Tüm gardım düşmüştü. Gökçe'nin omzundan başımı kaldırdım ve yüzüne baktım. ''Çok aptalım değil mi? Ben çok aptalım.'' Konuşurken ağlamaya devam ediyordum, arada hıçkırıklarımla sözlerim kesiliyordu. Gökçe üzüntüyle bana baktı, başını iki yana salladı. ''Sen bana söylemiştin, ama ben seni dinlemedim. Hak ettim resmen bunu.''
''Öyle bir şey yok.''
Bir hıçkırık daha... Gözyaşlarımı durduramıyordum, sesim çatallı çıkıyordu. ''Nasıl düşündüm ya, nasıl düşündüm beni sevdiğini... Salağın tekiyim ben.''
Yüzümü avuçlarının içine aldı ve gözlerimin içine baktı. ''Gülşah bak bana.'' Durdu. ''Senin suçun değil.'' dedi. ''Anlıyor musun? Senin suçun değil.'' Önce baş parmaklarıyla sonra da elinin tersi ile gözyaşlarımı sildi. Sakinleşmemi istiyordu, sakinleşmem gerekiyordu. Ama yapamıyordum. İçimdeki acıyı kontrol edemiyordum. Sanki gerçeğin acımasızlığı ile daha yeni yüzleşiyordum. Olanı biteni tam anlamıyla yeni kavrıyordum. ''Onun beni sevebileceğine nasıl ihtimal verdim!'' dedim ve yere baktım.
''Seni sevememek onun zayıflığı. O kötü biri. Kötü insanlar iyi kalpleri kolay sevemezler, kendileri gibi olanlara tutulma eğiliminde olurlar. Neyi kaybettiğini anladığında çok geç olacak.''
Kendi kendime güldüm. Biraz önce çocuk gibi ağlıyordum, şimdi ise acınasılığıma gülüyordum. Tamamen mahvolmuş vaziyetteydim, halim utanç vericiydi. Burnumu çektim. ''Beni hiç kazanmamış ki... Niyeti de bu değilmiş ki... Ben onun hayatında hiç var olmamışım Gökçe, yok olmamı umursar mı?'' Saçlarımı incitmekten korkarcasına hafifçe okşadı. ''Pişman olmasını istemiyorum.'' dedim. ''Çünkü pişman olan benim. Daha tedbirli olmalıydım, kendimi bu kadar çabuk kaptırmamalıydım. Bir insan nasıl bu kadar kör olabilir?''
''Yine kendini suçluyorsun. Seni aldatan o ama sen kendini suçluyorsun.''
''Çünkü suçluyum.''
''Hayır değilsin.'' dedi birden kızgın bir tona bürünen sesiyle. Sesi gibi ifadesi de sertleşmişti. ''Kendime acımasız davrandığımı düşünüyorsun biliyorum. Ama günün sonunda ona bu fırsatı ben verdim. Gözlerim biraz daha açık olsaydı, beni bu kadar kolay aptal yerine koyamazdı.''
''Sen onu sevdin Gülşah. O da amacına ulaşmak için bu sevgiyi kullandı. Bu insanın bu dünyada yapabileceği en aşağılıkça şeylerden biri. Sen aşağılık bir adamın sana yaptıkları için kendini suçluyorsun şu an.''
''Çünkü suçluyum.''
''Hayır değilsin.''
''Evet öyleyim.''
''Hayır, değilsin. Ben de daha önce aldatıldım. Suçlu muyum sence?''
Donup kaldım. Şaşkın bir şekilde ona baktım. ''Nasıl? Yani... Anlamıyorum. Senin gibi biri nasıl aldatılabilir?'' Kekeleyerek bölük pörçük konuşabilmiştim.
Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrıldı. ''Benim gibi biri aldatılamaz, ama senin gibi biri aldatılabilir öyle mi?''
''Hayır, demek istediğim o değil. Hiç kimse aldatılmamalı elbette. Ama birinin seni aldatması o kadar mantıksız ki...''
