İçeriğe geç

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 26 · 26 dk okuma

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 26

~TANIDIK SİMALAR~

Evet yine ben. Yine ben. Yine ben. Nasılsınız bakalımmm. Ben de şu an iyi gibiyim. Sonrası Allah kerim. Aklıma biraz zaman atlamak geldi. Çok uzun bir süre zarfında değil. Sadece iki hafta bilemediniz üç hafta. Sevgili olsunlar dimi artık. O yüzden zaman atlayacağım. Pek bir fark olmayacak yine. Sadece Karan iyileşmiş olacak ben de emellerine ulaşacağım. Büyük ihtimalle de bu 27. Bölümde olacak gibi duruyor. Neyse bunu söyliyim dedim. Kaldığımız yerden devam. Bu arada Bayrama özel bölüm yazacaktım. Geçtiğimiz Ramazan bayramı için. Ama aklıma bölüm gelmediği için yazmadım. Eğer fikir verirseniz Kurban Bayramına yazarım. Ya da o zamana kadar bir şeyler düşünürüm. Şu an o kadar yoğunum ki anlatamam. Bir yandan sınavlar, bir yandan proje ödevleri. Canım çıkıyor. Son gün götte bağlayan proje ödevleri. Neyse ya. Devam ke. Seviliyorsunuz... İyi okumalar dilerim. Oy ve yorummmm. Seninle konuşa bilecek kadar heybetli değildi belki kelimelerim ama ruhunu yerinden sallayacak kadar derindi hislettiklerim... -Nazım Hikmet ⊱ ────── {.⋅ ♫ ⋅.} ───── ⊰ Sınıfa giren müdür, müdür yardımcısı ve Savaş Hoca'ya baktım. Hayırdır ne oluyor. Aramamı var. Varsa ben sıçıyore. Telefon var bende. Makyaj malzemesi yok ama telefon var. Bu gün de vermiyesim geldi aw. Bu üç canım hocalarımın sınıfa girmesi ise Fizikçi susmuştu. Haberi vardı belki de geleceklerinden. Belki de o çağırmıştı çünkü yedinci derste formasızları ve makyajlıları, ojelileri, tırnakları uzun olanları, saçı açık olanları-ki bizim okulda saçı açık gezmek(salık)gezmek yasaktı-bir defa rencide etmişti. Şimdi ise sekizinci saatteydik ve zortluyorduk. İnsan saçı qçık diye de rencide ekilmez abi. Belki benim canım bağlamak istemiyor. Hayır yani formaya makyaja bir şey dersin ama siz biraz abarttınız sanki. Büyük ihtimalle fizikçi çapırmıştı. Fırat Hoca'nın elinde bir sürü A4 kağıdı vardı. Bir şeyler yazıyordu fakat okuyamıyordum ama buram buram disiplin kokuyordu. Sanki ayvayı yediniz gibi. Ne forma vardı, ne de makyajım yoktu. Maşallah yok yok. "Evet arkadaşlar. Nasılsınız bakalım? ", dedi Mehmet Hoca. Okulumuzun müdürüydü Mehmet Hoca. 'İyiyiz' şeklinde bir uğultu yükseldi ama o sesin altında büyük bir korku vardı. Çünkü Mehmet Hoca, Fırat Hoca ve Savaş Hoca+A4 kağıdı varsa bir yerde disiplin de ordaydı. Işınlana biliyor muyuz acaba? "Ben de iyi olduğunuzu var saydım ve sizi bir ziyarete gelelim dedik. Evet formalar nerde? ", dedi tek kaşını kaldırarak. Ellerini de arka da birleştirdi. Es selaa tuvessela Gelelim fasulyenin faydalarına. Sınıf suspus oldu. Çünkü neredeyse kimsede forma yoktu. Savaş Hoca öğretmenler masasının önüne ki sıradan elinde ki kağıtları formazızlara, ojeli olanlara, makyajlı olanlara ve tırnakları uzun olanlara dağıtmaya başladı. Hem kontrol ediyor hem de homurdanıyordu. Bir yandan da Mehmet Hoca 12. Sınıf olduğumuz için bize öğüt veriyordu. Canım Hocam. Çok da severim kendisini. Hem sen sabah burda duygulanmadın mı ya. Alla alla ya. Adama bak. Sinirini çıkaracak yer arıyor yemin ederim. Fizikçi malı. Yankı Hoca yani. Siktir et. Her Hoca bunu yapardı. Sabah Savaş Hoca şimdi Yankı Hoca. Diğerketini de saysam burdan İstanbul'a köprü olur amına koyayım. Yol değil köprü. Savaş Hoca yavaş yavaş bana doğru gelirken gözlerim bir fizikçiye bir savaş hocaya bir de müdür ve müdür yardımcısına gidiyordu. Siktim seni Yankı Hocam. Savaş Hoca bana "Ellerini masaya koy", dedi. Dediğini yaparak ellerini tırnaklarım görünecek şekilde masaya koydum. Oje yoktu fakat bak minicik azıcık falan uzundu. Değildi bile. Yeni kesmiştim. Savaş Hoca uzun uzun tırnaklatıma baktı. "Fırat Hocam, Eslemin tırnaklarını pek bilemedim bir de sen baksana. ", dedi. Ananın amı. Buna da uzun diyorsa kökünden sökeyim Hocam. Tırnaksız falan gezeyim. Fırat Hoca tahtanın önünden bize doğru yaklaştı. Gözleri gözlerime değince yutkundum. Bu adam daha önce bu kadar karizmatik görünmemişti bana. Ne cevherler varmış Hocam sende. Gri takım elbisesi onu olduğundan daha iyi gösteriyordu. Ama şu an takılacağım tek şey bu değildi. Çünkü şu an bana karizmatik gelen adam beni disipline gönderecek adamla aynı kişiydi. Ups. Yanımıza geldiğinde Fırat Ve Savaş Hoca tırnaklarıma baktılar. Fırat hocanın bakışları yüzüme tırmandı. Evet doğru bakışa ne diyorduk. "Yaz Hocam. Tırnaktan gitmese makyaj ve formadan gidiyor her şekilde. " Pardon? Pardon? Pardon? Duyamadım. Yaz mı dedi o. Mahkeme de değiliz Hocam. Ayrıca hava soğuk. Şakaydı. "Peki Hocam. ", dedi Savaş