Merhabaaa. Nasılsınızzz. Ben de eh ise. Çenemi açamıyorum ya. Şaka mı. Allah'tan bir diş çektirdik yani. Yapılan iğne yüzünden çenemi açamıyorum. Yemek yiyemiyorum iki gündür. Sabır yarabbim. Neyse. Şimdi şöyle. Bir önce ki bölümde 'artık sevgili olsunlar' gibi bir yorum vardı. Size şöyle izah ediyim. Tek başına Karan bir şeyler saklamıyor. En beklemediğiniz kişiler den de itiraflar gelecek. Ve bu süreçte Eslem her şeyi öğrenecek. Öğrendiği gün her şey açığa kavuşacak. Yani kitabın gidiş hatını değiştirmek istemiyorum. Diğer kişilerin de sakladığı şeyleri öğrenmesi için Eslemin böyle olması gerekiyor. Fark ettiyseniz zaten yeni bir karakter girdi. Onu da yakın zaman da öğreneceksiniz. Yani niye girdiğini. Öyle yani. Daha da spoi vermek istemiyorum. İlerleyen bölümlerde öğreneceğiz. Ama az kaldı yani beklediğiniz bölümlere. Vakit buldukça da yazıyorum. Ama dediğim gibi Eslem ve Karanın sevgili olmaları Eslemin herşeyi öğrenmesine bağlı. Kaldığımız yerden devam edek. Aç müziği bro. Hopdek hopdek oynayalım. Ama pek de oynayacağınız bir bölüm değil. Hehehe.. İyi okumalar dilerim. Seviliyorsunuz. Oyumu ve yorumumu yapın lütfen. Saat 3'ü 20 geçiyor Varlığın beni kana kana içiyor Bir elimde kaygı Diğerinde hayal Bu kız umarım üzerimden Yıldız gibi kayar Sen bana sor Nasıl biriyim Herkes mavi Ben griyim Yani nasıl anlatayım Güneşli havada yün bere gibiyim Sen beni al Çiz bir güzel Kıyak olsun denizlerimiz Üstünden belki de vapurlar geçer Biz iskeleden seyrederiz ╔═══════ ೋღ 🌺 ღೋ ═══════╗ Hemen dolaptan bir tencere çıkardım. Ocağa koydum. Tabi ki hazır çorba yapacaktım. Tahminim çekmeceler de falan olurdu hazır çorbalar. Daha doğrusu bizim evde öyleydi. Sıra sıra olan çekmecelere kısa bir bakış attım. Siyah renkli dolaplara gri renkde sap yapmışlar. Gözüme güzel göründü biran. Gri renkli dolap sapını tuttum ve kendime çektim. İçinde çatal, kaşık cart curt vardı. Bir altında ki çekmeceyi açtım. İçinde porselen tabaklar vardı. Altınsa da bez vardı. Benim bildiğim tabaklar yukarı dolaplar da olur. Ama Ayşe teyze boyu kısa ve yaşlı olduğu için alta koyuyordu. Bana biraz garip gelse de takılmadım. Diğer çekmeceyi açtım ve bingo. Çekmece de hazır çorbalar vardı. Mantar, ezo gelin, domates, havuçlu karışık bir çorba, yayla, kremalı tavuk, kremalı mantar, tavuk çorbaları falan falan falan. Elime mantar çorbasını aldım. Ve çekmeceyi kapattım. Daha ne. Paketi ters çevirdim ve tarifi okumaya başladım. Dediği şekilde tüm talimatları yaparak tencerenin altını açtım ve karıştırmaya başladım çorbayı. Tahminimce yirmi bilemedim yirmi beş dakika da hazır olurdu. Ablanız biliyor bu işi ya. Yapıyoruz bu işi. Ulan var ya wallahi yapıyorum bu sporu. Neyime uyuz oluyorsanız söyleyin yapmaya devam ediyim. Keramet elimde değil tencere de. Elimi belime dayadım. Bir elimle de tencere de ki çorbayı karıştırıyordum. Sadece çorba istemişti yanına bir şey istememişti. İstese daha güzel yemekler yapa bilirdim. Ama akşam olmuştu ve zaman gibi bir sıkıntım vardı. Ama o çorba istemişti. Belki de sıcak sıcak içmek istemişti. Bilmiyorum yani. Aklıma gelen Müslüm Gürses-Unutamadım şarkısının nakaratlarını hafif hafif söylemeye başladım. Müslüm baba severiz. Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde Bir türlü kendimi avutamadım Kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde Bir türlü kendimi avutamadım Kaç gece ağladım böyle gizlice Ne yaptımsa seni unutamadım Kaç gece ağladım böyle gizlice Ne yaptımsa seni unutamadım Bir yandan da çorbayı karıştırmaya devam ettim. Şimdiden güzel kokular yayılmaya başlamıştı bile. Buram buram sıcak çorba kokuyordu. Kaşığı tencerenin sapı ile kenarı arsına koydum. Bir an için kendimi ev hanımı gibi hissetmiştim. Hani olur ya annelerimiz tencere de ne varsa onu karıştırdıktan sonra kaşığı tencerenin sapı kenarı ile arasına koyar ya. İşte ondandı. Kim bilir kimler var şimdi kalbinde Sen beni unuttun çoktan belki de Ben hala yaşarım eski günlerde Her şeyde sen varsın unutamadım Her şeyde sen varsın unutamadım Şarkıyı söylemeye devam ediyordum ve bir yandan da çekmecelere bakmaya başladım. Porselen kase arıyordum çorba için. Çekmecede porselen tabak vardı kase yoktu. Ama en alt çekmece ve diğer çekmecelere bakmamıştım. Ayşe teyze porselen tabakları çekmeceye koyduysa kasetleri de oraya koymuştur umuduyla en alt çekmeceyi açtım. Ama içinde kayda değer bir şey yoktu. Geri kapattım. Her sevgi zamanla bitermiş derler Benimki bitmedi anlayamadım Her sevgi zamanla bitermiş derler Benimki bitmedi anlayamadım Bu aşktan hayır yok unut dediler Ne yaptımsa seni unutamadım Ne yaptımsa seni unutamadım Şarkıyı