Merhabaaa. Selamun helloooo. Nasılsımız? Bu gün bayramın 2. Günü. Kim bilir bu bölümü ne zaman yayınlayacağım. . Birazcık saçmalamak istiyorum. Öncelikle uzun süredir. baya baya uzun süredir aklımda şey var. KİTABI SİLMEK. Bok gibi yazdığımı düşünüyorum. Diğer taraftan gelen bir kaç güzel yorum beni manipüle ediyor. O yüzden bilemedim. Çok karşı çıkan oldu bu fikire. Emeğine yazık falan denildi. O yüzden size sormak istedim. Siliyim mi? Devam mı? Ediyim. Cevaplar yorumlara. Bu bölümde hem güzel hem de üzüleceğiniz çok yer var. Umarım beğenirsiniz. Bok gibi bir yazar olduğumun bende farkındayım 😔. İyi okumalar dilerim... Oy ve yorum. Please. Seviliyorsunuz... Hikayenin sonunu biliyordum, canımın yanacağınıda. Genede seni yaşamak istedim. Bazen hikayenin sonunu bilemen onu tekrar okumayacağın anlamına gelmez. ~Birakval. ˚˙༓࿇༓˙˚˙༓࿇༓˙˚˙༓࿇༓˙˚ Orman ve ıslak yaprak kokusu. (Bu bölümün, neredeyse şu şey var aşşağıda. Okuyunca anlarsınız. 'Yürüyerek gitmekte emin misin? ', dediği yere kadar lütfen 'I see ree', şarkısını dinleyin bence. Yazar tavsiyesi.) "Gidelim.", dedi ve arabanın önünden ayrılmak ve arabanın yanına ilerlemek için bir iki adım attı. Ama ben araba ile gitmek istemiyordum. İçim bir daraldı. Onu durdurmak gerekiyordu. Çünkü şu an kapalı bir alana girmek hiç de iç açıcı değildi benim açımdan. Kapalı alan ffobim de yoktu aslında. "Araba ile gitmeyelim. Lütfen. Yürüyerek gitmek istiyorum. Şu an o arabaya binersen kusacakmışım gibi geliyor, Karan. Bunun olmasını istemiyorum.", dedim. Kafamı kaldırdım ve benim olan, koyukaşmış gözlerine baktım. Nedensizce kalbim gümbürdedi. Bu adam benim dengelerini bozuyorsun her seferinde. Gözlerine bakmak yetiyordu. Öpmesine gerek kalmadan. "Kusman ya da arabayı kirletmen umrumda değil. Ama sen de pek iyi görünmüyorsun. Yürüyerek gitmek pek iyi bir fikir değil. Ayrıca üzerini de kirletirsen seni eve gidince itinayla temizlerim. Hiç şüphen olmasın, Lotus çiçeği." Kalbim zaten hızlı atıyordu fakat bu cümleler başımın dönmesine yeterince yeterliydi. Üzerim kirlenirse temizleri fakat ben dayanacağımı sanmıyordum. Kesinlikle bir şeyler yaşanırdı. Ve ben bir şey yaşanacak ise ayık kafa ile yaşamak istiyordum. Onun her detayını kafama kazımak ne kadar kötü olabilirdi ki. "Sen beni itinayla temizlerken rahat duracağımı sanmıyorum, Matematiğin Babası.", dedim ve dudaklarına yaklaştım. Dudaklarımı dudaklarına sürttüm. "Kesinlikle rahat durmam. Beni anlıyorsun değil mi?" Cümlemi bitirdiğim gibi dudaklarımı dudaklarının üzerine bastırdım. Sanki hiç işi yokmuş, bütün vaktini bana ayırmış gibi sakince, tadını çıkara çıkara öpüyordu. Ben ise onun aksine zaman yokmuşcasına, her şey bir anda bitecekmiş gibi öpmek istiyordum fakat koordineli gitmemiz gerekiyordu. Eğer zevk almak istiyorsak. Öpücüğü derinleştirmedi. Ayrıldığımızda birbirimize baktık. Sanki sözleşmiş gibi. Bakışmayla anlaşabiliyorduk. Bu bakışın ne anlama geldiğini biliyordum. 'Sen benimsin. Benim olmaya da devam ediceksin.' bakışıydı. "Rahat durmadığına pişman olu-", sözlerini kestim. "Evet pişman olurum, fakat onun için değil. Ayık olmadığım için. Eğer bir şeyler yaşanacaksa ayık kafa ile yaşamak istiyordum. Bu yüzden pişman olurum. Asla ama asla seninle yaşayacaklarım ile alakalı değil. Olamaz da. Senin her-", dedim ve elimin birinin parmak uçlarını yanağına koydum. Sürüyerek boynuna inmeye başladığımda ise konuşmaya devam ettim. "Noktanı ve her zerreni kafama kazımak istiyorum. Her daim aklımda olmasını istiyorum. Dakika dakika, saniye saniye senin olduğumu hatırlamak istiyorum.", dedim ve ensesinden kendime çektim. Başını hafif yana eğdi, gözlerini gözlerime sabitledi. Dudaklarının kenarında beliren o belli belirsiz gülümsemeyle konuştu: "Seninle ilgilenmek sabır işi. Ve ben sabırlıyım...",dedi ve derin bir nefes verdi. "Ama sınırlı." diyerek devam etti. Sesinde bir tını vardı; hem dizginlenmiş bir arzu hem de ket vurulmuş bir öfke gibi. "Sana zarar vermek istemem. Ama seni istiyorum. Delicesine. Seninle olmak, seni tanımak, seni çözmek... O