Hoca ve önüme bir adet A4 kağıdı koydu. Önüme konan A4 kağıdına baktım. Adımı, Soyadımı, numaramı, sınıfımı ve tekrar adımı isteyen, ön sayfanın altına kadar yazılı olan maddelere göz gezdirdim. Sayfayı doldurdum. Gereken bilgileri girdim. Arkayı çevirdim. Yuh burda da bir sürü madde vardı. Hem de yarısına kadar. Ne yazdınız ayıptır sorması. Türeyiş destanını falan tekrar yazdıysanız söyleyin de bilelim yani. Altta tekrar adımı, soyadımı ayrıyetten imzamı ve bu günün tarihini istiyordu. Tekrar aynı işlemi yaparak kağıdı gittim Savaş Hocam'a verdim. Savaş, Mehmet, Fırat ve Yankı Hocalarım mutlu. Ama ben mutlu değilim. Sınıfta ki siper kişilerin kağıtlarını da topladıklarında Mehmet Hoca pis pis sırıttı ve "İyi dersler Yankı Hoca. İyi dersler çocuklar. ", dedi ve ekibi selam verir gibi havaya kaldırrı ve salladı. Bay bay kemal Amın evladı. Sınıfta bizi Yankı Hoca ile yanlız bıraktılar ve diğer öğrencilere de uyarı kağıfı imzalatmaya gittiler. İlk, üç uyarı kağıdında bir şey olmuyordu ama üçü doldurduğun zaman ailene bilgi gidiyordu. Aynı şeyi tekrar yaparsak kınama vs vs diye gidiyordu en sonunda okuldan atılıyordun. Bunu kim ister ki. Şahsen ben değil. Ama ilk uyarımı bu gün almıştım. Evet ben uyarı aldım. İnanılır gibi değil. Bu kadar kısa tırnapa uzun dedi. Aptal. Tırnaklarıma bir de ben baktım. Hayır gayette kısa. Aptal. "Son 5 dakika ihtiyaç ve dinlenme molası. ", dedi Yankı Hoca. Herkez saldım çayıra mevlam gayıra moduna bürünürken ben de sıraya yayıldım. Biraz sınıfı seyir ettim. Kimisi şişe çevirmede oynuyordu kimisi şişe dikmece. O oyunun adı şişe dikmece miydi. Unuttum. Şişeyi atıp dik getirme şeysi işte. Kimisi boka bakar gibi tahtaya bakıyordu kimisi de Yankı Hoca'nın yaptığı piçliği konuşuyordu. Bizim Naz ve Hatice de eşyalarını topluyorlardı. Bir süre sınra zil çakdı. Ve kim daha toplanmadı. Ben. Çantamın içine eşyalarımı koydum. Zaten kimse kalmamıştı sınıfta ve sınıftan çıkmak için adımladım. Kapıdan çıkar çıkmaz bir tane kızla çarpıştım. Evet bir günüm daha nasıl mahvedecekti bilmiyordum. Zaten uykum vardı. Eve gidip biraz uyusam iyi gelirdi. Elimdeki kulaklık yere düştü. Hiç bir şey yokmuş gibi eğildim ve kulaklığımı aldım. Ama nasıl sinirliyim ve agrasifim. "Ben özür dilerim. Çarpmak istemedim. Çok pardon. ", dedi kız. Başımı kaldırrım ve kahverengi gözlerine baktım. Özür mü dilersin? İçin titredi nedensizce. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi hissettim. Ama böyle bir şey olamazdı. Kızı ilk defa bu gün görüyordum. Ayrıca sinir olmuştum. Siyah saçları, kahverengi gözleri, biçimli kaşları, esmer teni ile güzel görünüyordu. 1.73 ya da 1.75 boylarındaydı. Zayıf bir kızdı. Gözleri sanki bana bir şey söylemek istercesine baktı. Bir an tekler gibi hissettim. Ne olduğunu bilmiyordum ama bu kız normal değildi. Sanki birine benziyoru ama çıkartamıyordum. "Yok önemli değil. ", dedim gülümsemeye çalışarak. Ben gülmüyorum. Bu okulda ilk defa görüyordum. Hem bu kattaysa sınıfı yeni gelmiş olmalıydı. Bu katta sadece 12 ler ve 9 lar vardı, ki 9 ların sınıfı da koridorun başındaydı. 12 lerin sınıfları ise koridorun sonuna doğruydu. Bizim sınıfın hemen yanında 12D vardı. Kesinlikle yeni bir kuzdı. "Teşekkür ederim. ", dedi müzdaripçe. Tekrar gülümsedim ve arkamı döndüm yürümeye başladım. Kız da benimle yürümeye başladı. "Acaba tanışabilir miyiz? Ben Defne Dağdelen. ", dedi. "Ne? ", dedim şaşkınca. Pardon ne dedi o. Dağdelen mi? Demişti. İnanmayan gözlerle ona baktım. Sanki bana bir şey mi oldu der gibi baktı. Sonrasında ise kendime gelmek için çantamın yanında duran suyu aldım. Bir iki yudum içtikten sonra geri yerine koydum. "Ne oldu ki? Yoksa tanışıyor muyuz? Ben seni hatırlamıyorum ama. ", dedi Defne kaşkarını kaldırarak. "Yok tanışmıyoruz ama yanlış anlamazsan bir şey sormak istiyorum sana. ", dedim tereddüt ederek. İçin yanacağını bilerek soracaktım bu soruyu. Bilmek için, öğrenmek için, uzaklaşmak için, yüzleşmek için soracaktım. Zordu ama o kelimeler dökülecekti dilimden. "Yok yanlış anlamam. Ne istiyorsan sorabilirsin tabi ki. ", dedi beni anlayışla karşılayarak. Ne kadar da o rahat olsa da ben rahat değildim. İçin içimi kemiriyordu. Sorular peş peşe sıralanıyordu. Düşünceler susmuyordu. "Babanın ismi nedir? ", dedim kısık bir sesle. Bu sorunun cevabı beni ya mahvedecekti ya mahvedecekti. "Arif. Babamın adı Arif Dağdelen. " Başımdan aşağıya doğru dökülen kaynar sular bacaklarımdan bedenimi terk etti. Kalbim tekledi. Olduğum yerde durdum. Sanki olduğum yere çivi ile çakılmış gibi. Sanki dünyanın sonuymuş gibi geldi bir an için. Kulaklarım duyduğum şey ile çınlamaya başladı. Bir an için başım döndü. "Kızım." "Baba." Ard arda gelen sesler ile nefeslim kesildi. Koridorun başından duyulan ses duvarlara çarparak bize ulaşıyordu. Gözlerimi kapattım. Onun olmamasını dileyerek beklemeye başaladım. Yoksa kendimi okulun çatısından atmak için yukarı çıkardım. Adım sesleri yaklaştı. Geldi, geldi, geldi ve biraz uzağımızds durduğunda gözlerimi tedirgin bir şekilde açtım. Gözlerimi lacivert takım elbiseli adam da gezdirdim. 