''Aksine hiç değil. Herkes aldatmaz ama herkes aldatılabilir. Çünkü bu aldatılan kişiyle ilgili değildir, aldatan kişiyle ilgilidir. Evet bu bir yük. Ama bu yük sana ait değil. O yükü sırtlanma, bu büyük acımasızlıkta hiçbir sorumluluğun yok. Sen bu olayın mağdurusun Gülşah, suçlusu değil.''
''Yine de bilmeliydin.''
''Bilemezdin Gülşah. Bilemezdik. Zaten bilemediğimiz için, en tahmin edemediğimiz anda vuruluruz. Bu yüzden yara bu kadar derine iner. Bu yüzden şimdi bu kadar çok canın yanıyor. Darbeyi tek bir taraftan da almadın üstelik. Hayatındaki en yakın iki insan tarafından aynı anda bıçaklandın. Bu korkunç derecede can yakıcı bir şey, zihnin şu an savaş alanı gibi. Bu yüzden en alışkın olduğu şeyi yapıyor, seni suçluyor. Ailenin her zaman yaptığı gibi...Ama bu doğru değil, gerçek değil. Gerçek farklı Gülşah. Hani beni dinlemediğin için kendini suçluyorsun ya... Şimdi dinle. O zaman bir şüphe ile konuşuyordum. Şimdi ise emin olduğum şekilde konuşuyorum.''
Elleriyle omuzlarımı kavradı ve sıkıca tuttu. ''Bunu hak etmedin ve yanlış hiç bir şey yapmadın. Senin suçun değil. Tamam mı?'' Başımı hafifçe 'tamam' anlamında salladım. Gözlerim tekrar dolmuştu. Bana karşı bu kadar iyi olması kalbimi yumuşatıyordu. Beni kendine çekti ve sarıldı. Başımı geniş omzuna gömüp gözlerimi kapattım. Bir elini sırtıma diğer elini belime koydu. Kollarımı sırtına doladım ve derin bir nefes aldım. Öyle sıcaktı ki... Ruhumdaki tüm soğukluk uçup gitti. Sırtımdaki eli yavaşça olduğu bölgeyi okşadı. ''Hepsi geçecek.'' dedi belli belirsiz. Bir fısıltı gibiydi ama yine de kulaklarıma ulaştı, tenimde bir huzur dalgası yarattı.
Kafesinden kurtulmuş bir kuş gibi hissediyordum. Tüm acılarımdan azade olmuştum sanki. Tüm korkularımdan, kaygılarımdan, değersizlik duygumdan... Gürkan'ın aşkından, Ece'nin ihanetinden, babamın sevgisizliğinden azade oldum... Beni tüketen, yıpratan, yaralayan her şey uçup gitti. Tüm dünya sustu. Zihnimdeki sesler sustu. Bir boşluktaydım. Hafiftim, bedenimde hiçbir ağırlık yoktu, hiçbir yük yoktu. Havada süzülüyordum, ayaklarım bile yerde değildi. Bana daha sıkı sarıldı, burnu saçlarıma değdi, aldığı derin nefesi duydum. Başımı hafifçe yana çevirdim ama asla gözlerimi açmadım. Gerçek dünyayı görmek istemiyordum. Oraya dönmek istemiyordum. Burada huzurluydum, burada mutluydum. Onun kollarının arasında saklanırsam beni hiçbir endişe bulamaz gibi hissettim. Burada hiç kimse canımı yakamazdı. Kendim bile...
Başımı yavaşça omzundan kaldırdığımda uzun uzun yüzüme baktı. O sormadan ben ''Biraz daha iyiyim.'' dedim. Güldü. ''Sana bir yemek sözüm vardı. Bugün ısmarlasam olur mu?''
''Olur.''
''Balık sever misin?''
''Çok sevmem ama yerim.''
''Balığı çok güzel yapan bir yer var, ama şehre çok uzak. Arabayla uzun bir yol gitmemiz gerekiyor. Senin için sorun olur mu?''
