Evet yeni bir bölüm ile merhaba. Nasılsınız? Ben iyi gibiyim. Fazla uzatmadan bölüme geçmek istiyorum. İyi okumalar dilerim. Seviliyorsunuz... MEDYAYA BAKMAYI UNUTMAYA!!! Sarıl bana, tenim sende soğumadan Sarıl bana, yüreğim kurumadan Sarıl bana, gözlerim kapanmadan Sarıl bana sarıl da, sarıl bana sarıl da Canı cana katsan da Aşkın ile yaksan da Vaz geçmedim sevmekten Korkmam inan ölmekten Vazgeçmedim sevmekten Korkmam inan ölmekten ≻───── ⋆✩⋆ ─────≺ Başkasının söylediği yalan bazen insanı kendinden bile uzaklaştırıyordu. Ben bu gün bir kez daha bunu anladım. Güven ve sadakat sarsıldığında o açığı hiç bir şey kapatmıyordu. Bir yanım ondan sana ne? Derken diğer yarım sana ümit verdi ve yalan söyledi, diyordu. Gerçekten de ümit vermiş miydi? Ya da gerçekten mi bana neydi? Bilmiyordum. Koca bir boşluk vardı içimde. Trust is a dangerous game (Güven tehlikeli bir oyundur.) Ben babama olan hislerime rağmen ona bağlanmıştım. Hem de imkansız olduğunu bile bile... O beni hiç sevmedi ki. O beni hiç o kişi yerine koymadı ki. O bana hiç o kadar yakın davranmadı ki. O bana hiç ümit vermedi ki. O bana hiç o gözle bakmadı ki. O bana hiç... Hiç bir zaman öyle bakmayacaktı ki. Öyle olmayacaktık ki... Boşu boşuna çabalıyordum. Boşu boşuna direniyorum. Zorlamanın alemi yoktu. Sanırım ben kendimi fazla kaptırmıştım. Ben kendimi bir an için o aşamaya geleceğimiz düşüncesiyle kandırmıştım. Ben an'a kaptırmıştım kendimi. Tıpkı Yıldız Tilbe'nin 'vazgeçtim' dedikten sonra 'kahretsin yapamıyorum' dediği yerdeydim. Seviyordum ama vazgeçmem gerekiyordu sanırım. Uzandığım yatakta doğruldum. Ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. Yavaş yavaş ayağa kalktım. Yeni kan verdiğim için garip hissediyordum. Yeni aydınlanıyormuşum gibi kendi kanımı bana yalan söyleyen bir adama verdiğim geldi aklıma birden. Biraz önce, bir elimle künyesi tutarken diğer kolumdan kanım onun için akıyordu. Benim kanım bir yalan için akıyordu. Ama ne olursa olsun bir açıklaması vardır diye düşünüyordum. Umarım öyle olurdu. Aksi taktirde ben artık ne ona ne de bir başkasına bundan sonra bağlanmayacaktım. İçim acıyordu, kalbim ağrıyordu. Kendi sonumu kendim yazıyor muşum gibi hissediyordum. Sonu boka çıkan bir yol vardı karşımda. Yine ben kendimi şu halde, göz göre göre kandırmaya devam ettiğini görüyordum. Hala umarım bir açıkşaması vardır diye ümit ediyordum. Çünkü ben onu hala seviyordum. Birinci yol olarak vazgeçmezsem kendi kendimi yemiş olacaktım. İkinci yol ise vazgeçersem de bir yanlış anlaşılma ya da bir açıklaması olduğunu öğrendikten sonra pişman olacaktım. Üçüncü bir yolu kendim yazacaktım ya da ikisinden birini seçecektim. Ben yine ve yine, üzüleceğimi bile bile üçüncü bir yol yazmaya karar verdim. Üçüncü yol ise kendine soracaktım. Hem ben ne olduğunu öğrenecektim hem de ne yapmam gerektiğini öğrenecektim. Beyaz ve boş olan duvarı izlemekten vazgeçtim ve ayağa kalktım. Bir an için başım döndü ama sonrasında ise toparladım. Odadan çıktım ve ameliyathanenin önüne yürüdüm. Gözlerimden akan bir kaç damla göz yaşını elimin tersiyle sildim ve burnumu çektim. Ortalıklarda Buğra yoktu. Lavaboya gitmiştir diye pek fazla düşünmedim. Kapının üzerinde Ameliyathane yazan yazıya baktım. İçim acıyordu ama tam olarak neye olduğunı bilmiyordum. Ya künye içinde ya da Karan içindi. Ama şu kapıya bakınca ne için ve kim için olduğunu çok iyi anlaya biliyordum. Karan içindi tabiki. Duvar kenarına tekrar çöktüm. Saat kaçtı hiç bir fikrim yoktu. Sanırım Karan içeriye gireli altı saat otuz dakika olmuştu. Niye bu kadar uzadığını bilmiyordum. Beyin kanaması, iç kanama, kaburgalarının kırılması gibi bir çok olanak vardı. Ciddi bir şey olmuştu sanırım. Gözümden bir kaç gözyaşı aktı. Kahretsin onu çok seviyordum. Şu ameliyattan sağ çıkarsa ciddi anlamda söylediği yalanı açıklamasız kabul edecektim. Etmek zorundaymışım gibi hissediyordum. Ama sağ çıkarsa kabul edeceğim. Hiç bir açıklama istemeyeceğim. "Karan yeter artık çık ordan. Yeter Karan yeter. Ben seni özledim. Lütfen çık. Ben dayanamıyorum sensizliğe. Ben dayanamıyorum böyle yaşamaya. Dayanamıyorum artık. Yüküm çok ağır. Çık ordan. Sana yalvarıyorum çık. Ben artık birilerini kaybetmekten bıktım. Seni de kaybedemem. Hani bırakmayacaktın beni. Hani hep yanımdaydın. Ellerim, ellerinde değil. Gözlerim, gözlerinde değil. Sen bende değilsin. Ben kendimde değilim.", dedim sesli bir şekilde. Elimin tersiyle gözyaşımı sildim. Ben o kadar çok seviyordum ki onu anlatmaya kelimeler yetmiyordu. Anlatamıyordum. Ameliyathanenin kapısı açıldı ve içeriden bir doktor çıktı. Hemen ayağa kalktım. Doktor'un önüne dikildim hemen. Doktor