söylerek çekmecelere bakamaya başladım. Ama hiç birinin içinde de porselen kase ya da normal bir kase tarzı bir şey yoktu. Varsa yoksa çatal, kaşık, bıçak, porselen tabak, mendil, mutfağın temel ve minik eşyaları vardı. Hatta bir tane çekmece nin içinde küçücük, minicik, tatlı bir bebek için yemek takımı vardı. Pembeydi. Çok tatlıydı. Bir dakika ne? Karan evli değildi ki. Bunun burda ne işi vardı. Hem de pembeydi. Ah siktir. Aklıma böyle şeyler gelemezdi. Takılamazdım. Takılmalı mıydım yoksa. Ah kahretsin bir bebeği olduğu düşüncesi bana ters gibi böyle garip geliyordu. Bir an için duygulandım. Daha doğrusu bebeği olduğu için değil. Evli olduğu içindi. Her şeyi boş vererek çekmeceyi kapattım. Ve şarkıma devam ettim. Gözlerimin hafif dolmasını es geçtim. Ya da geçmeye çalıştım. Kim bilir kimler var şimdi kalbinde Sen beni unuttun çoktan belki de Ben hala yaşarım eski günlerde Her şeyde sen varsın unutamadım Her şeyde sen varsın unutamadım Şarkının son satırlarını da söylemiştim ve burada bitirmiştim. Bu konserimizin de sonuna geldiğimize göre bir süre çenemizi kapalı tutabilirdik. Çekmece de ki işlerim bitince çorbayı tekrar karıştırdım ve kaşığı yine aynı yerine koydum ve porselen kase arayışına devam ettim. Porselen olmasına artık takamazdım. Çünkü porselen kaseye benzer bir şey yoktu etrafta. Normal kase de olurdu. Please. Yukarı dolapların birini açtım. Ama içinde sadece yeni olduğu her halinden belli olan bir bor cam vardı. Bir bor cam şu an kaç Türk Lirası idi hiç bir fikrim yoktu. 350 ya da 400 tl falandı sanırım. Bir de bu çiftli idi. Bir küçük bir büyük. Her neyse. Tipik mutfak eşyaları işte. Her evin mutfağında olan şeyler. Umarım biri kafama düşmezdi. Şom ağzımı açtım yine. Diğer dolabı açtım. Altılı bir porselen tabağın üstünde bulunan altılı kase takımı vardı. Ama biraz ulaşmam sorun olurdu ama onu da parmak uçlarımla yükselerek alabilirdim bence. Tekrar çorbayı karıştırdım, altını kıstım ve kase almak için dolaba yöneldim. Parmak uçkarımda yükselerek kase lere yetişmeye çalıştım ama pek de yetişemedim. İlk önce porselen tabakları alırsam daha kolay olur diye düşündüm. Oynat bakalım. Tekrar parmak uçlarımda yükselerek tabaklara uzandım. Bir elimle tezgahtan destek alarak kendimi kaldırmaya çalışıyordum. Diğer elimle ise tabaklara yetişmeye çalıştım. Parmaklarım tabaklara değince heyecanla gülümsedim. Ama pek de uzun sürmedi gülmem. Tabakları biraz çekmem ile üzerime doğru gelen altı adet porselen tabak ve altı adet porselen kase ile göz göze geldim. O an anladım ki bir taraflarım yarılacaktı. Ellerimi kafamın üstüne vermem bir işe yaramadı ama belime dolanan bir çift kol ile birinin kucağına düştüm. Altımda ki şeyin hareket etmesi ile beynim eror verdi. Hareket ediyordum lan. Bir an için patır kütür düşme ve ardından kırılma seslerini duydum. Ben şu an onun kucağında mıydım? Tabaklar kırıldı. 12 adet porselen tabak yerle bir oldu. Tekerlekli sandalyenin mutfağın karşı duvarına çarpması ile sarsıldım. Kalbimin hızlı attığını daha yeni fark ediyordum. Kolu hala belimdeydi. Ben onun kucağındaydım. Siktir. Bir şeyleri hissediyordum. Hissediyordum. Hissettiğim şey ile çıldıracak gibi oldum. "İyi misin? Eslem. Bir yerinde bir şey var mı? ", dedi çenesi omzuma değerek. Daha sonra burnu saçlarıma doğru hareket etti. Burnu dalgalı saçlarımın arasına girerken sıkıntılı bir nefes verdi. Hissettiğim şey ile dikkatim fazlasıyla dağılıyordu. Batıyor amına koyayım. Batıyor. Ben yok ben aa. Nefeslerim hızlıydı. Sırtımda onun kalp atışlarını hissettim. Kalbi mi teklemişti onun. Kahretsin ikimizde olayın şokundaydık. Gözlerim istemsizce yarısı tezgahta yarısı yerde olan porselen takıma baktım. Siktir. Takımı siktik koyuverdik. Rezil olduk babağğ. Ne dicez babağğ. Ağlamaklı bir iç çektim. Titriyordum. Korkudan titriyordum. Ya Karan olmasadı ve onlar benim kafamdan aşağıya düşseydi kesin ben beyin kanamaaındam azraile merhaba derdim. Önce bir beyaz ışık ondan sonra Rabbin kim? Ama ilk defa sessizce arkamda durmasına o kadar minnettardım ki. Beni ölümün eşiğinden almıştı. Beni kurtarmıştı. Beni kırık koluna ve bacağına rağmen kurtarmıştı. Bir dakika az önce o salonda büyük L koltukta oturuyordu. Ne ara geldi de ne ara sezdi de beni kurtardı emin değildim. Ama iyi ki gelmişti. Gelmişti ve beni kurtarmıştı. Sertçe yutkundum ve tekrar gözlerimi kırılan takımda gezdirdim. Kafamı hafif kucağıma daha doğrusu belime dolanan eline indirdim. Benim elim de elin kolunun üzerindeydi. Korkudan koymuş olmalıydım ama yeni fark ediyordum. "Eslem cevap ver. İyi misin? Bir yerinde bir şey yok değil mi? ", diye bir ses duydum. Ben