''Hayır olmaz. Hem benim için de değişiklik olur, çok bunaldım.''
''Tamam, ama önce şu ilerideki çeşmede bir yüzünü yıkayalım. Biraz açılırsın.'' Başımı tamam anlamında salladım. Eski çeşmenin yanına gittik. Beyaz mermerli süssüz bir çeşmeydi. Ama en azından suyu çok soğuktu. Yüzüme birkaç kez çarptıktan sonra kendimi biraz daha iyi hissetmeye başlamıştım. Sonra Gökçe'nin arabasına yürüdük ve arabaya binip yola çıktık. Bir benzinlikte durdu ve pompacıya deposunu doldurmasını söyledi. Markete ödemeyi yapmak için gitti. Geriye elinde bir poşetle döndü ve poşeti bana uzattı. ''Yolumuz uzun, o zamana kadar açlığını bastırsın.'' Poşetin içine baktığımda poğaça ve meyve suyu gördüm. ''Teşekkür ederim.'' deyip poğaçadan küçük bir lokma aldım. 3 gündür ilk defa lokmalar boğazımdan zorlanmadan geçiyordu.
Uzun bir araba yolculuğu yaptık. Nadiren konuşmuştuk. Daha çok camdan manzarayı izledim. Böyle boş durduğum zamanlar aklıma genelde kötü düşüncüler üşüşürdü ama şu an o kötülüklerden eser yoktu. Gürkan'ı bile zihnimden kovmak kolay olmuştu bu kez.
***********
Göl kenarında küçük bir balıkçıya geldik. Manzara muhteşemdi. Balkondaki korkuluk kenarındaki masalardan birine oturduk. Mekan kalabalık değildi. Göl ayaklarımızın altında gibiydi, çarşaf gibi dümdüzdü, temizdi. Maviliği ile beni büyüledi. Gökçe fırında levrek istedi. ''Burada çok iyi yapıyorlar.'' dedi. Ben de aynısından sipariş ettim. Daha önce hiç yememiştim. Ama balıklar gelince Gökçe'nin neden övdüğünü anlamıştım. Hem balık hem de mezeler gerçekten çok lezzetliydi. Bir taraftan yemek yiyip bir taraftan sohbet ediyorduk.
''O kızla hala aynı odada mısın?'' diye sordu.
''Hayır, Yasemin'in yanına taşındım. Cemre benim odama geçti.''
''İyi yapmışsın. Onunla sürekli dip dibe olmak senin için çok can sıkıcı olacaktı.''
''Hem de nasıl... Aynı ortamda bile bulunmak istemiyorum. Hala aynı sınıfta ve yurtta olduğumuz gerçeği bile asabımı bozuyor. İkisini de her gün görmek zorundayım.''
''Seneye yine aynı yurtta mı kalacaksın?''
''Bilmiyorum ki. Aslında bir ara eve çıkmak istiyordum. Bizim fakülteden bir kızla çıksam falan diyordum ama öyle tanımadığım, huyunu suyunu bilmediğim biri ile de aynı evde yaşamak istemem. Ama ne Cemre ne de Yasemin istemiyor. Onlar aynı odada kalmaktan mutlulardı aslında, biraz da huzurlarını bozmuş oldum.''
''Cemre istemeseydi oda değiştirmeyi kabul etmeyebilirdi. O bir yetişkin, reddetmeyi öğrenmiştir sanıyorum.'' Hafifçe gülümsedim. ''Bu konuyu Uğur'la konuşabilirsin. O da kendi evinde yalnız kalmaktan şikayetçiydi. Bir ev arkadaşım olsa hiç fena olmaz diye düşünüyordu. Seni çok seviyor. Ona ev arkadaşlığı teklif edersen sevinçten havalara uçacaktır.''
''Gerçekten beni çok mu seviyor?'' dedim hevesle.