sanki kötü bir şey olmuş gibi bakıyordu. Yüzünde olan maske den az da olsa anlamıştım. Maskeyi indirdi yüzünden. Daha sonra başında da olan yeşil bonesini çıkardı. Saçlarında olan beyaz tutamlar gözler önüne serildi. Tahminim kırk sekiz yaşlarındaydı. Doktor sessizliği bozarak konuşmaya karar verdi. "Öncelikle geçmiş olsun. Ben Doktor Mehmet Çetin. Karan Bey'in ameliyatına giren doktorlardanım. Ne kadar da ilk yardım yapılmış olsa da hastanın hastanemize geldiğinde durumu ağırdı. Diğer araba Karan Bey'in arabasına sürücü mailinden çarptığı için hastanın midesinde iç kanama meydana gelmiş. Sol kolu ve sol tarafından üç kaburgası kırık. Ne kadar da hava yastığı açılmış olsa da boyunda Whiplash yaralanması yani Kamçı yaralanması meydana gelmiş. Boynu zedenmiş. İç kanama hafif şekilde olsaydı altı ve on iki saat içinde kendini gösterirdi. Ama hastamızın iç kanaması ağırdı. Ağır olduğu için de birkaç dakika içinde kendini göstermiş. Ayrıca başına aldığı darbe ile de kaşının üzerine dört dikiş atıldı. Sol bacağına gelicek olursak fazlasıyla sıyrık ve çatlak vardı. İç kanamaya ameliyat sırasınsa hemen müdahale edildi. Boynu için sadece istirahat ve boyunluk ile tedavi edile biliyor. Kolu ve bacağı alçıya alındı. Hastayı kırk sekiz saat yoğun bakımda tutmak zorundayız. İç kanamadan kaynaklanan hayatı tehlikesi var. Tekrardan geçmiş olsun. " Doktor'un dedikleri beyaz duvara çarparak bana ulaşıyordu. Dediklerini anlamam neredeyse beş dakikamı aldı. Boş boş ve yaşlı gözlerle doktora bakıyordum. Duyduklarıma inanmak istemiyordum. Bu durumu kabullenmek istemiyordum. "Ne demek hayati tehlikesi var. Doktor bak ben içerde yatan adamı seviyorum. Lütfen bir şeyler yap. Bakın ben onu kaybetmek istemiyorum. Altı, yedi saat ameliyat sürdü. Hiç mi iyi bir haber yok. Lütfen onu kurtarın." İçimden haykırmak istiyordum. İçim öyle bir yanıyordu ki su bile söndüremeyecekmiş gibiydi. Ben çok korkuyordum ona bir şey olacak diye. Gerekirse ben canımı verecektim o yaşayacaktı. Nedenini bilmiyordum. Sadece onun yaşamasıydı tek dileğim. Ben daha ona sevdiğimi bile söyleyememiştim. Ben daha onu yeni bulmuştum. Ben daha ona doyamamıştım. Söyleyememiştim. Kahretsin ben dayanamıyordum. "Söylediğim gibi hastanın durumu çok ağırdı. İlk müdahale yapılmış bile olsa çok da bir faydası olmamış. Ameliyat olması şarttı. Yaraları vardı. Gerekenler yerlere dikiş attık. Dilerim ki kanama kendini tekrarlamaz. Şu an için yapa bileceğimiz bir şey yok. Müdahale yapılması gereken zamanlarda elimden geleni yapacağım. Artık gerisi hastanın direncine ve önümüzde ki kırk sekiz saatte öğreneceğiz." Anlamakta güçlük çekiyordum. Duyduklarım yüzünden kulaklarım isyan ediyordu. Midem bulanıyordu. Bacaklarım beni taşımak konusun da güçlü değildi. Derin ve titrek bir nefes verdim. Gözlerim dolu olduğu için doktoru görmekte güçlük geçiyordum artık. Nefesim kesilecekmiş, kalbim duracakmış, sonsuz bir boşluğa düşecekmişim ve kayatım kararacakmış gibi hissediyordum. "Doktor onu göre bilir miyim? Sadece beş dakika. Nasıl olduğunu öğrenmem gerekiyor. Onu görmem gerekiyor. Lütfen beş dakika göreyim onu." Beklenti dolu bakışlarımı doktora yönelttim. Sadece beş dakika görüp çıkacaktım. Burnumu çektim ve "Lütfen doktor. ", diye ekledim. Elinde ki boneye ve maskeyle kısa bir bakış attı ve bana baba vari bakışlarını yönelterek "Sadece beş dakika. Hastanın dinlenmesi gerekiyor. Bir hemşire sana giyinmen de yardımcı olsun. Sonra beş dakika görüp çık. Kapıda bir hemşire bekleyecek seni zaten. ", dedi. "Teşekkür ederim doktor. Teşekkür ederim.", dedim minnetle. "Hemşire sana yardım eder. Ben bir tane sana yölendiririm. ", dedi ve sağ elini benim omzuma koydu ve patpatladı sonra da "Tekrar geçmiş olsun genç hanım.", diyerek ekledi ve yanımdan ayrıldı. Onu göreceğim için mutluydum fakat gördüğüm manzara karşısında da iyi olacağımdan emin değildim. Onu öyle görmek içimi öyle bir yakacaktı ki sanki ölümle beraber yürüyor muşum gibi hissettirecekti bana. Bir kaç dakika sonra arkamdan adım sesleri duydum. Kafasında bir bone, yüzüne bir maske, elleri önlüğü nün cebinde idi. Bana doğru yaklaştı ve "Karan Bey'in yanuna girecek hasta yakını siz misiniz", dedi. "Evet benim. Mehmet Çetin, Karan'ın doktorlarındanmış. Beş dakika görüp çıkma izini verdi bana." "Ben hemşire, Defne. Karan Bey'in ameliyatına giren Mehmet Bey'in öğrencisiyim. Sizi giydirmek için de beni görevlendirdi. " Adının Defne olduğunu öğrendiğim hemşire cana yakın davranıyordu bana. Tıpkı bir abla şevkati vardı. "Tamam. Peki ne zaman görmeye gireceğim? ", dedim beklenti ile. "Beni takip edin. ", dedi ve yürümeye başladı. Ardından