bir oyun değil. Bu... bu başka bir şey." Biraz daha yüzünü yüzüme hizaladı, nefesi tenime değdi. Elini kaldırıp çenemi tuttu, gözlerimin içine uzun uzun baktı. "Beni delirtiyorsun," dedi, sesi daha da kısılarak. "Ama kendimi tutuyorum. Çünkü seni ürkütmek değil, seni sarmak istiyorum. Sınırlarında dolaşmak değil, sınırlarını ezberlemek istiyorum." Parmakları yanağımda gezindi, sonra enseme dokundu. Avucunun sıcaklığı içime işledi. "Rahat durmuyorsun, farkındayım. Bunu seviyorum. Ama bil... Rahat durmadığın her saniye, içinde tuttuğum fırtına daha da büyüyor ve sabrım taşıyor ve bu sandığından daha zor. Ve bir gün, sen hazır olduğunda..." Duraksadı. Gözleri, gözlerimin ta içine saplandı. "O fırtınayı ve sabrı bir kenara bırakıp seninle itinayla ilgileneceğim, güzelim. Ne seni kıracağım, ne de senden eksileceğim. Ama seni, her halinle-sakin ya da isyankar-sahiplenmekten asla geri adım atmayacağım. " Bir anlık sessizlik. Sonra başını eğdi ve boğuk bir tonda fısıldadı: "Hazır ol. Çünkü sabrımın sonu, seninle başlıyor." Hassiktir. Bu adam beni çatır çatır siker. Hem de ne siker. O an... Zaman gerçekten durdu. O cümleyi fısıldadığında, tüylerim diken diken oldu. İçimde bir şey, belki kalbim, belki dizlerim, yerle bir oldu. "Sabrımın sonu, seninle başlıyor." Bu cümle, içime aktı. Damarlarımda gezindi. Bir sıcaklık olarak boğazımda düğümlendi, sonra kalbime saplandı. Bana öyle bakıyordu ki... Sanki ne ben kaçabilirdim, ne de onun beni bırakasının ihtimali vardı. İçinde boğulmak istedim. Ellerinde, gözlerinde, sözlerinde... Onun olmak istedim. Hiç saklamadan, hiç eksiltmeden. "Ben... Seninim," demek istedim ama söyleyemedim. Çünkü dudaklarım yanıyordu. Çünkü nefesim yarı yolda kalıyordu. Elini yanağımda hissettiğimde, bütün düşüncelerim silindi. Tenimde bıraktığı sıcaklık, içimdeki yangına benzin gibiydi. "Beni ürkütmek istemediğini söylüyorsun ama..." dedim titreyen bir nefesle, "Ben senden korkmuyorum. Aksine, içinde kaybolmaktan istiyorum. Parça parça çöz beni. Ama sonra... yeniden senin suretinde topla." Avuçlarım istemsizce göğsüne gitti. Kalbinin tam üstüne koydum. "Çünkü her atışında, beni çağırıyor bu kalp. Her atışında bana 'gel' diyor." Başımı eğdim, dudaklarımı boynuna sürdüm. Sadece tenini değil, kokusunu, varlığını ezberledim. "Sabrının sonundaysa ve ben varsam..." dedim fısıltıyla, "O sona ulaşmak için kendimi yakmaya razıyım." Ellerim vücuduna sarıldığında, aramızdaki mesafe buhar olup yok olmuştu. Kendimi onun nefesine, sıcaklığına, niyetine bıraktım. Tutkusunda çözülmek istedim. Çünkü artık direnmenin anlamı yoktu. Ben... Ben çoktan onun olmuştum.... O yeşil gözlerini her bana diktiğinde içimden bir şey çekiliyor gibi. Tuhaf. Hem korkuyorum, hem de ona yaklaşmak istiyorum. Sanki gözleriyle beni sahipleniyor. Sanki "artık kaçma" diyor. Ve ben kaçmıyorum. Kaçamıyorum. Karan'a baktıkça mantığım falan kalmıyor. Unutuyorum her şeyi. Kimdim, ne istiyordum, neye karşıydım... hepsi siliniyor. Sadece o var. O yeşil gözler. O sesi. Dokunduğu an durduğum dünya. O, sabırla beni izleyen hâli. Herkes ondan korkuyor. Mafya sonuçta. Bunu nerden mi biliyorum? Odasında yakaladığım evraklar ve silah bunun bir ispatıydı. Ama ben... bilmiyorum. Onun yanındayken, kendimi tehlikede falan hissetmiyorum. Aksine... güvendeyim. Garip ama gerçek. Belki de tehlikede olmak bile, onun yanında olunca başka türlü geliyor. Çünkü o bana dokunduğunda, tenim sızlamıyor, içim titriyor. Bazen bir bakışıyla dizlerimin bağı çözülüyor. Bazen sesiyle nefesim değişiyor. Ama en çok sabrıyla beni mahvediyor. Düşünsene içindeki o fırtınayı bastırıyor, beni ürkütmemek için kendini tutuyor. Ama ben... Ben onun kendini tutmasına bile dayanamıyorum artık. Tutsun istemiyorum. İstiyorum ki, sabrının bittiği an ben olayım. İstiyorum ki, kendini en çok kaybettiği yerde, beni bulsun. Karan'a aşığım. Net. İnkar etmeye bile üşeniyorum artık. O benim ilkim değil belki ama sonum olsun istiyorum. Ve eğer bir gün, bana gerçekten sahip olursa... Tamamen. Geriye hiçbir şey bırakmadan. Biliyorum, bir