İçeriğe geç

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 17 · 24 dk okuma

ÖĞRETMENİN AŞKI

Bölüm 17

~İHTİMALLER~

Merhabaa yeni bölüm ile geldim. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Ben de iyi olmaya çalışıyorum.

Uzatmadan bölüme geçmek istiyorum. Yazım hatam olursa affola. Oy ve yorum yapmayı unutmayın. İyi okumalar dilerim. Seviliyorsunuz...

Bölüm şarkısı;

Gökhan Türkmen-İhtimaller Perisi.

Blok3-Zehirli Gül.

Amo988-Yüreğim Ağlar.

Ka-Re-Yarala Meni.

Çağan Şengül&Emre Aydın-Yansın.

Sezen Aksu-Yanlızca Sitem.

Funda Arar-Yak Gel.

Voıces(speed Up Version).

Eylem Aktaş-Söyleyemedim.

Sezen Aksu-Son Bakış.

· · ─────── ·𖥸· ─────── · ·

Midem bulanıyordu boş olmasına rağmen. Sesler vardı. Ama net değildi. Sağ kolumu hissetmiyordum. Gözlerimi ne kadar zorlasam da açılmıyordum.

Duyduğum sesler çok karmaşıktı. Ayırt edemiyordum. En son ne olmuştu? Ben neden bu haldeydim. Neden gözlerim sızlıyordu. Kafamın sağ tarafı çok acıyordu. Ayrıca kazan gibiydi. Boynumu sanki incitmişim gibi bir ağrı vardı.

En son hatırladığım Karan ile çalışma odasında gideceksin gitmeyeceksin kavgasıydı. Silah sesleriydi. Sonra Karan'ı ne kadar uyarsam da gitmesiydi. Sonra iki el silah ateşlenmişti. Ayşe teyzenin haykırışlarıydı. Sahi ben can havliyle dolaba saklanmıştım. Sonrası yoktu.

Duyduklarımın arasın da kapı sesi diye tahmin ettiğim bir ses duydum. Sesler biraz önceye göre daha da netleşiyordu. Ama her neredeysem ölüm sessizliği vardı.

Karan neredeydi? Ayşe teyze neredeydi? Öldüler mi? Çok fena ağlıyasım vardı. Kahretsin Karan'ı kaybetmiştim. Allah kahretsin Karan'ı kaybetmiştim. Daha onun kokusunu derince soluyamadan kaybetmiştim.

Ona onu sevdiğimi söyleyememiştim daha. Her şey son bulmuştu başlamadan. Ona gitme, polis çağıralım desem de beni dinlememişti.

O gitmiş olsa da arkasın da kocaman bir yangın yeri bırakmıştı. Ben ikinci bir yıkım daha geçirmiştim şu günümde.

Bilememiştim bana son kez sarıldığını, son kez öptüğünü, son kez saçımı okşadığını, son kez bana Lotus çiçeği dediğini, son kez benim adımı ağzına aldığını, son kez kokusunu içime çektiğimi, son kez bana güzelim dediğini, son kez ve en acı olanı ise 'Seni asla bırakmayacağım, Lotus Çiçeğim' demişti ve yapmıştı. Ama ben bilememiştim hepsinin de son kez olduğunu.

Son bakış.

Son gülüş.

Son sesleniş.

Son bakışında ki gözlerini kafama kazımak istiyordum. Sesini aklımın her yerine duyurmak istiyordum. Cümlelerini kafamın her yerine kazımak istiyorum.

Her hikayenin bir sonu vardı. Sonu olması demek taraf seçmiş olması demekti. Bizim tarafımız acı olmuştu. Ve her şey bitmişti. Biterken de kocaman bir yangın başlamıştı. Yıllar geçse de sönmeyecek bir yangın.

Gözlerim kapalı olmasına rağmen bir kaç gözyaşına sahip çıkamadım ve kapalı olan göz kapaklarımdan sızarak yanaklarımı ardından dudaklarımı buldu. Ve orada kaldı.

Ben sevdiğim adamı kaybetmiştim. Ben umutlarımı kaybetmiştim. Ben hayat neşemi kaybetmiştim. Ben bana destek çıkar tek insanı kaybetmiştim. Ben onunla beraber kara toprağa kendimi de gömmüştüm.

Karanlık, sessiz, soğuk toprağın altına kendi ruhumu da koymuştum. Bir söz bitişi gibi son buldu herşey.

Gözlerimden bir kaç gözyaşı daha aktı. Saymamıştım. Şu gözlerimden içimde ki yangınları söndürmek için akan yaşları. Sayamadım, bana kaç kere güzelim dediğini. Sayamadım, kaç kere gözleri gözlerime herşeyi anlatırcasına, güzel güzel baktığını. Sayamadım, bana dokunuşunu. Sayamadım, beni kaç kere öptüğünü. Sayamadım, bana kaç kere korumacı davrandığını.

Tek bildiğim şey son... Herşeyin en sonunu bu gün bana tattırdığıydı.

Ben nasıl dayanırdım onsuz. Ben nasıl dayanırdım Lotus Çiçeği kelimesini duymamazlıga. Ben nasıl dayanırdım onun yeşillerinin olmadığı bir dünyaya. Nasıl dayanırdım onun kokusuzlığuna, tenine, sarılışına.

Ben hep kayıplar mı yaşamak zorundaydım. Ben neden sevdiklerimden ayrılıyordum. Varmıydı bir cevabı?

Herşeyi siktir etmek istiyordum. Dünyayı, okulu, dersleri, sınavları, sınav senemi, gereksiz insanları. Beynimi boşaltmak istiyordum. Ama olmuyordu. Siktir edemiyordum. Boş veremiyordum. Kahretsin boşluktaydım. Bütün duygularım kör düğüm gibiydi.