ben de onu takip etmeye başladım. Boş bir koridorda biraz ilerledikten sonra bir odaya girdik. Hemşire, bir tane yeşil önlük, bone, maske aldı ve yanıma geldi. İlk önlüğü kollarımdan geçirdi ve arkamdan bağladı. Ardından saçlarım içinde kalacak şekilde boneyi taktı. Elinde olan maskeyi de bana uzattı. Bana uzattığı beyaz maskeyi aldım ve hemen lastiklerini kulaklarımdan geçirdim ve burnumun üzerine tam oturacak şekilde telini büktüm. "Hazırım ben. Gidebilir miyiz artık? ", dedim. Üzgün olduğum kadar imkansızlıklar içinde onu görmek için mutluydum. "Gidelim.", dedi ve önümden yürümeye başladı. Yoğun bakıma doğru yürümeye başladı. Ne ara çıkarmışlardı ameliyathane den. "Hemşire hamım. Ne zaman çıkardınız ameliyathaneden? Biraz önce sadece doktor çıkmıştı. ", dedim merakla. Adımlarımı hızlandırdım ve hemşire ile yan yana yürümeye başlamıştık artık. "Siz giyinirken çıkarmış olmalılar. Ameliyat olduktan sonra on dakika kadar ameliyathane de beklete biliyorlar. Hastanın iç kanaması olduğu için tekrarlaya bilir düşüncesiyle doktor on dakika bekletmiştir. Sonra da yoğun bakıma almıştır. ", dedi, bana ela gözlerini çevirerek. "Anladım.", diyerek kısa bir yanıt verdim. Yoğun bakımın önüne geldiğimizde hemşire kapının yanında bulunan kırmızı düğmeye bastı ve kapı açıldı. Kapıdan ilk olarak Hemşire daha sonra da ben geçtim. Ben geçtikten sorna kapı tekrar kapandı. Karan'ın yanına geldiğimizde hemşire beni Karan ile yanlız bırakarak yanımızdan ayrıldı. Yeşillerimi yatakta yatan Karan'a çevirdim. Sol kolu alçıdaydı, sol bacağını alçıya almışlar ve tavandan destekleyerek yukarıya asmışlardı. Boynunda bir boyunluk vardı. Sağ elinde takılı olan seruma kısa bir bakış attım. Üzerinde hastane kıyafeti vardı. Yanına doğru ilerledim ve yatağın kenarına oturdum. İçeride sadece Karan'ın makineye bağlı olduğundan dolayı kalp atışlarının gösterildiği makinanın sesi vardı. Kalp ritmini gösteriyordu uzun ince çizgilerle. Bu ses rahatsız edici olsa da aldırış etmedim. Daha rahatsız edici olan ses, sadece tek bir tonda çıkan ses olacaktı ki bunun olmasını asla istemezdim. Yanına oturdum. Kaşının üzerinde yara bandı vardı. Doktor söylemiş olsa da içim bir garip oldu. Sağ elinde ki seruma dikkat ederek elini ellerimin arasına aldım ve sıkı sıkı tuttum. Elleri buz gibiydi. Yüzünde renk yoktu. Göz kapağına inen bir morluk vardı. Acı çektiğini her halinden anlaya biliyordum. Gözlerimin dolduğunu fark ettim. Burnumu çektim ve konuşmaya başladım. "Ben geldim...", dedim. Sesimin titremesini enegelleyemedim. "Lotus çiçeğin geldi. Kalkmayacak mısın? Bana Lotus çiçeği demeyecek misin? Biliyor musun ben sana bazı şeyleri söylemekte sanırım geç kaldım...", gözümden akan yaş yüzümde olan maskeyi ıslatmaya başlamıştı. Dolu gözlerimi, Karan'ın solgun yüzünün her karışında gezdirdim. "Ben özür dilerim. Geç kaldım. Çok geç kaldım ben, Karan. Ben her şeye geç kaldım. Ben... ", dedim ve gerisini getiremedim. Derin bir nefes aldım. Kafamı beyaz ışıklı olan tavana çevirdim. Yarım dakika kadar tavana baktım daha sonra gözlerim, Karan'ın solgun yüzünde durdu. "Karan, ben seni özledim... ", sesim çok titriyordu. "Kokunu özledim, sesini özledim, sarılışını özledim, bakışlarını özledim, bana, Lotus çiçeği demeni özledim, seni çok özledim ben. Biliyor musun? Ben seni kaybetmekten o kadar korktum ki anlatamam. Ben seni kaybetme korkusunu her zerremde hissettim. Ben ilk defa böyle oldum. Ben ilk defa birini bu kadar kaybetme duygusuyla yaşadım... ", sol elimle, Karan'ın elini okşadım. "Sen burda yatıyorsun ya benim canım o kadar yanıyor ki, sanki canlı canlı kalbimi söküyorlarmış gibi geliyor bana. Karan, ben ilk defa seninle yaşıyorum bu duyguları. Ben, seninle tattım bu duyguları. İlk başlarda beynimin bana oynadığı bir oyun diye düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. Nerden bile bilirdim ki hayatıma yeni giren bir öğretmeni seveceğimi. Sen benim hayatıma girene kadar her şey sıradan ilerliyordu. Hayalimde hiç aşık olmak yoktu. Ama o gün, seni ilk gördüğüm gün nedenini bilmediğim bir şeyler oldu bende. Sanki seni gördüğüm anda zaman durmuştu, nefes almayı unutmuştum, dünya sadece bizim etrafımızda dönüyor sanmıştım...", gözlerimden akan yaşları artık tutmuyordum. Maske ıslanmıştı artık. Bir elimle maskemi indirdim. Maskenin ıslaklığı çenemi de ıslattı. "Karan, ben sana seni sevdiğimi söyleyemedim. Karan, ben senin kokunu soluduktan sonra hiç bir kokuyu senin kokunun yerine koymadım. Bakışların bana göre çok şey anlatıyordu. Sen çok farklıydın. Kokun, sesin, bakışların, dokunuşların, bana olan tavrın çok farklı...", gözümden akan, gözyaşım Karan'ın