Mirhebaa. Nasılsınızzz? Beni sorarsanız elhamdülillah. İvetttt uzun uğraşların sonunda 25. Bölüme kadar geldik. Telefona gururlu bakışlar atıyorum. Hehehehe. Hepsi sizin sayenizde. Teşekkürlerimi iletiyorum. Ben bu kitaba 10.08.2024 tarihinde başlamıştım. Daha doğrusu ilk bölümü o zaman yayınlamıştım. Bu günün tarihine gelirsek 21.04.2025. Yani bilmiyorum. Bu tarihler aralığına göre bölüm sayısı iyi mi? Tam 9 ay 11 gün falan olmuş yani. Doğru biliyorsam tabi. NE OLURSUN MEDYAYA BAKKK. ATİLLAMM VARRĞĞĞ. AH BENİM, SEVDİĞİ KIZ TARAFINDAN SEVİLMEDİĞİ İÇİN KENDİNİ ÇİRKİN SANANAN ŞAİRİM. Neyse neyse. Uzattım yine. Bölüme geçelim. İyi okumalar dilerim... Seviliyorsunuz... Belki de yanlıştı doğrularım Aşkını, sevgini sorguladım Yolların kapalıydı zorlamadım Öldürdüm çiçeğimi, yaşatamadım ✩.・*:。≻───── ⋆♡⋆ ─────.•*:。✩ Kafamı kitaptan kaldırdım ve duvardaki saate baktım. Sabah saat 06.20 idi. Sabaha kadar uyumamıştım sinirden. Kafam dağılsın diye ders çalışıp test çözmüştüm. Şimdi ise Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna kitabını okuyordum. Okuduğum sayfanın üçüncü parağrafında şu söz yazıyordu, "İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü var. " Gözlerimi kitaptan tavana çevirdim. Uykum olsa da uyumamıştım. Ders çalışmış ve kitap okumuştum derin düşünceler içerisinde. Yok hayır sınav kaygısı değildi, not kaygısı da değildi. Gerçeklerden kaçmıştım. Etrafımda ki değişen insanlardan ve gerçekleri öğrenmemden kaçmıştım. Kaderinden kaçmıştım. Canımın yanacağını bile bile bir şeyleri sorgulamıştım. Ama içinde hala cevabı canımı yakacak diye sormadığım sorular vardı. Her şey bir o kadar karışıktı. Kafamın içi dağınıktı. Toparlayamıyordum. Kulaklığımda ki şarkı değişmişti ve ben bunu yeni fark ediyordum. Ben en son Sezen Aksu'nun şarkısını dinliyordum ama şimdi Aşk Paylaşılmaz Fon müziğinin sonlarına doğru gelmişti. Ben o kadar dalmıştım işte. Ben o kadar düşünmüştüm işte. Bir kalp bir kere severdi. Oysa her insanda kalp vardı. Bütün insanlar severdi. Ama herkes aynı şeyi iki defa yaşayamazdı ve erkekler ilk aşklarını unutamazlardı. Tıpkı Karan'ın, Çağlayı unutamadığı gibi. Elimde ki kitabı kapattım ve yatağa çarptım. Sabahın bu saatine kadar ağlamamak için o kadar çok direnmiştim ki. O kadar çok çaba sarf etmiştim ki. Hepsi de anlamsızmış. Kafamı tavana çevirdim tekrardan. Derin nefesler aldım. Ağlayacaktım. O kadar emindim ki bunu ben bile kabul ediyordum. Gece boyunca verdiğim savaşı sabahın ilk saatlerinde kaybediyordum. Neden ağlamamak için uğraştığımı da bilmiyordum. Dolan gözlerimden birer damla gözyaşı süzüldü. Gözlerimden yanaklarıma oradn çeneme kadar gelip yorgana düşmüştü. Kafamı indirdim. Karşı duvara baktım. Gözlerim daha fazla dolmaya başlamıştı. Komidinin üzerinde duran telefonumu aldım. Şarkının sesini biraz daha verdim. Whatsapp'dan mesajlar vardı. Guruptandı hepsi. Şimdilik bakmayacaktım. Geç kalmıyordu zaten. Gözlerimden akan yaşın biri telefonuma düştü. Ekrana gözyaşım temas edince direk olarak kimin sohbetinin üstüne düştüyse onun sohbetine girdi. Matematiğin Babası çevrimiçi Gördüğüm yazı ile kalbim hızlandı. İstemsiz yatakta dikleştim. Aptal kalbim, aptal kafam. Her şeye kanıyordu. Her şeye hızlanıyordu. Her şeyi fazlasıyla kafaya takıyordu. Lanet olası düşünceler beynimi, bedenimi, beni, benliğimi ve en önemlisi de kalbimi çürütüyordu. Güvenimi sarsıyordu. (Saat 00.00 lann. Niye yazma gereği duydum anlamadım ama. Neyse. Birden saate bakasım geldi. O da denk geldi galiba.) Ben bu adamı böyle kayıt ederken ne düşünmüştüm acaba. Kesin şey kafasındaymışımdır, 'ben seni seviyorum, sen de beni sev' ya da 'o bana lotus çiçeği diyor ben de lakap bulmalıyım' falandı sanırım. Yüzümü ekşiterek ekrana baktım. Acilen değiştirmem gerekiyordu bu ismi. Normal Karan Hoca diye kayıt ederdim. Sonuçta neden bir lakabı olsun ki. Değil mi? Matematiğin Babası yazıyor... çevrimiçi yazıyor... Hemen sohbetten çıktım. Elim ayağım buz kesmişti birden. Korku tüm bedenimi esir alırken telefonum titredi. Daha sonra bildirim sesi kulaklarımı doldurdu. Gece uyumamıştım mıydı yoksa. Hem neden bir insan karga bokunu yemeden öğrencisine yazardı ki. Yatağımda biraz kaykılarak perdeye ulaştım. Hafif aralayıp karşı eve baktım. Odanın ışığı yanıyordu. İyi bok yiyorsun. Ben hala onu mu merak ediyordum. Evet çünkü salağım. Neden olmasın. İçinde neden uymadı diyeceğim ama kesin aklına Çağla gelmiştir ya da son mektubunu tekrar tekrar okuyordur. Kaçınılmaz ihtimaller. Ondan mesaj vardı kesinlikle. Korksam da bakmak zorundaymışım gibi hissettim. Matematiğin Babası: Sabah, Buğra götürecek seni okula. Evden çıkarken bana yaz. Bu arada günaydın. Yok amına. Buğra'ya bak