. ''Sevgilin seni onunla mı aldattı?''
Ben ağzımdan çıkan sözlerin tam olarak farkına varıp özür bile dileyemeden, ''Eski sevgilim.'' diye düzeltti beni. ''Ama evet, öyle.''
Üzerime bir hüzün bulutu çöktü. Hikayesi nasıl da bana benziyordu ama ben Gürkan ile çok kısa bir süre sevgili olmuştum, bu yüzden atlatmam daha kolay olmuştu. O ise kim bilir ne kadar zamanda atlatmıştı en yakınındaki insanların ihanetini? Belki de beni bu kadar iyi anladığı için o gün o kadar kolay teselli etmişti. Ben çok ağlamıştım. Acaba Gökçe de ağlamış mıydı? Eğer öyle ise hiç tanımadığım o kıza karşı büyük bir kin besleyecektim.
''Çok ağladın mı?''
''Evet ama onlar için değil. O zamanlar üzülmek için başka sebeplerim vardı.''
Kaşlarım çatıldı. ''Annen mi?'' diye sordum tereddütle. Başını salladı. ''Ümitsizlik bir örümcek ağı gibiydi. Sonu yoktu, gittikçe daha da dolandığım bir sarmaldı ve bir bıçağım yoktu. Hiçbir şeyim yoktu. Hiçbir şey için gücüm yoktu. Çaresizdim. Benim gibi hisseden insanlara yardım edebilmeyi diledim.'' Bir şey daha söyleyecekmiş gibi ağzını açtı ama sonra vazgeçip sustu. Gözlerine nemli bulutlar çöreklendi. Ona acısını tekrar hatırlattığım için kendime kızdım. Onun moralini düzeltmek için ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Kendimi aptal gibi hissediyordum.
İçimden gelen ilk şeyi yaptım. Kolumu ona doğru uzattım ve omzunun biraz aşağısına elimi koyup okşadım. Bir an bile düşünmeden elini elimin üzerine koydu, gözlerini gözlerime dikti. Bana minnettarmış gibi bakıyordu. Bu bakışlar altında daha çok ezilip, kendimi daha çok suçlu hissettim. Bu durumda bile artan kalp atışım ise kendimi daha çok kötü hissetmeme sebep oluyordu. Elimi yavaşça omzundan çektim ve dudağımın iç tarafını dişledim.
Acilen başka bir şey sormalı ve konuyu değiştirmeliydim. ''O kız nasıl biriydi?'' dedim aniden ve gözlerimi kapatıp içimden kendime küfrettim. Gerçekten nasıl bu kadar salak olabiliyordum? Sorabileceğim yüzlerce soru arasından gidip yine o kızı soruyordum. Gökçe karşımda kaybettiği annesinden bahsederken bile o kızı mı merak ediyordum yani? Bir insan nasıl bu kadar geri zekalı olabilirdi? Düşüncesizliğime bir kere daha sövdüm.
Gözlerimi açtığımda, başım yerdeydi. Ona bakamadım bile. ''Affedersin.'' dedim. Ondan cevap gelmeyince kafamı kaldırıp ona baktım. Sinirli gibi görünmüyordu, aksine gülümsüyordu.
''Neden onu merak ediyorsun?''
Birden dikleşip, ''Hayır, merak etmiyorum.'' deyip itiraz ettim. ''Sadece konuyu değiştirmek istedim.'' Bana inanmıyormuş gibi bakıyordu. Omuzlarım düştü ve teslim oldum. ''Tamam kabul. Merak ediyorum.''
''Neden eski bir gölgeyi merak ediyorsun?''
''Sende iz bırakmış biri olduğu için.''
Sözlerim onu gücendirmiş gibiydi. Soğuk ve sert bir ifade takındı. ''Bana baktığında senden başka birinin izini görüyorsan ben kendimi sana yeterince anlatamamışım demektir.''
Kelimenin tam anlamıyla şok olmuştum. Kast ettiğim şey o değildi, beni kesinlikle yanlış anlamıştı. Elbette o kızı hala unutmadığını ima etmek istememiştim. Neden kendimi ifade etmekte bu kadar kötüydüm? ''Beni yanlış anladın.'' diyebildim sadece.