bu adama cevap vermeyi unutmuştum. Kafamı hafif arkamda olan adama çevirdim. Bu saye de bunu boynuma bir fazla girdi. "Bir şeyim yok. Teşekkür ederim. ", dedim mırıltı şeklinde. Sırtım onun görsüne yaslanınca farklı bir duygu hissetmiştim. Koruma iç güdüsü altında gerçekleşen bir takım duygular diyelim biz ona. Midemde ki kelebekler ters döndü resmen. Kokusu burun direğimi sızlattı. Çok güzel kokuyordu. Ortama farklı bir hava katıyor olsa da hissettiğim şey de ortamın içine sıçıyırdu. Öyle bir varlık ve yokluk içindeydim. Siz düşünün. Yeşillerimi bacaklarıma çevirdim. Siktir. İki bacağını ortalayıp düşmüştüm ya da o beni düşürmüştü. Kolunun etkisi fazlaydı. Şeyi hissetmem ayrı bir meseleydi. Bir bacağım onun bacağının tam da üstündeydi. Diğer bacapım biraz daha onun iki bacağı arasına girmişti. Nasıl bir oturmuştur arkadaş. Belimde ki kolu beni sıkı sıkı kavrarken boynuma nefesini verdi. Tüylerim diken diken oldu. Bedenimden dökülen ecel terleri artık kucağından kalkmam için bir işaretti. Daha çok kalk diye teşvik ediyordu. Ama bir yandan da onun görsüne yaslanan sırtım memnundu. Siktir çorbayı unutmuştum. "Çorbayı unuttum. ", dedim ve kucağından kalkmak için yeltendim. Ama belime dolanan kolu sıkılaştı, avuç içi vücudumla bir bütün haline geldi. Bırakta bir gidiyim ama ya. Çorba taşacak ya da altına tutacaktı neredeyse ama altını kısmıştım şükürler olsun ki. "Çorbayı boş ver sen iyi misin? Benim için önemli olan sensin. Çorba değil. ", dedi. Dediği şeyler boğazıımda bir yumru olurken kırılan tabaklara göz göze geldim. Cafer sıçtı bez getirin. Cıvık sıçtı tez getirin. Tam da bu lafın vücut bulmuş haliydi. Tıpatıp olmasa da hatırı sayılır bir benzerlik vardı. Aman her neyse canım. "Ben iyiyim ama mutfak ve tabaklar için aynı şey geçerli değil ve o takımlar kim bilir ne kadar pahalıdır. Ve ben o takımları sakarlıklarımla kırdım. O kadar sakarı-", sözlerimi bir bıçak misali gibi kesti. Kimse çektin sen ya. Hayır yani sözlerimi kesince çok mu mutlu oluyorsun. Ama ben mutlu değilim. Ben gülmüyorum. O da gülmüyor zaten. Sadece seni azarlıyor. Azarlıyor muydu gerçekten. Aman. Çok da fifi diyecekken kırılam 12 adet porselenler ile tekrar göz göze geldim. Adam ağzıma sıçaa yeridir yani. Aynen çok da fifi. O dediğinden işte. Tezgahı siktik. Yerler porselen kırığı doldu. Biraz daha çorbaya bakmazsan ya taşacak ya da dibine tutacaktı. Ocağın da anası bellenecekti kısacası. Adamın kucağında olmamı saymıyorum bile. "Sen hala kendine değer vermeyi öğrenememişsin. Bırak kırılsın siktiğimin tabakları. Biraz da kendini düşün. Bırak ortalık batsın. Az önce o tabaklar yere düşmeseydi senin üstüne düşecekti. Ve bu da senin ciddi bir şekilde yaralanman için çok da geçerli bir sebepti. Pahalı olmaları ya da kırılmaları inan umrumda değil. Kendinden fazla eşyaya değer veriyorsun. Biraz da kendini düşün. Yapma bunu kendine. Yenisi alınır onların ama senin yenin diye bir şey yok. ", dedi boynumdayken. Sesi dişerlinin arasından geliyordu. Way. Ne edebiyat yaptı be. Kırk yıl düşünsem bu kelimeleri yan yana kuramazdım sanırım. Çok ısrar etti. Kendime değer verıyım bari. Şimdi vermesem kırılır falan. Esneme özelli de yok biliyorsunuz. Sadece başımı hafif sallamakla yetindim. Daha sonra belimde ki eli biraz gevşedi. Bu sayede bana da kalkmam için fırsar verdi. Alçılı ayağına dikkat ederek kalkmaya çalıştım. Kalkarken eli karnımdan başlayıp belime kadar temas etti. Daha doğrusu bana destek oldu diyelim. Sağlam ayağı yerdeydi diğeri ise tekerlekli sandalyenin ayak koyma yerindeydi. Sağlam ayağıyla sandalyeyi geri geri itmişti ve mutfağın diğer duvarına toslamamızla son bulmuştu. En son ayağa kalktığımda çorbaya doğru hızlı adımlarla gittim. Allahtan altını kısmıştım. Yoksa şimdiye ocağın da anasını sikecektik. Çorbanın altını kapattım. Ayağımın altından çatur çutur sesler geldi. Kesinlikle porselen takımın bir kaç parçasıydı. Yere baktığımda ayağımın altında kase kırığı vardı. Küçük bir parça biraz daha küçük parçalara ayrılmıştı. Yeşillerimi porselen takımın daha çok olduğu yere çevirdim. Ortalık gör götüm yolları. Ortalığın anasını ağlatmıştık. Bir elimi ağzıma kapattım. Kuş bakışı bakmak porselen kırıklarının gözüme daha çok gelmesini sağladı. Bu gün de sakarlığımın tutacağı tuttu. Kendime okkalı bir küfür savurdum. En azından eşyaya ben kadar önem veren biri değildi. Ben eşyaya önem verdiğim için beni uyarmıştı. Ne diyim haklı olmasını kabul edemiyordum. Huyum kurusun. Böyleyim. Porselen kırıklarında takılı kalan gözlerimi Karan Hocaya çevirdim. Siktir. Bana bakıyordu. Hem de yese doymayacak gibi. Hayır ya. Olamaz ki. Kesinlikle