sen hele. Kavgayı bitirmişler, barış sağlanmış, emir verilmiş, acılar unutulmuş, olan her şey sineye çekilmiş ve beni Buğra'nın okula bırakma konusunda ikna etmişti. Yok canım sende. o kadar da saf salak değildim. Kalbimin ne kadar acıdığını, kırıldığı en derinine kadar hissediyordum. Oh ne ala memleket. Nah giderim bundan sonra senle. Nah sana baklava. İsminin üzerine tıkladım ve görüldü oldu mesaj. Elim titrerken kılavyede dolaştırdım. Ben: Yok. Gerek yok. Ben kendim giderim. Matematiğin Babası: İtiraz istemiyorum. Buğra bırakacak. Cidden o kavganın üzerine Buğra beni mi bırakacaktı. Elinden gelse Buğra, beni evrenden silecek. Bu da gelmiş Buğra seni bırakır diyor. Ananın amı. Ananın amıı. Tabi kendi değildi yukarıda kavgayı duyan. Duymasa bile olayın merkezindeyidi. Ama ben de ne olduğunu anlayamadan Çağla'yı öğrenmiştim. Olay üstüne olay yaşamıştım. Çekmece de ki okuduğum evraklar ve silah beynimden vurulmuşa dönmemi sağlamıştı yeterince. Bir de ansızın onların kavgalarına şahit olmuştum. Büyük bir sevinçle gittiğim evde Çağla'yı öğrenmiştim. İnanılır gibi değil. Üstüne üstlük bir de sabah karga bokunu yemeden yazıyordu. Cidden kavgayı duymadığımı nasıl düşüne biliyordu. O kadar yüksek sesle kavga etmiştirler ki. Bir de Buğra hızını alamayıp vazoyu kırmıştı. Gerizekalı şey. Ah sinirim yine tepeme çıktı bak. Telefonu karşı duvara çarpasım geldi. Kendimi çatıdan atasım geldi. Alın beni şurdan. Ne olursunuz. Alın beni. Elim kılavye de dolaştı. Ben: İstemiyorum Buğra falan. Bırakmasın kimse beni. Ben kendim gider gelirim. Gerek yok. Matematiğin Babası: Eslem, lütfen izin ver Buğra bıraksın. Ben: İzin falan vermiyorum. Bırakmasın ya. Mal mıdır nedir. Aptal şey. Yemin ederim sinirlendim ki o kadar. Bir yerleri kırıp parçalayasım vardı. Siktiğimin herifi. Aynen Buğra beni bıraksın da öğüt dolu konuşma yapsın gelene kadar. Bir de geçmişi yüzüme vursun. Ben de utançtan yerin dibine gireyim. Yetmesin bir de dilimi tutamayıp kavga edelim. Ağzıma geleni sayayım. Oldu canım oldu. Ben dilimi tutamam. Ki tutamadım da zaten. Daha doğrusu elimi tutamadım. Elim de dilim de sivriydi. Pişman olmama için bana açık çek sunuyordu resmen. Matematiğin Babası: İlla kavga mı edelim? Ben mi geliyim yani. İtiaraz kabul etmiyorum. Buğra kapının önünde seni bekliyor olacak. Ben: Edelim. Kavga edelim. İstemiyorum ya. Zorlamı götüerecek? Ya da bir dakika okula da gitmiyorum. Göndere bastığımda tüm vücudumu pişmanlık esir aldı. Biraz ileri mi gitmiştim. Sanırım evet. Evet'i fazla oldu. Fazla ileri gittim ve biraz diklendim. Dinlenmiş bulundum yani. Sanırım ben klavye delikanlısıydım. Yüz yüze gelsem sanırım bunu söyleyemezdim. Matematiğin Babası: Özür dilerim. İnan böyle olmasını istemezdim. Ya bi siktir git ya. Böyle olmasını istemezmiş. Bak bak bak. Amip beyinli. Kesin akşam efkar geldi. Baktı Çağla yok, Eslem var. Bari onla oyun oynanayaım dedi. Aptal şey. Aptal şey. Gerizekalı. Yemin ederim kafasını duvara sürtesim geldi. Ay bana bir kal geldi. Ben: Özür mü? Cidden mi? Yok teşekkür ederim. Yeteri kadar salak yerine koyuldum. Bu kadar oyun yeter. Oynandı ve bitti. Gerçekleri konuşalım. Kesinlikle klavye delikanlısıyım. Yemin ederim balkonda görsem bakmaya kıyamam. Ben nasıl bir aptalım onu da anlayamadım ama. Gereksiz yere kendi kendime tiriplere falan giriyorum. Napa bilirim. Salakça işler tutuyor. Ben delirmiyim de kim delirsin ha. Kim delirsin. Allah kahretsin sizi. Akıl bırakmadınız insanda. Matematiğin Babası: Kim seni salak yerine koyuyor. Öyle mi düşünüyorsun. Seninle oyun oynayan yok. Ne oyunundan bahsediyorsun? Ben: Ya Hocam. Allah rızası için yeter. Vallahi yeter. Yoruldum. Beni de kimse bırakmasın. Ne derseniz deyin ben kendi bildiğim doğruları uygulamak istiyorum. Matematiğin Babası görüldü çevrimiçi yazıyor... çevrimiçi yazıyor... Yazıyorsan yaz be. Zaten uykum var. Senle uğraşamam. Bir dakika ney. Ben bütün sinirimi bu adamdan mı çıkarmıştım. Utanç bütün vücuduma yayıldı. Kesinlikle bir süre yüzüne bakamayacaktım. Kesinlikle aptal aptal işler yapacaktım. Allah kahretsin beni. Allah kahretsin sizi. Neyse. İki ucu boklu değnek gibi. Ayy ayy. Whatsapp'dan çıktım ve telefonu yatağın ayak ucuna fırlattım. Kenara koyduğum kitabımı okumaya devam ettim. Bok gibi hissetmeme rağmen gülesim vardı. Alo mal kabul mü? Neyse. Kitabımı okumaya devam ettim. Telefonuma bildirim geldi. Sonra bir tane daha bir tane daha. Ve sonuç. BAKMADIM. Sikimde değilsin. Seni umursuyorum. Beni bırakmasına gerek yok. Beni bırakmanı istiyorum. Senden nefret etmeye başladım. Bana zarar vermene rağmen seni istiyorum. Ben neden böyleydim hiç bir fikrim yoktu. Beynimde yeni çakan şimşekler vardı. Siktir. Mutfakta