''Hem de çok. Sık sık senden bahsediyor.''
''Ben de onu seviyorum. Çok tatlı bir kız değil mi?''
''Öyle...''
''Kartal ile niye kalmıyor?''
''Ailesi izin vermez hayatta.''
''Değil mi? Benimkiler de vermezdi. Babam değil bir erkekle aynı evde yaşadığımı öğrenmek, sevgilim olduğunu bile bilse kıyameti koparırdı herhalde.''
Kaşları hafifçe çatıldı. ''Neden? Birini sevmenin, onunla görüşmenin ne sıkıntısı var?''
Arkama yaslandım. Kelimeleri seçmekte zorlanıyordum. Durumu tam nasıl anlatsam bilemediğim için biraz düşündükten sonra konuştum. ''Onlar da çok sıkıntılı olduğunu düşünmüyorlar aslında. Ama onların istedikleri kişiyle, onların istedikleri şekilde görüşmemizi istiyorlar. Ablamın da benim de... Mesela ablamın bir erkek arkadaşı var, hatta bu yaz sözü olacak. Ahmet abiye karşı çıkmadılar çünkü zaten aileler birbirini tanıyordu. Ahmet abiyi de tanıyorlardı. Zaten iyi bir adam ama onun ötesinde onay verecekleri biri.
Ablamla bulaşacağı zaman onu evinden alıyor, sonra geri bırakıyor. Ama annem laf söz olur diye çok sık görüşmelerini de istemiyor. Bir de belli saatleri var. Belli bir saatte eve dönmek zorunda.... Bilmiyorum bana çok bunaltıcı geliyor. Bu yüzden Gürkan'dan anneme asla bahsetmedim. Babam zaten benimle konuşmuyor da anneme bile anlatmadım yani. Ablama anlatabilirdim ama onun derdi de başından aşkın. Gönül meselelerimle onun kafasını şişirmek istemem. ''deyip güldüm.
Gökçe ise benim aksime oldukça ciddi bir ifade ile bakıyordu bana. ''Erkek arkadaşını öğrenselerdi ne olurdu?''
Sıkıntılı bir nefes verdim. ''Annem kesin tanışmak isterdi, ben onu Erzurum'a sürüklemeyi başarana kadar başımın etini yerdi. O zamana kadar da ailesiyle ilgili bin tane soru sorardı. Babamsa... Düşünmek bile istemiyorum. Sen oraya okumaya mı gittin yoksa koca bulmaya mı derdi en hafif şekilde muhtemelen.''
Duyduğu şeyler hoşuna gitmemişti ve bu kez bunu saklayamıyordu. Kızmıştı, bunu görebiliyordum. ''Baban pek iyi biri değilmiş.'' dedi.
''Aslında iyi biri. Sadece... Biraz kontrolcü. Tüm ailesinin kendi çeperinde olmasını istiyor.''
''Herkesi kontrol etmek istemek iyi insanlara mahsus bir özellik mi?''
''Sanırım bizi kötülüklerden korumak istiyor ve onun yöntemi bu. Annem de tıpkı ablam gibi sağlık sektöründe çalışmamı isterdi mesela. Ataması daha kolay diye. Okuduktan sonra çok iş aramazsın devlete kolay girersin dedi. Kendini kurtarırsın. Onların nesil hep böyle söyler ya. Aptallık ettiğimi düşünüyor, belki de haklı. Doğru olanı yapmadım belki de.''
''Psikolog olmak istiyor muydun?''
''Elbette.''
''O zaman doğru olanı yaptın. Herkesin hayat gemisi farklıdır. Gittiği rota da farklıdır. Başkalarına tavsiye verebiliriz. Ama onların dümenine geçemeyiz. Asla hayatının anahtarını başkalarına verme, onu avuçlarında sıkı sıkı tut. Kimselere emanet etme. Hangi kapıdan geçip hangi diyara açılacağına sen karar vereceksin. Bu hayatı sen yaşıyorsun.'' Gölün diğer ucuna bakıp başıyla gösterdi. ''O uzak kıyılara sen kendin ulaşacaksın ve oralardaki güzellikleri kendin keşfedeceksin.'' Tekrar bana baktı.