hala daha takımları önemsediğim için böyle bakıyordu. Bir gün beni düz yatırıp ters sikecek ama hadi hayırlısı. ... Bulduğum yeni kaseyi ve tepsiyi salona götürüyordum. Umarım elimden falan kaymazdı. Porselen kırıklarına dokundurmamıştı. Buğra halletsin demişti. Elimi falan kesermişim. Öyle dedi. Kesinlikle haklı. Bir insan bu kadar sakar olamaz. L koltuğun ordan dolaştım ve koltukta oturan Karan Hoca'nın yanına oturdum. Tepsiyi kucağıma koydum. İşlemeli ve ağır olan kaşığı yaptığım mantar çorbasının içine daldırdım. Kaşığı Karan Hoca'ya doğru götürdüm. O arada yeşillerimiz kesişti. İçimi farklı duygular kalkarken kaşığı apzına doğru götürdüm. Kaşıktaki çorbayı içince rahat bir nefes aldım. Uçak da ister misin? Böyle böyle çorbayı bitene kadar yedirdim. Ardından suyu da içince yemek faslı bitmişti. Ben aç olmadığımı söylemiş olsam da ye diye ısrar etti. Ama en sonunda benimle baş edemeyeceğini anlayınca sustu. İlk defa onla olan savaşı ben kazanmıştım sanırım. Şimdi ise çantamı almış büyük L koltuğa ilerliyordum. Çantamın içinde ki tüm eşyaları masaya çıkardım. Kalem liğin içinden de bir tane uçlu kalem çıkardım. Lacivert 0.5 uçlu kalemim. Kitapları açarken, Karan soluksuz beni izliyordu. Bir tane test kitabını aldı ve tek eliyle açma çabalasına girdi. Ne diyim yani. Kitabı en sonunda açtı ve sayfalara tek tek bakmaya başladı. Konu anlatımlı bir test kitabı olduğu için dikkatli bakıyordu. Bir kaç sayfa daha çevirince benim çözmeye çalıştığım sayfa denk geldi. Bir tane de ikiye katlanmış bir kağıt. Siktir. İnşallah içinde beni tehlikeye atacak bir şey yazmıyordur. Sayfayı çevirmeyi bıraktı ve kağıdı aldı. Allah kahretsin. Allah kahretsin. Kağıd açtıı en sonunda ama ben ne yazdığını göremiyordum. Sert bir şekilde yutkundum. Allahım ne olur içinde kötü bir şey yazmıyordur. İnşallah içinde kızlar ile olan yazışmalarımız yoktur. Mimiklerinden anlamaya çalışmak için yeşillerimi yüzüne çevirdim. Hiç bir mimik yoktu. Kalp atışlarım istemsiz hızlandı. Gözlerini kapattım. Umarım bana çok fazla kızmazdı. "Bu denklem böyle çözülmez. ", dedi birden bire. Pardon ney? Denklem mi? Ne denkleminden bahsediyordu. Gözlerimi birden açtım. Elindeki kağıdı bana çevirdi. Kağıtta soruyu çözmeye çalışmışım. Ama başaramamışım gibi bir şey olmuş. Ya da yarım bıraktım. Rahat bir nefes aldım. Yeşillerini yeşillerime çevirdi. "Bu denklemi çözmen için öncelikle parantezleri kaldırman gerekiyor. Kaldırmışsın ama yanlış bir şekilde. Dikkat eksikliğinden kaçan bir soru. " "Haa.", diye kaldım. "Eslem, benim çalışma odama çık. Orada masının üstünde ya da çekmece lerin birinde matematik test kitabım var. Onu rica etsem getirebilir misin? ", dedi ardında. "Tamam.", dedim ve çalışma odasına doğru adımladım. Yavaş yavaş merdivenlerden çıkmaya başladım. Koridorda ilerleyerek çalışma odasının önüne geldim. En son bu odaya bara gittiğimde gelmiştim. O günden sonrası yoktu bende. Tabi çok da uzun bir süre yoktu arada. Ama olsun. Kapıyı açtım ve karanlık olan odaya girdim. Işığı açmak için duvarı yokladım ama elime gelen hiç bir şey olmadı. Lambanın anahtarını nereye koydunuz amına koyayım siz. Gözlerim hafif odaya uyum sağlayınca daha doğrusu karanlığa, masaya ilerledim. Uzun uğraşlar aınucu masanın üzerindeki o lambayı yaktım. En azından ortalık biraz daha netleşmişti. Çekmecelere bakmaya bakmaya başladım. İlk çekmece de kalemler, boş kağıt, siyah bir ajanda, zımba gibi şeyler vardı. İkinci çekmeceyi açtım. İçinde bir sürü yazı yazan ne olduğunu anlamlandıramadığım evraklar ve dosyalar vardı. Mavi olan dosyanın üzerinde İstanbul-Ankara arası sevkiyat yazıyordu. Sevkiyat mı? Ne sevkiyatı. İnsan kaçakçılı desem yurt dışına ya da yurt içine olurdu. Neyin sevkiyatıydı hiç bir fikrim yoktu. Diğer dosya siyahtı. Siyah dosyanın üzerinde sevkiyatın yapılabilmesi için imzalar ve anlaşmalar yazıyordu. Altındaki A4 kağıdında yazılar yazıyordu. Karanlıkta yazıları seçmeye çalıştım. İstanbul-Ankara arası yapılan sevkiyat ile giden mallar Ankara *****mevkine inmek ve karşı tarafa teslim için yola çıkıp, 6 ton patlayıcı mühimmat sorunsuz bir şekilde teslim edilmiştir. Aşağıda ismi yazılı olan ortaklar imzaları ile bu anlaşmayı mafyalar arası yasal yürürlüğe sokup, sorunsuz bir şekilde sevkiyatın tamamlandığının bir göstergesidir. Sevkiyat yapılacağı noktaya ne zaman varacağı, malın boyutları, teslimat maliyetinin alıcı tarafının ödeyeceği gibi unsurlar aşağıda belirtilip uygulanmıştır, yazıyordu kağıtta. Siktir. Mafya diyor, patlayıcı madde diyor, 6 ton diyor, imza diyor neyin nesiydi bu böyle. Elim ayağım boşaldı neredeyse okuduğum şey ile. Neden böyle bir