45 ya da 49 yaşlarını gösteriyordu. Hafif beyazlamış saçları, kahverengi gözleri sanki bana ölüm vaad ediyordu. Garip bakıyordu. Bu adam-yanımda ki Defne'nin sözde-babasıydı Ben ne olduğunu anlayamadan yanımdaki Defne, o adamın yanına ilerledi. Adının Arif olduğunu öğrendiğim adam Defne'nin sırtındaki siyahlı pembeli çantayı aldı. Bu işi bana bakarak yapmıştı. Mutlu aile tablosu desem değildi. Sanki nispet yapıyordu. Ya sabır. Gök görmediğin bir siki taşşa olmuş. Tutmuş tutmuş- ah neyse. Gereksiz insanlar. Gözlerimi devirdim ve yoluma devam ettim. Zaten uyarı yemiştim bu gün bir de sizi çekemeyecek timsah hele de bu Arifi hiç. Uykum da vardı. Ah sinir seviyem birden katlandı. Sanırım kasıklarımda ki ağrı reglimin habercisiydi. Bir sen eksiktin cidden şu mükemmel zamanda. Gelemezdi çünkü daha iki haftası vardı. Erken gelemezsin. Sen doğamazsın. Kulaklıklarımı taktım ve okuldan çıktım. Beni iki günde getirip götürmeye alıştırmıştı herif. Boşluğa düştüm tabi ki bir anda kesilince. Oysa ben her gün otobüsde ter kokusu çeken kızdım. Nerden nereye. Aşk nerden nereye? Ben sabah Karan Hoca'ya cevap vermemiştim. Mesaja üstten bakmıştım ama cevap vermemiştim. Kulağımda ki şarkıyı biraz kıstım. Çalan şarkı ise Dedublüman-Cümlenin Sonu idi. Whatsapp'a girdim. Karan Hoca'nın sohbetine girdim tereddüt ederek. Yazdığı şeyleri bir kez daha görünce kalbim tekledi. Başım döndü. Normal değildi fakat benim için fark etmiyordu. Baş dönmesinden bahsediyorum yani. Normal değildi cidden. Neyse. Ben: Hocam, akşam müsait değilim. Gelemem. Konuşamayız. Kusura bakmayın. Ödevlerim var. ... Çantamı masamın yanına koyarken bir oh çektim. Sonunda eve girdim. Sonunda yatağımı gördüm. Telefonumu sessize alıp komidinin üzerine şarja taktım. Whatsapp'dan bir iki mesajım vardı ama kimin umrunda. Benim değil. Uykum var çünkü. Hemen üzerime bir eşıfman bir divit alıp kendimi yatağa attım. Pembe yorganıma sarıldım. Bir tane yastığı da bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Ben böyle yatıyorum kardeşim. Saat daha 16:55 idi. Ama benim feci uykum vardı. Biraz zaman geçmesi dileğiyle gözlerimi kapattım. Siktir makyajı unuttum. Boşver. Akar gider. Sikerim makyajını. ... Gözlerimi zor da olsa açtım. Kendime gelme süresi tanıdım kendime. Gözlerimi kırpıştırdım. Karşıda ki saate baktım. Saat akşam sekiz. Oha ben o kadar uyumuş muydun. Üç saat falan uyumuştum galiba. Bilmiyorum ya. Siktir et. Komidin deki telefonumu aldım. Yorganı biraz daha üzerime çektim. Oda biraz karanlıktı. Perdeler kapalıydı. Telefonumun ekranında; 38 cevapsız çağrı 50 Whatsapp mesaj Olarak görünüyordu. Telefonumu açtım. Yuh be. 38 kere de bir insan aranmaz ama. Katan Hoca hem aramış hem de mesaj atmıştı. Zaten ondan başkası da arayıp sormuyorsun. Onunla da aram limoniydi zaten. Yüzümü ekşittim. Whatsapp'a girdim. Attığı mesajlara baktı. 50 mesajı nerene yazdın ya. Matematiğin Babası: Eslem okul çıkışı bize geliyorsun. 17.05 Matematiğin Babası: Biraz önce eve girdiğini gördüm. 17.06 Matematiğin Babası: Eslem mesajlarıma bakar mısın? 17.30 Matematiğin Babası: Eslem bir şey mi oldu? 17.31 Matematiğin Babası: Endişeleniyorum. Lütfen bakar mısın? 17.40 Matematiğin Babası: Lütfen gelir misin? Konuşalım. 17.54 Matematiğin Babası: Özür dilerim. Gelir misin? Seninle konuşmak istiyorum. 17.56 Matematiğin Babası: Eslem. Daha ne kadar aramam gerekiyor? 17.59 Matematiğin Babası: Aç şu telefonları. 18.02 Matematiğin Babası: Lütfen bak artık. 18.04 Gibi gibi bir sürü mesaj vardı. Korumuştu sanırım. Ama uyuyordum. Ve hala uykum var. Ve ben uyumak istiyorum. Göz devirdim. En son ki mesajı da 9 dakika önce atıp 4 dakika önce aramıştı. Telefonumun üst kısmından bir bildirim gördüm. Matematiğin Babası: Bu telefonumu açtın açtın. Açmadın geliyorum. 20.15 Ekrana baka kaldım. Ben aş önce uykum mu var demiştim. Uykum falan yok. Telefonumun elimde titremesi ile irkildim. Ekranda kocaman bir şekilde, Matematiğin Babası arıyor... Yazması ile kalbim hızlnadı. Bok var hocam. Gel de seni ben bir güzel... Yatağa at. Yeşil, üzerinde telefon simgesi olan şeyi yukarı kaydırdım. Ekranda, 00.00 Matematiğin Babası Yazıyordu. Arama onaylanmıştı. "Eslem! ", diye bir haykırış kulaklatıma doldu. Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Evet nerde kalmıştık tam olarak. "Efendim? ", dedim uykulu sesimle. Beni eve çağırıyor. Galiba kesicek. İnşallah kesmez be abla. "O kadar mesaj attım o kadar aradım. Neden açmadın, Eslem? ", dedi kızarak. Şey hocam zıbarmakla meşguldüm de. O bakımdan telefonum sessizdeydi. "Hocam uyuyordum duymadım. ", dedim kart kazak sesimle. Bu benim sesim mi? Ciğerlerimin üşüdüğünü yeni fark ediyordum. Sanırım üç güne bilemediniz 5 güne hasta olucam. Hayırlı olsun. Boğızım da acıyordu. Konuşurken öksürme isteği geliyordu. Başım dönüyor ya da çatlıyorru. Ondan daha emin değildim. Böbreklerimi sormayın zaten. Camdan aşşa atsam atıcam. O derece yani. "Sana bir şey oldu diye ne kadar korktum haberin var mı? Ben sana kaç kere dedim şu telefonu sessize alma diye. Sözümü biraz dinlesen böyle olmayacak." "Özür dilerim. ", dedim gözlerimi kapatarak. Ben uyumak istiyorum. Zıbarmak işliyorum. Isınmak istiyorum. Her yerim ağrıyor. Ve kim hasta hasta da olsa kalkıp ders çalışmak zorunda. #Ben. "Hemen yanıma geliyorsun. Eğer itiraz edecek olursan sonu kötü olur. Yemin ederim kötü olur, Eslem. " Ok. Yeminlen içim daraldı. Hayır yani akşam da oldu Hocam. Siktir et beni. Uyuycam ben. Ama bir yandan da tartışmak da istemiyordum. Mecalim yok yani. Yoksa ben gider miyim? Asla. "Hıhım.", diye bir mırıltı çıkardım. "Hemen geliyorsun. 5 dakika sonra burda ol.", dedi ve telefonu ben bir şey dememe kalmadan kapattı. Kulağımdan uzaklaştırrığım telefona baktım. 01.23 Matematiğin Babası Evet. 1 dakika 23 saniye konuşmuşuz. Ve son olarak da azar yiyip yüzüme kapatılmıştı. Kuduruk köpek. Telefonu komidine koydum. Şu an kalkmak o kadar zor geliyordu anlatamam. Elimde ağrıyordu zaten. İçinde cam kırığı kalma olasılığını bir kez daha beynimde analiz ettikten sonra yataktan kalktım. Zaten yatakta oturur pozisyona geldiğimde mide bulantısı ve kafamın dönmesi kendini fazlasıyla belli etmişti. Ciğerlerim yok gibi hissediyorum. Yavaş yavaş ayağa kalktım. Bir an gözüm karardı. Sakiniz tamam. Toparlandım ve lavaboya gittim. Rimelim akmamıştı. 400 Türk Lirası verdim ben ona. Bir zahmet akmasın amına koyayım. Biraz çektiğim torunu eyeliner silikleşmiş. Kapatıcım Allah'a emanet. Saçlar desen yok. Makyajımı temizledim ve odama döndüm. Dolabımın önünde durdum. Ne giye bilirdim ki. Kesinlikle elbise falan giymeyeceğim. Yeterince ciğerlerim gidik. Bir de sökülmesini istemeyiz. Siyah, bol bir tane sivit. Siyah, bol bir eşofman. İdar eder gibi. En fazla ne olabilirdi ki. Makyaj masama oturdum. Aynadan kendime baktım. Göz altlarım morarmıştı. Makyaj yok ya bütün kusurlar ortada. Bir de gözlerim kanlanmıştı. Şöyle bir düşünüyorum da ilk değildi bu sabaha kadar sabahladığım. Bazen hiç bir şey yokken de sabahlarfım bazen ders çalışırdım bazen düşünürdüm ama hiç böyle olmazdım. Uykum tabi de olurda, fakat iki ya da üç saat uyuyunca geçerdi. Bir kahve içip kendime gelirdim ama bu sefer çok farklıydı. Her neyse. Makyaj yapamayacak kadar çok yorgunum. Elime baktım. Bandajı bile değiştirmeye eriniyorum. Saçlarımı düzelttim. İdare eder. Makyaj masasından kalktım. Komidindeki telefonu aldım ve cebime attım. Unuttuğum bir şey varmış gibime geliyordu. Ama ne? Siktir et. Odamdan çıktım. Montumu giydim ve ayakkabılarımı da ayağıma geçirip evi kilitleyip bahçeden çıktım. İnşallah annem yazmazdı. Kadın burda olmasa da seziyordu. Bu işte de bir bokluk vardı. Siktir. Ben odayı temizlemeyi unutmuştum. Kanlar hala yerde duruyordu. Ne kadar pasaklıyım. Karşı evin bahçesine girdim. Kapıyı açabileceğim bir anahtarım yoktu. Sike sike Karan Hoca açıcaktı. Derin nefesler aldım. Her nefes alışverişimde ciğerlerim acıyordu. Zile bastım. Bir kaç dakika sonunda kapı yavaş yavaş açıldı. Tamamen kapı açıldığında tekerlekli sandalye de oturan Karan Hoca'yı gördüm. Gözleri kızarmıştı. Sanırım o da dün gece uyumamıştı. İçeri girdim. Kapıyı kapattım. Ayakkabılarımı çıkardım ve bir terlik alıp giydim. Sanırım bu eve çok alışmıştım. Alışmıştım fakat çok da takılacak bir yer değildi. "Eslem" "Hıı? ", dedim terlik giyerken zaman kazanmaya çalıştım. "Bana bak. " Hala daha uyuz uyuz terlik giymeye çalışıyordum. Bu kadar salaklık neden geldi inan bilmiyorum. Kendini boyunlu kazak giyince akıllı sanıyorum galiba. Konuyu nasıl da dağıttım. Üstüne tanımam. Yavaş yavaş Karan Hoca'ya döndüm. Yeşilleri yeşillerimle buluşunca yutkundum. Bu adamı gördüğüm zaman kızacak bir sebep bulamıyordum ya da beynim bana oyun oynuyordu. Çağla- "Koltuğa geç. ",dedi sinirli bir sesle. Yavaş yavaş koltuğa ilerledim. Karan Hoca'dan uzak bir köşeye oturdum. O da zor da olsa tekerlekli