gördüğüm o bebek mama kabı Karan'ın çocuğuna mı aitti. Kalbim istemsiz hızlı çarpmaya başladı. Heyecandan değil korkudandı. Ben sanırım kendimi kandırmıştım. Ben kendimi kandırmıştım. Allah kahretsin. Allah kahretsin. Elimde ki kitabı karşı duvara çarptım. Duvarda ki çerçeve yere düştü ve kırılma sesi kulaklarımı doldurdu. Benim ilk 23 Nisanımda çekilen bir fotoğraftı. Pembe bir gelinlik giydirmiştiler o zaman. Tipik 23 Nisan gösterisiydi. Fakat o gün annem benim gösterime gelmemişti. Arkadaşlarımın anneleri ve babaları gelirken benim annem gelmemişti. Sanırım hayata olan ilk bağım o gün kopmuştu. İlk zamanlar geciktiğini düşünmüştüm. Fakat öyle olmadı. Saniyeler dakikalara dakikalar ise saate dönüştü ve benim şiir okuma sıram gelmişti. Ve ben de kendi sıram gelene kadar okulun kapısında annemi beklemiştim. İşte o gün, tam da o gün benim için bir kırılma noktasıydı. İstemeyerek şiirimi öğretmenimin zoruyla okudum. Şiir bittikten sonra da lavaboya gidip ağlamıştım. Öğretmenin neden ağladığımı sorduğunda ise annemin gelmediğini söyleyemedim ama o farkındaydı. Diğer öğrencilerin aileleriyle teker teker ilgilenmişti salonda. Fakat benim annem yoktu. Babam zaten yoktu. Öğretmenimin bana uzaktan baktığını çok uzun süre sonra fark ettim ama o yaşımda hiç bir şeyi fark ettirmediğimi sanarak annemi beklemeye devam etmiştim. İşte öğretmenimin bakışı bana hayatta ilk kez ve bir kere daha yanlız olduğumu hissetmeme yardım etmişti. O bakışların altında ezildiğim her saniye her dakika içime öyle bir işledi ki bir daha ki 23 Nisan gösterime annemin gelmeyeceğini düşündürmüştü, ki öyle de oldu. Öğretmenim lavaboya geldiğine ve bana neden ağladığımı sorunca da ayakkabıların ayağımı sıktığını söylemiştim. Sonra da saçımı öpmüştü Sevil Hoca. Ondan sonra da benim elimi yüzümü yılkamama yardım edip salona götürmüştü. 23 Nisan gösterisi bitince de diğer çocuklar aileleri ile 23 Nisan'a özel hazırlanan panonun önünde fotoğraf çekinmiştiler. Benim annem olmadığı için Sevil Hocam ile çekinmiştim. Sonra da 23 Nisan hediyemi alıp eve ağlayarak dönmüştüm. O akşam annem 23 Nisanın nasıl geçti diye sormuştu ve ben de iyiydi diyip geçiştirmiştim. Ve sonra bana yetişemediği bi acil bir hastası olduğunu söylemişti. Oysa ki Diş doktorları randevu ile çalışırlardı. Annem özel diş hekimliği değildi o yüzden hastane de randevu ile normal doktorlar gibi çalışıyordu. Ben o gün her şeyin farkında olmama rağmen susmuştum. Ve annemin karşısında ota boka gülmüştüm. Bu da böyle bir anım olarak kalmıştı. Ben de sırf bu acı bana her seferinde kimseye güvenmemem gerektiğini hatırlıyım diye çerçeveletip duvara asmıştım. Şimdi ise birine güvendiğim için bu çerçeve kırılmıştı. Sanırım buraya kadardı. Birine güvenmiştim. Güvendiğim için de kırılmıştı. Ben anneme bile bu kadar güvenmemiştim. Annemi severdim ama her bokumu da anlatmazdım. Bazen bir şeyler sezerdim ve konuşmazdım. Bir keresinde bana yemek yerken durduk yere 'kızım sen mi geldin? ', demişti kocaman gülümseyerek. Durduk yere böyle demesi beni epey düşündürmüştü. Zaten sofrada yemek yiyorduk ve durduk yere bunu demişti. Bazen salonda asılı olan tabloya dalıp giderdi. O tablonun ne olduğunu ne anlama geldiğini sorduğumda ise normal bir tablo diyordu. Oysa normal bir tablo değildi. Tablo da kırmızı ve pembe renkler ile gelişi güzel boyanmıştı. Hiç bir anlam ifade etmiyordu. Hani şey olur da eliniz boya olur da elinizi normal bir kağıda silersiniz ve orda izi kalır ya o gibiydi işte. Ama hala ne anlama geldiğini anlayamamıştım. Bu da böyle yara olarak kalmıştı. Yerdeki çerçeve kırıklarını avcuma toplamaya başladım. Her bir cam kırığını avcuma koyduğumda gözlerimden yaşlarım akmaya devam ediyordu. Düşünmek değil sevilmemek yorardı insanı. Düşündüğün zaman bir çıkış yolu elbet olurdu ama sevilmediğin zaman her gece de düşünsen fayda etmezdi. Mesela ben aklım erdi ereli şurda 12 sene oldu diyelim. Babam beni 5 yaşımda terk etmişti ve ben de bunun acısını 6 yaşımda görmeye başladım. O gün bu gündür 12 yıl oldu ve ben her gece düşündüm, düşündüm ama yok. Olmadı. Sevilmedim. Düşündüm bir çıkar yolu buldum ama sevgisizliğe çare bulamadım. Cam kırığı dolu avcumu sıktığımı yere damlayan kandan yeni fark ediyordum. Acı hissetmiyordum ama kalbim ağrıyordu. Avcunu açtım ve kanlı camlara baktım. Pıt pıt diye kan, parkeye damlıyordu. Öylece avcumdan akan kana baktım. Bir insana kendi kanının akması güzel gelir miydi? Bana şu an kendi kanımı seyir etmek güzel geliyordu. Çözdüğüm yerden kalktım. Yerler hep kan olmuştu. Sağlam elimi diğer elimin altına tuttum ve diğer yerlerin kirlenmesine engel olarak lavaboya gittim. Avcumdaki camları zor da olsa çöpe attım. Avcunu