sevkiyat gerçekleşmişti hiç bir fikrim yoktu. Ama korkmaya başlamıştım. İşler fazlasıyla ciddileşmeye başlamıştı. Asıl sorum şuydu; benim matematik öğretmenim aynı zamanda sevdiğim adam olan Karan Yılmaz bir mafyamıydı? Kağıdın altında da ortakların imzaları vardı. Mavi tükenmez ile atılmış imzalar. Kağıdı aldığım yere geri koydum. İçime bilmediğim bir korku girdi. Tüylerim diken diken oldu. Çekmeceyi kapattım. Diğer çekmeceden bir bok çıkmaması dileğiyle son çekmeceyi açtım. Bu seferki çekmecede bir kutu vardı. Üzerinde minik bir asma kilit vardı. Kısacası kutu kilitliydi. Zorlamak istemiyordum. Çekmecenin arka tarafına doğru bir karton kutu vardı. Karanlıktan göremediğim için biraz kendime doğru çektim ki çekmez olaydım. Mermi dolu bir kutuydu. Gözlerimi kapattım. Kutuyu geri yerine ittim. Elime soğuk ve sert bir metalden yapılmış bir şey geldi. Biraz daha kurcaladığımda bunun silah olduğunu anlamam çok da zor olmadı. Hemen çekmeceyi kapattım. Ve masadan uzaklaştım. Derin derin nefesler aldım. Yok bu böyle olmayacaktı. Kesin bir şeyler dönüyordu ve ben anlamıyordum. Oyunun içinde olmama rağmen oyunun dışındaydım da aynı zamanda. Ona güvenen aklımı sikeyim. Onu seven aklımı sikeyim. Kitabı da bulamamıştım zaten. İki ucu boklu değnek gibiydi. Ve ben biraz önce o adamın kucağındaydım. Allah kahretsin ben ona güvenmiştim. Aynı zaman da da evin anahtarı bu adamda vardı. Ben ona o anahtarı vermez olaydım. Aşağıya gitmem gerekiyordu. Sorarsa da kitabı bulamadım derdim. Amına koyayım ben hala onunla ders çalışmaktan bahsediyordum. Silahı alıp sol kanurgama dayaması ne kadarını alırdı ki? Sonuçta mafya ise tecrübeli ve tetikte bir insandır. Hep öyle olur ya son dakika da vurulursun. Kendime çeki düzen verdim. Derin nefesler aldım. Korkudan ellerim titriyor olsa da göz ardı etmeye çalışacaktım. Kapıya doğru ilerledim. Odadan yavaş bir şekilde çıktım. Aşağıya inmek için merdivenlere yöneldim, ki duyduğum sesler yüzünden olduğum yerde dikildim kaldım. Bu Buğra'nın sesiydi. İyi de evde değildi bu adam. İki tane neydiği belirsiz adam vardı evde ve ben hiç bir bok bilmiyordum. Sıkışmış hissediyordum. Buğra'nın sesine kulak verdim istemeyerek. "Bak, Karan. Bir şey demeyeceğim diyorum ama olmuyor. O kız ile aranda ne var bilmiyorum ama hemen son vermen gerekiyor bu saçma hareketlerine. ", dedi Buğra'nın sinirli sinirli. O kız dediği de kesinlikle ben oluyordum. Çünkü, Karam'ın etrafında sürekli beni görüyordu. Ayrıca neden bana öyle davrandığının da açıklamasını kesinlikle söyleyeceğine de emindim. "Sen neden bu kadar taktın bu işe, Buğra. Ayrıca hareketlerimde ne gibi bir saçmalık gördün ki? Özel hayatım hakkında bir karar verebilecek yaştayım. ", dedi Karan da Buğra'ya karşılık olarak. Yiyin birbirinizi emi. Umarım arada ben kaynamazdım. Bunun olmasını hiç istemiyordum. Çok saçmaydı. Yersiz bir kavga gibi görünse de bir nedeni vardı ama ben gene saf dışı olduğum için anlamıyordum. "Sen neden böyle dediğimi iyi biliyorsun. Sana bundan yedi yıl öncesini hatırlatmama gerek yok değil mi? Sırf acın taze diye o zamanlar bir şey demedim. Beni ilgilendiren bir kısım var senin özel hayatında. Onun neden öldüğünü biliyorsun. O senin için acılı geçen dört yılı da biliyorsun. Şimdi geçmişsin karşıma kendi kararlarımı verebilecek yaşdayım diyorsun. Ulan sen sırf o öldü, sırf o siktiğimin işleri yüzünden öldü diye uzaklaşmadın mı ailenden. Seni ne kadar uyardığımı da hatırlarsın şimdi. Lan sen onun yüzünden abin ile aranı bozdun.", dedi Buğra biraz daha sesini yükselterek. Yedi yıl öncesinde ne olduğunu bilmesem de Buğra ve Karan'ın içine oturan bir olay vardı. Kim ölmüş de Karan dört yıl boyunca acı çekmişti. Annesi desem değildi. Annesini on altı yaşında iken kaybetmişti. Babası desem yaşıyordu bildiğim kadarıyla. Abisi ve ablası da öyleydi. Zaten Buğra'nın da dediği gibi abisi ile arasını bozmuştu bu olay. "İlla o siktiğimin yedi yıl öncesine götüreceksin beni değil mi? Hatırlatmasan olmuyor değil mi? O köprünün altından çok sular aktı biliyorsun değil mi? Ve neden böyle söylediğimin de farkındasındır umarım. O beni hiç bir zaman sevmemişti. Onun yüzünden iki yılım çöp oldu. Ben onun her zerresini o zamanlar deli gibi seviyorken o beni karanlık kuyularda tek bıraktı. Bunu da unutmadın sanırım. O her zaman Abime yakın olabilmek için benimle oldu. Ne kadar da senin yakın arkadaşın olsa da o beni kullandı. Ve ben bunu onun son mektubundan öğrendim. Bana söylemeye yüzü bile yoktu.", dedi Karan yüksek sesle. İlk defa bu kadar yüksek bir sesle konuşuyordu. Ben onun her zerresini o zamanlar deli gibi seviyorken o beni karanlık kuyularda