sandalyeden koltuğa oturdu. Bir ayağını koltuğa uzattı. Diğerini de koltuktan aşağıya salladı. Kolu zaten boynundan destekliyor. Boynunda boyunluk yoktu. "Sana ne oldu? Kendine ne yaptın? Gözlerinin hali ne? ", dedi sorgular bir sesle. Geçtik mi anne moduna. Geçtik mi öğretmen moduna. "Ne olmuş? Ne varmış halimde? " Bak illa kavga edicez. Zaten sesim çıkmıyor abi. Uğraşamam valla. Bu baskı altında kaldığım her saniye içime acı olarak işliyordu. "Sen baktın mı aynaya? Baktın mı kendine?" dedi kaşlarını çalarak. Baktım. Gayette normal yani. "Baktım." "Baktın ve bu normalmiş gibi mi davranıyorsun? Sen şaka mısın, Eslem. Sen benimle dalga mı geçiyorsun." Yere baktım. Doğru konuşması benim boğazımda düğümlenirken konuşamadım. Sadece yere baktım. Annemle bile kavga ederken hep yere bakardım. Nedenini bilmiyorum. Bu huyumdan vazgeçemiyordum. Gözlerim dolmaya başlamıştı. Hayır hayır. Ağlamayacaktım. Bana biri kızınca kendimi kötü hissediyordum. Çok mu abartıyorum. Sadece birazcık sevgi ya sevgi. Çok bir şey değil. Sadece sevgi. Yanımsa birini istiyorum. "Hayır.", dedim kısık bir sesle. Ellerimi arkaya götürdüm. Sol elimi sivitin kolunun içine soktum. Kısacası elimin bandajını sakladım. Bunu görseydi eminim biraz daha kızardı. Ve ben kızmasını istemiyordum. Elimi iki bacağımın arasına sıkıştırdım. "Bana bak. " Bana böyle baskı yapmaya devam ederse kapının önüne çökerek ağlamaya başlayacaktım. Üstümde bir baskı hissedince çıldırıcakmışım gibi hissediyorum. Dört duvar üstüme geliyordu. Ona bakmadım. Korkuyordum. "Eslem bana bak. " Her söylediği sözde kalbim korkudan hızlanıyordu. "Eslem, bana bak dedim sana. " Gözlerimi kapattım. Ağlamayacaktım. Ağlamayacaktım. Ağlamayacaktım. "Eslem ba-" "Kes artık. Bana bağırıp durma. Nefret ediyorum bana bağırmanızdan, üstümde gereksiz baskı kurmanızdan, sürekli üstüme gelmenizden. Nefret ediyorum. ", diye bağırdım en sonunda. Artık dayanamadım. Sinirim yeterince tepeme çıkmıştı. Ama pişman olacağımı da biliyordum. Karan Hoca'nın yüzüne baktığımda bana şaşkın ve kırgın bir şekilde evakıyordu. Yeşillerinden bir pişmanlık geçti. Bir süre ikimizde birbirimize baktık. Gözlerimden bir kaç gözyaşı aktı. Ağlamayacaktım bir de. Burnumu çektim. Tıkanmıştı lanet olasıca. "Eslem, ben özür dilerim. ", dedi kısık ve pişmanlığını her yerinden belli eden bir sesle. "Sana böyle hissettirdiğim için beni affet. Sadece bana böyle davranmana dayanamıyorum. Bana küs olmana dayanamıyorum. Lütfen yapma böyle. Benden uzak oturma bana küsme. ", dedi sağ kolunu sarılmam için açarak. Kafasını hafif sağ omzuna yatırdı. Kırarmış gözleri her kerışımda gezindi. Yutkundum. İlk başta koluna baktım. Daha sonra yerimde rahatsızca kıpırdandım. Sonrasında ise ayaklarım beni Karan Hoca'nın olduğu yere doğru götürdü. Burnumu çektim ve koltuğun boş kalan yerine oturdum. Sağ elim ile yanağımı sildim. Sol elim malum. Bunu fırsat bilip beni kendine çekti. Çenemi omzuna yasladım. Ellerini de boynuna doladım. Onun sağ eli bir saçlarıma bir belime giderken sol elimi asla tam olarak yerleştiremedim. Acıyordu ama takmadım. Sızlıyordu. "Senden bir kez daha özür dilerim, lotus çiçeği. Beni affet. ", dedi saçlarımın arasından. Onu affetmemek mümkün değildi. Gözlerimden akan yaşlar onun omzuna damlıyordu. Derin bir nefes aldım. Eli saçlarımı seviyordu. Sanki beni kendi ile birleştirmişti. Bir süre sarılı kaldık. Sonra ayrıldım. Hala eli belimdeydi. "Özür dilerim. ", dedim kısık bir sesle. Gözlerimden yine yaşar akıyordu. Belindeki eli yanağımı buldu. Gözyaşlarımı sildi. O sildik çektim yenileri ekleniyordu. "Ağlama. ", dedi yumuşak bir sesle. Yeşilleri duygu yüklüydü. Onu bir kez daha sevdiğimi fark ettim. Onun gözlerinde kaybolduğumu bir kez daha gördüm. Eli yanağımı hem okşuyor hem de gözyaşlarımı siliyordu. "Özür dilerim bağırdığım için. Sadece okulda bir takım olaylar oldu. Bir de annem fazlasıyla değişti. Çok yorgunum. Yoruldum. Olmaması gereken şeyler oluyor ve ben bunun önüne geçemiyorum. Kendimi fazlasıyla hayattan soyutlanmış hissediyorum. Kalabalıktayım ama yanlızım. ", dedim bakışlarımı ellerime indirerek. Burnum kaşındı. Tam sırasıydı ya zaten. Bunu fark eden Karan Hoca yanağımdaki elini enseme götürdü ve kafamı gögsüne çekti. Üç kez falan hapşurdum. Burnum tıkanmıştı. Adamın kıyafetini de mikropladık ya. Helal olsun. "Hayırlı yaşa, lotus çiçeği. " "Teşekkür ederim. ", dedim kafamı gögsünden kaldırarak. Yeşillerimi yeşilleri ile birleştirdim. Eli saçıma gitti. Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Perçemlerim kulağımın arkasına yetişmediği için yanlarda kalmıştı. Zaten o da sadece sol tarafı kulağımın arkasına sıkıştırmıştı. "Anlat. Dinliyorum. Ne oldu okulda? Kim ne yaptı? Merve Hoca mı bir şey dedi? ", dedi kaşlarını hafif çatarak. "Yok. Yanki Hoca sanırım evde karısı ile kavga edip geldi. Sinirini de bizim sınıftan çıkardı. Forması olmayanları, saçı salık olanları, ojeli olanları, tırnakları uzun olanları ve makyajlı olanları bir posta kendi rencide etti. Yetmedi idareyi çağırdı son ders. Mehmet Hoca, Fırat Hoca ve Savaş Hoca sınıfa geldiler. Uyarı kağıdı dağıttılar herkeze. Bir iki kişi falan kıl payı kurtuldu. Savaş Hoca da işte bir yandan kontrol ediyor makyajlıları falan bir yandan da kağıtları dağıtıyordu. Sıra bana geldi. Bende biraz makyaj ve forma yoktu. Tırnaklarıma baktı. Ama tam karar veremedi uzunluğuna. Sonra uzun dedi sonra yine karar veremedi Fırat Hoca'yı çağırdı. Fırat Hoca da formasızlıktan ve makyajdan gidiyor her türlü dedi. Sonra uyarı kağıdı imzaladım. Ya Allah aşkına bu tırnaklar uzun mu?",dedim sağ elimi göstererek. Sonra devam ettim konuşmaya. "Kökünden sökiyim bari. Buna da uzun diyorsan yani. Afedersin ama gözün mü kör? Sadece hafif kapatıcı ve rimel vardı. Ne yapalım ortakıklarda kusurlu kusurlu mu gezelim? Çok saçma. RRimelkarışanı d ane biliyim. Adamlar sırf canı sıkıldı diye sınıfa toplu katliam yaptılar ya. Olmadı, Hocam bu yaptıkları. Çok ağır oldu. Çok saçmaydı. Bir insan neden saçı salık diye rencide edilir ki? ", dedim soluk soluğa. Susup Karan Hoca'nın yüzüne baktım. Hafif dudakları yukarı kıvrıldı. Yeşilleri her karışımda gezindi. En son elimde durdu. "Tırnaklarında bir şey yok. Neden böyle yaptılar? Bazen okulu ciddi anlamda tımarhaneye çeviriyorlar disiplin adı altında. Çok haksızlık olmuş. Okula döndüğümde müdürle konuşacağım. Ve merak etme o imzaladığın uyarı kağıdını da halledicem. Ayrıca senin kusur sandığın her zerrene hayranım. " Eli saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırmakla meşguldü. Arada bir seviyor arada bir kulağımın arkasına sıkıştırıyordu. Bu adama ölüp bittiğimi söylemiş miydim? Kalbim hızlandı. Bakışlarımı kaçırdım. Burnumu çektim. Lanet şey. ... Akşam yemeğini yemiş ve şimdi büyük L koltukta meyve yiyorduk. Buğra yoktu. Olmamı işime gelirdi. Onu çekemeyecek kadar kafam doluydu. Bir kez daha onun ağzından "o kız ile aranda ne var" gibi bir cümle duymak istemiyordum. Ya da onu hiç görmek istemiyordum. Zaten uykum da vardı. Gözlerimi açık tutma baçalarım başarısız oluyordu neredeyse. Gözlerim bir kapanıyor bir açılıyordu. Uyku beni tesiri altına alacaktı. Karan Hoca'ya baktığımda televizyonu izliyordu. Bir yandan da meyvesini yiyordu. Aramızda az bir mesafe vardı. Bakışlarını bana çevirdi. Yakalandık. Göz kırpıp "Ne oldu? ", dedi seksi sayılabilecek bir şekilde. Bu adamın her bakışı benim tetiklenmeme neden oluyordu. Elindeki çatalı tabağa koydu ve önümüzdeki masaya uzanmaya çalıştı. Ama başarısız oldu. Elinden tabağı aldım ve mutfağa götürmek için kalktım. Zaten benim meyverimde bitmişti. "Mutfağa mı götüreceksin? ", dedi. Başımı evet anlamında salladım. Bir yandan da dudaklarımı kemirmek ile meşguldüm. Siz yapmıyor musunuz? Ben yapıyorum ama sonra da kanadığı için pişman oluyorum. Şu an bunu sikime takmadım. Çünkü yok. Ah sinir. "İstediğiniz bir şey var mı? Gelirken getiriyim?", dedim. "Yok teşekkür ederim. " Mutfağa adımlarım. Hemen tabakları sudan geçirdim ve yerlerine koydum. Ellerini kurulayıp salona, eski yerime oturdum. Sırtımı iyice koltuğa yasladım. Kısa bir süre için gitme fikri beni yokladı ama kısa bir süre için. Hala daha bu evde ne yaptığımı sorgulayan terafımı susrtudum. Öyle geldi içimden yani. Göz kapaklarım kapanırken daha fazla direnemeyeceğimi anladım. Bir süre sonra göz kapaklarım tamamiyle kapandı ve kafam sol tarafa düştü. Kafamı yasladığım yeri çok iyi biliyordum. Daha doğrusu kafamın düştüğü yeri. Ama uyku sersemi olduğum için hiç bir şeyi idrak edemiyordum. Bir kaç dakika daha etraftaki sesleri duydum ama sonrası karanlıktı. ... Birinin beni sarması ile ağlayarak kafamı olduğu yerden kaldırdım. Olan biteni anlamam neredeyse 5 dakikamı aldı. Siktir. Karan Hocanın sağ bacağına yatmışım ve elim ile sağ bacağının içini sıkıyordum. Gözyaşlarım pantolonunu ıslatmıştı. Eli saçlarımı buldu. "Sakin ol güzelim. Kimse senin saçlarına bir şey yapmadı. Burdayım. Yanındayım. Sana bir şey olmasına izin vermem. ", dedi eli saçlarımı severken. Bir an için gördüğüm rüya beynime cereyan etti. Annemin küçükken zorla kestiği saçlarımı görmüştüm. Yine küçüktüm ve yine saçlarımı kesmeyeceğim diye ağlıyordum. 