açmakta güçlük çekmiştim. Avcum da baya kesik vardı ama dikişlik bir şey yoktu. Elimi düzgünce yıkadım. Lavaboda su ile karışan kanım tıptı katil mişim gibi hissettirdi. Elimi yıkama işi bitince kesiklere baktım. İçinde cam kırığı olmasa da çok kesik vardı. Ve avcuma peçete bastım. Kanı durdurmam gerekiyordu. Bir süre sonra peçeteyi çektim. Yeni bir peçete bastım. Kan hafif durunca kanlı peçeteleri çöpe attım. Avcuma pandaj yapmam gerekiyordu. Allah'tan sağ elim değildi. Sol avcum kesilmişti. Koca bir pamuğa tentirtüyot döktüm ve avcuma bastım. Yanması umrumda değildi. İşim bitince üstünden kırem sürdüm ve kocaman gazlı bezi avcuma koyup üstünden sargı ile sardım. Lavobodan çıktım ve odama gittim. Cam ve kanlı parkeye baktım. Temizlemeyeceğim lan. Dursun öğle. Sadece fotoğrafı aldım ve masama koydum. Zaten onun üzerine de kan sıçramıştı. Silsemde üstünde hafif kan izleri kaldı. Bu gün olan derslerin kitaplatını çantama attım. Saat daha erken olsa da şimdiden hazırlansam iyi olacaktı. Saat zaten 06.54 olmuştu. Telefonumu alıp mutfapa indim. İştahım yoktu ama yine de birkaç bir şey atıştırıp yukarı çıktım. Gardırobumun önünde durdum. İstemeye istemeye kapağını açtım. Forma giymenin zamanı geldi ha. Hayır giymeyeceğim. Bok yesinler. Bu gün biraz daha inat olduğum için giymeyecektim. Şöyle bir dolabıma göz gezdirdim. Bol, gri, kumaş bir pantolon, üstüme de boyunlu bordo bir kazak aldım. Bir tane de kemer aldım ve bu kadar iyiydi. Kıyafetlerimi aldım ve yatağa koydum. Hızlıca hepsini giydim. Saat 07.40 olmuştu zaten. Dersim 08.30 da başlayacaktı. Evet biraz daha zivtine bilirdim. Makyaj masama oturdum ve saçlarımı ve makyajımı yapmaya başladım. Saç modeli ne yapacaktım hiç bir fikrim yoktu. Şöyle bir kendimi süzdüm. Morarmış göz altlarıma kapatıcı şarttı. Biraz makyaj ve fönlü saçlar. İdare eder gibi. Hızlıca kapatıcı, rimel, dudak kalemi ile makyajımı hafif yapıp bıraktım. Şöyle bir kendime baktım. Gözüme az geldiği için toz eyeliner ile hafif bir eyeliner çektim. Hafif fırça ile dağıttım. Güzel oldu la. Hızlıca saçıma fön çektim ve sanırım hazırdım. Dolabımdan gri bir kaban aldım. Okeyiz sanırım. Saate baktım. O baya olmuş. 08. 12. Okula yetişmem gerekiyordu. Çantamı, telefonumu ve kulaklıklarımı alıp salona indim. Ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Kapıyı kilitleyip anahtarı çantama attım. Kulaklıklarımı kulağıma taktım ve yürümeye başladım. Karan Hoca mesaj atmıştı. Hemen sohbetine girdim ve mesajlara baktım. 3 okunmamış mesaj Matematiğin Babası: Eslem, seni Buğra bırakacak dedim. Niye inat ediyorsun? Matematiğin Babası: Eslem merajlarıma bak. Matematiğin Babası: Eslem, ya beni dinlersin ya beni dinlersin. Zor kullandırma. Başka bir emrin var mı paşam? Aynen amına koyayım aynen. Zor kullanırmış. Peh. Olmayan sinirlerim tepeme çıktı. Aptal şey. Aptal olan aslında bendim. Birden aklıma o gün geldi. Silah sesini duyduğum gün. Onu kaybetme korkusu sardığı başka bir gün. "Korkuyorum", dedim. Sesim korkumdan dolayı kısık çıkmıştı. Birine bir şey olacak diye ödüm kopuyordu. Saçımı seven eli yanağımı buldu ve yanağımı okşamaya başladı. Dokunuşu ne kadar güven verse de benim korkum katlanarak çoğalırken yaklaşıp dudaklarını anlıma bastırdı ve öptü. Oradayken fısıldadı. "Korkma. Hiç bir şey olmayacak". Sesinde bir sürü anlam yüklüydü. Kokusu beni şu durumda bile cezb etmişti. Şu an buna ayıracak zamanım olmasa da kafam takılmıştı. Ah aptal Eslem. Aptal Eslem. Ben bu adama kör kütük aşıktım fakat beni kendinden soğutmaya kadar gidiyordu. Farkında değildi, fakat ben ona beni vuracağını bile bile teslim olurdum. Aşk, görmekten çok özlemeyi sever, dokunmaktan çok düşünmeyi... Ve aşk öyle bir haindir ki; nerde imkansız varsa gider onu sever... Gözlerimi karşı eve çevirdim. Odanın ışığı hala yanıyordu. Hayır yani ben evden çıktım zaten. Buğra gelse ne gelmese ne? Gelmesin mümkünse. Hakaret çekemeyecek kadar yorgun bir kafam var. Bu düşünceme göz devirdim. Elim kılavyede gezindi. Aklıma gelen şeyi yapacaktım. Alakasız da olsa yapacaktım. Ben: Aşkın matematiğin farklıdır Hocam, ikiden bir çıkınca sıfır kalır. Bu Özdemir Asaf'ın bir sözüydü. Matematik ve edebiyat. Aslında matematik insanları temsil ederdi. Biri gittiği zaman diğeri de giderdi. Çünkü ortada aşk kalmazdı. Matematiğin Babası: Sen bana dargın mısın? Matematiğin Babası: Eslem, lütfen böyle yapma. Ne olursun böyle yapma. Bu sen değilsin. Yoğunbakımda başımda ağlayan Eslem ile bu Eslem aynı kişi değil. Lütfen bana böyle davranma. Yoğunbakımda söylediklerimi duymuşmuydu. Sanmam. Ama hissetmiş olma ihtimali vardı. Bilmiyorum ama bir eksiklik vardı. Onun da bunu fark ettiğini biliyordum. Ah benim