''Sadece üzülüyorum. Belki de duygularımı sana yeterince açık ifade edemiyorum. Kalbimde, bedenimde ve ruhumda sadece senin olduğunu sana daha çok söylemeliyim belki de. Daha anlaşılır kılabilmek için defalarca söylemeliyim.'' dedi kendinden emin bir şekilde.
İşte yine beni utandırmıştı. Her aşk itirafında o kadar paralize oluyordum ki dilim tutuluyordu. Gökçe de rahatsız olduğumu düşünüyordu elbette. Rahatsız olmuyordum, sadece bu duyguları hak etmediğimi düşünüyordum, bu yüzden onları kucaklayamıyordum.
''Özür dilerim.''
''Benden özür dilemeyi sana yasaklıyorum.''
''Ne?''
''Duydun işte, bundan sonra benden özür dilemeyeceksin.''
Anlamadığımı belli eder bir ifade takındım. ''Aptalca bir şey yaptığım zaman bile mi?''
Kaşları çatıldı. ''Aptalca bir şey yapmıyorsun.'' dedi tatlı sert bir şekilde.
''Kalbini kırsam bile mi?''
''Sen benim kalbimi de kırmıyorsun. Sen bana sadece iyi geliyorsun Gülşah.'' Yüzüne uzun uzun hayran hayran baktım. ''Ben Gürkan'la birlikteyken, onu sana savunduğum zaman, seni bırakıp onun yanında kaldığım zaman, kırılmamış mıydın?''
''Üzülmüştüm. Ama bu senin hatan değildi ki. Benim duygularımın sonucuydu. Ben duygularımın sorumluluğunu alıyorum Gülşah. Üzüntüsüne de sevincine de varım.'' Gülümseyip sessiz kaldım. ''Şeyda'ya gelince...''
''Şeyda? Adı bu muydu?''
''Evet. Dışa dönük, enerjisi yüksek, neşeli bir kızdı. Ayhan'ın kız versiyonu gibi düşünebilirsin.''
''Onun gibi çok güzel bir insan mıydı?''
Yüzü ekşidi. ''Dış görünüşünü kast ediyorsan evet, ama içi pek de güzel değilmiş.''
''Güzel kalpli bir insan görünce anlarım demiştin. Şeyda'da anlamamışsın sanırım.'' dedim imalı bir şekilde.
''Biraz kandırılmış olabilirim.'' dedi muzip bir tavırla.
''E biraz öyle olmuş, hem o hem arkadaşın tarafından...'' Kendi patavatsızlığıma gözlerimi devirip, 'Hay dilimi.' diye fısıldadım. Gökçe gülmeye başladı.
''Özür..''
İşaret parmağıyla hayır işareti yapıp hemen beni susturdu. '' Özür dilemen yasak.''
''Ama patavatsızlık yaptım.''
''Bu kelime hakkında da daha önce konuşmuştuk sanıyorum. Yasemin'in söylediği sözleri üzerine giymeni istemiyorum.''
Şaşkın bir şekilde ona baktım. ''Bunu bana Yasemin'in söylediğini nasıl anladın?''
''Tam olarak onun arkadaşına söyleyebileceği bir şey çünkü.''
''Bu kadar zeki olman hoşuma gitmiyor.''
''Ben zeki değilim. Sadece senin arkadaşların....'' Bir an durup kısa bir nefes aldı ve, ''Tahmin edilebilir.'' dedi. Kaşlarımı kaldırıp başımı aşağı yukarı salladım. Elbette cümlesini böyle bitirmeyecekti ama bu konuda üzerine gitmedim. ''Şeyda'ya nasıl aşık oldun?''
Eski sevgilisi hakkında soru sormam muhtemelen onu bunaltıyordu, kim bilir şu an içinden neler geçiyordu ama merakıma engel olamıyordum. Nasıl bittiğini zaten öğrenmiştim ama şimdi de nasıl başladığını öğrenmek istiyordum. Biraz daha yüzsüz olsam ilişkilerine dair başka pek çok detay sorardım muhtemelen. İçimde beni rahatsız eden bir şey vardı, sanki daha çok öğrenirsem o rahatsızlık gidecek gibiydi.