Yanlızlığın dibini görmüştüm artık. Acıları, terk edilişleri, bırakılışları, hissizliği, çaresizliği, acıyı, kederi, dışlanmışlığı, göz ardı edilmeyi, görmemezlikten gelinemeyi, bir hiç mişim gibi davranılmayı en dibini görmüştüm artık.

Ben ona veda bile edememiştim. Ben ona, onu sevdiğimi söyleyememiştim. Onun yeri farklıydı. Herkesten, herşeyden çok farklıydı. Kahretsin kaçınılmaz son benim de sonumu getirmişti.

Amına koyayım ben birkez daha bu duyguyu yaşamak istemiyordum.

Gözlerimden süzülen yaşların haddi hesabı yoktu.

Sol elimi hareket ettirmeye çalıştım. Zor da olsa az bir şekilde hareket etti.

Yavaş yavaş ıslanmış olan kirpiklerimin altında olan yeşillerimi açmaya çalışmıştım.

Önce etrafı çok parlak ve bulanık gördüm. Biri gözüme fener tutuyor gibiydi. Hayır hayır bu fener değildi. Bu camdan içeriye sızan gün ışığıydı.

Gözlerimi biraz daha açtım. Etraf hala bulanıktı. Hala gözümü alan gün ışığı vardı. Biraz daha açmaya çalıştım gözlerimi.

Etrafı biraz önceye göre daha net görmeye başlamıştım.

Duvardaki tanıdık saati gördüm.

Tik tak. Tik tak. Tik tak.

Hala zaman akıyordu. Saat ilerliyordu. Zaman durmamıştı. Ve benim sonum olmamıştı.

Kafamı ilk olarak sola çevirdim. Tepemden aşağıya sallanan serumu gördüm. Sıvı yavaş yavaş damlıyordu ve neredeyse bitmek üzereydi. Çok az bir şey kalmıştı. Sıvının gittiği yeri takip ettim gözlerimle. Sol elimin üzerinde yarabandı ile bir tane iğne vardı. Bunu görünce yutkunma dan edemedim. Sonra da sağa çevirmeye çalıştım kafamı. Gördüğüm şey yüzünden kalbim hızlanmaya başlamıştı.

Yanlış görmüyorum değil mi? Yalan değildi değil mi bu? Aklımı kaçıracak gibi hissetmiştim. Yüreğim ağzıma gelmişti.

Gözlerimin bana oyunu değil ise yatağın yan tarafına çökmüş bir Karan vardı. Kafasını eğmişti yatağa doğru. Sağ eli ile de benim sağ elimi tutuyordu.

Şaka değildi değil mi? Gerçekti değil mi? O yaşıyordu değil mi? O vurulmamıştı değil mi? O beni bırakmamıştı değil mi? O benim şu an elimi tutuyordu değil mi? Ama hissetmiyordum. Hissetmiyordum. Amına koyayım. Sikiyim böyle işi.

Ne kadar seslenmek istesem de olmamıştı. Kahrolası sesim çıkmıyordu.

Tekrar denedim. Dudaklarımı ayırdım. "Karan", resmen fısıldamıştım.

"Karan", dedim tekrar. Sesim hala fısıltıydı.

Korkuyordum. Hem de çok korkuyordum. Gözlerimin oyunu olmasından korkuyordum. Ölmesinden korkuyordum.

Kalbim hızlı hızlı atmaya devam ediyordu.

Kafasını hafif yavaş bir şekilde kaldırdı. Yeşilleri kızarmıştı. Elleri hafif titriyordu.

Yeşillerini yeşillerimle birleştirdi.

"Eslem", dedi. Onun da sesi fısıltı gibiydi.

"Eslem", dedi tekrardan.

Yaşadığımdan emin mi olmak istiyordu. Ayrıca yeşilleri çok yorgun bakıyordu.

Birden oturduğu yerde hareketlendi. Elimi tutan eli daha sıkı tutmaya başladı.

Hemen yatağa oturdu. Kızarmış gözlerle bana bakmaya başladı. Ölmemiş olmasının verdiği heyecandan ne diyeceğimi bilememiştim.

"Eslem iyi misin?", dedi titrek bir sesle.

Koyulaşmış ve büyümüş göz bebekleriyle bana bakıyordu.

"Ölmedin sen değil mi? Bir şey olmadı değil mi sana? Şu an burdasın değil mi sen? Bitmedi değil mi hiçbirşey? Gitmedin değil mi sen? Burdasın öyle değil mi? Bırakmadın beni", dedim.

Sesim boğuk çıkıyordu. Ağladığım için burnum tıkalıydı. Burnum tıkalı olduğu içinde sesim boğuk çıkıyordu.

Hemen sarıldı. Kafasını boynuma gömdü. Derin nefes aldı. O kadar rahatlamıştım ki şu cümleleri duyduğuma. O kadar sevinmiştim ki anlatamam. Elleri belimdeydi. Kokusu burnumdaydı. Kokusunu doya doya içime çektim.

Kollarını az da olsa bana sarmasına izin verdim. Ben de sol kolumu boynuna doladım hemen.

"Ölmedim".

"Ölmedim".

"Ölmedim".

"Comment une personne peut-elle quitter celle qu’elle aime, Eslem ? Comment puis-je te quitter ? Je ne lâcherai pas. Je ne peux pas lâcher prise. Rien n'est fini. Je suis avec toi, fleur de Lotus. Je suis avec toi, je te tiens dans mes bras", dedi.

(Çeviri:İnsan sevdiğinden nasıl ayrılır Eslem? Seni nasıl bırakabilirim? Bırakmayacağım. Bırakamam. Hiçbir şey bitmiş değil. Ben seninleyim Lotus çiçeği. Yanındayım, seni kollarımda tutuyorum.)

Ne söylediği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Şu an sadece yaşadığımız bu güzel anın gerçek olmasının keyfini çıkarmak, onun kokusunu içime çekmek, ona sarılmak istiyordum. Başka bir şey değil.