dağ gibi durup, dal gibi kırılan kalbim... Özdemir ASAF Ben: Hocam gül şiirini biliyor musunuz? Matematiğin Babası: Eslem, akşam oturup konuşalım olur mu? Ve hayır bilmiyorum. Ben: Yok. Akşam müsait değilim. Ders çalışacağım. Malum sınavıma az kaldı. Kazanmam gereken bir Üniversite hayalim var. Ve gül şiiri güzeldir. Sohbetinden çıkıp yola devam ettim. Bilsen ne yazar bilmesem ne yazar. Araştıreın bulsun okusun. Kulaklığımda ki şarkıyı değiştirip yola devam ettim. Mesaj geldiyse de bakmadım. ... Sınıfın kapısını açında iki eli ile yanaklarımı avucunun içine alan Akif, benim ne oluyor dememe kalmadan konuşmaya başladı. "Pınarrr, yavrumm, kuzumm. Lülülülülülülüğğğ. " Ne oluyoz be. Aptal mıdır nedir? Yine şebekliği tuttu galiba. İyi mısın dayı? "Akif, ne yapıyorsun ya? Manyak mısın nesin? Tahtalar eksik senin galiba. ", dedim balık dudağı şeklinde duran dudaklarımla. Yanaklarımı sıktığı için dudaklarım tıpkı balık dudağına benziyordu. Bu durum canımı fazlasıyla sıkıyırdu. Kim sınıfa girer girmez 'pınar, yavrum, kuzum lülülü' diye karşılanmak isterdi ki. Şahsen ben istemezdim. Ama her zaman ki gibi başıma geldi. Daha ne diye bilirim ki. Pes doğrusu. "Aşık oldum kızım. Aşık oldum. Heyt be. Abiniz aşık oldu. " Allah kahretsin seni serkan. Ellerimle Akif'in kollarını iterek kurtuldum. Mal mıdır nedir. Aşıksan aşıksın kardeşim nedir yani. Herkez insan ve aşık olur. Bazıları da acı çeker. Kıyamadım değil çıcuğa. Yazık oldu. Sen aşık olma dostum. Aşık olma. Aşık olmak öldürür. Ya da süründürür. "Ah be yavrum ah be çocuğum. Sen aşık mı oldun ya. Ben sana her zaman ne derim. Aşık olma. Olma ki sürünme. En son birine aşık oldum diye bana geldiğinde sekiz ay gülmedik. Biliyorsun dimi? ", dedim saçlarını anne gibi severek. Öğüt veriyorum kardeşim. Cılkını çıkarmayın. Akif bana mal mal bakıyordu. Doğruya doğru en son bana aşık oldum diye gelmişti geçen sene. O da kız bunla dalğa geçmek ve eski sevgilisini unutmak için çıkmış. Bizim akif de kıza bir sürü hediyeler mi dersin güller mi dersin hepsini hazırlamıştı. Buluşacaklardı okul çıkışı bir kafe de. Akif gitmiş. Akif bekle Allah bekle. Ne gelen var ne giden. En son kız buna mesaj atmış. Ben eski sevgilime geri döndüm. Özür dilerim. Sen yoluna ben yoluma. Eywallah yazmış. Bunu duyunca bir gülesim geldi ama sonra durumu bir analiz ettiğimde göt oluşunun farkına vardım. Kıyamadım çocuğa. İnşallah bu kız da öyle biri çıkmaz da gariban sap kalmaz. Zaten erkeklerin arasında sınıfta bir o saptı. Diğerlerinin hep sevgilileri vardı. Bizim kız gurubunda işte birimiz kitap karakterine, birimiz bim kasiyerine, birimiz kuzenine, biriniz abisinin arkadaşuna, ben de öğretmenime aşıktım. Naz ve Haticeden tık yoktu. Aşk insanı değiller galiba. Daha çok para diyen tayfalsrdandı onlar. Karan olmasa ben de para derdim. Para olunca bol bol kitap alıp kitap karakterlerine aşık olurdum. Bir taşla iki kuş. Tabi bi aralar kitap karakteri ile evlenemiyecem diye ağladığımı saymazsak öğretmenime aşıktım şu an için. Bu düşünceme göz devirdim. "Ama öyle deme. Bu kız bir afet. Namazında niyazında. Bir de üstüne tesettürlü. " Valla bundan iyisi Şam'da kayısı. "Yarın hemen nikah dairesine gidin, evlenin. Baş nikahı kıza. ", dedim koluna vurarak. "Ağzın bal yesin be. İşte duymak istediğim kelimeler. Seni sevdim çavuş. ", dedi sonra da kolunu boynuma atarak beni sırama doğru götürdü. "Hayırdır sen? Başka bir şey daha var galiba. Çıkardım ağzındaki baklayı bakim.", dedim kolundan kurtularak. Sırtımda ki siyah çantayı masaya koydum. Sırama da bir güzel oturdum. Soğuk lan. Götüm dondu. Daha Ekim ayına yeni girdik fu bismillah. Bir yağmur bir soğuk. Havalar da iyice ne yapacağına şaştı. O sırada Mikail. Daha Aralık, Ocak gelmeden bu kadar soğuk olabiliyorsa bu sene ki kışı düşünemiyorum. Valla geçicek gibi değil. Doğal gazı köklicez artık. Yapacak bir şey yok gibi duruyor. Ay sonu doğal gaz faturasının bize boru gibi giriş şekli. Ne hortumu. Kanalizasyon borularını bağladılar. Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır. Tamam tamam cıvıma. Ayrıca konumuzla alakası ne onun. Bende bılmıyom. Biran için aklıma geldi. Söyledim gitti. Patladı gitti. Akif'in konuşması ile kendime geldim. "Şimdi şöyle izah ediyim ben sana. Bu kızın bir abisi var. 23 yaşında. Çok da yakışıklı, çok da itibarlı, çok da zengin, çok da güçlü, çok d-", sözünü bırak gibi kestim. Ne diyeceği açık ve netti. Beni ona ayarlamak istiyordu. Mal beyinli. Özürlü. Ne olcak. "Sadede gel diyeceğim ama ne diyeceğin belli zaten. Ve öyle bir şey olmayacak. Sen aptal mısın. Şurda olmuşuz 12. Sınıf. Ben elin oğlunun şeysini çekemem. Şimdi bir de kılıbık bir şey çıkar. Ben de dilimi tutamam amın da