''Onu ilk bir okul pikniğinde fark ettim. İki yıllanmış ağacın arasında büyük bir salıncak vardı. Herkes normal bir şekilde sallandı. Sonra sıra ona geldi. Oturdu ve olabildiğince hızlandı. Sonra sırt üstü yattı ve başını geriye aşağı doğru eğdi. Uzun saçları toprağı yalayıp duruyordu ama umurunda bile değildi. Kafatası neredeyse yere çarpacaktı, arkadaşları onu defalarca uyardılar ama dinlemedi. O şekilde sallanmaya devam etti. Durduktan ve doğrulduktan sonra arkadaşlarının korku dolu serzenişlerini kahkaha ile dinledi. Sorumlu hoca ona fena bir azar çekmişti. Ama hoca arkasını döner dönmez kıkırdamaya devam etti.''
Ona inanamaz gözlerle baktım. ''Disiplinsiz olmasını mı çekici bulmuştun?''
''Hayır, cesur olmasını.''
''Bir de vurdumduymaz olması, inatçı olması, kendi burnunun dikine gitmesi...'' Gülmeye başladığını görünce, ''Ne?'' dedim kızgın bir sesle.
''Fazla çıkarım yapıyorsun, ben sadece cesaret gösterdiğini düşünmüştüm.''
''Demek cesur insanlardan hoşlanıyorsun.''
''Senin gibi.''
Elimi göğsüme koydum ve şokla, ''Ben mi? Ben mi cesurum. Esas cesur olan sensin. Ben senin hayatta herhangi bir şeyden korktuğunu sanmıyorum. Bense hemen hemen her şeyden korkarım. Rezil olmaktan, insanların içinde küçük düşmekten, yanlış anlaşılmaktan, sınavlarda başarısız olmaktan, örümceklerden...Ama gerçekten öyle gülme. Sen odada bir örümcek gördüğünde çığlık atıp yan odaya koşuyor musun? Hiç sanmıyorum. Sınavlarda kalp atışının seksenin üzerine bile çıkmadığına bahse girerim. Diğerlerinin ne düşündüğünü zaten umursamıyorsun...''
''Şeyda da umursamıyordu. Deli cesareti buradan geliyordu zaten. Ama sen umursuyorsun. Hatta belki her şeyden çok. Buna rağmen okulun popüler öğrencisine ya da üst dönemlere hayır siz yanlış düşünüyorsunuz deyip kendi düşünceni herkesin içinde savunabiliyorsun. Bu çok daha fazla cesaret gerektiren bir şey. Esas cesaret hiçbir şeyden korkmamak demek değildir. Korkularına rağmen, doğru bildiğin şeyi yapabilme kabiliyetidir. Bu kabiliyete hepimizden çok daha fazla sahipsin şahım. Sakın kendine haksızlık etme.''
Derin bir nefes alıp buruk bir şekilde gülümsedim. ''Sana onun hakkında çok soru sordum, rahatsız olmadın değil mi?''
''Hayır olmadım. Aksine hoşuma gitti.''
''Hoşuna mı gitti? Nasıl yani?''
''Genelde ilgimizin olduğu insanların ilişkilerini merak ederiz, eski ya da yeni...''
Yutkundum ve zorlanarak, ''Sana ilgim olduğunu mu düşünüyorsun?'' diye sordum.
''Bir ihtimal ama başka bir ihtimal daha var ki beni esas heyecanlandıran da bu.'' Olduğu yerde hafifçe kaydı ve bana yaklaştı. Kolunu arkama doğru atıp tahtanın üzerine koydu. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırmıştı ki nefeslerini yüzümde hissedebiliyordum. Tüm vücudum karıncalanıyordu. Gözlerime bakıp fısıltıyla konuştu. ''Beni kıskanıyor olabilirsin.''