daha hiçbir şeye ve hiç bir kimseye ihtiyaç duymayacağım. O an gelene kadar... İçimde sessizce, usul usul ona akıyorum. Beni çözmesini, beni anlamasını, beni ezberlemesini bekliyorum. Hazırım. Hazırım ama sessizim. Çünkü onun sabrının bittiği yerde, ben başlamak istiyorum. Sanırım bu da burda bitmişti. Konu kapanmadı ama başka bir zamanda devam etmek ğzere rafa kaldırılmıştı. Derin bir nefes verdi. "Yürüyerek gitmek istediğine emin misin?", dedi boğazını temizleyerek. "Eminim.", dedim kesin ve net bir sesle. Yönünü değiştirdi ve arabadan yavaş yavaş uzaklaşmaya başladık. Beni kucağından indirmemişti. Biraz önce olanlar kafamın içinde dönüp duruyordu. "Sabrımın sonu, seninle başlıyor." "Sınırlarında dolaşmak değil, sınırlarını ezberlemek istiyorum." "Beni delirtiyorsun" "Seni istiyorum." Gözlerinin en derinine baktım. Kucağında beni taşırken acaba uzaktan nasıl görünüyorduk. Yanında kız kardeşi gibi mi duruyordum acaba. Ya da şu an içinden bizi görüp de sövenler mi vardı. Ben ona bakarken o yola bakıyordu. Biraz önce olanalar dehşet verici olduğu gibi vay anasını dedirten bir cinstendi. After 10 Minutes... Yaklaşık 10 dakikadır sessiz sessiz yürüyorduk. Ben onun kucağında. O işte ne yapsın beni taşıyor gariban. Kıyamadım. Sessizlik beni gerse de konuşmak istiyordum. Yaramazlık yapmak istiyordum. Sabrını sınamak, onu çıkdırtmak, içimdeki vahşi aslanı çıkarmak istiyordum. Aslan yerine emaneti çıkarırsa görürsün.. Artık kucağında taşınmak fazla gelmeye başlamıştı. Hem içimde bir huzursuzluk, hem de sanki biraz utanma gibi bir şey. O kadar zaman kucağında kaldım ki. Bilmiyorum. Sıcaklığı güzeldi, dokunuşu huzur gibiydi ama kendi ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu artık. "Beni indir artık. ",dedim yavaşça. Sesim fazla cılız çıktı. Nefesim bile çekinir gibiydi. Durdu. Gözlerini bana çevirdi. Başını hafif yana eğdi, anlamaya çalışır gibi. "Emin misin?", dedi. "Yürüyebileceğine?" Ses tonu yumuşacık. Ama altında başka bir şey daha var. Kaygı gibi. Korumacı bir şey. İşte o bakışları beni her zaman içime döndürüyordu. Derin bir nefes aldım. Gülümsedim. "Evet. Eminim. Ayaklarım var sonuçta, değil mi?" Gülümsedi. Hafif, belli belirsiz. Ama gözlerinin içi gülüyordu. Yavaşça eğildi, beni yere bıraktı. Ayaklarım yere bastı ama dengemi bulmam birkaç saniye sürdü. O kadar uzun zamandır onun sıcaklığına yaslanmışım ki, birden bire soğukta kalmış gibi oldum. Bir iki adım attım. Sonra durdum. O da yürüyordu ama bir anda önümde durdum. Tam önünde durdum. Gözleri gözlerime kilitlendi. Hiçbir şey demedim önce. Sadece baktım. Sonra bir adım daha yaklaştım. Boynumu uzattım, yanağına minicik bir öpücük kondurdum. Tatlı, minik, minnacık olanlardan. "Tebrikler.",dedim gülerek. "Bu, beni indirdikten sonra düşerim diye kaygılandığın için. Yani hâlâ seni sevdiğimin kanıtı." Gözlerini kıstı, gülümsemesi genişledi. Bir şey diyecekti ama izin vermedim. Elimi uzattım, saçlarının ön kısmını dağıttım. Hafifçe düzelttim. Sonra parmaklarım onun saçlarında gezinmeye başladı. "Saçların çok karizmatik. Ama biraz dağılmış.", dedim, sanki çok ciddi bir sorunmuş gibi. Başını eğdi biraz. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Sen onları karıştırıyorsun çünkü.",dedi. "Ben karıştırırım, sonra düzeltirim.",dedim ukala bir ifadeyle. "Kendi eserimle oynuyorum." Elim yanağına kaydı bu sefer. Bir parmağımla yanağını sıktım. "Yanakların da biraz yumuşakmış, Karan Bey. Bunu not alalım. Bir ara ısırmak istiyorum. Sevgili olduğumuz da hatırlat lütfen." Gözlerini devirdi ama sesi hâlâ çok sakindi. "Eslem.", dedi. "Efendim?" "İçimdeki canavarı sabrımla kafese tıkıyorum şu an. Lütfen o kafesin demirlerini zorlama." Ben de gözlerimi kocaman açtım, sahte bir masumiyetle. "Ben? Ne yapıyorum ki? Sadece seni seviyorum." Bir adım daha attım. Kafamı göğsüne yasladım. O da otomatik olarak kollarını sardı etrafıma. Başını başıma dayadı. Sessizdik birkaç saniye. Kalbini duydum. Düzenli, ama derinden gelen güçlü vuruşlar. Sanki her atışıyla beni çağırıyordu. "Bazen