var mı derim. Sonra nerde Eslemin taşaklar. Yok ben kimseyi istemiyorum. " Elimle git git yaptım. Yüzümü ekşittim. Harbi salak bu çocuk. Kendimi biran için öyle hayal ettim ama olmadı. Öğkk. Kusucam. Help me. Sen de biraz gerizekalılıl var mı? Birden aklıma Kemal Sunal'ın repliği geldi aklım. Mal mal güldüm. Opsiyonel. "Kızım çocuk iyi diyom. Anlamıyon galiba. Zenginler diyom. " Önce bir Akif'e 'sen angut musun? ' der gibi baktım. Bir süzdüm onu. Yok harbi aptal. "Sen orjinal mal mısın? ", dedim Akife ciddi ciddi. "Ne alaka ya. ", dedi burun kıvırarak. "Çok alaka. Okul çıkışı ben mal kabulü arıcam. Seni götürsünler. Seni anca orası paklar. ", dedim sınıfa göz gezdirerek. Alo mal kabül mü? Bir ihbar da bulunacaktım. "Sana da bir şey anlatılmıyor ya. Hem sevgilin yok diye dedim. Hemen kötü anla. Ayrıca sevgilin yok. Konuşsan ne olcak. " "Ananın amı olcak, Akif. Ananın amı olcak. İlla dedirtene kadar gidicen demi. İstemiyorum diyorum sana. Hem göt sallayacak zaman değil. Sınava şurda ne kaldı. Sınavı kazanamazsam annem beni balkondan sallayacak. ", dedim bıkkın bir sesle. Harbi öyleydi. Kafının ağzından sınav kelimesini duyunca bana bir tırsma geliyordu. Geçen sene Edebiyat'dan 74 aldım diye bana demediğini bırakmamıştı. Hayır dünyanın sonu değildi oysa ki. Ama ikinci sınavlarda düzeltmiştim. 97 almıştım. Ama annem bunu da beğenmeyip ağzıma tekrar sıçmıştı. 3 puan be 3 puan. Sok götüne. Anneme kalsa YKS'yi fullememi, tıp falan kazanmamı isteyecekti. Daha o konuşmayı yapmamıştık ama buram buram tıp diyeceğinin kokusunu alıyordum. Ağzıma da sıçacaktı. Amına kodumunun tıpı. Annemin gözü yükseklerdeydi. Elinden gelse beni hiç uyutmayıp ders çalıştıracaktı. LGS zamanında ders çalışırken başımda beklediğini hatırlıyordum. Oysa ki sınav günü bir talihsizlik sonucu sınava yetişemeyip normal liseye gelmiştim. Sonra da annem sinirini benden çıkarmıştı. Yüzünü ekşittim. Ne kadar talihsizim. Belki de iyi oldu. Stres yapıp sınavı kazanamazsam annem beni oyardı. Kazanamayacaktım belki de ve o gün bir terslik oldu ve sınava giremedim. +1 başarılı düşünce. "Aman be kızım. Bizimkiler de aynı. Sürekli bir kısıtlama peşindeler. Neymiş bu sene sınavı kazanamazsam babam motoru elimden alacakmış da beni dayımın yanına köye yollayacakmış. Ben de böylelikle akıllanırmışım. Kusura bakmasın ama ben bu kadar sıkıya gelemem. Ben yine kendi bildiğine gidiyorum ama hadi hayırlısı reis.", dedi eli ile omzumu patpatlayarak. Ne diyim. Klasik Türkiye Cumhuriyeti gencinin mistik sorunu. Aile. Sınav stresi. Kontrollü davranma. Ülkecek iyi değiliz de. Yakında komple helak olup eşşek cennetini boylayacağız bu gidişle. Ölücez ağa ölücez. İnşallah son anda iman eden firavun gibi olmayız. Namaz niyaz da yok bizde. Varsa yoksa iç, sıç, dağıt, sikiş, sokuş. Mezun tayfa Mezun tayfa Gi-gidici tayfa Sonucu tayfa. Pardon Hocam Tövbe estağfurullah Sırattan geçerken bize 'siz sıçtınız', diye bakan, piç slime bakışı atan şeytanı görür gibi oldum bir an. "Öyle ya. Takma. Az kaldı sınava. En basitinden iki yıllık tuttur kardeşim. Böyle olmaz. Azıcık çalış. ", dedim teselli ederek. Öyleydi en azından iki yıllık oku. Bu devirde çöpçü bile üni diplomalı alıyorlar. Üni diplomalı çöpçü. "İki yıllık mı. Afedersin de iki yıllık okuyup ne yapmamı bekliyorsun? Götümü mü veriyim? Cuma günü cami avlusunda mendil mı açıyım? Yoksa tayland'a gidip gay barda mı açıyım? Pavyona mı gidiyim?" Akif'in bu dediğine güldüm. Sen pavyona git akif. Seni orası kesin alır. "Bak bu iyi fikir. Mezuna kalırsak seninle tayland'a gay bar açalım. İlk müşterimiz de Sükfirik asit olsun. Yakışır hocama. Ayrıca bar açamazsak şey yaparız üni diplomalı çöpçülük.", dedim omzuna vurarak. Sükfirik asit dediğimiz kişi de okulun kimya öpretmeniydi. Efso Hocam. Adamı gaya benzetiyorduk. Boş derste falan olur olmadık süzer dik hocayı. Giyim tarzı aynı gay gibiydi. Götümüz başımız ayrı oynuyor. Konuşmasına gelirsek tam bir taş. Buz dağı. Hiç güldüğü yoktu. Mahkeme suratı ile işlerdik bütün dersleri. Çok sıkı hocaydı. Kopya yakaladığı zaman affı yoktu. Disiplin kurulunda da yer alıyordu. Bilerek seçmişler galiba. Zaten bir tane yumuşak hoca bile koymamışlardı disiplin kuruluna. Varsa yoksa sert, affı olmayan, acumasız, cani hocalar vardı. Allah'a şükürlet olsun ki disiplinlik bir işim olmamıştı. İnşallah olmazdı da. "Aynen kanka. Yetmez bir de yönetici yaparız adamı tam olur ya. ", dedi Akif kalçasını arkadaki sıraya yaslayarak. Arada muhabbeti sarsa da bazen harbi bokunu çıkarıyordu. Bir keresinde bize kendimizi parmaklayarak nasıl kusuluru anlatmıştı. Aklıma geldikçe midem bulanıyor. Hatta biraz daha ileri gitseydi kendini sınıfın ortasınd parmaklayarak