tek bıraktı. Karan'ın yedi yıl öncesine kadar sevdiği biri vardı ve o onun her zerresine kadar seviyordu. Ama o gerçek bir aşk sanarken aslında sırtınsan bıçaklanmıştı. Karan'ı sırf abisine yakın olabilmek için kullanmıştı sanırım. Abisi ile de bu yüzden arası açılmıştı. "Pek de çok su akmış ki unutmuşsun. Lan ben onu öz kardeşimden ayırmadım. Sen gelmişsin iki yılım çöp oldu diyorsun. Ben onunla çocukluğumu paylaştım. Ya benim onunla geçen yıllarıma ne olacak. Senin için söylemesi kolay. Senin iki yılın onunla geçti dört yıl da seni değil aslında abini sevdiğini kabullenemedin ve ölümümün üstünden yedi yıl geçti ama gerçekleri örtmeye yetmemiş gibi görünüyor. Lan belki de onun yazdığı son mektubu bile saklıyorsun. Ama unutma ki o benim öz kardeşim gibi. ", dedi Buğra'nın bir yere bir şey fırlatarak. Onu o kadar sevmiş ki aslında abisini sevdiğini kendinden duymadığı için kabullenmesi kolay olmamış belli ki. Onun için zor olduğunu anlamıştım şu an da. Ama kalbimin o kadar kırıldığını hissettim de aynı zamanda. Kim bilir belki hala onu seviyordu. Dili ben onu unuttum desem de geçen yedi yıl unutmasına yetmemiş olabilirdi. Titrek bir nefes aldım. Kalbim hızlandı. Aptal her şeye hızlanıyorru zaten. Sinirim olsa da yapabileceğim bir şey yoktu. Başkasını sevmesini asla engelleyemezdik. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun o onu belki de çok seviyordu. Her şeye rağmen, o mektuba rağmen onu hala daha dört yıl boyunca da sevmeye devam etmişti. Üstünden yedi yıl geçti ama emareleri hala üzerindeydi. Gözümden bir kaç göz yaşı aktı. Bundan sonra duygularım ve bakışlarım aynı hisleri aynı düşünceyi taşımayacaktı. Onu unutmak zorundaydım. Buna mecburdur. Aptal bir aşkın arkasındam koşamazdım. Tam bir aptallık olurdu. Her şeyi saklayan ve ne olduğunu bilmediğim işler çeviriyordu zaten. "Senin onu öz kardeşinden ayırmaman bana yaptığı kazığı unutacağımı sana düşündüremez. O bana her şekilde ihanet etti. Bana bakarken bile abimi düşünüyordu ve ben bunu görmemiştim. Ayrıca kolay falan değildi. Gözlerime bakarak beni sevmediğini söylemedi. Yüzü bile olmadı. O beni kullamdı. Bunu anlıyorsun değil mi? O beni kullandı. Ne dersen de hiç bir şey benim ona olan nefretimi bastıramaz. Sen onu kardeşin gibi görsen de. Yedi yıl önce o seçimini yaptı ve bitti. " Seçimler her zaman can yakıyordu. Ama onun da seçimi benim canımı yakmıştı. Yedi yıl önce bitmesi şu an için onun içinde yaşadıklarını değiştirmiyordu. Her şekilde bir yerlerden aklına geliyordu. Belki de o kız Karan'a gerçekleri söyleseydi ölmeden önce şu an bu konuşma olmuyor ve dört yıl kabullenememek gibi bir durum olmayacaktı. Ama o tercihini yapmıştı. Geride bıraktıkları onun için bir önem teşkil etmiyordu. Ben onun her zerresini o zamanlar deli gibi seviyorken o beni karanlık kuyularda tek bıraktı. "Yedi yıl önce senin için bitmiş olsa da benim için bitmedi. Çağla'yı ben unutmadım. O bu ölümü hiç hak etmedi. O abini sevmekten başka bir şey yapmad-", Buğranın sözleri bıçak gibi kesildi. "Abimi sevmekten başka bir şey yapmadı mı? Ölmeyi neredeyse o istedi. Ben onu hiç bir şeye mecbur bırakmadım. Ama o beni o dört yıl boyunca beni mı seviyor abimi seviyor düşünceleri ile çelişkide bıraktı. Son mektubunda da yazdığı gibi, 'Karan ben seni hiç bir zaman sevmedim. Benim kalbim her zaman abin yani Baran için attı. Sen hiç bir zaman benim için bir seçenek olmadın. Sadece hedeflerime giden bir merdivendin. Birlikte olduğumuz iki yıl boyunca da abini sevdim. Ama o hiç bir zaman bana o gözle bakmadı. Beni sevmeyen birini içinde yaşamanın da anlamı yok aslında. Hoşcakal.'yazıyordu. Hatırlıyorsun dimi? Sen Çağla'yı unutmamış olsan bile abimi bize tercih etti. Sen de bunu biliyorsun. Bir düşün, o da seni kardeşi gibi görüyor olsaydı seni bırakır mıydı? ", dedi Karan. Sonlara doğru sesi kısılmıştı. Elimi ağzıma kapattım. Adını öğrenmiştim. Çağla Karan'ın bir zamanlar deliler gibi sevdiği Çağlaydı. Konuşmanın sonuna doğru geldiklerini anlıyordum. Artık benim de inmem gerekiyordu. Gitmem gerekiyordu. Duyduklarımı sindirmem gerekiyordu. Büyük bir hevesle geldiğim bu evde gerçeklerle yüzleşmiştim. Evet öğrenmiştim. Birini seviyordu. Ama unuttuğunu söylüyordu. Bazen dil sevmediğini söylese de gözler yalan söyleyemezdi. Ne kadar da kalbim kırık olsa da. Heveslerim kursam da kalsa da Karan'a hak vermiştim. Sonuçta üzerinden yedi yıl geçmiş ve ihanetini artık kabullenmişti. Dört yılın ardından kabullenmişti. Zor da olsa bunun farkına varmıştı. Bazı insanlara artık hak vermeyi bırakman gerekiyor. Mutlu olmak istiyorsan kendi bildiğin doğruları uygula. Söylediği şeyler beni