''Bir hazine avcısıymışız gibi konuştun.''
''Çoğumuz öyle değil miyiz? Yarınlardaki muhteşem mutlulukların hayaliyle yelken açmıyor muyuz her gün? Oralardaki hazinelere ulaşmak mümkün ama dalgalı denizlerde süzülürken üzerinden geçip gittiğimiz incileri gözden kaçırmak da...Hiçbir hazine bulamasak bile sadece suyun üzerinde süzülmenin bile cazibesi var. Batan ya da doğan güneşi görmenin, yağmuru hissetmenin, kendi rotasına giden diğer gemileri izlemenin... Hepsinin bir güzelliği var. Hayatın bir güzelliği var, olmasaydı bu kadar acının olduğu bir denizde boğulup ölmemek için bu kadar çaba harcamazdık.''
''Bazen çok zayıf umutlara tutunduğum zamanlar oldu. Bazen çok umutsuz olduğum zamanlar... Bu o umutsuz zamanlardan biri. Bana her şeye rağmen ışık olduğunu hatırlattığın için teşekkür ederim.''
Bana derin bir ifadeyle baktı. ''Ne zaman umutsuz hissedersen benim yanıma gel. Seni biraz olsun mutlu etmek için her şeyi yapacağım.''
''Yapıyorsun zaten. Nerede olduğumuza bir bak.''
''Bu hiçbir şey... Çok daha fazlasını yapabilirim.''
''Dilerim buna gerek kalmaz.''
''Kalırsa, buradayım.''
**************
Yemeğimizi bitirdikten sonra iki tane çay söyledik. Akşam vakti yaklaşmıştı. Güneş batıda alçalıyordu. Turunculuğu gölün üzerine vurdu. Güzel manzaranın fotoğraflarını çektim. Gökçe de benim fotoğrafımı çekmek istedi ama kabul etmedim. Zaten hiç fotojenik biri değildim ama tüm gün ağladıktan sonra nasıl göründüğümü hayal bile edemiyordum.
''Son zamanlarda senin şu sevdiğin şarkıyı sık sık dinledim.'' dedi.
''Yaz yağmuru mu?'' dedim heyecanla. Başını salladı. ''Hoşuna gitti mi?''
''Evet. Neden sevdiğini anladım.''
''Senin sevdiğin Türkçe bir şarkı var mı?''
''Genelde klasik ve yabancı müzik dinliyorum. Ama elbette dinlediğim birkaç tane Türkçe şarkı da var.''
''En sevdiğin hangisi?''
Bir süre yüzüme baktı. Düşünüyor gibiydi. Ardından kararını vermiş gibi gülümsedi. Kadife bir sesle sadece benim duyabileceğim bir şekilde o güzel melodiyi fısıldadı. ''Gül renginde gün doğarken, boğazdan gemiler usulca geçerken... Gel çıkalım bu şehirden. Ağaçlar, gökyüzü ve toprak uyurken...Dolaşalım kumsallarda, çılgın kalabalık artık uzaklarda. Yorulursan yaslan bana, sarılıp uyuyalım gün batımında. Belki üstümüzden bir kuş geçer, kanadından bir tüy düşer. İner döne döne gökyüzünden... Hiçbir yüz güzel değil senin yüzünden.''
O gözlerimin içine bakarken kendi kendime güldüm. ''Sesin çok güzelmiş.''
''Bu şarkıyı biliyor musun?''
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. ''Saçmalama tabi ki biliyorum. Ama senin böyle bir yeteneğin de olduğunu bilemezdim. Uğur haklıymış. Yapamayacağın herhangi bir şey var mı?''
''Uğur abartıyor.''
''Gitar da çalabiliyormuşsun.''