kusacaktı. Sonra ortalık gör götüm yolları. Cafer sıçtı bez getirin. Cıvık sıçtı tez getirin. "Sen iste yönetici de yaparız bara müdür de. ", dedim ve sınıfa giren edebiyatçı ile sözlerim bitmişti. Biraz daha muhabbet olsaydı fena olmazdı aslında. Hem de sohbetin en ticari yerindeyken. Olmadı Hocam. Elinde tuttuğu kitapları, kalemleri ve dosyayı masaya bırakarak sınıfa selam verdi. Bu gün bir değişik olmuş. Bu adam hiç saçını arkaya atmazdı ki. Ortadan ikiye ayırırdı koreliker gibi. Demekki değişiklik yapmak istedi bu gün. Ama yakıştıramadım. Garip geldı bana yani. Kahküllü erkek kırmızı çizgimiz. "Merhaba arkadaşlar. ", dedi üzerindeki lacivert ceketini düzelterek. "Merhaba Hocam", diyen tinki vinki kızlara kısa bir bakış attıktan sonra Savaş Hoca'ya döndüm. İyi bari bu gün ki kombini göze batmıyordu. Siyah pantolon, siyah bir kazak, üzerine de lacivert bir takım elbise ceketi. Saçımı olmamış ama ya. Lütfen hocam orijinale dön. "Hocam saçınız bu gün çok iyi olmuş. Acaba hangi jöleyi kullanıyorsunuz? ", dedi Yusuf. Hadi geçmiş olsun başkadı bizim mesai. Biliyorsunuz en son Yusuf, Karan Hoca'ya 'hiç ilişkiye girdiniz mi? ', diye sormuştu. Kim bilir Savaş Hoca'nın saçına ne diyecekti. Büyük bir aşkla onları izlemeye devam ettim. "Teşekkür ederim, Yusufcum. İstersen sana da sana saçını nasıl yapman gerektiğini öğretr bilirim. ", dedi saçını avcunun içi ile okşayarak. Opsiyonel. Kendine iltifat falan edildiğini düşündü galiba. Hocam yanlış anladınız ama siz konuyu. Evet ya. Çok yanlış anladı. Olmadı böyle. Şey gibi oldu bir keresinde kantinde arkadaşım benim tostumun içine koyulacak kaşarı alıp yemişti. Ben de neden kaşarımı çaldın ya aman neyse zaten ortalıkta kaşar çok demiştim. O sırada kantinde bulunan eski matematikçi bana pis pis bakmıştı. Sonra da kantinci amca bana onu kim dedi dedi. Ben de ben dedim dedim. Yanlız sana mahmut hoca baktı dedi. Sonra da gülüşmüştük. Konu dağıldı. Konu dağıldı. Zamanda kal Eslem. "Yok Hocam. Teşekkür ederim. Ben bir çırpıda ineğe yalatırım saçımı. O daha güzel yapar. Organik jöle. Döküntü falan da yapmaz. Yerinden yurdundan. Size de tavsiye ederim. Hep bu saç sitilini yapacaksanız saçlarınız fazla dökülür. Sonra kel kalıp saç ektirmeyle uğraşmayın.", dedi Yusuf. Allah kahretsin seni. O Savaş Hoca'ya kısa yoldan ineğe yalatın mı demişti. Yuh be. Yürek yemiş galiba. Biz de napalım işte mal mal onları dinliyoruz. Siktir telefonlar toplanmadı. Cebindeki telefonu sıranın altında sessize aldım ve kulaklıklarımla birlikte el çabukluğuyla çantamın ön gözüne yolladım. Az daha ben zortingen oluyordum. Sıçmayalım. Yeter. Bu gün bende de millette de bir mallık vardı. Bir arama olsa hepimiz şapa otururduk. B12 gururla sunar. "Yusuf, şu kapıdan çık. Sonra iki kat aşağıya in. Sağa dön siyah bir kapı göreceksin. Kapının üzerinde Mehmet TOPÇU yazıyor. O kapıdan gir. Beni Savaş hoca gönderdi hocam desen o seni anlar. ", dedi Savaş hoca da. Kısaca müdür odasının yerini tarif etmişti. "Selma da söyliyeyim mi hocam. " İki orta bir şekerli kahve de söylesene la. "Çık dışarı. ", dedi Savaş Hoca eli ile kapıyı işaret ederek. Sınıftan nasıl kovulur adlı çalışma. Gergin anlar yaşa muyor burda. ... Birinci saat Yusuf'un müdür odasına postalanması ile son bulmuştu. Şimdi ise ikinci saate girmiştik. Yusuf'tan ses yoktu. Cam kenarı en arka sıraya oturmuş kafayı da gömmüş horul horul uyuyordu. Sınıfa giren Savaş Hoca ile herkez toparlandı ve ayağa kalktı. Uyuyan Yusuf'a kaydı Savaş hocanın gözleri. Bir sabır çekerek bize baktı. Bu dersi konuşarak, yazar eser konuşarak, biraz daha şiir okumamız ile ilgili konuşacağımızı söylemişti. Savaş Hoca elinde ki siyah porselen bardağı masaya bıraktı ve akıllı tahtanın önünde durdu. Kahveleri ilk önce sınıfta gezindi. Sonra konuşmaya başladı. "Atilla İlhan'ın şiirini bilen var mı? ", dedi tek kaşını kaldırarak. Atilla İlhan'ın bir sürü şiiri vardı. Aysel Git Başımdan Ayrılık Sevdaya Dahil Ben Sana Mecburum Yanlık Şiiri Yağmur Kaçağı- "Üçüncü Şahsın şiirini. Hani 'Gözlerin gözlerime değince', diye başlayan. ", dedi ve bizi büyük bir düşünceden kurtardı. Hayır baştan söyleseydin şairin neredeyse bütün şiirlerini saymaktan kurtarmış olurdu. Sınıfta bir uğultu başkadı. Bu şiirini bilmeyeni de ne biliyim yani. Ne denir bilemedim. Ben biliyordum. Elimi hafif kaldırdım. Umarım rezil olmam. Olmazsın. Savaş Hoca'nın kahveleri yeşillerimi buldu. Yüzünde bir gülümseme peydah oldu. "Okur musun? Eslem bize Üçüncü Şahsın şiirini. ", dedi ardından. Ben zort. "Okurum Hocam. ", dedim derin nefes alarak. Okuyacaktım tabi ki. Başka bir seçeneğim yoktu. Sandalyemi geri iterek ayağa kalktım. "Başlıyım mı? " "Tabi tabi. " Derin nefes