8 yaşında falandım. Saçlarımı ama nasıl uzun. Ama o zamanlar saçlarımı azıcık dökülüyor ve yıkamakta sorun yaşıyordum. Annem bana ne kadar kuaföre götürüp kestirelim dese de kabul etmiyordum. Küçüklükten gelen bir saç bağımlılığım vardı. Asla saçlarımı kesmek istemiyordum. Bir gün annem ben banyodan çıktıktan sonra makas ile banyoya geldi. Zaten banyo yaparken de saçlarımın kolay kolay temizlenmediğini söyleyip durmuştu. Aldırış etmedim. Ama banyoya makasla gelince de ağlamıştım. Çok yalvardım ama beni dinlemedi. 'Eslem sus. Susmuyazsan kökünden keserim', demişti ve beni kapaklayıp susturmuştu. Beni aynanın karşısına geçirip saçlarımı arkama alıp 'Çok kesmeyecrğim', dedi ve boynumun ordan kesti. Ben anneme saf salak gibi inanmıştım. O gün saçlarımı ağlayarak kaybetmiştim. Annem gözümün içine baka baka kestiği saçlarımı çöpe attı. Annem banyodan çıkınca da saçlarımı çöpten aldım. Aldığım belli olasın diye çöp kovasına peçete ile doldurmuştum. Annem bunu fark ettiyse de ses etmedi. Ama saçlarımı kestiği için mutluydu. Çöpe attığı saçlarımı aldım ve toka ile bağlayarak bir kutunun içine koydum. Kutuyu da dolabın altına sakladım. Çekmeceye koysaydım bulur ve atar diye çok korktum. Ne zaman uzun saçlı bir kız görsem ya da saç muhabbeti geçse o gün bir yerde eve gelip kesilen saçlarıma bakarak ağlardım. O günden sonra saçlarım bana küstü ve yavaş yavaş uzamaya başladı. Bir yılda bir parmak kadar anca uzamıştı. Ne kadar yağ, ilaç, vitamin kullandıysam fayda etmedi. 8 yaşımdan 18 yaşıma kadar anca boynumdan belime gelmişti. Arada kırıkları oluyordu. Çok hafif ucundan, bir tırnak uzunluğu kadar falan kesiyorduk kırıklarını. Sonra da kırık almaktan vazgeçtim. Ama şu an saçlarım sağlıklı olsa da ruhsal olarak sağlıklı değildim. Gözümden akan bir kaç gözyaşını elinin tersiyle ile sildi. "Eslem, beni duyuyor musun? İyi misin? Güzelim. ", dedi yanağımı okşayarak. Boş boş arkadaki duvara bakmaktan gözlerimi aldım. Dalıp gittiğimin bile farkında değildim. Islak yeşillerimi yeşilleri ile buluşturdum. Sertçe yutkundum. "Saçlarım.", diyebildim sadece. Elim omzumdan dökülen saçlarıma gitti. Gördüğüm rüyanın gerçek olmamasından ötürü derin bir nefes aldım. "Saçların yerinde güzelim. Kimse bir şey yapmadı. Sakin ol lütfen. Saçlarına bir şey olmasına izin vermem. Dokunanın elini kırarım. ", dedi beni kendine çekerek. Kollarım otomatikmen boynuna dolandı. Kim bilir ne zamandır ağlıyordum. Ağlamamı duymasını sorun etmemiştim. Umrumda değildi. Bu adam saçlarıma ne kadar değer verdiğimi bilen nadir kişilerdendi. Gözlerimi kapattım. "Annem saçlarımı küçükken çok uzun diye zorla kesti. Ne kadar yalvardıysam da dinlemedi. O gün ne yaşadığımı bir Allah bir de ben biliyorum. Sanki ölmüşüm gibi hissettim. Benim saçlarıma ne kadar değer verdiğimi bilen annem, benim saçlarımı kesme şakası bile yapılsa ağladığımı bilen annem saçlarımı kısacık kesti. Hiç düşünmeden makası saçlarıma daldırdı. ", dedim boynunda ağlarken. Sesimden nefret dökülüyordu. İşte bu yüzden anneme bir şeyimi anlatmazdım. Bana hep farklı bakmıştı. Hep katil mişim gibi baktı. Bu çıkarımı nerden yaptığımı soracak olursanız annem ben küçükken bir keresinde e kavga ettik. 'Herkesin annesi iyi sen neden iyi değilsin. Sürekli bana böyle davranıyorsun? ', demiştim dilimi tutamayıp. Yine patlama anlarından biriydi. 'Sen bir katil-', diyeceği şeyi birden söylememişti. İçine atmıştı. O gün, tam da o gün kendimi hayattan soutlamıştım. "Meraketme. Saçlarına hiç bir şey olmadı. İnan bana bundan sonra kimse, senin saçına dokunamayacak. Buna izin vermem. Bir daha o duyguları yaşamana izin vermem Eslem. Anlıyorsun beni değil mi? Buna izin vermem güzelim. Bana güven. Senin saçlarını okşamama izin ver. O saçları iyileştirmeme izin ver. ", dedi ve saçımı öptü. Anın etkisiyle daha fazla ağladım. Güvenmek tehlikeli bir oyundu. Yanındaki kişiyi iyi seçersen bu oyunun yarısını kazanmışsın demekti. Ama yanındaki kişi senin için iyi değilse baştan oyunu kaybetmiştin. Ben bu yenilgiyi ilk babamdan sonra da annemden aldım. İkisi de beni sevmiyorlardı. Biri giderek biri de benim en değerli şeylerini benden alarak sevmediklerini göstermişlerdi. "Söz verin Hocam bana. Kimse dokunmayacak saçlarıma değil mi? Söz dimi? " "Söz veriyorum güzelim. Sana söz veriyorum. Saçlarına kimse dokunamayacak. " Kafamı boynuna gömdüm. O da eli saçlarımı seviyor ve okşuyordu. Bir süre-ben sakinleyene-kadar böyle kaldık. "Eline ne oldu? Lotus çiçeği. Umarım kendine, başkalarının senin hakkında düşünceleri için zarar vermemişsindir. Yoksa sana kızarım. O kişileri de kurşuna dizerim. ", dedi hafif bir sesle. Hala ayrılmamıştık. Elimi, bacağında yatarken fark etmiş olmalıydı. Uyuyana kadar iyi saklamıştım elimi. Arada bir yakalanma tehlikesi atlatmış olsam da paçayı