İçeriğe geç

Okyanus

Bölüm 16 · 9 dk okuma

Okyanus

Bölüm 16

Aşk

Gürkan donup kalmıştı, ondan duyabileceğim başka hiçbir kelimeye tahammülüm yoktu artık. Bu yüzden başka bir tepki beklemeden Gökçe'nin kolunu tutup Gürkan'ın yanından uzaklaştırdım. Çevredeki birkaç meraklı göze aldırmadan Gökçe'nin arabasına doğru yürüdük. Dönüp yüzüne baktım ve çenesini kendime doğru çevirdim.

''Moraracak gibi, gidip kantine buz var mı diye sorayım.''

''Boş ver önemli değil. O kadar şiddetli vurmadı.''

Elimi yüzünden çektim. Niye gururlu davranıyordu bilmiyordum ama gayet de şiddetli bir darbe yemişti. Gülümsedi. ''Benim için endişelenmen çok hoş ama inan ki önemli değil. Bunun iki katı sert tokatlar yedim ben, bu hiçbir şey.''

Yutkunup yüzüne baktım. O kadar önemsiz bir şeymiş gibi söylemişti ki inanamadım. 'Baban mı?' diye sormak istedim. Ben şimdiye kadar sadece babamdan tokat yemiştim. Pek çok insan çocuklukta evde şiddet görür ve bunu kanıksardı. Durumun vahametini ört pas etmek, gerçeklikle yüzleşmemek için yaşadığı travmayı küçümserdi. Gökçe'de de benzer bir ruh hali sezdim ama sormaya cesaret edemedim.

''Nereye gideceksin?'' diye sordu alakasız bir şekilde benden ses seda çıkmayınca.

''Yurda...''

''Yurtta işin var mı?''

''Hayır yok.''

''O zaman biraz dolaşım mı?''

Başımı salladım. Aslında yürümeyi düşünüyordum ama nedense onu reddetmek istemedim. Arabasına bindim ve gezmeye başladık. Bana ''Nereye gitmek istersin?'' diye sordu. Bir cevabım yoktu, aklıma hiçbir yer gelmiyordu. Lunaparka gitmek isteyip istemeyeceğimi sordu. Neşe içinde kabul ettim. Senelerdir gitmiyordum.

İlçemizin göbeğinde yeni açılmış büyük bir lunaparktı. Henüz akşam olmadığı için hınca hınç dolu değildi ama yine de kalabalıktı. Bir sürü jeton satın aldık. Önce balerine bindik. Başımı döndürmüştü, Gökçe'yi ezmemek için de üstün çaba sarf etmem gerekmişti. Ama en azından çığlık atmak bana iyi gelmişti. Sanırım... İçiniz sıkıldığında, üzüldüğünüzde, her şey üst üste geldiğinde attığınız çığlık garip karşılanırdı. Herkes delirmiş olduğunuzu düşünürdü. Ama bir korku filminde, korku tünelinde ya da kalbinizi yerinden hoplatan bir lunapark eğlencesinde bunu diğer insanlarla yapmaya hakkınız olurdu. Kimse sizi garipsemezdi.

İçimdeki her şeyi dışarı vuruyor gibiydim. Zihnimi uyuşturuyordum belki de. Gökçe'ye baktım. Benim korku dolu ruh halimin aksine o gülüyordu.

''Eğleniyor musun?!'' diye bağırdım. Ortam o kadar gürültülüydü ki sesimi ona duyurabilmenin tek yolu buydu.

''Hem de çok!''

''Ben hiç eğlenmiyorum!''

''Neden?!''

''Çok hızlı!'' O sırada üzerinde bulunduğumuz platform sert daha hızlı dönmeye başladı. Eğimli alette üstte duran bendim, bu yüzden Gökçe'nin bacaklarını ağırlığımla ezmemek için önümdeki demiri olabildiğince sıktım. Ellerim bembeyaz olmuştu. Gökçe elini sol elimin üzerine koydu.

''Sorun yok. Kendini kasma!'' dedi.

Omzum onun omzuna değiyordu. Vücudum yer çekimine karşı koyamıyordu, tamamen ona yaslanmış durumdaydım. ''Özür dilerim, seni çok sıkıştırdım'' dedim.

Bir kere daha güldü. ''Sorun değil.''