manipüle etmişti. Ben inanmıştım artık Çağlayı unuttuğuna ama ona hak vermekte canımı fazlasıyla yakıyordu. Göz yaşlarımı sildim. Çalışma odasının kapısını kapattım ve kendime bir kez daha çeki düzen verdim. Aşağıa inecektim ve hiç bir şey olmamış gibi davranacaktım. Merdivenleri teker teker inmeye başladım. Her indiğim merdivende kalbim tetikleniyordu. Aptal şey. Aptal şey. Hala onu parçalayanları sevmeye devam ediyordu. İnadına acıya yürüyordu. Aslında tıpkı Karan'ın yaptığı gibi yapıp kabullenemiyordu. Kabullenmek. Çağlanın yaptığı seçim hem kendini hem de Karan'ın ayrıca bu işin içinde olanları da suçlu hissettiriyordu. Çağla kendi hayatına son vererek herkesi çelişkide bırakmıştı. Bundan yara alanlar ise Buğra'nın ve Karan olmuştu. Karan dört yılın sonunda kabullenmiş olsa da Buğra'nın için aynı şey geçerli değildi. Buğra'nın hala Çağla'nın suçsuz olduğunu, Karan'ın abisini sevmekten başka bir şey yapmadığı görüşündeydi. Ama öyle değildi her iki taraf içinde olay farklı şekilde ilerlemişti. İki tarafta aynı olayın içinde olmalarına rağmen kabullenme süreleri farklılık gösteriyor ve Çağla'yı suçlu ve suçsuz görmelerini sağlıyordu. Çağla gidişiyle bir nevi insanları kullandığını gösteriyordu. Buğra'nın ile aralarında nasıl bir bağ olduğunı bilmesem de Buğra'yı da kullandığı apaçık ortadaydı. Olaya üçüncü kişi olarak bakmam bu sonuçları çıkarmamı sağlamış olsa da bir yandan da gerçekler ile yüzleşmemi sağlamıştı. Merdivenlerin sonuna geldiğimde başımo kaldırıp bir Buğra'ya bir de koltukta oturan Karan'a baktım. Karan Hoca İkisi de kavga ettiklerini fazlasıyla belli ediyordu. Buğra ayakta duruyordu. Bir de yerde vazo kırığı vardı. Biraz önce ki kırılma sesi vazo ya aitti. Vazonun içinde ki koca kırmızı bir buket gül yerde cam kırıkları ile birlikte gerçekleri yansıtıyordu. Olduğum yerde duruyor olsam da ikisinin bakışları da bendeydi. Buğra bana anlam veremediğim bir bakışla bakarken Karan ise bu olayı duyup duymadığımı anlaması için şaşkın ve özür diler gibi bakıyordu. Ya da ben öyle anlamıştım ama bakışları gerçekten geçmişi ve çelişkilerin emarelerini yansıtıyordu. Bozuntuya vermeden, yerde yatan vazo ya rağmen koltuğa doğru ilerledim. İki de konuşmadı. Masada ki eşyalarımı hiç bir şey yokmuş gibi toplamaya çalışsam da ellerim duyduğum şeyler yüzünden titriyordu. Bunu görmemesi imkansızdı. Karan Hoca'nın önünde ki kitabı ve kalemi aldım. O bana bakarken göz teması kurmak için bile tenezzül etmedim. İkisi de az çok farkındaydı. Vazoyu görmem bile kavga ettiklerini anlamam için bir sebepti. Telefonuma arka arkaya gelen bildirimler ile koltuktaki telefonuma baktı. Çantama her şeyi koyduktan sonra fermuarı çektim. Koltuktaki telefonu aldım. Bilmediğim bir numaradan mesajlar vardı. 0542: Eslem ben annen. Bu yeni numaram. Okulda ki yaptığın devamsızlıktan dolayı eve geldiğimde konuşma yapacağız. Umarım geçerli bir açıklaman vardır. 0542: Umarım evdesindir. Yoksa gerçekten sana yapmam gereken ciddi konuşmalarım olacak. Siktir. Senin nerden haberin vardı beni yaptığım devamsızlıktan. Haberinin olması imkansız bir şeydi. Çünkü eski telefonu yoktu. Yendi numarası da okul idaresinde kayıtlı değildi. Gerçekten bok çukurunun içinde battığımın farkındaydım. Ayrıca evde olmadığımı nerden sezmişti. Gerçekten artık bir şeylerden şüphe etmem gerekiyordu. O kadar kolay değidi benim ne yapıp ne yapmadığımı bilecek kadar yakınımda olamazdı. Bir günde her şey üst üste gelemezdi. Annemin de değiştiğini artık fark ediyordum. İlk zamanlar beni arayıp sormuyordu. Şimdi ise kontrollü davranmaya çalışıyordu. Ne olmuştu da şimdi böyle yapıyordu. Telefondan başımı kaldırdım. İstemeyerek, gerçeklerden kaçarak Karan Hoca'nın gözlerine baktım. "Ben gitsem iyi olacak. Annem merak atmış. Size iyi akşamlar. ", dedim çantamı tek koluma takarak. Az daha unutuyordum.Eve girince çantamın ön gözüne koyduğum Karan Hoca gilin evin anahtarını bırakmam gerekiyordu. Çantamı masaya geri koydum. Ön giözünde ki logolu anahtarı çıkardım. Çantamı tekrar koluma taktım. Avcuna aldığım anahtarı masaya atmaya yakın bir şekilde bıraktım. Masa da sürüklenen anahtar Karan Hoca'nın önüne kadar gitti. Anahtara kısa bir bakış attı. Ondan sonra bana baktı, gözlerinden anlayamadığım bir duygu geçti. "İyi akşamlar, Hocam. ", dedim Hocam kelimesine vurgu yaparak. Anlamıştım olduğunu varsaydım. Öğretmen olup olmadığını da bilmiyordum. Çantamı bir kez daha koluma iyice yerleştirdiğimden emin olduktan sonra arkamı döndüm ve yerdeki vazoyu görmezden gelerek kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtım ve arkama bakmadan dışarıya çıktım. Kapıyı kapattımtan