sıyırmıştım. Ama şimdi yakalandım. "Hayır. Başkaları için asla kendime zarar vermem. ", dedim elimi ensesine deki saçlara çıkararak. Saçlarını okşadım. "Anlat.", dedi saçıma tekrar bir öpücük bırakarak. "Boş verin Hocam. " "Boş veremem. Ben seni daha önce de uyarmıştım bu konu hakkında. Boş vermemi isteme benden. Bunu görmezden gelemem. Zaten hasta oluyorsun. Sana ceza olarak sabaha kadar ders anlatmamı istiyorsun herhalde. Şimdi anlatıyorsun bana ne olduğunu. ", dedi yine aynı ses tonuyla. Gözlerim salonun her yerinde gezindi. Tablolar, vazoda ki kırmızı çiçekler, kapı, ayakkabılık vs vs vs. Tablo. "Sabab işte moralim bozuktu biraz. Uykum dda vardı. İşte olmadık bir sinir geldi. Ben de o kadar kitap okuyordum. Sonra kitabı duvara çarptım. O da duvarda ki çerçeve yere düştü, kırıldı. Ben de onu toplayayım derken avcum kesildi. " Bazı yerleri kesik kesik anlatmış olsam da yenilir, idare eder bir hikayeydi. Çok geçmeden konuştu. Ben de bu sırada saçını okuyordum yavaş yavaş. "Keşke daha dikkatli olsaydın. Ya da bana haber verseydin hastaneye giderdik. Ah be güzelim. Ah be güzel kızım.". Saçıma bir öpücük daha bıraktı. Gülümsedim. Diyemedim ki ona 'sana sinirlendim de oldu', diye. Söyleyemedim... Söyleyemezdim. Çünkü şu an onun kollarındaydım. Benim yıkılmama sebep olan adam beni toparlamayı da biliyordu. "Gerek yok zaten çok fazla bir şey yok. Teşekkür ederim. Her şey için teşekkür ederim. ", dedim minnetle. "Her zaman, Lotus çiçeği. Her zaman. ", dedi. Ondan ayrıldım yavaş yavaş. Koyulaşmış yeşil gözlerini bana kilitledi. Biz bu kadar yakın mıydık? Onun eli belimde, benim elim onun ensesinde. Diğer elim ise bacağının iç kısmındaydı. Hani şu sıktığım yer varya. Ordaydı. Parmaklarımı hareket ettirdim. Bacağının kasıldığını fark etmem uzun sürmedi. Neredeyse burun burunaydık. Gözleri bir dudaklarıma bir gözlerime değiyordu. Savaş veriyordu resmen. Benim de ondan farksız bir yanım yoktu. Biraz yaklaştı. Kalbim hızlandı. Orman kokusu beni etkisi altına alırken bana yaklaştı. Öpüşecek miydik? Yok canım sende. Ne münasebet. Biraz daha yakına geldi. Buru larımız arasınd azıcık bir mesafe kaldı. Bacağındaki elim hareketlendi. Derin nefes alıp yutkundum. Bunu gören Karan Hoca'nın adem elması hareket etti. Elimi bir kez daha hareket ettirdim. Sanki inadına yapıyormuşum gibi. İnadına mı yapıyordum. Evet. İnadına yapıyordu. Dün gecenin intikamıydı. Çok saçma bir intikam yöntemi. Daha çok tahrik edici kıyafetler giyerek onu erek de bırakmak vardı ama saygı geregi- "Si ta main continue de bouger encore un peu, tu te retrouveras sous moi, une fleur de lotus. Tu es d'une beauté irrésistible. »" (Çeviri: Biraz daha elin hareket etmeye devam ederse kendini altımda bulursun, Lotus çiçeği. Dayanılmaz bir güzelliğin var.) Ne dediğini anlamaıştım. Bunu söylerken dudaklarıma bakıyordu. Gözleri dudaklatımsan ayrılmadı. Söylerken çok yavaş ve acı çektirecek kadar güzel söylemişti. Sıra bende sanki. Haa? "Вы просто невыносимы, Мастер." (Çeviri: Çok dayanılmazsınız Hocam.) Biraz daha böyle bakışmaya devam edersek ya öpüşecektik ya öpüşecektik. Çünkü ben biraz daha böyle kalmaya devam edersem yapışırım bu adama. Nasılda ağlama havasından çıkıp hocama yapışma şeysine girmiştim. Şeysi işte. Anladınız siz. Bu adam tam bir yürüyen ilaç. Şu an yürüyememesini göz ardı edebilirdik. Bu büyülü anı bozan şey ise Karan Hoca'nın telefonumun çalmasıydı. Birden irkildim. Biraz geri çekildim ama hala onun eli belimdeydi. ─── ・ 。゚☆: *.☽ .* :☆゚. ─── Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık herşeye Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan Kalbini bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış, Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan İçindeki çocuğa sarıl Sana insanı anlatır Eller günahkar Diller günahkar Bir çağ yangını bu bütün Dünya günahkar Masum değiliz hiçbirimiz Evet. Yeni bölümde böyleydi. Eslemi anlayabiliyorum. Saçları ve korkuları için. Bunu söylemek kolay olmasa da Eslem benim kitaba dökülmüş halim resmen. Sadece bir kaç ayrını hariç ben. Eslemin yaşadıkları benim hayatımda yaşadıklarım ile yanı. Kolay değil. Her neyse. Hastalıktan ölüyorum. Ben hastayım neden Eslem hast solmasın. Neden olmasın ki? Dimi. Hayatım bok çukuru gibi. Bu gün okulu astım hastayım diye. Ne kadar etik. Devamsızlık bana şaka diye giricek. Bir yandan barıştıkları için iyi oldu. Keşke öpüşselerdi. Amına koyacam telefonun. Hehehe. Neyse. Oy ve yorum yapın. Üşütüp hasta olmayın. Çok kötü bir şey çünkü. Byeee. Kendinize cici bakın. Görüşürüz. 🪷  Eslem ve Karanişko temsili. 😉

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.