sana çocuk gibi davranıyorum biliyorum.",dedim usulca. "Ama içimdeki o çocuksu şey sadece senin yanında çıkıyor ortaya. Başka hiç kimsede yok öyle bir şey." Cevap vermedi. Sadece kollarını biraz daha sıkı sardı. Ve bu sessizlik en güzel cevap gibiydi. Yine başımı kaldırdım, gözlerine baktım. "İyi ki varsın. Ama daha da önemlisi iyi ki benimsin.",dedim. "Hem de olduğun gibi." O an bana öyle bir baktı ki içinde hem sabır vardı, hem sevgi. Hem 'Beni delirteceksin' bakışı, hem de 'Ama yine de bırakmam' hali. İşte o an, gerçekten içim huzurla doldu. Çünkü ben onun yanındaydım. Ve o hâlâ beni seviyordu. Bütün şımarıklığımla, saçmalığımla, tontişliğimle. Ve biliyordum. Ben ne kadar sarhoş olursam olayım... O, bana hep sahip çıkacaktı. Ona sarılı kalmak, kollarının arasında olmak. Bu dünyada başka hiçbir şey umurumda değilmiş gibi hissettiriyordu. Bir süre öyle kaldık. Sokak sessizdi, sadece uzaklardan gelen kuş sesleri ve rüzgarın yapraklara çarpışı vardı. Bir de kalbinin sesi. Onu duymak için çaba sarf etmeme gerek yoktu artık. Ezberlemiştim. Attıkça içime işliyordu. "Biraz daha kalabilir miyiz böyle?" dedim kısık bir sesle. "Yani yürümeye başlamadan önce, bir iki dakika daha sadece böyle." "Tabii," dedi. Sesi yumuşaktı ama içinde öyle bir sahipleniş vardı ki, birkaç kelimeyle beni yere seriyordu. Kolunu biraz daha sıkı sardı, başımı okşadı. "Ne kadar istersen." Yutkundum. Boğazımda bir şey düğümlendi. Bazen mutluluk bile ağır gelebiliyor insana, hani kaldıramıyormuşsun gibi. İçin titriyor, dizlerin yumuşuyor, gözlerin doluyor. Şu an tam olarak öyleydim. "Senin yanında olmam sadece 'güvende' değil, 'tamamlanmış' gibi hissettiriyor," dedim. "Bilmiyorum, belki de çok duygusal anlarımdan biri ama seni görünce içimdeki her eksik kapanıyor gibi. Sanki bir parçamdın hep. Ve artık yerine oturdu." Bunu söylerken kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Susmalıydım belki ama ben susamadım. Onu sevmenin bende yaptığı en büyük etkiydi bu: bastıramamak. Ne hissetsem, ağzımdan dökülüyordu. Gözlerini kapattı bir an, derin bir nefes aldı. O nefesi bile bir şey anlatıyordu. Sonra tekrar gözlerini açtı, bana baktı. Gözleri bir şey söylemeden çok şey söylüyordu. Benim kadar konuşkan olmayan bir adamdı ama bazen onun sessizliği, benim bin kelimeme denk düşüyordu. "Senin yanında ben de tamamlanıyorum," dedi. "Sadece bunu anlamam biraz zaman aldı." Gülümsedim. Bu sefer yavaşça göğsünden ayrıldım, ama ellerim hâlâ onun karnının üstündeydi. Başımı kaldırdım, gözlerine baktım. "Zaman aldı ama geldik. Şu an buradayız. Ve bu bana yeter. Fazlası da olur elbet. Ama şimdilik, bu an bile kıymetli." Bir an, hiç konuşmadan sadece birbirimize baktık. Göz göze. Sessizlik öyle kıymetliydi ki. Karan'ın bakışlarında bir fırtına, bir kararlılık ve bir hayranlık vardı. Ben de o an, kendime bir söz verdim: Bu bakışı asla kaybetmeyeceğim. Ne olursa olsun. "Yavaş yavaş yürüyelim mi?" diye sordum sonra, parmaklarımı onun eline geçirerek. "Ama elimden tut. Ben yürümeye hazırım ama seninle. Sen olmadan değil." Parmaklarımız birbirine geçti. Sıcaklığı, tenime aktı. O güçlü, kocaman elleriyle elimde tuttuğu o an işte o an, dünya yine durdu. "Sen yürürken ben hep yanında olacağım," dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Ve eğer sende takılırsan, yine alırım seni kucağıma. Ama bu sefer, indirmem. Ona göre." Kahkaha attım. Gerçekten, içten bir kahkaha. Karan'la birlikte olduğumda gülebiliyordum. İçimden gelen o neşeyi bastırmak zorunda kalmıyordum. Hem sevilmiş hissediyordum, hem şımartılmış, hem de sahiplenilmiş. Her kadının hayalini kurduğu dengeydi bu belki de. Ve ben onu bulmuştum. Karan'da. Birlikte yürümeye başladık. Elimi bırakmadı. Hatta ara ara baş parmağıyla avucumun içini okşadı. O minik dokunuşlar bile içimde kıvılcımlar çaktırıyordu. "Yalnız bir şey soracağım," dedim aniden. Kafamı yana eğdim. "Gerçekten mi sabrın sınırlı?" Bir kaşını kaldırdı. Gözlerinde tehlikeli bir pırıltı vardı. "O cümlemi hatırlaman iyi olmadı." "Ben her şeyi