Platform nihayet düzleşmiş ve biraz yavaşlamıştı. Balerinden indiğimizde kendi kendime şükretmiştim. Sonra çarpışan arabalara bindik. 2 tur kullandık. İlkinde Gökçe ikincisinde ben direksiyonun başındaydım. Diğer arabalarla her çarpıştığımızda ufak bir sarsıntı geçiriyordum ama yine de bu benim için balerinden çok daha eğlenceliydi. Kemerlerimiz takılı olduğu halde, Gökçe arada elini önüme doğru uzatıyordu fren yapıp öne doğru eğildiğim zaman. Hatta bir iki kere bunu kendisi arabayı kullanırken bile yapmıştı. Kemerim takılı olduğu için arabadan fırlamazdım, yüzümün ön tarafa çarpması da düşük bir olasılıktı ama gayri ihtiyarı yaptığı bir şeydi muhtemelen, o yüzden ses etmedim.

Sonrasında tüfekle figürlerin vurulduğu bölüme gittik. İkimiz de o kadar kötüydük ki büyük oyuncaklardan hiçbirini kazanamadık. Hatıra olsun diye aynı küçük hediyeyi almaya karar verdik. Gökçe seçimi bana bıraktı. Ben de uğur getirsin diye dört yapraklı yonca şeklindeki anahtarlığı seçtim. Dondurmacıdan iki tane dondurma alıp yeni kalkan bir ailenin hemen ardından boşalan banka aceleyle oturduk. Hava giderek karardığı için gittikçe daha da kalabalıklaşan parkta oturacak bir yer bulabilmek bizi çocuk gibi sevindirmişti.

Bir süre sessizce sadece dondurmalarımızı yedik. Ardından Gökçe'nin bir iç çektiğini duydum. ''Sana o büyük ayıcıklardan birini almak istemiştim.'' dedi.

''Onları o kadar da sevmiyorum.''

''Gerçekten mi? Bazı insanlar yataklarını bir sürü peluş oyuncakla donatıyor.''

''Evet. Hatta bazıları onlara sarılıp uyuyor, ablam mesela... Ama ben öyle değilim. Şimdiye kadar ikinci bir yastığa bile ihtiyaç duymadım uyurken. Hatta hiç denemedim ama yastıksız düz zeminde bile uyuyabileceğimi düşünüyorum.''

''O zaman kampa gidersen zorlanmazsın.''

''Bilmem. Hiç düşünmedim kampa gitmeyi.''

Başını 'Anladım.' anlamında salladı ve dondurmasını bitirdi. ''Ben bazen doğa yürüyüşlerine çıkıyorum. Bazense gittiğim yerde konaklıyorum. Sen de gelmek ister misin?''

Ağzımı peçete ile sildim ve biraz düşündüm. Yürüyüşe gidebilirdim ama kamp hiç bilmediğim bir şeydi. Beni konfor alanımdan tamamen çıkartacak aktivitelere karşı bir korku duyardım. Kendimi bu duruma mental olarak hazırlamam bile zor olurdu ki o süreçte de en kötü senaryoları düşünür, en olmayacak şeyleri dert ederdim. Şimdi olur desem ve hadi bu hafta sonu gidelim dese ne diyecektim? Asla kendimi hazırlayacak vaktim olmazdı. Her şeyi geçtim yurttan izin almam gerekecekti. Ailem bir erkekle baş başa kampa gitmeme asla izin vermezdi, bir yalan uydurmam gerekirdi ve bunu asla istemezdim. Evet Gökçe ile şehir dışına balık yemeye gittiğimi öğrenseler de kızarlardı ama bir şeyi söylememek başka, bir konuda yalan söylemek bambaşka bir şeydi.

Gökçe sessizliğimi fark etti. ''Söylediğim şey seni rahatsız mı etti?'' diye sordu. Endişeli gibiydi. Başımı iki yana salladım. ''Hayır. '' dedim. 'Yine milyon tane aptal korku ve kuruntu zihnime üşüştü, seninle bir ilgisi yok.' dedim içimden. Dışımdan ise, ''Yürüyüşe gidebiliriz.'' diye ekleme yaptım sadece. Gülümsedi ve başını salladı. ''Ama hiç uzun yürüyüşler yapmam, tempona ayak uydurmazsam..''

''Yavaş yürürüz.'' dedi. ''Çok yorulursan da geri döneriz.''

Yüzüm düştü. Mahcup bir sesle, ''Ama o zaman verimli bir spor yapmış olmayacaksın ki...'' dedim.