''Tıngırdatmayı çalmak olarak sayıyorsak evet.''
''Hadi hadi şimdi hiç alçakgönüllülük yapma. Eminim onda da iyisindir.''
Kaşlarını kaldırdı. ''Aksine çok kötüyüm. Bu işin piri Ayhan'dır. Arada bize çalıyor, ondan rica ederim senin de geldiğin bir gün çalar.''
Dudaklarım büzüldü. Çok çabalasam da hayal kırıklığımı ne yüzüme ne de sesime yansıtmamayı başaramamıştım. ''Ben senden duymak isterdim.'' dedim bilinçsiz bir şekilde. Ağzımdan çıkanı duyduğumda çok utanmıştım ama artık çok geçti.
Şaşırdı. Ama geri adım atmaya niyeti yoktu. ''İsteklerin emirdir ama sana rezil olmayı göze alamıyorum.'' dedi. Derin bir nefes verdim ve ona uzun uzun baktım. Güneş denizin üzerinde battı. Hava alacakaranlığa çaldı. Mavi gözleri daha koyu ve derin görünüyordu şimdi. Tıpkı kişiliği gibi...Onu o çok sevdiğim okyanuslara benzettim.
Hayatımın dönüm noktalarında içimde tuhaf bir his belirirdi. Tam göğsümün ortasında, nefeslerimin arasına sızan ince bir his... Dünyanın renkleri değişirdi, pastelleşirdi. Her bir an bir Vermeer tablosuna dönüşürdü. Ona bakınca da aynı şeyi hissediyordum. Onun haricinde kalan her şey aynıydı ama onun tüm renkleri, tüm çizgileri farklıydı. Gördüğüm en güzel ve en canlı tabloydu. Bunun onun gördüğüm en güzel insan olmasıyla bir ilgisi yoktu. O her şeyiyle çok farklıydı ve kesinlikle bu dünyadan değildi. Benim dünyamdan değildi en azından. Benim dünyam sığ bir göletten farksızdı. O ise uçsuz bucaksız bir ummandı. Evrendeki en derin okyanustu. ''Bana aldatmanın aldatan kişi ile ilgili olduğunu söyledin. İkimizin durumunun aynı olduğunu... Ama hala inanamıyorum. Benim başıma gelmesi çok şaşılası değil ama sen...''
''Ben ne? Benim senden farkım ne?''
Sıkıntılı bir nefes verdim ve öne doğru geldim. Dirseklerimi masanın üzerine koydum. Artık soğumuş olan çayımdan son yudumu aldım ve tekrar ona baktım. ''Ben dünyayı senden biraz daha farklı görüyorum Gökçe. Sen üzerinde süzülmesi keyifli olan bir deniz gibi görüyorsun hayatı, bense bir satranç tahtası olarak görüyorum. Herkesin belli planları, görevleri, farklı yetenekleri var o tahtanın üzerinde bana göre. Ve benim baktığım pencerede ben sadece bir piyonum. Sense bir vezirsin.''
O da benim yaptığımı yaptı, masaya doğru yaklaştı kollarını masanın üzerine koydu. ''Sen bir piyon değilsin. Sen bir şahsın. Benim şahımsın.''
Başımı iki yana salladım ve söylediğine inanmadığımı saklamayarak gülümsedim. ''Yine moralimi düzeltmek için güzel şeyler söylüyorsun. Ama ben ciddiyim.''
''Ben de ciddiyim.'' dedi kendinden emin bir şekilde. ''Beni ara.''
Hiçbir şey anlamamış bir ifadeyle ona baktım. ''Telefonunu çıkar ve beni ara.'' dedi. Nereye varmaya çalıştığını anlamamıştım ama dediğini yaptım. Çantamdan telefonunu çıkardım, o sırada kendi telefonunu masanın üzerine koyup bana doğru çevirdi. Rehberden adını bulup aradım. Telefonu çalmaya başladı. Ekranda beni şoka sokan o kelime belirdi. ŞAHIM