hatırlarım, canım," dedim sırıtarak. "Ama bu biraz özel seni sabırsız göreceğim anı merakla bekliyorum." "Emin ol, o an geldiğinde beklediğine değecek." Sustum. Gözlerine tekrar bakamadım. Çünkü yanaklarım kızardı, kalbim hızlandı. Çünkü içimde o an kıpırdanan şey... hayal değildi. Gerçekti. Ve bu kez korkmuyordum. Yavaş yavaş, onunla birlikte karanlıkta ilerledik. Ama içimde hiç karanlık yoktu. Çünkü Karan yanımdaydı. Ve ben, onun sabrının sonuydum. Sessizce yürüyorduk. Ayak seslerimiz beton zemine karışıyor, hafif bir rüzgar dalları hışırdatıyordu. Yani evet, yürüyorduk ama içimdeki sessizlik dışımdakinden çok daha gürültülüydü. Her adımımda kalbim başka bir yeri çarpıyordu. Sanki hâlâ kucağındaymışım gibi sıcak hissediyordum ama aynı zamanda boşluk da vardı. Garip bir dengedeydim. Karan yanımda sessizdi. Ellerimiz temas etmiyordu ama aramızda sanki görünmeyen bir bağ var gibiydi. Her saniye biraz daha ona çekiliyordum. Karşımızdan yaşını tam kestiremediğim, saçlarını atkuyruğu yapmış, yüzü yorgun ama gözleri capcanlı bir kadın geldi. Elinde bir demet gül. Kim bilir kaç kişiye satmaya çalışmıştı, kaç kişi görmezden gelmişti. Ama bizim önümüzde durdu. Gözleri önce bana sonra Karan'a kaydı. Hafifçe gülümsedi. Ama öyle alelade bir gülümseme değildi bu. Bildiğin, bir şey bilerek bakan insanların gülümsemesi gibi. Karan'a döndü. Ve o cümleyi kurdu. "Gözleri bu kadar güzel bakan bir kadına, bir gül bile çok az kalır. Ama senin elinden alınca çiçek bile kıskanır, yakışır ona." Bak işte bu çok fenaydı. Ben orada donakaldım. Kadın bildiğin şiir okudu. Hem de bana. Karan'a. Bize. Gülümsemem kaçınılmazdı. İster istemez gözlerimi kaçırdım. Yanağımda o sıcak utanç hissi. Ama içim de bir o kadar hoş. Kadının sesinde, o gülüşünde bir bilgelik vardı sanki. Sanki 'bu ikiliyi gördüm, aşktan anlarım ben' der gibiydi. Karan bir an sustu. Kadına baktı. Sonra bana. Ve sonra cüzdanına uzanıp para çıkardı. Sonra hiç laf etmeden elindeki güllerden en pembesini seçti. En yumuşak tonda olanı. Taze. Ucunda hâlâ sabah çiyi gibi nem barındıran bir taneyi. Kadın gülü Karan'a verdi. Karan da parayı kadına. Sonra Karan elindeki pembe gülü gözlerini hiç kaçırmadan bana uzattı. Sessizlik içinde aldım. Parmağım, onun parmağına değdiği anda içimde bir şey kıpırdadı. Ve sadece "teşekkür ederim" diyebildim. Oysa söylemek istediğim şey çok daha fazlaydı. Kadın bizi bir süre izledi. Hafif başını salladı, 'Allah bozmasın,' der gibi bir bakış attı ve yoluna devam etti. Gül elimdeydi. Ama sanki kalbime konmuş gibiydi. Karan'a döndüm. O hâlâ sessizdi ama gözleri konuşuyordu. Gülü kokladım. Derin bir nefesle içime çektim. Kadın gülü verip uzaklaştıktan sonra hâlâ elimde tuttuğum o taze gülün kokusu burnumdaydı. Sanki içime bir şey sinmişti. İçimde sessiz ama güçlü bir kıpırtı. Kadının adımları uzaklaştı, sokakta yankılandı. Ardından gelen sessizlik başka bir şeydi. Karan hâlâ susuyordu ama ben. Sanki artık bir şey demem lazımdı. Hem ona, hem kendime. Başımı çevirdim, ona hafifçe baktım. Gözleri hâlâ bende. Ve o an içimden döküldü. "Biliyor musun? Derler ki kızlar ilk çiçeğini kimden alırsa, onunla evlenirmiş." Sözümü söyledikten sonra içimde garip bir yankı oldu. Ne dediğimi tam anlamış mıydı? Yoksa sadece utandım mı bilmiyorum. Ama o cümle, havada öylece asılı kaldı. Karan bir an başını eğdi. Hafifçe gülümsedi ama bu öyle basit bir tebessüm değildi. Sonra gözlerini bana kaldırdı. Gözlerinde o kendine has dinginlik ve kararlılık vardı. Yavaşça konuştu, sesi düşüktü ama tonlaması kalbime işledi. "O zaman doğru söylemişler. Çünkü ben bu gülü sana verirken, elimde değil, niyetimde tuttum." Yutkundum. O an kalbim o kadar sessiz ama güçlü attı ki sanki dışarıdan bile duyulurdu. Baktım ona. Uzun uzun. Ne desem azdı, ne desem bozulurdu. O yüzden sadece gülü daha sıkı tuttum. Ve kalbimden geçeni saklamadım. Gülü hafifçe kalbime bastırdım ve fısıldadım. "Keşke bazı anlar ömür boyu sürse." O da başını eğip alçak sesle dedi ki: "Bazı anlar sürmez,Lotus çiçeği. Ama doğru kişiyse o anın kendisi hep