''Niyetim spor yapmaksa bunu her zaman yapabilirim. Seni yanıma seninle yürümek için çağırıyorum. Seninle vakit geçirebilmek için.''

Gülümseyip yüzüne uzun uzun baktım. Gerçekten çok iyi bir arkadaştı. Kartal da Uğur da Ayhan da çok şanslıydı, bu durumda ben de çok şanslıydım. Onun gibi biriyle bir gün tanışabileceğimi hayal bile edemezdim. Cebinden anahtarlarını çıkardı. Kendi anahtarlığını söküp yenisini taktı.

''Çok tatlı oldu.'' dedim.

''Bence de.''

Ben de kendi çantamdan yurt odamın ve Erzurum'daki evimizin anahtarlarının takılı olduğu eski ponpon anahtarlığımı çıkardım. Çıkarmakta zorlanınca Gökçe yardım etti. Üç anahtarımı da arka arkaya yonca anahtarlığa taktı. Ve hem kendisinin hem benim anahtarlığımı yan yana getirip şöyle bir baktı. ''Eş oldular.'' dedi. ''Yoncaları seviyor musun?'' diye sordu.

Derin bir nefes aldım. ''Hayır. Sadece... Çok şanssız olduğumu düşünüyorum. Belki şans getirir.''

''Hayatındaki şans ben olmak isterdim.'' dedi gözlerimin içine bakıp.

''Sen hayatıma güzellikle getirdin.'' dedim eski sözlerine gönderme yaparak. Gülmeye başladı ve başını iki yana salladı. Gözleri parkın ilerisinde bir yere takıldı. ''Dönme dolaba binelim mi?''

**************************************

Yaklaşık beş dakika sonra dönme dolabın kabinlerinden birindeydik. Bu kabinde sadece ikimiz vardık ve karşılıklı oturmuştuk. Daha şimdiden göreceğim manzara için heyecanlıydım. Yükseldikçe mutluluğum arttı. Tepeye doğru çıktıkça insanlar karıncalar gibi küçüldü. Tüm park ve parkın ötesindeki denizi görebiliyordum.

''Mutlu musun?''

Başımı çevirip Gökçe'ye baktığımda beni izlediğini gördüm. ''Evet.'' dedim. ''Aslında bunu söylemek çok garip.''

Kaşlarının çatıldığını gördüm. ''Neden?''

''Korkunç bir hafta sonu geçirdim. Cehennem çukurunda gibiydim.''

''Biraz olsun onu düşünmesen olur mu?'' sesinde hüzünle karışık bir rica vardı.

Başımı iki yana salladım. ''Hayır, demek istediğim... Bu bir mucize gibi... Bir hafta önce böyle bir şey yaşadıktan sadece üç gün sonra gülebileceğimi söyleseler asla inanmazdım. Şimdi gülebiliyorsam senin sayende Gökçe. İki gündür beni neşelendirmek için çabalayıp durdun.'' Gözüm yediği yumruktan dolayı kızaran yanağına kaydı. Beyaz teninde parıldayan bir güneş öpücüğü gibiydi. İzden mavi gözlerine çevirdim gözlerimi. ''Benim yüzümden kavgaya karıştın. Canın yandı.''

''Canım yanmadı.'' dedi. ''Hiçbir şey senin yüzünden değil, bunu sana daha önce de söyledim. Elinde değil biliyorum. Ama benim yanımda hiçbir şeyden dolayı kendini suçlamanı istemiyorum. Çünkü ben seni hiçbir şey yüzünden suçlamayacağım. Ne yapıyorsam bunu bir vicdan yüküyle ya da iyi bir insan olmak için yapmıyorum. İstediğim için yapıyorum. Dün senin yanına gelmek istediğim için geldim, seninle yemek yemek istedim, seninle buraya gelmek istedim. Çünkü dediğim gibi... Seninle vakit geçirmek istiyorum. Senin yanında olmak istiyorum.''

Ona bir süre baktım. Manzara aklımdan uçup gitmiş gibiydi, tüm odağım önümde oturan Gökçe'ydi. Ona sormak istediğim çok şey vardı ama o kadar korkaktım ki işi şakaya vurdum. ''Yasemin bir şeyler planladığından şüpheleniyor.''

Kaşlarını kaldırdı. ''Öyle mi?''

Başımı salladım. ''Bana bu kadar iyi davranman normal değilmiş. Seni savundum ama Gürkan'ın son yaptıklarından sonra erkeklere hiç güvenmediğini söyledi.''