Onu seviyordum...

Onun kokusuyla yeniden hayat bulmuştum. Solmuş çiçeklerimi yeşertmiştim. Umutlarımı yeniden kazanmıştım. Yeşil gözleriyle özgürlüğü tatmıştım.

Tik tak. Tik tak. Tik tak.

Zaman akıyordu. Biz sarılıyorduk. Kokusunu içime çekiyordum. Ölmemişti. Ölmemiştim. Hiç bir şey bitmemişti. Hiç bir şey son değildi. Hiç bir şeyin sonu değildi. Olmayacaktı da.

Kokusunu bir kez daha içime çektim.

"Мне было страшно. Я так боялся тебя потерять. На мгновение мне показалось, что все кончено. На мгновение я подумал, что ты бросил меня. Я думал, время остановилось. Ты знаешь, этот страх причиняет мне боль" dedim.

(Çeviri:Korkmuştum. Seni kaybetmekten çok korktum. Bir an her şeyin bittiğini düşündüm. Bir an beni terk ettiğini sandım. Zamanın durduğunu sandım. Biliyor musun içim acıyor. )

Karan'ın eli sırtıma daha da tırmandı. Oturmak için biraz doğrulmaya çalıştım. Bunu fark eden Karan'da bana yardım etmeye çalıştı. Sırtımdan destekleyerek oturur pozisyona getirdi. Sırtımı yatak başlığına yasladım böylelikce.

Benden ayrıldı ve kızarmış olan gözlerle bana bakmaya başladı. Çok yorgun bakıyordu. Sanırım ağlamıştı. Dile getirmese de bunu yorgun bakan ve kızarık olan gözleri açıkça dile getiriyordu.

Gözler meny. Onlar yalan söylemez...

Ne zamandan beri böyle olduğumu bilmiyordum fakat bu adamın o kadar süre başımda beklediğini görmesem bile bütün kalbim ile hissediyordum. O kadar süre yerde çöküp benim elimi tutmuştu. İlk defa bu kadar çabayı benim için gösteren biri vardı.

Ona bakınca gözlerim daha da yaşarmaya başladı. İlk önce sağ gözümden daha sonra da sol gözümden yaşlar akmaya başladı.

Bunu gören Karan, sol elime dikkat ederek beni hemen kollarıyla kendine çekti. Kafamı boynuna gömdüm. Kokusunu içime çekince ağlamam daha da şiddetlendi.

Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımdan süzülerek Karan'ın boynuna düşüyor ve orayı ıslatıyordu. Bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyordu.

"Sakın ol güzelim. Herşey geçti. Herşey bitti. Buradayım. Senin yanındayım. Ağlama artık. O güzel gözlerini yorma. Gözlerine yazık. Hasta olacaksın", dedi. Boynuna doğru fısıldamıştı.

Boynuna daha sıkı sarıldım. Onun bir eli belinde diğer eli ise sırtımı okşuyordu.

"Ben korktum. Çok korktum sana bir şey oldu diye. O silahtan çıkan bir kurşun sana isapet etti diye o kadar korktum ki", dedim kesik kesik nefeslerimin arasında.

Gözlerimden akan yaşlar hala akmaya devam ediyordu. Ellerim titriyordu. Sol kolumun eklem yerinin iç tarafı acıyordu. Sanırım serumu ilk koluma takamaya çalışmışlar damarı bulamayınca da elime takmışlardı. Kolumun moraracağından emindim.

Bu gün ne kadar da çok ağlamıştım. Gözlerimin şişliğini hafif kapanmasından ve bulanık görmemden anlaya biliyordum. Sesim ise burnum tıkalı olduğu için boğuk çıkıyordu.

Karan beni daha sıkı sıkı sarmaya başladı. Belimdeki eli belimi okşuyordu. Diğer eli ise saçlarımı. Kafasını boynuna daha da gömdü ve burnu böylelikçe boynuma değmeye başlamıştı.

"Korkma Lotus çiçeği. O kurşunlar bana değmedi. Değmeyecek de hiç bir zaman. Daha benim bir Lotus çiçeğim var korumam gereken. Seni böyle bıraka bilir miyim sence? ", dedi.

Hala fısıltı gibiydi sesi. Kafası boynumda olduğu içinde biraz boğuk çıkıyordu sesi.

Sağ elim ensesinde olan saçlara gibi. Parmaklarımı saçlarına daldırdım ve okşamaya başladım. Çok yumuşaklardı. Çok güzellerdi. Çok güzel kokuyorlardı.

Biraz daha sessiz sessiz sarılarak ve birbirimizin saçlarını okşayarak. İkimizde sakinleşmeyi beklemiştik bir süre. İkimizde konuşmadık.

En sonunda bu sessizliği bozarak, "Serumu çıkaralım. Bitmiştir", dedi. Benden yavaş yavaş ayrıldı. Ve yeşillerinin yaşardığını gördüm. Belli ki kendini tutamamıştı.

Biraz toparlandık oturduğumuz yerde ikimizde. Sol elimi eline alarak iğneyi o mavi şeyden çıkardı önce. İğneyi mavi şeyden çıkardıktan sonra yavaş bir şekilde bandı sökmeye başlamıştı. Canımı acıtmamak için verdiği çabayı çok iyi göre biliyordum. Alt dudağını dişlerinin arasına almış ısırıyordu. Fazlasıyla odaklanmıştı.

Yara bandını elimden çıkardıktan sonra iğneyi damarımdan çıkardı. Hemen bir pamuk bastı.

"Pamuğu biraz elinde tut", dedi ve yataktan kalkarak elimde olan iğneyi, yara bandını aldı daha sonra serum şişesini olduğu yerde aldı ve "Ben şunları atıp geliyim hemen", dedi ve odadan çıktı.