sende kalır." Ve ben o an anladım... Bu sadece bir yürüyüş değilmiş. Bu, bir hikâyenin başladığı yer olmuştu. Elini bırakmadım. Sokak, geceye ağır ağır karışıyordu. Loş ışıkların altında gölgemiz yan yana uzuyordu kaldırıma. Gülü hâlâ elimde tutuyordum, ama sanki sadece bir çiçek değildi artık. Onun ellerinden geçmişti, onun kalbinden çıkmış gibiydi. Her koklayışımda içime biraz daha onun dokunuşu doluyordu. "Hiç düşündün mü?", dedim birden. Sesim normalden yumuşaktı, biraz tedirgin, biraz meraklı. "Bir gün, bir bebeğin olmasını ister miydin?" Karan durmadı ama adımlarını yavaşlattı. Kafasını hafifçe bana çevirdi, bakmadı ama hissettim, gülümsedi. Cevap vermedi hemen. Sanki o cümleye bir hayat yükledi önce. Sonra söyledi, sakince ama doğrudan: "Eğer o bebek senden olacaksa. Evet. İstiyorum." Kalbim, sanki olduğum yerden bir adım ileri attı. Öyle bir şey söyledi ki zaman durdu gibi oldu. Gözlerimi yere indirdim, sonra hafifçe ona kaydırdım. Gülü tekrar kokladım ama bu kez kokladığım şey o cümleydi sanki. O 'eğer senden olacaksa' dedi ya işte orada içime bir şey aktı. Bildiğim tüm kelimeler anlam değiştirdi o an. "Ne bileyim.", dedim hafif bir kahkaha atarak ama sesim titriyordu, "Böyle güzel şeyler hep kitaplarda, dizilerde olur sanırdım.", dedim inanmaz bir şekilde. Çünkü ben bunları yaşayacağımı bilemezdim. Babamdan sonra, annemin bana kötü davranmasından sonra. En önemlisi de Çağla'dan sonra. "Ben de.", dedi. Sonra döndü, bu kez gerçekten baktı bana. "Ama sen gerçeksin." Kelimeleri duymadım, yaşadım. O an, yanımda yürüyen adam bir hayal değil de belki de gerçekten bir 'gelecek'ti. İçim ısındı. Tuhaf bir huzur sardı beni. İlk kez korkmadım, 'gelecek' kelimesini bu kadar içten düşündüğümde. "Nasıl olurdu sence?" dedim sonra. "Mesela kız mı olurdu erkek mi?" Karan hafif güldü, başını eğdi. "Senin gibi gülerse hiç fark etmez. Ama umarım senin gibi olur." Durdum bu kez. Elini çektim ama sadece yüzüne dokunmak için. Parmaklarımı yanağına koydum, gözlerine baktım. "Seninle bir hayat fikri, daha doğrusu ilk kez 'gelecek' cümlesi beni korkutmuyor.", dedim. Bu, belki de en dürüst cümlemdi. Ne aşk sözcükleri, ne büyük vaatler, sadece bu. O da başını eğdi, alnını alnıma yasladı. "Beni de. ", dedi. "İlk kez." Kaldırımın kenarında, sokak lambalarının altında, kalbim onun kalbine ilk kez bu kadar yakın oldu. Ve bir gül ilk defa avucumda daha da anlam kazandı. İlk defa ölmekten başka bir şey için gül elimdeydi. ... Evin yakınlarına gelmiştik. Ama onun evinde ablası vardı. Beni böyle bırakır mıydı hiç bilmiyordum. Eğer bırakmas ve kendi evine götürmek istese rahat edemezdim. "Karan, şimdi sen beni eve bırak. Olur mu?", dedim tedirgin bir sesle. Bırakmama gibi bir ihtimal de vardı. "Sebep?", dedi. Bana dönerek. Tek kaşını kaldırmış, sorgulayıcı bir bakış vardı. Yutkundum. "Sizin evde yani senin evde ablan var sanırım. Ve ben rahat edemem. O yüzden. Şimdi olur olmadık bir şey yaparım. Ki yaparım. Rezil olmayalım.", dedim. Cidden ben ne zaöandır sarhoşken mantıklı kararlar vermeye başlamıştım. Sanırım yavaş yavaş ayılıyorum. Ya da bayılıyorum. Her neyse. İkisinden biri ya da ikiside. "Sana seni bırakacağımı düşündüren nedir?", dedi kararlı, ama içinde hafif bir sitem de vardı. Sanki beni düşünmesiyle, kararımı küçümsemesi arasında bir çizgide gidip geliyordu. Gözlerim dalıp gitmişti, ama o hâlâ bana bakıyordu. Başımı eğdim, ellerimi önümde birleştirdim. Sanki ayaklarımın dibine bakınca daha net düşünecektim. "Karan, Bak, senin evde ablan var. Ben tanımıyorum onu. Sabah göz göze gelsek mesela ne diyeyim? Napıyorsun kardeşimin evinde mi diycek kadın, çay mı koyacak. Gel bir bardak çay mı iç dıcek. Yani rahatsız olurum. Cidden.",dedim. Sesim ne sertti ne kırgın, ama içinde incecik bir utanma vardı. "Sadece ablan değil mesele. Ben kendimden de emin değilim. Saçma sapan bir şey yaparım şimdi. Olmaz yani. Lütfen anla beni." Gözlerimin içine baktı. Bakmadı daha doğrusu, gözlerimin taa içine dokundu sanki. O an içimden geçen her düşünceyi görüyormuş gibi