Gökçe bıyık altından güldü. ''Yasemin'in bendeki ilk intibası iyi değildi ama belki de onu seveceğim.''

''Ne yani haklı mı?''

''Değil ama seni korumaya çalışması hoşuma gitti. Arkadaş grubundan en azından birinin seni düşünmesi güzel.''

Söylediği şeye alındığımı gizlemedim. ''Niye böyle söylüyorsun?''

''Olanlardan sonra senin yanında durmalarını isterdim ama yine onların yanındalardı bugün.''

''Erkeklerin hiç umurunda değil, Cemre ile Ece de benden çok daha yakın arkadaş o yüzden...''

Sözümü kesip, ''Benim umurumda olurdu.'' dedi aniden. Duruma benden daha çok sinirlenmiş gibiydi. Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. ''Özür dilerim, fazla tepki verdim. Hatta buna karışmamam gerekir. Sadece... Sana karşı koruma içgüdüm o kadar fazla ki buna dahi üzülmeni istemiyorum. Hiçbir şeye üzülme istiyorum. Seni ağlattığı için o şerefsizden ne kadar nefret ettiğimi hayal dahi edemezsin.''

Başımı sağ tarafıma çevirdim, tekrar tepeye ulaşan kabinimizden manzaraya baktım. ''Ben...'' dedim ve duraksadım. ''Sanırım ondan nefret etmiyorum. Sadece hala çok kızgınım.''

''Bu çok normal, daha çok yeni...''

Tekrar Gökçe'ye baktım. ''Peki sen o kıza hala kızgın mısın?'' diye sordum. Onu aldatan kızı kast ettiğimi elbette anlamıştı.

''Hayır.'' dedi hiç düşünmeden. ''Ne kızgınım ne de kırgınım.. Hiçbir şey hissetmiyorum.''

Şaşırmıştım. ''Nasıl yani? Gerçekten mi?'' Başını onaylar biçimde salladı.

''Duygusal olarak nasıl bu kadar olgun olabiliyorsun?''

''Aksine bu konuda hiç olgun olduğumu sanmıyorum. İlk başlarda çok öfkeliydim. Ama sonra geçti. Hislerin bitince öfke de bitiyor. İçindeki kavganın bir anlamı kalmıyor.''

''Gürkan'a hala kızgınım. Onu her şeye rağmen hala sevdiğim için mi? Yüzü gözümün önüne gelince bile hala canım yanıyor. Bu yüzden mi?''

''Bazen biri bizi öyle derin keser ki çok fazla kanarız. Ortalık kan gölüne döner. Biz o gölün ortasında hiçbir şey görmeyiz. Hala sevdiğimiz yanılgısına kapılırız. O yanılgı başka duygulara tutunur. Zaman her şeyi akıp götürür, tüm gerçek ve yalan duygular o akıntıyla birlikte silinip gider. Hiçbir şey için acele etme. Kendini bir şeye zorlama. Kendinle savaşma. Her şey çok daha iyi olacak inan bana.''

''Keşke onu hiç tanımasaydım diyorum.''

''Bazen büyük travmalar da bize çok şey öğretir. Sana iyi gelecekse böyle düşün.''

Elimde olmadan gülümsedim. ''Bence sen çok nazik bir insansın Gökçe. Yasemin'in teorisine karşı benim teorim buydu. Ve sanırım ben haklıydım.''

Yüzüme meraklı bir bakış attı. ''Üçüncü bir teori yok muydu?''

'Aslında vardı, o da senin benden hoşlanmandı.' diye geçirdim içimden. Ama elbette bu saçmalığı ona söylemedim. Bakışlarımı kaçırıp ''Hayır yoktu dedim.'' dedim, yalanımı fark etmemesini umarak.

Gülümsedi ve arkasına yaslandı. ''Yazık.'' dedi. ''Beni yakalayamadınız. Tüm bunların sebebi bu ikisi de değil.''

''Ne peki?'' diye sordum merakla. ''Bana bu kadar iyi davranmanın, benim için endişelenmenin, beni korumak istemenin sebebi ne?''

''Çok açık değil mi sence?''

Başımı iki yana salladım. Göz kenarları kırışına kadar gülümsedi. Ardından gülümsemesi yavaş yavaş silindi ve ciddi bir ifadeye büründü. Mavi gözleri beni delip geçti. ''Seni seviyorum.''

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.