Derin bir nefes aldım ve göz yaşlarımı sağ elim ile silmeye başladım ama kurumuştu fakat gözlerim hala ıslaklığını koruyordu. Yüzümde kurumuş gözyaşlarının verdiği bir his vardı. Az sonra elimi yüzümü yıkayınca geçerdi. Ne kadar da biraz uyumuş olsam da hala uykum vardı. Ağlamaktan uykum geliyordu ve gözlerim sızlıyordu. Serum iyi gelmimişdi en azından beni biraz da olsa kendime getirmişti. Ayrıca konudan bağımsız açtım.

Beni düşüncelerimden çekip çıkaran Karan'ın odaya girmesiydi. Geldi ve yatağa benim yanıma oturdu. Gözlerinde yaş yoktu. Biraz önceye göre kızarıklığı biraz daha gitmişti. Biraz daha iyiydi sanki. Duruşu, sesi, bakışları, konuşması, hal ve hareketleri düzelmişti az önceye göre.

Elini ensesine götürerek "Biraz daha iyi misin? Sakin misin? Ağrın var mı? Ya da bir şeye ihtiyacın? Karnın açtır senin. Bir de kolun nasıl. Sızı var mı? Serum dan dolayı yani. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa söyle. Kendini kötü hissedersen söyle doktor çağıralım", dedi. Sesinde anlayamadığım bir şey vardı.

Sanırım bunun adı korkuydu.

"Teşekkür ederim. Evet serumun etkisi var biraz da ama gerek yoktu aslında. Kafam ağrıyor biraz. Kolum ise eh yani. Bir şeye ihtiyacım yok. Doktora da gerek yok. Ve evet karnım aç", dedim. Son cümlemi gülümseyerek söylemiştim.

O da bana güzel gülümsemesini sunarak "Teşekkür etmene gerek yok. Ve evet doktora gerek vardı. Sonuçta panik atak geçirdin ve bayıldın. Kafanı dolaba çarptın. Zaten sabahtan beri ağlıyorsun. Yüzün ben beyaz. Solgun görünüyordun. Ben de çağırdım. Fena mı ettim. Serum taktı. Biraz önceye göre iyi olduğunu ve serumun etki ettiğini söylüyorsun. Ve bir şey olursa doktor çağırmaktan geri adım atmayacağımı bilmeni isterim. Kendini kötü hissetmeme izin vermeyeceğim ve karnını doyuralım", dedi.

Kocaman gülümseme ile Karan'a baktım.

Karan-

"İnelim aşağıya o zaman", dedim. Elimde olan pamuğu kaldırdım. Bu kadar yeterliydi. Koluma baktım. Az da olsa kırmızılık vardı. Akşama daha net olurdu morarıp morarmadığı.

"Hiç bir yere inmiyorsun", dedi tok bir sesle.

Ne dediğini algılayamadığım için gülümseyen dudaklarım düz bir çizgi halini aldı.

"Haa? Ne? Niye? ", dedim şaşkınlığımı belli ederek.

"Sen inmiyorsun. Burada yiyeceksin. Yemeği buraya getireceğim. Sende dinleneceksin", dedi.

Aşağıya içmekle yorulmazdım ama Karan böyle dediyse inmemem gerektiğini biliyordum. Bir şey yoktu ama inmedim, söz dinlesem daha iyi olacaktı sanırım.

"Peki", dedim düz bir sesle.

"Lavaboya gideceksen git. Bende yemek getireyim sana", dedi ve ayağa kalktı. Odadan çıkacaktı ki "Hocam", dedim.

Arkasını döndü ve "Efendim, Eslem", dedi.

Bir şey olmazdı herhalde. Değil mi? Sonuçta aynı yere gidiyor.

"Rica etsem yukarıya gelirken telefonumu da getirseniz. Annem'e ne zamandır yazamadım. Telaşlanmıştır... ", dedim. Sesimi biraz daha kıstım ve elimi enseme götürerek " kızlar da dünden sonra yazamadım. Onlar da meraklanmışlardır", dedim ve boğazımı temizledim.

Karan ise istifini bozmadan "Tamam. Mutfağa mı koydun telefonunu? ", dedi.

"Evet."

Odadan çıktı. Bende yataktan kalkarak kapıya ilerledim. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayacaktım. Tipim muhtemelen kaymıştı. Biraz tipimi düzeltecektim ve odaya geri dönerdim en iyi.

Odadan çıktım ve kapısı hala kırık olan lavaboya adımladım. Lavaboya girdim ve kişisel işlerimi halledip aynanın başına geçtim. Elimi yüzümü yıkadım ve hemen havluyla yüzümü kuruladım. Sanki bu gün hiç bir şey yaşamamışız gibi aynanın karşısında güzelleşmeye çalışıyordum. Şaka gibi resmen. Ve şu an o kadar olayın ardından gerçekten hiç birimize hiç bir şey olmamıştı. Gür bir kahkaha attım.

Sanırım deliriyordum. O kadar olaya rağmen şu an aynanın karşısında tipimi düzeltmeye çalışıyordum. İnanılır gibi değil. Olayları algılayamıyordum.

Saçlarım dünden az da olsa kalan dalgaları vardı. Hemen ellerimi kullanarak saçımı olabildiğince düzelttim. Eve gidince banyo yapardım. Daha iyi olurdu.

Hemen işlerimi bitirip lavabodan çıktım ve odaya gittim. Üzerimi değiştirsem iyi olacaktı. Ama-

Aması yoktu.

Odaya gittim. Önce cama doğru ilerledim. Perdeyi biraz daha araladım. Odaya güneş ışığının biraz daha girmesini sağladım. Sonra camı açtım. Balkona çıktım. Demir parmaklıklara kollarımı çapraz birleştirerek yaslandım.

Aklıma Unutma Beni şarkısı geldi ve hafif hafif mırıldanmaya başladım.

"Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım

Unutma beni, unutama beni..."

Bu gün yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmişti. Kafamı sağ tarafa çevirdim ve etrafı izlemeye devam ettim şarkı eşliğinde.

"Gözünden damlayamayan göz yaşın olayım

Unutma beni, unutama beni..."

Kafamı bu sefer de sol tarafa çevirdim. Ağaçları, yoldan geçen araba seslerini, az da olsa duyulan kuş seslerini duydum ve gördüm.

"Gölgen gibi adım adım. Her solukta benim adım. Ben nasıl ki unutmadım. Sende unutma beni, unutama beni..."

Kafamı karşıya yani bizim eve çevirdim ve gözlerimi kapatıp şarkıyı biraz daha histerik söylemeye başladım. Çünkü en sevdiğim kısmıydı bu yer.

"Gölgen gibi adım adım her solukta benim adım. Ben nasıl ki unutmadım. Sende de unutma beni, unutama beni..."

Arkadan bir ses "Kim kimi unutamıyormuş? ", dedi. Yanım da bir hareketlenme oldu ve balkon demirinin parmakları sallandı. Sanırım o da benim gibi balkon demirine yaslanmıştı. Kapalı olan gözlerimi hala açmamıştım. Temiz havayı derin derin soludum.

"Devam et. Lütfen Lotus çiçeği."

Tekrar bir derin nefes aldım ve şarkıya devam ettim. Sesini biraz daha yükselttim.

"Bitmek bilmez kap karanlık geceler boyunca. Unutma beni, unutama beni..."

Kapalı olan gözlerimi açtım ve evi seyir etmeye başladım. Ev boştu. Garip bir duyguydu.

"Ayrılığın acısını kalbim de duyunca. Unutma beni, unutama beni..."

Şimdi söyleyeceğim yeri Karan'a bakarak söylemek gelmişti içinden. Kafamı Karan'a doğru çevirdim. Onun bana baktığını göre biliyordum. Sebebini sormayın lütfen. Biraz önce ki gibi histerik söylemeye başladım bu yeri de.

"Sevişirken, öpüşürken yapayanlız dolaşırken. Unutmaya çaşılırken, unutama beni, unutama beni..."

Gözlerim hala Karan'ın gözlerinde idi. O da beni gözünü kırpmadan dinlediğini gördüm. Her şeye herkeze rağmen yanımda olan kişi. Yeşilleri yeşillerimi delip geçerken şarkıya devam ettim.

"Sevişirken, öpüşürken yapayanlız dolaşırken. Unutmaya çaşılırken, unutama beni, unutama beni..."

Gözlerimi ayırmadan şarkıya devam ettim. O da beni her bir şarkı sözü ile büyüyen gülümsemesi ile bana bakıyordu.

"Unutmaya çalışırken sende unutma beni, unutama beni. Sende unutma beni, unutama beni..."

Şarkının son satırlarını da söylemiştim. Yorum yapacak mı bilmiyordum. Hala Karan'a bakmaya devam ediyordum. Yüzünde kocaman olan gülümsemesi ile bana bakıyordu.

"Başkalarını bilemem ama ben bu şarkıyı senden duyduktan sonra seni unutmam, unutamam seni zaten, Lotus çiçeği", dedi.

Bu sözler karşısında kalbim hızlanmıştı. Bu yaşıma kadar duyduğum en güzel iltifatlar dan olabilirdi.

"Teşekkür ederim", dedim. Utanmıştım biraz. Yüzümün hafif kızardığını tahmin ede biliyordum. 'Teşekkür mü edersin?' diyormuş bir de. Ne gülerim ama.

"Sesin çok güzel. Kaç kişinin gözlerine bakarak şarkı söyledin? ", dedi. Sesi çok güzel geliyordu kulağıma. Sesinde heyecan diye tahmin ettiğim bir şey vardı.

"Bir kişi."

Yutkundu ve bana bakmaya devam etti. Aklından ne geçtiğini az çok tahmin ede biliyordum. Bu anın ona özel olması. Onun özel hissetmesi. Benim ve onun ilkiydi. İlkiydik.

"Bişi mi oldu? ", dedim.

Hala gülümsemesi aynı duruyordu.

"Sadece bu şarkıyı senden duymak farklı hissettirdi. Bu şarkıyı Annem de bana söylerdi. Bir an Annem aklıma geldi. Annemden duyduğum şarkıyı senden duymak başka hissettirdi, Lotus çiçeği. Bu şarkı da Annemi yaşatıyorum ben. Onun da sesi çok güzeldi. Bir keresinde; arka bahçemizde büyük bir ağacımız vardı. Uzundu, büyüktü. Salıncak yapmıştık. Annem salıncakta sallanıyor babam ise annemin arkasına geçmiş annemi sallıyordu. O gün annemin, babama şarkı söylediğini duydum. O şarkı bu şarkıydı. O gün annemden duyduğum şarkıyı şimdi sen bana söylüyorsun Lotus çiçeği. Babam, anneme hep adıyla değil de 'Lavinia' derdi. Anlamı ise ölüm çiçeği. Babam, annemi o kadar severdi ki annemin ölüm acısına katlanamamaktan korktuğu için babam, annemden önce ölmek isterdi hep. Ama öyle olmadı. Annem, babamdan önce öldü. O gün salıncakta sallanırken babam, annemin bir fıtoğrafını çekmişti. Şimdi nerde bilmiyordum. Yırtıldı mı? Babam da mı? Yandı mı? Eski evde mi kaldı? Hiç bir fikrim yok. Ve sana teşekkür ederim beni o günlere,annemin yaşadığı günlere, bu şarkıyı ilk onun ağzından duyduğum güne beni götürdüğün için. Neyse. İçeri geçelim. Yemek yiyeceksin sonra da hap içeceksin", dedi ve balkon demirinden destek alarak doğruldu ve derin bir nefes aldı. Gülümsemesi bir an bile olsun solmamıştı.