aldım. Gözlerim ilk sınıfta durdu. Okul yansa sikinde olmayacak insanlar beni şiir okurken dinleyecekleri tutmuş canım arkadaşlarımın. Hepsinin de bakışlarımdan bendeydi. "Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu ağlardım Beni sevmiyordun bilirdim Bir sevdiğin vardı duyardım Çöp gibi bir oğlan ipince Hayırsızın biriydi fikrimce Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım Felaketim olurdu ağlardım. ", dedim ve nefeslenmek için durdum. Yeşillerimi bir tür sınıfta çevirdim. Oh iyiyiz. Bir şey yok. Tam ağzımı açtım okumaya başlayacaktım ki Savaş Hoca beni durdurdu. "Burda üçüncü şahıs kim? Çöp olan mı şair mi? ", dedi tek kaşını kaldırarak. Ben. Bunu neden sorduğunu bilmesem de cevabı biliyordum. Ben. "Şair.", dedim parmaklarımla oynayarak. "Doğru şair. Sevdiği kız onu sevmiyor diye kendini yıllarca çirkin sanmış Atilla İlhan. Oysa o kadar yakışıklıymış ki. Sadece sevdiğin kişi için sevilmek ya da sevilmemek çok şey değiştirir çocuklar. Demek ki neymiş? Aşk dışarıdan müdehale kabul etmezmiş. ", dedi ve anlayıp anlamadığımızı analiz etmek için gözlerini sınıfta gezdirdi. Onaylar bir mırıltı çıkardım. "Devam et kızım. ", dedi bana. Sertçe yutkundum. Dediği şeyler boğazımda düğüm olurken devam etmekte o kadar güçlük çekiyırdum ki. Anlatamam. Şair "Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi gülerdi Bir rüzgar aklımı alırdı Sessizce bir cigara yakardın Parmaklarımın ucunu yakardın Kirpiklerini eğerdin bakardın Üşürdüm içim ürperirdi Felaketim olurdu ağlardım. ", dedim ve titrek bir nefes bıraktım. Acaba buna da bir şey dermi diye gözlerine baktım. Ama o yere bakıyordu. Sanki aklı karışıktı. Eskilerden akkına bir şey takılmış ya da gelmiş gibi bakıyordu. Belki de bir zamanlar o da üçüncü şahıstı. Derin bir nefes aldım ve devam ettim. "Akşamlar bir roman gibi biterdi Jezabel kan içinde yatardı Limandan bir gemi giderdi Sen kalkıp ona giderdin Benzin mum gibi giderdin Sabaha kadar kalırdın Hayırsızın biriydi fikrimce Güldü mü cenazeye benzerdi Hele seni kollarına aldı mı Felaketim olurdu ağlardım. " Sonunda son mısralarıda söylediğimde derin bir nefes aldım. Bu şiirin her kelimesi, her cümlesi bir anlam yülküydü. Taşıdığı yük beni etkisi altına aldı. O kadar çok anlam yüzlüydü ki anlaşılmaması imkansızdı. Savaş Hoca'ya baktığımda başını yerden kaldırıp bana baktı. İlk önce ön saniye kadar bakıştık. Ardından "Teşekkür ederim, Eslem. Oturabilirsin. ", dedi kısık bir sesle. Adam iki dakika da sessizleşti. Kesinlikle ters bir şeyler vardı. Bakışkarından belliydi. Bir zamanlar o da üçüncü şahıstı. Yerine oturdum. Bütün sınıf kendi halindeydi, sessizdi. "Serbestsiniz. Ders çalkşıp, test çözün.", dedi ve masasına oturdu. Siktir. Baya koymuş bu şiir ona. Gözlerimi hocadan ayırdım. Çantam da olan okuma kitabımı çıkardım. Kitabı açtım. Duvara biraz daha yanaştım. Böylelikle beni görmüyordu Hoca. Çantamdan telefonumu çıkardım ve kitabın arasına koydum. Mesaj vardı. Karan Hoca atmıştı. İlk önce bakmakla bakmamak arasında kaldım. Ve düşüncelerime yenik düşüp bakmaya karar verdim. Telefonumun sesini kıstım. Ne olur ne olmaz. Ekran oarlaklığını da yarıya indirdim. 3 okunmamış mesaj Matematiğin Babası: Eslem bana karşı hissetmen gereken şey küskünlük değil. Bana karşı hissetmen gereken tek şey benim seni nasıl düşündüğümdür. Matematiğin Babası: Şair demiş ya; "Sevmek sanatsa sen kalbimin en güzel eserisin... " Matematiğin Babası: Akşam konuşacağız. Şimdi fark ediyordum da bir şeyler eksikti ve o da bu eksikliğin farkındaydı. Dolduramadığım boşluklar. Bir şeyler oluyordu fakat hiç bir zaman tam değildi. Küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırırsın ve gerisi çorap söküğü gibi mahvolup giderdi. İçimden bir ses bu ayrıntının bizi darmadağın edeceğini söylüyordu. Bazen bu adamın korumacılığı benim hoşuma gitse de bazen de suçluluk ve pişmanlık hissetmemi sağlıyordu. Nedenini bilmiyordum, fakat ikimizde bir şeylerin olacağını biliyorduk ve kabul ediyorduk. ─── ・ 。゚☆: *.☽ .* :☆゚. ─── "Çünkü acı, gidenin değil kalanın hikayesidir. Ve hikayeler kalanlara aittir..." -Stefan Zweig Evetttt. Yeni bölüm de böyleydi. Neler hissettiniz bakalım. Ben bazı yerlerde güldüm. Bazı yerlerde gerçekten gözlerim doldu. Başlarda kendime şunu derdim; her şeyini bildiğin kitaba niye ağlarsın ki. Sonuçta sen belirledin bu yolu, diyordum. Ama bazen izler kalıyormuş. Düşündüğüm gibi olmadı. Sanırım kendime gelmem gerekiyor. Gerçeğe dön yazar. Neyse. Oy ve yorum yapın bebeklerim. Glosunuzu sürüp Karan'ı düşünün. Seviliyorsunuz... Görüşmek üzere... Byeee.
Bölüm 25
~ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ~
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.