hissettim. Gülü hâlâ avucumda sıkıca tutuyordum, parmak uçlarım terlemişti. "Eslem." dedi. Sesi bu kez yumuşaktı, ama içindeki ciddiyet ağır ağır aktı üzerime. "Senin şu hâlini böyle savunmasız, böyle kırılgan, yanlız bırakmam ben. Yalnız bırakmak, seni bir yere teslim etmek gibi olur. O da olmaz. Sana bir şey olursa ben kendimi affetmem, yavrum. Kendimi affetmem. Affedemem, güzelim benim." Yutkundum. Gözlerim dolmaya başladı ama henüz taşmadı. Beni böyle sahiplenmesi evet, içimi ısıtıyordu ama kafamda yine de o ince çizgiler vardı. Kadınlar hep böyleydi işte, bin tane ihtimali düşüne düşüne adım atardı. Kalpten önce beyin koşardı bazen. "Ya tamam ama beni oraya götürsen kendim gibi olamam. İçim kasılır. Rahat hissedemem. Hele sabah uyanınca falan yani ne bileyim. Hem senin evin değil mi zaten. Orası senin mahremin. Ben böyle bodoslama istemem. Hadi tamam bir önce ki sarhoşluğum da geldim. Sende kaldım ama şu an o evde ablan var.",dedim. Cümleleri toparlamaya çalışırken içimdeki utanç biraz daha büyümüştü. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sadece ikimizin nefesi vardı geceye karışan. Sonra başımı kaldırdım. Yavaşça, belki de içimde ilk defa kendimi birine bırakma cesaretiyle. "Bizim eve gidelim.", dedim. Söyler söylemez içimde bir yer gerildi, sonra gevşedi. Karan'ın gözleri kocaman oldu bir anlığına. Sanki bu cümleyi hiç beklememiş gibi baktı bana. Gözlerinde şaşkınlık, saygı, minnettarlık, her şey vardı. "Bizim eve mi?", dedi alçak sesle. "Yani sen mi dedin bunu?" Başımı yavaşça salladım. "Evet. Ben söyledim. Çünkü senin yanında olmak istiyorum ama başka bir yerde. Yani daha ben gibi, daha güvende hissettiğim bir yerde. Olmaz mı?" Derin bir nefes aldı. Karan'ın gözleri bir an kapandı, sanki içinde bir tartışma yaşandı o an. Dudaklarını birbirine bastırdı, gözleri dolmuş gibi geldi bana ama bir şey demedim. Birkaç saniye sonra gözlerini açtı ve sadece başını salladı. "Tamam." dedi. "Gidelim." O anda öyle bir şey oldu ki içimde bir şey kırıldı, ama bu kez güzel bir şekilde. Yüzüm kendiliğinden yumuşadı, gözlerimden bir damla indi sessizce ama çaktırmadım. Ellerim titriyordu. Karan bir adım yaklaştı, sonra ellerini yanaklarıma koydu. Avuçları yüzümü sardı. Baş parmağı yanağımı yavaşça okşadı. "Bakma öyle.",dedi fısıltı gibi. "Kıyamam ben sana. Ben senin tek damla göz yaşına dayanamam." Sonra ellerimin arasındayken yüzünü hafifçe eğdi, alnını ellerimin içine yasladı. Saçlarım yüzüme dökülmüştü, bir eliyle nazikçe saçlarımı kenara çekti. Parmak uçları yanaklarıma dokundu, gözlerimi öyle dikkatli izliyordu ki konuşmadan da anlaşabiliyorduk artık. İkimiz de bir şey demedik bir süre. Sadece yürümeye başladık. Adımlarımız sessizdi ama kalbimiz çok sesliydi. Sessizlikte bile bir anlaşma vardı. Sanki bu geceyi sadece yaşamak istiyorduk, kelimelere boğmadan. Yol boyunca konuşmadık. Sadece ellerimiz birbirine biraz daha sıkı kenetlendi. Ben yürürken sık sık çantamı yokladım. Kapıyı açacak cesaretim var mıydı bilmiyordum, ama onun yanımda oluşu her şeyi mümkün kılıyordu. Evin önüne geldiğimizde ikimizde durduk. Bizim evin bahçesinin önündeydik. Bana döndü. Evin önünde bir süre öylece kaldık. Hiçbirimiz kapıya ilk adımı atmak istemiyorduk sanki. Sessizlik ikimizin arasına yayılmıştı ama o sessizlikte binlerce kelime vardı. Karan'la göz göze geldik. Sonra kafasını yavaşça çevirdi, tam karşıdaki binaya baktı. Loş ışıkta tanımadığım bir pencere silueti vardı. Ben de baktım istemsizce. Karan'ın evi. Ve orada birisi vardı. Siluet net değildi ama ablası olduğunu biliyordum. Belki oturuyordu. Belki de sadece ışığı açık unutmuşlardı. Ama benim içim gerilmişti. Yavaşça nefes verdim. Sesim biraz kısıktı ama karanlıkta yankı gibi duyuldu. "Karan eğer şey yani ablan yalnızsa yanına gitmek istersen anlarım.",dedim. Kelimeler ağzımdan çıkarken yavaşladım. "Cidden. Gitmek istersen alınmam. Birlikte uyuyun, hasret giderin. Sonuçta ablan o. Ben bir şey demem." Karan önce bana, sonra tekrar karşıya baktı. Gözlerinde o tanıdık kararlılık vardı. İki