Acıların adamı. Bu adam başkaydı. Yaşamış ama belli etmiyordu. Hiç bir zaman umudunu kaybetmemişti. Güçlüydü.

İçeri geçtik ve yatağa oturdum. O da benim karşıma oturdu. Yatak başlığına sırtımı yasladım. Komidinin üzerinde olan tepsiyi kendi kucağına koydu ve bana doğru yaklaştı.

Sıcak sıcak şehriye çorbası vardı. Bu çorbayı da severdim.

Kaşıyı çorba dolu keseye daldırdı ve kaşığa giren çorbayı bana doğru uzattı.

"Ben içerdim."

"Sen içemezsin."

"İçerdim."

"İçemezsin. Şimdi aç ağzını. İçmen için uçak taklidi de ister misin? Yoksa içer misin? ", dedi.

Bu dediğine gülmüştüm. Ben gülünce o da güldü.

"Gerek yok uçağa. İçerim ben", dedim. Ve ağzımı açtığım gibi sıcak çorbanın tadını aldım ve mideme indirdim.

🪷🪷🪷

Akşam saat 22.56 olmuştu ve Karan ve ben salonda oturmuş televizyona bakıyorduk. Annem ve bizimkilere yukarıda yazmıştım. Merak etmişler tabi ki bizimkiler. Yarım yamalak anlattım. Anneme ise uyuduğumu o yüzden de yazamadığımı söyledim. Ama bana garip gelen şey ben mesaj atmadan annemin bana mesaj atmayışıydı. Annem bana ne mesaj atmış ne de aramıştı. Naz ve Hatice'ye bir sürü mesaj ve arama vardı. Ama telefonum sessizde olduğu için duyan olmayınca açan da olmadı haliyle.

Elime kocaman bir meyve tabağı tutuşturmuştu. Hepsini bitireceğini söylemişti. Ama bitire bileceğim'den emin değildim. Bu kadar meyve çok fazlaydı. Tabağımda çilek, elma, muz, üzüm, kivi, mandalina vardı. Hepsinden de çok azar kalmıştı zaten.

Bu meyvelerin mevsimin de değildik. Büyük ihtimalle seralar'dan geliyordu. Seralar hamilelerin en büyük kurtarıcısıydı. Mevsimi olmadan meyve aş ermek pek de akıl karı olmasa da seralar bunun için vardı. Mesela kışın bir manavda karpuz bulmak. Mevsiminde olmadan meyve yemek biraz kötü olabilir ama iyi gidiyordu. Kışın karpuz yemek garip ama tabi ki tercih meselesi. Meyveyi mevsimin de tüketmek en sağlıklısı.

Çilek favori.

Bana yukarıda o silah seslerinin de neden olduğunu söylemişti. Güpe gündüz hırsızlık için eve giren iki hırsızı kovalayan polislerin silah sesleriydi. Ve tahmin edin hırsızlar polisten saklana bilmek için arka bahçeye saklanmışkardı. Ve bu yüzden de silah sesleri o kadar yakından geliyordu. İki hırsız da bacağından yaralanmıştı, söylediğine göre. Sadece olay buydu ve ben panik atak geçirmiştim. Koca muz aşkına. Allah aşkına alakam olmadığım konu yüzünden ve iki adam da buna dahil, boşu boşuna panik atak geçirme sebebimdi. Ve onlar yüzünden çok korkmuştum. Kaybetmekten korkmuştum.

Bu olayları yazsak üç senelik tutacak film çıkardı. Kesin ve net.

"Meyveleri ye. Bitecek", diye bir ses duydum. Kafamı yan tarafım da oturan Karan'a çevirdim. Gözleri televizyonda olmasına rağmen beni görüyordu ve uyarıyordu.

"Tamam."

Mutfaktan Ayşe teyze çıkıp geldi ve bizim oturduğumuz koltuğun yanın da ki koltuğa oturdu. Ellerini de önünde birleştirdi.

"Polislerden bir haber var mı? ", dedi.

Tabağım da ki son çileği yerken kafamı Ayşe teyze ye çevirdim. Sessiz sessiz konuşacakları şeyleri dinleyecektim.

"Hastaneye tedavi için götürdüler. Sonra da cezaları neyse çekecekler", dedi Karan, kolunu koltuğun sırtımızı yasladığımız yerin üzerine koyarak. Kalçasını hareket ettirerek koltukta biraz daha rahat bir oturuşa geçti.

Ağzıma üzüm attım. Sonra kafamı televizyona çevirdim.

"Ağrı kesici attın mı? Eslem", dedi Ayşe teyze.

Ağzım da ki üzüme ciğneyip yuttum cevap verecek iken Karan benim yerime cevapladı.

"Attı , Ayşe teyze. "

Gülümseyerek Ayşe teyze'ye baktım. O da gülümsemesini bana sundu. Meyve tabağını kucağımdan önümde duran masaya bıraktım ve omuzlarımdan dökülen saçlarımı arkaya attım. Bunalmıştım. Uzun süre saçlarımı boynuma temas edince sinir oluyordum.

"Ne oldu?", dedi, Karan.

"Bunaldım." dedim.

Ayşe teyze biz konuşurken oturduğu yerden kaltı ve gitti. Nereye gittiğini bilmiyordum.

"Ben bir lavaboya gidiyim. ", dedim.

Koltuktan kalktım ve yukarıya çıkmak için merdivenlerden yavaş yavaş çıktım. Hızlıca koridorda ilerledim ve kapısı kırık olan lavaboya girdim. Hızlıca elimi, yüzümü yıkadım boynumu da elimin tersi ile ıslattım. Derin derin nefes aldım. Kolonya falan yok mu şurda. Kendine gelmem lazım. Koklamam lazım. Ayılmam lazım.