elinin üzerine düştü. "Karan ben seni çok seviyorum. Seni kaybetmekten deli gibi korkuyorum. Karan lütfen kalk artık. Çok korkuyorum...", kurumuş dudaklarımı ıslattım. Burnumu çektim, derin bir nefes aldım ve devam ettim. "Eğer bu kırk sekiz saat dolduktan sonra, uyandığında, eğer yanında ben olursam, bana sarılır mısın? Bana tekrar Lotus çiçeği, der misin? Saçlarımı öper misin? Bana tekrar yaşadığımı hatırlatır mısın?..", Karan'ın ellerini tutan ellerim zangır zangır titriyordu. Bacaklarım da öyle. Sanki ruhum bedenime dar geliyormuş gibiydi. Aldığım nefesler yetmiyordu bana. "Bana neden bunları sen yapmıyorsun diye soracak olursan cevabı çok basit ama söylemek o kadar kolay değil. Cesaretim yok. Seni öpmeye, sana sarılmaya, doya doya kokunu içime çekmeye cesaretim yok. Biliyorum belki beni duymuyorsun. Cesaretim olursa ben sana sarılıcam, söz veriyorum. Kokunu içime çekeceğim, saçlarını okşayacağım...", Karan'a biraz daha yaklaştım ve sağ elimi yanağına yerleştirdim. Buz gibiydi. "Biliyor musun? Senin boynunda olan künye artık benim boynunda. Eğer seninde iznin olursa künyeni takmaya devam etmek istiyorum...", sağ elimle Karan'ın yanağını okşadım. Sanki cansız gibiydi. "Hemşirenin biri senin eşyalarını bana verdi. En son künyesi boynuma taktı. Bizi sevgili sandı. Senin, benim öğretmenim olduğunu bilseydi eminim böyle bir şey söylemezdi. Ama benim çok hoşuma gitti. İkimizin bir çift olma düşüncesi çok güzel hissettirdi. Bilmiyorum belki bir sevdiğin var ve ben bunu bilmeden umut besliyorum. Eğer bir sevdiğin varsa, inan bana senden, sizden uzak dururum. Seni çok seviyor olsam da uzaktan sevmeye devam ederim. Sadece sen iyi ol, şu odadan bir çık ben başka bir şey istemiyorum. Tekrar bana seslen, yeter bana... ", bir süre sessizce onu izledim. Solgun yüzü, buz gibi teni, odadaki ses bana çok garip geliyordu. "Karan, biliyor musun senin bana yalan söylediğini düşündüm. Yani künye de yazılı olan doğum tarihi. Ben bunun üzerine biraz kafa yordum ama eminim bir açıklaması vardı. Değil mi? Açıklaması vardır. Yani senin 28 yaşında olman gerçek mi? O doğum tarihi gerçek mi? Sen 25 yaşında değil misin? Yani. Eğer o doğum tarihi doğruysa, yani bilmiyorum ama neden yalan söyledin? Neyse sorgulamak ve hesap sormak bana düşmez. Biliyor musun senle ben aynı ayda doğmuşuz. Sen de sekizinci ayda doğmuşsun, ben de sekizinci ayda doğdum. Sen onun da ben ise sekizinde doğmuşum. En azından ortak bir yanımız var. Nedenini bilmiyorum ama aynı ayda doğmuş olmamız bana iyi hissettirdi. Çok saçma gelebilir sana ama bana göre çok farklı. Bir insan sevdiği insan ile aynı ayda doğduğunu öğrenince bir garip hissediyor...", mutluluktan uzak bir gülümseme oldu yüzümde. Evet yanımda sevdiğim vardı ama bilinci kapalıydı. "Nasıl oluyor bilmiyorum ama içimden bir his imkansız olmamıza rağmen biz birbirimize aitmişiz gibi hissettiriyor... " elimin tersiyle yanağını ve morarmış elmacık kemiğini okşadım. "Karan, günün birinde biz olur muyuz? Mesela sabahlara kadar kokunu içime çektiğim bir gün yaşar mıyız? Sana sürekli seni seviyorum dediğim bir gün olur mu?.. " yüzüme yine mutluluktan uzak bir gülümseme yerleşti. Acı çektiğim halde gülümsüyordum. Ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? "Sanırım ben çok konuştum. Özür dilerim, sevdiğim..." tam o anda odaya hemşire girdi. "Beş dakika doldu. ", dedi tek düz bir sesle. "Tamam.", dedim sadece. Tekrar Karan'a döndüm. Bu arada da hemşire odadan ayrılmıştı. İlk önce solgun yüzünde baktım. Ellerinde olan elini hafif bir şekilde öptüm. Daha sonra ayağa kalktım ama elini bırakmadım. Anlına doğru eğildim ve dudaklarımı anlına bastırdım. Bir süre böyle kaldım. Hala anlındayken fısıldadım. "Seni sevdiğimi asla unutma, Matematiğin Babası. Bu gözler sana baktığı gibi kimseye bakmadı. Seni hep seven ve sevecek olan, lotus çiçeğin. ", dedim ve anlında olan dudaklarımı anlından uzaklaştırdım. Kalbim çok hızlı atıyor, vücudumda ki kan yanaklarıma hücum ediyordu. Biran için yanaklarımın yandığını fark ettim. Yanaklarımı elimin tersiyle sildim. Ellerimin içinde olan elini yavaş bir şekilde istemeyerek yatağa bıraktım. Boşluğa düşmüş gibi hissettim. Ama yapmak zorundaydım. İstemeyerek adımlarımı geri geri kapıya doğru attım. Gözlerimi ayıramıyordum. En sonunda kapının oraya geldiğimde büyük oda da gözlerimi gezdirdim. Yoğun bakımda yatan tek kişi Karan dı. Ya başka bir yoğun bakım ünitesi vardı ya da hastakarın hepsi taburcu olmuştu. Tekrar gözlerim Karan'da durdu. İlk önce sağ gözümden ardından sol gözümden gözyaşı aktı. Elimle ağzımı kapattım. Ellerimin ve bacaklarımın titreyişini hala durduramamıştım. Şimdi