Bölüm 12
Son günlerde evin içinde bir eksiklik hissediyordum. Hani böyle her şey yerli yerindedir ama yine de bir şey boş kalır ya… işte öyle.
Burak bunu fark etmiş olacak ki sabah bana göz kırparak,
"Hazırlan bakalım minik hanım, bugün seni çok özel biriyle tanıştıracağım," dedi.
Arabaya bindik. Yolda bir şey söylemedi, sadece radyoyu açtı. Şarkılar çalarken cama başımı yasladım. Merak içindeydim.
Sonunda bir hayvan barınağının önünde durduk.
Gözlerim büyüdü.
"Burak… yoksa?"
Kahkaha attı.
"Aynen. Bir can dostuna ne dersin?"
İçeri girdiğimizde küçük kafeslerin içinde kedi, köpek, tavşan… türlü türlü minik hayatlar bizi izliyordu. Ama bir tanesi… o simsiyah, kocaman gözlü, tüyleri karışık ama gözleriyle kalbimi delen o minnoş…
O bana doğru miyavladı.
Eğildim, parmaklarımı uzattım. Patisini uzattı ve bana dokundu.
"Burak… bu o."
"Biliyorum," dedi.
"Gözlerinden anladım."
İsmini “Zeytin” koyduk. Çünkü simsiyah ve minicikti.
O gece Zeytin bizimle eve geldi. İlk anda hemen yatağıma zıpladı. Üstümde uyuyakaldı.
Burak içeri geldiğinde beni izliyordu.
"İkiniz de kalbimi çaldınız," dedi usulca.
Kıkırdadım.
"Zeytin senden daha tatlı olabilir."
"İtiraz etmeyeceğim."
Sonra yanıma oturdu. Elini Zeytin’in başına koydu.
"Bu ev artık gerçek bir yuva gibi. Seninle ve onunla."
Başımı omzuna yasladım.
"Teşekkür ederim Burak."
"Ben teşekkür ederim. Hayatımı güzelleştirdiğiniz için."
Zeytin mırıldandı. Sanki onaylıyordu bizi.
İlk kez üç kişilik bir aile gibi hissettim.
Ve kalbimden bir cümle daha süzüldü:
“Bu kez gerçekten iyi bir şeylerin içindeyim.”