Tekrar derin derin nefesler aldım. Sakinim sakinim.

Lavabodan çıktım ve koridorda ilerledim ki merdivenlerden yukarıya doğru çıkan bir adet Karan gördüm.

Galiba kırık olan lavaboya kapısını tekrar kırmak için geliyordu. Puhahahaha.

Dudaklarımı bir birine bastırdım.

"İyi misin? "

"İyiyim."

"Üzerini değiştirmek istiyorsan değiştire bilirsin. Dolaptan istediğini giy. Rahat et. Sonra da aşağıya gel. Senin için uygunsa tabi ki. ", dedi.

Bu teklifi geri çeviremezdim. Üzerimi tabi ki değiştirmek istediğim için değiştirecektim.

"Teşekkür ederim. İşim bitince gelirim. "

"Kirlileri lavabo da ki kirli sepetine atarsın."

"Hıhım."

Karan'ın odasına adımladım. Kapıyı kapattım ve kapıya yaslandım. Bir iki dakika öyle bekledim ve sonra dolaba doğru yürüdüm.

İki kapaklı olan dolabın açtım ve tişört bakmaya başladım ilk önce.

Gözüm lacivert, siyah, koyu yeşil, siyah, siyah, kahverengi, mavi, lacivert... Diye devam eden tişörtlerde gezindi.

Bana en cazip geleni yani siyahlar'dan birini aldım. Sonra da altıma da siyah bir eşofman aldım.

Hemen dolaptan aldıklarımı giydim. Üzerimden çıkanları da lavao da ki kirli sepetine attım. Üzerindekiler büyük gelse de alışmıştım.

Alışmıştım ama-

Neyse.

Tekrar elimi yüzümü yıkadım ve lavabodan çıkıp aşağıya indim.

L şeklinde ki gri koltuklara rahat bir şekilde oturmuş Karan'ı gördüm. Bu adam bir daha böyle oturmasın. Bu oturuşu gördükçe içimde farklı duygular alevleniyordu. Bir adamın oturuşuna da düşmezsin be.

Boğazımı temizleyip aramıza mesafe koyarak bende onun gibi olmasa da rahat olacak şekilde oturdum.

Masa'ya uzandı ve cam bir bardakta olan sütü bana uzattı. Süt mü? Ben sütü içmezdim ki. Yani sadece içezdim. Sevip ya da sevmeme değil. Gerçi sevmezdim. Kakaolu ve çilekli süt hariç sade süt içmezdim. Sanırım sade sevmiyordum sütü. Ballı sütü en son altı yaşım da annemin zoru ile içmiştim. Sonra da ne ballı süt ne de sade süt içtim.

"Ballı süt."

Uzattığı sütü aldım. Bir yudum içtim ve bardağı bacağımın üzerine koyarak sağ elim ile de destekledim.

"Teşekkür ederim."

Sütünden bir kaç yudum daha aldım ve önümde döndüm. Uykum vardı. Gözlerim gidip geliyordu. Kafamı koltuğa yasladım.

🍯

Elimden bardağın alınması ile hafif gözlerimi araladım. Şu an hiç bir şey umrum da değildi. Çünkü uykum vardı ve uykumdan uyandırılmak ve uykumun bölünmesi en nefret ettiğim şeylerdendi.

Her şeyi siktir ederek gözlerimi tekrar kapattım.

...

Babam mı? Babam gelmişti. İyi de niye geri gelmişti. Boş boş bana bakıyordu. Kalbim maratona çıkmış gibiydi. İyi de bu adam yüzsüz yüzsüz geri mı gelmişti.

"Eslem?", dedi. Tok bir sesle.

Bu babam mıydı? Sesimi duyduğum anda kusmak gelmişti içimden. İğrenç adam.

"Sen ne yüzle geldin ve benim karşıma dikilmiş, benim adımı iğrenç ağzına alıyorsun? Sana bu gücü kim verdi? ", dedim.

Sesim'den nefret dökülüyorsun resmen. Bu adama tahamülüm yoktu benim.

"Bakıyorum da baya da büyümüşsün seni ucube. ", dedi.

Sinirim tavan yapmış durumdaydı.

"Bana mı dedin? "

Sikik herif. Allah'ın cezası.

Gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Bir iki saniye öyle bekledim ve tekrar açtım. Gözlerim bu adamı görmekten, kulaklarım da bu adamın sesini duymaktan isyan ediyordu.

"Tıpkı annene benziyorsun. Eziksin, çirkinsin, ucubenin tekisin, kimsesizsin, bir hiçsin, terk edilmişsin daha saymamı ister misin? Senden nefret ediyorum. Sana bakınca miğdem bulanıyor. Sen benden bir parça olamazsın. Bak kızım olamazsın demiyorum, benden bir parça olamazsın diyorum. Benden olsaydın eğer bana benzerdin. Asil olurdun, düzgün olurdun eziğin teki değil. Sana benim kızımmış gibi bakamıyorum. Bana benzemiyorsun. Çok denedim bakmayı ama yüzüne bakınca benim kızım olman fikri bir dakika bile kafamın için de kalmıyor. Haki katten sana arkadaşların nasıl katlanıyor. Şu yüze, şu duruşa, şu iğrenç manzaraya, şu ezikliğe nasıl katlanıyorlar aklım almıyor. Sinirimi bozuyorsun küçük baş belası."

Bu dedikleri karşısında kas katı keslmiştim. Kulaklarım çınlıyordu. Gözlerim dolmuştu. Ben bu kadar nefret edilecek ne yapmıştım. Sadece bu sorunun cevabını merak ediyordum.

"Benden bu kadar nefret etmeni sağlayacak ne yaptım?"