yapamazsam hiç bir zaman yapamayacağımı biliyordum. Hızlıca yoğun bakımdan çıktım. En yakın duvardan destek aldım ve yere çöktüm. Kafamda ki boneyi ve maskeyi çıkarıp yere attım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Uğultulu bir ses vardı en sonunda kolumu biri kavradı. Birşeyler söylüyordu ama anlamıyordum. Kimdi bu? Ne söylüyordu? Neden yanıma gelmişti? Konuşmayı bıraktı ama kolumu hala bırakmamıştı. Birkez kolumu şiddetli bir şekilde sarsıldığını hissettim. Nefesim yetersiz gelmeye başladı. Biran için midem bulandı. Duvardan destek alarak ayağa kalktım. Biran için başım döndü. Bacaklarımın titremesinden dolayımıydı yoksa Karan'ı öyle görmemle alakalımıydı bilmiyordum ama birden yere yığıldım. Üzüntü ve korkunun etkisi de fazlaydı. En son duyduğum şey ise "Eslem, iyi misin?", oldu ve sonrası karanlıktı. Karanlığın kollarına istemesem de kendimi teslim ettim. 🕯 "Karan", dedim şaşkınca. Karşımda duruyordu, tam karşımda duruyordu. Canlıydı, hiç bir şey olmamıştı. "Efendim, Lotus çiçeği. " Sesi kulaklarıma ulaştı. Neredeyse sevinçten kucağına atlayacaktım. "Sen canlı mısın? Sen iyi misin? Sen benim yanımda mısın? ", dedim heyecanla. Gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi. Yüzü solgun olsa da gülümseyişi, yüzünün solgunluğunu gölge de bırakıyordu. Üzerimde beyaz,uzun,güzel bir elbise vardı. Kim giydirmişti? Karan'ın üzerinde de beyaz bir takım elbise vardı. Bütün haşmetiyle bana bakıyordu. "Ben tam burdayım. ", dedi eliyle arkamı işaret ederek. Kalbimin teklemesini durduramadım. Arkama baktığımda kocaman beyaz bir gül bahçesi vardı. Güzelliği beni etkisi altına aldı. Gülleri severdim. "Karan, burası çok güzel. ", dedim gülümseyerek. Karan'a dönmemiştim. Hala daha kocaman olan gül bahçesine bakıyordum. Hepsi de çok güzeldi. Tap taze, beyaz, güzel kokan güller. Saflığı ve masumiyeti temsil eden beyaz güller. "Senin için. Gülleri sen seversin. Öyle değil mi? Yoksa yanlış mı hatırlıyorum? Lotus çiçeği. " Yanıma geldi. Bana bakıyordu ama ben beyaz güllere bakıyordum. Bir süre bana baktı ve beyaz güllerin yanına ilerledi. Bir tane gülü kokladı ardından bir kaç tane daha kokladı. En sonunda bir tane gülü kopardı. Kopardığı gülü kokladı daha sonra. Yanına yavaş adımlarla geldi. Önce yeşil gözleri yüzümde oyakandı daha sonra gözlerimi buldu. "Lotus çiçeği, söyleyeceklerimin ne kadar can yakıcı olduğunun farkındayım ama bu beyaz gül; senle beni, masumiyeti, imkansız aşkımızı, yaşadığımız zorlukları, benim annesizliğimi, senin babasızlığını ve en önemlisi de beraberken yaşadığımız mutlu anları temsil ediyor. Belki benim annemi geri getirmez, senin de babanı iyi bir adam yapmaz fakat, bu beyaz gül ile o zamanları telafi etmeye var mısın? " Sözleri karşısında nutkum tutulmuştu. Şu an söylediği sözler, verdiği güven çok şeyi anlatıyordu. Bana mutluluk vaad ediyordu. Bana kendini vaad ediyordu. Bana onunla yaşayacağım bir hayat vaad ediyordu. "Karan, bu beyaz gül solmadıkça aşkımızda solmayacak. Evet belki senin de dediğin gibi anneni ve babamı geri getirmez ama seninle mutlu, huzurlu bir gelecek sunabilir. Evet geçmişin açtığı yaraların izlerini geçirmez ama yeni anılar yaratabilir. Ve seninle yeni bir başlangıç yapmaya varım. " Elinde ki beyaz gülü bana uzattı. Uzattığı güle baktım. Çok güzel görünüyordu. Dikkatli bir şekilde beyaz gülü aldım. Önce kokladım. Çok güzel kokuyordu. "Sende farkına vardın mı? Sen de gördün mü? Lotus çiçeği. " Neyden söz ediyordu. Neyi gördüm mü? "Anlamadım, Karan. Neyi gördüm mü? " "Benim olduğum yeri? Seni büyük bir heyecanla bekleyeceğim yeri? " Kaşlarımı çattım. Daha neyden söz ettiğini bilmiyordum. Anlamlandıramadım söylediği şeyleri. Elbet bir şey vardı ama beynim algılayamıyordu. "Karan, açık konuşur musun? Bir şey anlamıyorum. Sen burdasın yanımdasın. ", dedim korku dolu sesimle. Sağ eli yanağımı buldu fakat hiç bir şey hissetmiyordum. Kahretsin hissetmiyordum. Ne oluyor amına koyayım. Hiç bir şeyin farkında değildim. "Tüh sana da kan bulaştırdım. Dur da temizleyeyim. ", dedi sakin bir sesle. "Kan mı? ", demekle yetinmiştim. Elini pantolonunun cebine götürdü ve beyaz üzerinde kuş figürü olan bir mendil çıkardı. Çıkardığı mendili yanağıma götürdü. Yine hiç bir şey hissetmiyordum. Bir süre sonra mendili yanağımdan indirdi. Mendilin yarısı kandı. Daha sonra bakışlarım Karan'a döndü. Kaşının üzerinden kanlar akıyordu. Üzerindeki beyaz gömleğin karın kısmı kandı. Elleri kandı. Kendi ellerimde bir soğukluk hissetsem de bakmadım. Korkarak bir iki adım geri gittim. Ayağıma ıslaklık geldi. Yere baktığımda bir sürü beyaz gülün kanlar içinde yüzdüğünü gördüm. Ayağımda