sonra derin nefes aldım. Kendime sakinleşme payı ayırdıktan sonra devam ettim. Bahçeden çıktıktan sonra karşı kaldırıma geçtim. Kendi evimizin bahçesine girince adımlarımı hızlandırdım. Çantamdan anahtarı çıkardım ve kapının deliğine sokmaya çalıştım. Gözlerimin dolmaya başladığını yeni fark ediyordum. Zor da olsa kapıyı açtım ve ev girdim. Ayakabılarımı çıkardım ve odama gittim. Kapıyı sertçe çarptım sinirden. Çantamı da yere fırlattım. Odada volta atmaya başladım. Bir yandan odasında bulduğum evraklar ve silah bir yandan Çağlayı öğrenmem diğer yandan da annemin nerden haberinin olduğunu bilmediğim devamsızlıklarım. Sıçıcam hepsinin içine de. Allah herkesi bildiği gibi yapsın ya. Valla diyorum Allah herkesi bildiği gibi yapsın. Makyaj masama zor da olsa oturdum. Makyaj temizleme suyu ve pamuğu aldım. Pamuğu yüzümde gezdirmeye başladım. Bir yandan da sinirden gözlerim dolmuştu. Sanırım mental çöküşe girmiştim. Yüzünde ki makyaj tamamen temizlenince dolaba gittim ve rahat bir şeyler bakmaya başladım. Siyah bir tişört ve siyah bir eşofman aldım. Hızlıca üzerimde ki yeşil elbisemi çıkardım. Aldığım rahat tişort ve eşofmanı üzerime geçirdim. Makyaj masamdan bir tane toka aldım ve saçımı gelişi güzel bir at kuyruğu yaptım. Lavabi ya gidip elimi yüzümü iyice temizledim. Bir de bu ellerim ile o silaha temas etmiş ve o kirli evraklara dokunmuştum. Kendimden bir kez daha nefret ettim. Elimi yüzümü kurulayıp mutfağa indim. Kahve yapıp sabaha kadar ders çalışmam gerekiyordu. Sınava az kalmıştı. Kahve için makinaya koç ağır fincan dolusu soğuk su ve kahve, şeker koyup makinayı fişe taktım ve düğmesine bastım. Kahve iki dakikaya hazır olurdu. Bu sıra da da soğuk su içmek için dolaptan şu çıkardım. Suyumu içinde masanın oradaki sandalyenin birine oturdum. Olanları düşünmeye başladım. Her şey gerçekten üst üste gelmeye başlamıştı. Sınav senemdeydim, sınavlara topu topu bir hafta kalmıştı, annem devamsızlığımı öğrenmişti daha kötüsü ise Karan Hoca'nın odasına görmemem gereken şeyler görüp dokunmuştum yetmiyormuş gibi bir de Çağla adında ki, Karan Hoca'ya ihanet eden birini öğrenmiştim. Hayatım her şekilde kaymıştı. Hiç bir şeyi yoluna koyamıyordum. En basitinden yok bana giriyordu. Burnuma yanık kahve kokusu gelince oturduğum sandalyeden fırladım. Hemen makinanın fişini çektim. Kahve taşmıştı. Derin bir nefes aldım. Bu günde her şeyi elime yüzüme bulaştırmıştım. Tezgahı temizledim hemen. Ardından yeni bir kahve yapıp odama çıktım. Evin bütün ışıklarını söndürdüm ve her yeri kilitlemiştim. Masama oturdum ve telefonumu elime aldım ve annemin yeni numarasını Annem❤ diye sıradan kaydettim. Diğer numarasını da sildim. Anneme cevap yazdım. Ben: Yeni numaranı kayıt ettim anne. Hastaydım ve okula gidemedim. Ve evdeyım ders çalışıp uyuyacağım. Ders çalışacaktım ama uyumayacaktım. Duyduklarımı ve gördüklerimi sindirmem gerekiyordu. En azından ders çalışırdım ve kafamı dağıtırdım. Cevap geçilmeden geldi. Annem❤: Tamam. Öyle olsun bakalım. İyi geceler ve yarın okula gidiyorsun. Sınavlarına sıkı çalış. Seksenin altında not istemiyorum. Sok sınavı götüne. Tövbe tövbe ya. İnsan bir merhaba kızım, nasılsın kızım, ne yaptın, ne yiyip ne içtin der, hal hatır sorar. Bizimki gelmiş ilk yazdığı şey üç günlük yaptığım devamsızlığım olmuştu. Hayır bildirim yeni numarasına nasıl gitti hala çözemedim. Bir boklar vardı ama hadi hayırlısı. Ben: Tamam anne. Çalışırım anne. Sana da iyi geceler. Yazdım ve gönderdim. Bir kaç dakika içinde görüldü yemem dışında bir şey olmadı. Telefonu şarja takıp, çekmecede ki kronometreyi çıkardım ve ihtiyacım olan test kitaplarımı açıp kronometreyi başlattım. ╚═══════ ೋღ 🌺 ღೋ ═══════╝ Bir seni özledim Bir seni bekledim Unuttum gidenleri Gidenler dönmüyor geri Evetttt. Yeni bölüm de böyleydi. Eminim ki böyle bir atışma beklemiyordunuz. Sormana gerek yok. Ters köşe oldunuz. Yani dediğim gibi bir şeyler saklayan tek Karan değil. Yeni karkter ikiye yükseldi. Birisi Çağla diğeri ise okula yeni gelen kız. Onu da tam öğrenmenize az kaldı. Az çok Çağla'nın ne olduğunu, kim olduğunu öğrendiniz. Çağla, Karan'ın eski sevgilisi. Karan'ı aslında kullanan eski sevgilisi. Karan'da az şero değil haa. Dedim aslında ama dinlemedi. Bu kadar kudurukluk yeter, dedim. Dinlemedi. Ne diyim. Burnunun dikine gitti amın evladı. Buğra'nın da iyice suyu ısındı. O da kudurukluk yapıyor. Arada saksıyı çalıştırmayı unutuyor ama. Neyse uzatmadan ben kaçayım. 25. Bölümde görüşmek üzere. Görüşürüz. Kendinize cici bakın. Seviliyorsunuz... Oy ve yorum yapın. Please...
Bölüm 24
~KİLİT PARÇALAR~
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.