"Doğdun. Bir kız çocuğu olarak dünyaya geldin ve benim soyadımı taşıyorsun. Kız olman bile senden nefret etmem için geçerli bir sebep. Senin kız olduğunu öğrendiğim gün ne kadar büyük bir hata yaptığımı fark ettim. Seni yapmak ile en büyük pişmanlığımı yaşadım ben", dedi tok bir sesle.

Ve devam etti. "Ve ben artık benim soyadımı taşımandan fazlasıyla rahatsız oluyorum. Daha fazla tahamülüm yok buna. "

Sol gözümden bir damla yaş aktı. Şu anda bu adamı parçalamak istiyordum. Dediğinden de bir gıram bir şey anlamış değildim. Neyi kast ediyordu.

Sağ elini beline götürdü ve bir silah çıkardı.

Bu yutkunmama neden oldu.

Beni öldürecekti-

"Senden nefret ediyorum", dedi biraz önce ki cümlesini tekrarlayarak.

Gözlerimden yaşlar yüzülüyordu.

Silahı bana doğrulttu.

Gözlerimi kapattım. Tam o anda bir patlama, silahı ateşlemişti.

Silah sesi ile irkilerek ve ağlayarak uyandım. Yanımda hareketlilik hissettim. Bir çift el yüzümü buldu. Tanıdık parfüm kokusu burnuma doldu.

"Şşşhhh sakin ol. Sakin ol. Sadece bir kabus gördün. Geçti. Hiç bir şey yok. Ben burdayım güzelim. Sakin ol lütfen. ", dedi.

Onu görmem ile gözyaşlarımı daha fazla tutamadım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Gerçekte babamı görmesem de dediği kelimeler kurduğu cümleler beni etkisi altına almıştı.

Kahretsin ben bu kadar olacağını bilmiyordum.

"Sakin ol güzelim. Sadece bir kabustu. Her şey bitti. "

Hıçkırıklarım arasın da "Babamı gördüm rüyam da. Çok gerçekçiydi. Benden nefret ediyordu. Bana ağıza alınmayacak hakaretler ediyordu. Beni yaparak en büyük pişmanlığını yaşadığını söyledi. Kız olmam onun en nefret ettiği şeye dönüşmemi sağlamış. Onun soyadını kirletiyor muşum. Onun için bir hiç mişim. Ben ondan bir parça değil mişim. Dünyaya gelmem onun pişmanlığıymış. Beni öldürdü o pislik herif."

Bana daha fazla sarılmaya başladı. Kafamı boynuna gömdüm. O da beni kucağına aldı. Bacaklarımı beline doladım.

Şu an da babamın dediği gibi bir hiç mişim gibi hissediyordum. Kahretsin dediği şeylerin etkisindeyim.

"Lotus çiçeği biliyor musun? Bu dünya da annemden sonra gördüğüm en güzel kızsın. Ve seni kimse öldüremez. Buna cesaret edenin anlını karışlarım, kurşuna dizerim, güzelim. Sen çok güzel bir kızsın. Kendine haksızlık etme. Baban seni hak etmiyor. Şu an belki de çok kötü bir hayat sürüyordur. Belki de ölmüştür. Sen babanı düşünme. Sen önğne bak. Sen güzelliklere bak. Sen aynaya bak. Güzellik bir ayna kadar yakında. Sen çok güzelsin. Bunu unutma. Ve senin baban kör. "

Sesi fısıltı şeklindeydi. Dediği kelimeler hızlı kalbimi biraz daha hızlandırdı. Bana güzel demişti. Ben ona göre annesinden sonra güzel olan biriydim.

Kahretsin bu adamı kaybetmek istemiyorum.

"Şimdi göz yaşlarını siliyoruz ve uyuyoruz. Saat çok geç. Bu saatte senin gibi güzel bir kızın uyanık kalıp göz altlarının kızarmasını istemem. "

Yatakta hareketlendi ve ben kucağında iken ayağa kalktı.

Uymayacak mıydık biz?

Odadan çıktı ve lavaboya gittik. Elimi yüzüne yıkayacaktık sanırım. Beni kucağından indirmeden ve benden biraz ayrılarak musluğu açtı ve elini suyun altına götürdü.

Islak elini ilk önce sağ yanağıma götürdü. Yüzümün sağ tarafını yıkadıktan sonra asıl tarafını da yıkadı ve yüzümü kuruladı.

Odaya onun kucağında tekrar döndük. Beni yatağa yatırmıştı ve o da yanıma uzanmıştı. Beni görsüne çekti ve sıkı sıkı sarıldı.

Kafamı gögsüne koydum.

Gözüm duvaeda ki saate gitti.

Saat 02.06 idi. Yani gece iki olmuştu saat.

Saçımın tepesini öptü. Gözlerimi huzur içinde kapattım ve fısıltı şeklinde , "Teşekkür ederim. ", dedim.

⋅•⋅⊰∙∘☽༓☾∘∙⊱⋅•⋅

Evet biraz acıtasyon yapmış olabilirim. Karan'ın ölmesi ile ilgili yani. Sizler yani sevgili okurlarım. Karan'ın gerçekten öldüğüne inandınız mı? İnanmadınız mı?

Merak ediyorum yorumlarda belirtin.

Gelelim Eslem'in rüyasına. Evet ne düşünüyorsunuz.

Biraz orda da acıtasyon yaptım. Heheheh. Yazar mutlu.

Gecenin ikisin de bölümü bitiricem diye götüm çıktı. Ha şimdi bitiyor ha birazdan bitiyor.

Bitmedi.

Ama mutluyum.

Yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum.

Bu ara da en uzun bölüm bu olması gerekiyor. Bu kadar uzun bölüm yazmadım daha önce. Elim koptu desem yeridir.

Neyse. Uzatmadan entrika ve ölümlü başka bir bölüm de görüşmek üzere kendinize cici bakın. Seviliyorsunuz...

Bölüm sonu

1 yorum