ki beyaz topuklu ayakkanılar kan olmuştu. Topuğunun yarısına kadar kan vardı yerde. Nedenini bilmiyordum. Elbisemin etekleri kanın rengine boyanmıştı. Artık beyaz yoktu. Artık saflık ve masumiyet yoktu. Acı gerçekler vardı. Ellerime baktığımda ise beyaz gülün solduğunu, kan olduğunu hatta kanının ellerime bulaştığını fark ettim. Ellerimde ki kan yavaş bir şekilde yere, yerde ki kan gölüne damlıyordu. Kanı az olan elimi kaldırdım ve parmaklarımla yanağıma dokundum. Parmaklarım kan olmuştu. Daha sonra Karan'a yaklaştım. Kanlı elimi Karan'ın yanağına koydum. Hissetmiyordum... "Karan, ben hissetmiyorum. Karan, ben seni hissetmiyorum. " "Biliyorum, Lotus çiçeği. Biliyorum. ", dedi gene sakin bir sesle. "Neden hissetmiyorum seni? " "İnsan ölüleri hissetmez, Lotus çiçeği. Sen beni hissedemezsin. Bunu bilmiyor muydun yoksa? " Duyduklarım yüzünden kulaklarım çınlıyordu. Hissetmiyordum, onu hissetmiyordum. Onu tutamıyordum. Kahretsin, kahretsin hiç bir bok hissetmiyordum. "Karan, saçmalama. Sen ölmedin. Kendine gel. Kendine gel. Bana bunu yapamazsın. Biz daha yeni anılar biriktirecektik. Yeni sayfa açacaktık. Şimdi bunu bana yapamazsın. Sen bana yaşadığımı hissettirirken ölemezsin, Karan. Beni duydun mu? Ölemezsin. ", dedim hiddetle. Elim istemsizce, Karan'ın kolunu tutmak için kaldırdım. Fakat tutamadığım ve hissetmediğim için kalbimin bir an için yandığını hissettim. Gözlerim dolmaya, sesim kısılmaya, sonsuz bir boşluğa düşüyor muşum gibi gelmeye başladı bana. Yutkundum. Ama boğazımda kocaman bir yumru vardı. Şu an tam ne yaşıyordum? Nerdeydin? Bilinmezliğin kaçıncı boyutundaydım? Karşımda ki adam kimdi? Bana neden böyle söylüyordu? Ve öldüyse nasıl yanımdaydı? "Lotus çiçeği, ileride bu beyaz gül bahçesinde görüşmek üzere. Seni büyük bir aşkla bekliyor olacağım. Seni her zaman seveceğim. Burda tam burda bekleyeceğim.", dedi arkasında olan beyaz gül bahçesini işaret ederek. Omzunun üstünden beyaz gül bahçesine baktığımda artık güllerin solduğunu, üzerinde kan lekelerinin olduğu, iğrenç kan kokusunun burnuma geldiğini fark ettim. Kanlı güllerin tam da ortasında iki tane mezar vardı. Birisi açık birisi kapalıydı. "Karan, bu ne? Bu mezarlar kimin? ", dedim titrek bir sesle. Aklıma getir memeye çalışıyordum ama olmuyordu. Korkuyordum. "Lotus çiçeği, solda ki mezarı görüyor musun? Hani üzerinde kanlı güllerin olduğu mezarı. ", dedi gülümseyerek. İçime nedensizce bir ürperti girdi. Kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. "Görüyorum.", dedim sadece. Sesim kısılmıştı. "İşte o mezar benim, Lotus çiçeği. Seni o beyaz gül bahçesinde bekliyor olacağım, sevdiğim. ", dedi ahenkli bir ses tonuyla. Neden bu kadar sakindi? Sanki hiç ölmemiş gibi. Ne dediğini ne söylediğini algılayamıyordum. Mezar onun olamazdı değil mi? "Karan, saçmalama. Sen ölmedin. Ölmedin de bana. Buna çok ihtiyacım var. Sana ihtiyacım var. Ne olursun bir şey de. Bu hayatta seni kaybetmek kadar beni korkutan bir şey olmadı. Sen de benden gidersen ben toparlanamam.", dedim bağırarak. Sinirlerime hakim olamıyordum. Sesine hakim olamıyordum. Elimden gelse kendi canıma da kıyardım. Ama olmuyordu. Günahtı. Beni şu an ayakta tutan tek şey, sanırım o ayetti. İntihar edenler cennete giremezler. Gözlerimi sıkı bir şekilde kapattım. Kan kokusundan midemin bulandığını hissediyordum. Kusma isteği vardı. "Lotus çiçeği, gökyüzünde seninle bir gün buluşmak üzere. Bana tekrar son kez bak, bana son kez gül. En azından son kez yaşadığımız bir anımız olsun. ", dedi kısık bir sesle. Gözlerimden akan yaşlar yere, kan olan toprağa düşüyordu. Konuşmak o kadar zor geliyordu ki sanki boğazıma biri bıçak dayamış gibiydi. Son şeyleri genelde bilmeden yaparken, ben şu an son olduğunu bile bile yapacaktım. "Neden bu acıyı bana yaşatmak istiyorsun. Ben bunları hak edecek ne yaptım? Haa. Söylesene, Karan. Ben bunları hak edecek ne yaptım. Seni sevmekten başka, bu imkansız aşka inanmaktan başka ne yaptım? Ben inanmıştım bir geleceğimiz olacak diye. Gerçekten buna beni inandırmıştın, Karan. Neden beni şimdi yanlız bırakıyorsun? Ben boşuna kurmadım o kadar hayali. Söylesene, sen gidince kim bana, Lotus çiçeği diyecek? Kim beni koruyacak? Kim beni sevecek? Yaşadığıma inandıracak? ", sesim sonlara doğru kısılmıştı. Gülemiyordum. Son kez olduğunu bildiğim halde gülemiyordum. Ağır geliyordu. İçim yanıyordu. Ben dayanamıyordum artık. O gidiyordu. Hem de geri dönüşü olmayan bir gidişti bu. "Lotus çiçeği, son kez. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, değil mi? Son kez diyorum. Bana son kez gül, bana son kez bak. Sonlar acıyken bile sen bana o acının içinde cenneti yaşat. ", dedi mutluluktan uzak bir gülümseme ile. Benden gerçekten bu kadar kanın, yaranın, bırakışların arasın da gülümsememi istiyordu. Delirmiş olmalıydı. Kim son kez göreceği birinin neden gülmesini isterdi ki. İyice sapıttı ya da nerde olduğumuzu unutmuştu. "Karan ben yapamam. Ben bunu yapamam. Benden sana son kez gülümsememi isteme, son kez sana öyle bakmamı isteme. Ne olursun? ", dedim yalvarır bir sesle. Arkasını döndü ve kanlı gül bahçesine doğru yürümeye başladı. Onunda pantolonunun paçaları kan lekeleri ile kaplanmıştı. Kırmızı rengi artık benim için bir gül rengi, güzel bir ruj, güzel bir defter, iyi bir renk değildi artık. Beyazlar artık siyah olmuştu. Geriler ise kırmızı. Beyaz solmuş güller arasında yürürken güllerin pantolonuna iz çıkarıyordu. Kırmızı kanını bulaştırıyordu. En sonunda gül bahçesinde yürürken gözden kayboldu. Bana elveda bile dememişti. Ben ona gülmemiştim o bana elveda dememişti. Ben ona bakmamıştım o ise bana son kez 'Lotus çiçeği' dememişti. Biz vedalaşamamıştık. Aslında sonlar yaşanmıştı ama haberimiz çok geç olmuştu. Omzuna konan el ile irkildim. Arkama döndüğümde ise beyaz elbiseli bei kadın vardı. Neredeyse elli yaşarında vardı. Siyahlı beyazlı uzun saçları. Gülümseyen yüzü, sıcacık bakışları vardı. Bir de tanıdık olan o yeşil gözleri. Tıpkı, Karan gibi. Onun yeşil gözleri gibi. Tıpkı onun bakışları gibi. Kimdi bu kadın? Burda ne işi vardı. Ne arıyordu? Neden benim yanıma geldi? "Eslem.", dedi şevkat dolu sesiyle. "Kimsiniz? ", dedim kısık çıkan sesimle. Artık ayakta durmakta zorlanıyordum. "Ben, Asuman Yılmaz. Karan'ın 12 yıl önce motor kazasında kaybettiği, sürekli anne hissi arayan, o boşluk hissinin sahibi, Karan'ın annesiyim. ", dedi gülümseyerek. Yumuşak çene yapısı, gülüşü, yeşil gözleri, yüz yapıları, bakışları, sesi, saçları tıpkı annesini andırıyordu. "Ama, Karan biraz önce-", dedim. Cümlelerimi bıçak gibi kesti. "Karan, biraz önce gitti. Biliyorum. " Ne oluyoruz amına koyayım. Sen nerden biliyon, Karan'ın gittiğini. "Bak bu mendili ona geri ver döndüğünde. O, bu mendili severdi, çocukken. Yanından ayırmazdı. Sırf üzerine Lotus çiçeği işledim diye. ", dedi kadın. Karan Lotus çiçeğini mi seviyordu, yoksa ben mi yanlış anlamıştım. Bir dakika ney. Benden mendili geri vermemi istiyordu. Ama neden kendi vermiyordu. Karan, geri mi gelecekti? Geri gelecekse şu an yaşadığım neydi. Neyin içindeydim ben. Amına koyayım beynim yandı. Sal beni. Öteki taraftan posta olsaydı eminim ki kendi verirdi. "Lotus çiçeğini mi seviyor, Karan? Ama neden?" "Sana da öyle sesleniyor, değil mi? ", dedi kadın kocaman gülümseyerek. Bir ölüye göre fazla canlıydı. Gülümsemesi Karan'ın kine çok benziyordu. Bir an için, Karan yanımdaymış gibi hissettmiştim. Sanki yanımdaymış, eli elindeymiş, gözleri gözlerim deymiş gibi. "Evet de, siz nerden biliyorsunuz bunu? ", dedim büyük bir şaşkınlıkla. Ya benim aklımdan geçenleri oluyordu ya da her şeyi biliyordu. Nasıl biliyordu işte. "Unuttun mu? Ben onun annesiyim. Küçükken de, bana , benim Lotus çiçeğim olur musun? Demişti. Bildiğim kadarıyla ben öldükten sonra yani 12 yıl boyunca ne Lotus çiçeğine baktı ne de birine Lotus çiçeği dedi. Sen onun için özelsin. Karan, sadece kendi için değerli olan, saysan bir elin beş parmağını geçmeyecek insanlara öyle sesleniyor. Sen de bu lakaba ortak olan ikinci kişisin, Lotus çiçeği. Unutma o lakap senin ismin haline geldiyse bil ki , Karan seni bırakmaz, bırakamaz. " Ben, Karan için özel biri miydim? Yanlış anlamam imkansızdı. Ben, Karan için değerli biriydim. Beni o isme layık görmüştü. Annesiyle aynı ismi taşıyorduk nerdeyse. Bildiğim kadarıyla, Karan annesini çok seviyordu. Onu kaybettiği günü dün gibi hatırlıyordu. "Lotus çiçeğini neden bu kadar çok seviyor? Özel bir nedeni mi var? Yoksa sadece Lotus çiçeğinin güzel olması mı? ", derim. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Şu an bana neden, Lotus çiçeği demesinin nedenini öğreniyorum. "Ben çiçekleri seviyordum. Eşim, yani, Karan'ın babası bana doğum günümde hediye olarak küçük bir sera hediye etti. En vahi çiçek türü vardı. Sardunya, gül, menekşe, lale, sümbül, zambak, yasemin, hanımeli, orkide. Ama sadece o yoktu... ", dedi dalgın bir sesle. Elimde ki beyaz, kanlı güle bakıyordu. Benim aksime o çok temizdi. "Lotus çiçeği yoktu. Uzun bir süre ona ayırdığım köşe boş kaldı. Ama otuz sekizinci yaş günümde yani sekiz Aralık'da, o çok beklediğim çiçek geldi. Karan elleri arkasınsa bana doğru geldi. Bir şey olduğunu biliyordum ama kestirememiştim. O günü dün gibi hatırlıyorum hala. 