adım attı ve karşımda durdu. Gözlerini kısmadan bana baktı. Bir eliyle yanağımı tuttu, parmakları soğuktu ama dokunuşu sıcaktı. "Beni anlayışlılığınla sınama, Eslem.",dedi. Sesi yumuşak ama sahipleniciydi. "Ben bugün, bu gece, seni bırakmam. Kimseye. Hatta kendime bile." Yanaklarım kızardı. Kalbim kocaman oldu bir anda. O sırada başını eğdi, alnını alnıma yasladı. Bir saniye kadar durdu. Sonra yanağımı iki eliyle kavrayıp, alnıma usulca bir öpücük bıraktı. Bir 'seni görüyorum' öpücüğüydü bu. Bir 'sadece sen varsın' gibi. Ama sonra birden kendini geri çekti. "Ama benim bir eve uğramam lazım. Gecelik almam gerekiyor.", dedi. Gecelik demişken sabah ona aldığım eşofman ve tişörtü ona verebilirdim. Ama önce onu eve sokmam gerekiyordu. İnat bir adamdı fakat beni dinlerdi. Umarım. Ama şaka yapmam gerekiyordu. Şu an için. Minik bir şakadan zarar gelmezdi. O an gülmemi tutamadım. Gözlerim parladı, sesim biraz muzırlaştı. "Benimkilerden veririm.", dedim, alayla. "İstersen pembe tişört var. Üzerinde 'Sweet Dreams' yazıyor. Altına da küçük şort. Pembe olanlardan. Bence çok yakışır.' Karan kaşlarını kaldırdı, başını hafif yana eğdi. İnanmaz gibi baktı. "Ciddi misin sen?" "Tabii.", dedim, sırıtışımı saklamadan. "Hatta tişörtte kalpli ayıcık da var. Çok senlik." Karan bir adım yaklaştı. "Eslem.", dedi uyarı gibi. Ama sesi kısıktı, o kadar da ciddi değildi. Sonra belimden tuttu, hızlıca kendine doğru çekti. "Aaaa!" diye küçük bir çığlık attım, istemsizce. Ama kaçamadım. Göğsüne yaslandım. İkimiz de kahkaha attık. "Beni benimle oynama." dedi, sesi hafif tehditkâr ama bir o kadar da şefkat doluydu. Belimdeki eli sıcacıktı, dokunuşu sakin ama hâkimdi. Kendimi geri itmeye çalıştım ama gücüm yoktu. Gülüyordum çünkü, içim titriyordu. "Bırak! Yapma! Cidden veririm o tişörtü, bak pişman olursun. Bir de fotoğrafını çekerim. İnstagram'a atarım. Görürsün gününü." Karan gülerek başını eğdi, boynuma hafifçe dokundu. "Sen sınırlarımı zorluyorsun.",dedi fısıltı gibi bir sesle. "Böyle şeyler söylenir mi bana?" Kahkaham dudaklarımda dondu. Bir anda ortamın havası yavaşça değişti. Sanki yumuşak bir rüzgâr geçmişti aramızdan. Şaka bir anda, içten bir yakınlığa dönüştü. Karan başını kaldırdı. Gözleri ciddileşti. "Bak, cidden ben seni pamuklara sarmak istiyorum bu gece. Öyle bir şey düşünme. Ama şu halinle, bu bakışınla daha fazla dayanabilir miyim bilmiyorum.", dedim burnuna minik bir dokunuş yaparak. Kalbim göğsümde kocaman bir şey olmuştu. İçimde bir sıcaklık yayıldı. Yüzümdeki gülümseme istemsizce küçüldü ama içime yerleşti. Karan'ın belimdeki eli hâlâ oradaydı. Parmakları usulca, fark ettirmeden dokunuyordu. Sanki 'ben buradayım' diyordu. Başımı hafifçe yana yasladım. "O zaman.", dedim sessizce, "Haydi içeri girelim. Sana minicik, ufacık bir sürprizim var ve sana ait olmayan bir tişört giydiririz. Ayıcıkla uyuyan bir adam olarak tarihe geçersin." "Yeter ki senin yanında olayım."dedi usulca. "O zaman pembe tişört giyersin dimi?", dedim kahkaha atarak. O an bir kez daha anladım. Bu adamın yanında ben hep güvendeydim. Üzerimde ne olursa olsun, içimde o vardı artık. ˚˙༓࿇༓˙˚˙༓࿇༓˙˚˙༓࿇༓˙˚ Muazzam bir ihtimalsin Gökyüzüne dokunmak gibi Tüm maviliklerin sahibi olmak gibi Hani nasıl desem, "mutlu olmak" gibi ~Cahit Zarifoğlu Evet. Bu bölüm de böyleydi. Tontiş bir bölümdü bence. Bazı değişiklikler yaptım. Bir sahne vardı. Orayı kaldırdım. Başka bir şey yazdım. Bu arada yeni bir kurguya başladım. Kırmızı Künye isminde bir kitabım var. 5 bölüm yazdım. PÖH kitabı. Ama şu an yayınlamak istemiyorum. En azından 30.bölüme kadar gelmem gerekiyor. Ama güzel bir kitap. Şuraya isimleri bırakayım. PÖH Başkomiser Turgay Onur Korkmaz PÖH Komiser Beste Nur Demiroğlu Cumhuriyet Savcısı Sarp Arslan Evet bu kadar. Detaylar kitapta. Yayınlamaya başladığımda burdan haber veririm. Desteklerinizi beklerim. Kitap kapağını aşağıya burakıcam.  Şimdi. Aşağıya da Karanişko ve Eslemişkoyu koycam.  Birbirlerini yiyen güzel çiftim benim. Yavrularımmğğğ.  Seviyom sizi. Byeee.
Bölüm 29
~AŞILAMAYAN SINIRLAR~