'Anne sana bir hediyem var.', demişti. Arkasından, kahverengi bir saksıda olan Lotus çiçeğini çıkardı. Bir dalını benden saklarken kırmış olacak ki saatlerce bana özür diledi ve ağladı. O dalı beraber iyileştirmiştik, Karan ile. Tabi ben yaşadığım sürece o sera da yaşadı. Yeni çiçekler eklendi. Yeni bir heyecan yaşadım. Dünyam renklendi. Fakat o hazin son gerçekleşti. Ben daha, Karan'a, kızıma, abilerine, eşime doyamadan ayrılık geldi. ", dedi. Söyledi her kelime de kurduğu her cümle de içim garip oldu. Her şey onun için bitmişti. Renkler dolmuştu. Çiçekler kurumuştu. Ayrılık onu eşinden ve de çocuklarınsan ayırmıştı. Gidene mi zor kalana mı? Sorusunun cevabı şartlara göre değişiyordu. Biri severek giderken biri isteyerek de gide biliyordu. Ama bu hikayede kalana da gidene de zor olduğunu anlıyordum. Her iki taraf da zor durumda kalmış ve parçalanmıştı. "Bir seranuzın olması çok güzel. Bende çiçekleri severim. En çok sevdiğim çiçek aslında beyaz ve mavi güldü. Sanırım artık Lotus çiçeği. Ayrılık iki tarafı da üzmüş olsa da bir gğn gökyüzünde eminim ki buluşacakaınız. Tıpkı, Karan'ın biraz önce bana dediği gibi. Ve üzgünüm başınıza gelenler için. Gönül isterdi ki sizleri mutlu bir aile sofrasında görmek. Ama sanırım bu hiç bir zaman olmayacak. Ama ben ve Karan yaşadığımız sürece siz de o sofrada yaşayacakaınız. Merak etmeyin. ", dedim güven vermek istercesine. Elinde ki mendili bana uzattı. Beyaz, Lotus çiçeği işlemeli mendili ilk başlarda almak istesem de ellerim kanlı olduğu için kirletirim diye artık almaak istemiyordum. Güzelim mendil kirlenmesin. Hele ki bu mendil Karan'ın en sevdiği mendili ise. "Ben bu mendili alamam. Kirletirim. ", dedim kaygılı bir şekilde. "Kirletmezsin. Emin ol. Bu mendil sende olduğu sürece kirlenmez, Lotus çiçeği. ", dedi tıpkı bir anne şevkati ile. Mendili bir elimle aldığımda elimde ki kanın asla mendile geçmediğini fark ettim. Nasıl oluyor du da kan mendile geçmiyordu. Kafamı kaldırıp kadına bakmak istesem de kadın yoktu. Nereye gitmişti. Arkama baktım. Hala kanlı güller, kötü koku vardı. Mezarlar hala ordaydı. Peki, Karan nerdeydi? Gelecek miydi? Bu mendili almak için geri gelecek miydi? Sözünde duracak mıydı? Garip hissettim. Daha önce hiç yaşamadığım bir şey hissettim. Bütün duyguların karışımı gibiydi. Her duygudan bir tutam vardı. Her duyguyu bir zamanın bilinmeyen bir kesitinde tadıyordum. Ama bu çok garip bir duydguydu. Midemden bir sıvının yükselmesiyele uyandım. Bir yatakta yatıyordum. Sol elimde bir serum vardı. Uyandığım gibi kafamı yataktan aşağıya salladım. Midemde ne var ne yok boşalttım. Akşamki yediğim sarmaları çıkarmıştım. Bogazımda acı bir tat vardı. Gözlerim yanıyordu. Yanaklarım yanıyor gibiydi. Yerler hep kirlenmişti. Bok gibi bir koku vardı. Oldum olası hastane kokusundan nefret etmiştim. İyi de ben neden hastanedeyim. Kusmam bitince kafamı tekrar yastıkla buluşturdum. Oda boştu. Karşımda ki saate baktım. Ben buraya neden gelmiştim. Bir an için beynimin reş elendiğini, kısa bir hafıza kaybı yaşadığımı sandım. Ama sonradan olanlar silik silik gözümün önünde canlandı. Sos mesajı, kaza yeri, ceset torbası, ambulans, hastane, ameliyathane, yedi saat ameliyat, Karan, yanına girmem, itiraf etmem, bayılmam, gördüğüm rüya en sonunda da uyanmam. Sanırım bu kadardı. Gözüm saatte olsa da beynim puslu olduğu için gördüğü şeyi bile algılaya mıyordu. Saate bakıyordum ama saat kaçtı? Dur bulcam. Saat sanırsam sabah 10.30 . Ne yuh. Ben o kadar uyumuş muydum. Buğra nerdeydi. Karan'ın durumu nasıldı. Ayşe teyzeye ne olmuştu. Bir an için olayın ciddiyetini arttıracak kadar aklım başıma gelmişti. Karan yoğunbakımdaydı. Kahretsin yeni algılıyordu beynim her şeyi. 🕯🕯🕯 İstemem, istemem Soğusun ümitlerim Candansa sözlerim Bileği bükülmez adaletin Yemin olsun, yemin olsun Hiç unutmadım sevgilim Teninse cehennemim Düşünmem, koşarak gelirim Evet arkadaşlar. Bir bölümün sonuna daha geldik. Neler hissediyorsunuz? Yorumlarda belirtin lütfen. Oylarımı verin oylarımııığğğğ. Öhöm öhöm. Lütfenn.. Konumuza dönelim. Bölüm nasıldı? Artıl Lotus çiçeği ne anlama geliyor hepimiz öğrendik. Mutlu muyuz? Üzgün müyüz? Bu arada 21 bölüm arasında en uzun bölüm bu. İlk defa 5000 i aşkın kelime ile bölüm yazdım. Anam ağladı şu bölümü yazcam diye. Wattpad bölümünü silmiş. Belki wattpad ile ilgili açıklamaları görmüşsünüzdür. Wattpad ın geri açılmasını herkes canı gönülden istiyor. Ama hiç bir şey eskisi olmayacak. Bunu da biliyoruz. Neyse uzatmadan oy ve yorum yapmayı unutmayın. Başka bir bölümde görüşmek üzere. Kendinize cici bakın. Oy ve yorum yapmayı unutmayım. OY VERİN OYYYY. Byeeee.
Bölüm 21
~LOTUS ÇİÇEĞİNİN HİKAYESİ~
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.